Batuhan Şener

3. Spesifik Sorunlar: Sözde Bilim İnsanı Kıtlığı
Bilimsel eğitime yapılan federal yardımların, bilim insanı eksikliğini çözmek için isabetsiz ve başarısız bir metot olduğu zaten artık ortaya çıkıyor. Eğer eksiklik varsa bunun maaşların diğerlerine kıyasla yüksek olmamasından kaynaklandığını gördük. Öyleyse şunu düşünün, federal hükümet vergi gelirlerini fen öğrencilerine mali destek sağlamak için harcıyor. Bunun etkileri neler mi? Bunun başarabileceği tek şey daha fazla fen öğrencisi yaratmak. Bu öğrenciler mezun olduklarında görüyorlar ki, artan arz sebebiyle, bilime ayrılan ücretler artmamakla kalmıyor, başka alanlarla karşılaştırıldığında düşük bile kalıyor. Sonuçta, giderek artan sayıda bilim insanı, alanlarının dışında çalışmaya itiliyor ve sübvanse edilen programlardan faydalanmak konusunda daha fazla öğrencinin cesareti kırılıyor. Kısacası, buradaki asıl sorunu teşkil eden maaşlar, bu türden bir devlet müdahalesiyle eskisinden de kötüleştiği için, federal sübvansiyonların fen eğitimine tek nihai etkisi, var olan bilim insanı yetersizliğini yatıştırmaktansa daha da alevlendirmektir. İşte bu, devletin belli bir problemi çözme hedefiyle yola koyulup, o probleme çare bulamadan, çözülmesi gereken yeni sorunlar ürettiği örneklerden yalnızca biridir. Bu şekilde müdahalenin asıl amacı tamamen boşa çıkmış olur. Ve eğer devlet tüm bunların üstüne kötüleşen durumu, daha da fazla federal yardımla güvene almaya çalışırsa, durum eskisinden de fena hale gelir.
Liberalizm
Mühendis maaşlarındaki bu görece düşüşün bir tür işveren "istismarı" yüzünden olduğu da söylenemez. Zira Blank ve Stigler mühendis çalıştıran firmalar arasında epey bir iş devinimi olduğunu fark ettiler. Bu nedenle son yıllarda kıtlıktan öte, verdikleri hizmetlere olan talebi hızla aşan bir mühendis arzının olduğu hükmüne varmak durumundayız. Kore Savaşı yüzünden bilimsel hizmetlere olan talebin aniden artışa geçtiği 1950 sonrasından günümüze kadarki süreçte bile, bilim dünyasındaki ücretlerdeki artış diğer mesleklerdeki oranları aşmadı. Ve açıkçası, 1952'deki Kore Savaşı'nın yarattığı talebin kaybolmasından bu yana bir kez daha azaldı.
İki Temel Sorun: Genel Araştırma ve Askeri Araştırma
Bu durumda Amerikan sistemi içinde askeri amaçlara ayrılacak kaynaklar federal hükümetin görevidir. Yine de, mesele burada bitmiyor. Zira devletin iki sorumluluğu vardır: (1) Kısıtlı kaynakların sürekli dağıtılıyor olması ve bu sebeple askeriyeye ayrılan kaynağın sivil sektöre ayrılamayacağı anlamına geldiğini asla unutmamak ve (2) hem ekonomik özgürlükleri hem de ekonomik verimliliği azami seviyede tutmak için, mümkün olduğunca, askeri meseleleri özel sektöre bırakmak. Bunlardan ilki, gerek sivil gerek askeri olsun, devlet bürokratlarının hoşlanmadığı; ne var ki öğrenmeleri gereken bir düşünce tarzıdır. Onlar "ne kadar çok askeri ekonomi o kadar az sivil ekonomi" olgusunu öğrenmeli ve silahlı kuvvetlerin, ancak güçlü ve sağlıklı bir toplumla var olabilen ikincil bir güç olduğunu hatırlamalıdır. Ordunun tankları, sağlam işleyen demirçelik fabrikalarına; tank üreticileri, bunları taşıyacak demiryollarına vb. bağlıdır. Eğer ki tamamen sosyalist bir devlete dönüşmeyeceksek -ki onun da işleyemediğini gördük- askeriye işlevini yerine getirebilmek için (kâğıt da dâhil!) sayısız alanda özel sektörün mal ve hizmetlerine mecburdur.
Liberalizm
Bu da bizleri ikinci sorumluluğa getiriyor: Askeri meseleleri mümkün olduğu ölçüde özel sektöre bırakmak. Mesela, devletin uçaklara ihtiyacı varsa; bunları kim üretmelidir, özel sektör mü devlet mi? Bu uçakları üretmeye çalışan devlet, doğası gereği hava aracının üretiminde tamamen yetersiz kaldığı yetmezmiş gibi, Amerikan toplumunun değerlerine de tamamen ters düşmek zorunda kalırdı. Öyleyse, ürünleri kendisi üretmektense, özel sektörün ürettiği askeri ürünleri almak için vergilendirme yahut fon ödünç alması, devlet için çok daha iyi bir seçenektir.
Asla katılmadığım hokkabazca bir söz. Hakikat hakikattir. Doğruyu savunan doğrudur yanlışı savunan da yanlış. O halde üslup neden anlamlı olsun? Nasıl söylediğinizin hiçbir önemi yok. Önemli olan ne söylediğiniz.

Hilal Kucur

@Hilal_1022
·
“Üslup insanın kendisidir…”
Edebiyat & Roman
Hakikat sadece cümlelerden ibaret değildir. Üslubu da kapsar. "Her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır" derler bu yüzden. Hakikat sadece yoğurdu yemiş olmaktan ibaret değildir. Nasıl yenildiği de önemli. Bir insan hayatını kaybedince 'hayata gözlerini yumdu" deriz. Eğer hakikat sdece bir zamanlar yaşamakta olan bir insanın artık yaşamamış olduğundan ibaret olsaydı bu kadar üsluba dikkat etme gereksinimi olmazdı ve "geberdi gitti" demekte bir sakınca olmazdı. Sadece uygun üslup ile algı yönetimi için Edward Barneys de asıl adı "propaganda" olan bir meslek için( kendi deyimiyle " propaganda" kelimesi korkutucu geliyor diye) "halkla ilişkiler" kavramını uydurmazdı. Eğer üslup önemli olmasaydı Wittgenstein"felsefe anlaşılmayan dilin yan ürünüdür" demezdi. Eğer üslup öneli olmasaydı Freud dil seçmelerinin aslında kişinin bilinçdışının bir dışa vurumu olduğunu iddia etmezdi. Şimdi hokkabazca kim hakikati savuşturmaya kalkışmış oluyor?
Önceki 2 yanıtı göster
Sir Honneur
Sir Honneur
Gerçekten o kadar kitap okuyup da okuduğunu anlama konusunda nasıl bu kadar eksik kaldığına anlam veremiyorum. Ben burada niye kitabın yazarını eleştireyim durduk yere? Bir tane bile buna çıkacak cümlem yok. Yalnızca yazarın o cümlesinin son derece anlamsız olduğunu düşündüm ve bunu ifade ettim hepsi bu. Sen iyisi mi biraz daha oku.
Asla katılmadığım hokkabazca bir söz. Hakikat hakikattir. Doğruyu savunan doğrudur yanlışı savunan da yanlış. O halde üslup neden anlamlı olsun? Nasıl söylediğinizin hiçbir önemi yok. Önemli olan ne söylediğiniz.

Hilal Kucur

@Hilal_1022
·
“Üslup insanın kendisidir…”
Edebiyat & Roman
Hakikat sadece cümlelerden ibaret değildir. Üslubu da kapsar. "Her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır" derler bu yüzden. Hakikat sadece yoğurdu yemiş olmaktan ibaret değildir. Nasıl yenildiği de önemli. Bir insan hayatını kaybedince 'hayata gözlerini yumdu" deriz. Eğer hakikat sdece bir zamanlar yaşamakta olan bir insanın artık yaşamamış olduğundan ibaret olsaydı bu kadar üsluba dikkat etme gereksinimi olmazdı ve "geberdi gitti" demekte bir sakınca olmazdı. Sadece uygun üslup ile algı yönetimi için Edward Barneys de asıl adı "propaganda" olan bir meslek için( kendi deyimiyle " propaganda" kelimesi korkutucu geliyor diye) "halkla ilişkiler" kavramını uydurmazdı. Eğer üslup önemli olmasaydı Wittgenstein"felsefe anlaşılmayan dilin yan ürünüdür" demezdi. Eğer üslup öneli olmasaydı Freud dil seçmelerinin aslında kişinin bilinçdışının bir dışa vurumu olduğunu iddia etmezdi. Şimdi hokkabazca kim hakikati savuşturmaya kalkışmış oluyor?
Bana,topluma,herhangi birine faydası olmamış kişiye "geberdi gitti" demek asıl söylenmesi gerekendir. Küfür de hakaret de kötü söz de lisanın bir parçasıdır ve yeri gelince ifade edilmelidir. Üslup yalnızca etkileyicidir o kadar. İç dünya ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Misal üslup konusunda türkiyenin en önde gelen isimlerinden olan Sevan Nişanyan'ı kimse ama hiç kimse sevmez,pekçok insan kendisini şeytan olarak görür.Üslubu bu kadar iyi bir insanın nefret öbjesine dönüşmesi,aslında üslubun pek bir öneminin bulunmadığının da göstergesidir.Ben çok gördüm kaba saba konuşup herkesten iyi olanları da,inanılmaz nahif görünen şeytanları da.
2 yanıtı göster