• "Onun yerine Harikalar Diyarı' ndan Hobbit Ülkesi' ne uzanan gizli bir yeraltı geçidi bulacaktı....Toprağın içine kazılmış,yuvarlak,tavanından yer yer dikkat etmeyip,kafasını çarptığı takdirde canını acıtabilecek güçlü köklerini sarktığı,alçak,ama her nasılsa insanın içine sıcaklık veren bir tünel görecekti.....Bu tünel ıslak toprak,rutubet,iğrenç böcekler ve kurtçuklar değil,tarçın ve elmalı turta kokacak ve her nasılsa Bay Bilbo Baggins 'in yüz on birinci doğum gününü kutladığı Çıkın Çıkmazı' nın kilerinde son bulacaktı......."
    Stephen King
    Sayfa 124 - Altın Kitaplar
  • Ne için bittin? Ne zaman bittin? Nasıl bittin? Keşke hiç bitmeseydin. Orta Dünya kapılarını Yüzüklerin efendisi flimleri ile açtım ama Tolkien'in yazdığı bu olağanüstü Dünya'ya kitapları ile devam ediyorum. Öyle mükemmel bir dünya ki kitablarını alıp okuduğunuzda kendinizi o maceranın bir parçası olarak görüyor ve hissediyorsunuz. Bay Bilbo baggins'in ve cücelerin maceraları keşke hiç bitmeseydi. :( Keşke ama keşke :( bu kitabı okurken yaşadığım hissiyatı ve mutluluğu kelimelerle ifade edemiyorum... Sırada yüzüklerin efendisi yüzük kardeşliği var ️
  • J.R.R. Tolkien ile ilk tanışmam Silmarillion ile olmuştu. Bilmiyorum, şuanda kim kime neyi nasıl okuması gerektiği konusunda ne diyordur; ancak zamanında bu konu hakkında çok çok uzun araştırmalar yaptıydım. Bir çok insan evreni iyi tanımam için sırasıyla: Silmarillion, Hurin'in Çocukları, Hobbit ve Yüzük üçlemesini okumamı tavsiye ettiydi. Bende büyük bi hata yapıp Silmarillion ile başladım Tolkien okumaya... İlk 150 sayfayı okudum ve sonuç ? Sadece ve sadece Arda diye bi herifin olduğunu öğrenebildim. Meğersem Arda da bu evrenin tanrısıymış... Wow!... Kitabın ilk kısmının özetini okuduğum sırada bu yazıyı görünce kendimi hızlı okuma kursuna gitmiş Woody Allen gibi hissettim : Olaylar Orta dünyada geçiyordu... 150.sayfada artık daha fazla dayanamayıp fırlattım kenara. O zamanlar 1000 Kitap'a yeni katılmıştım. Silmarillion'u aratıp başladım incelemeleri okumaya... Bilinçli olarak yapmadım, biliçli olarak yapsam da bu kadar denk getiremezdim büyük ihtimal: Silmarillion incelemesi yapan iki kişiye mesaj yolladım; Acaba benim mi kafa basmıyor ? Yoksa Silmarillion kötü bir tercih mi ? Bana sorarsanız ikisinede evet derim; ancak ikincisine 5 kat daha fazla evet derim . Her neyse konuyu yine çok dağıttım. Mesaj attığım kişiler Mithril / Mihail ve mithrandir21 | Uğur idi. Sağolsunlar kendileri bu sitede hem ilk dostluk kurduğum insanlar hem de dolaylı yoldan bana bu evreni sevmemi sağlayan insanlar. Bir konuda işin ilmini bilen birisi gördüğüm zaman çok fazla soru sorarım dostlar; huyum bu, kendimi değiştiremiyorum(Yine konudan çok sapıyorum). Neyse sormam gereken konuları ikiye böldüm ve başladım Ceren Abla ve Uğur Abime sormaya :D Ya siz ne kadar iyi insanlarsınız ! Total de kaç soru sorduğumu bilmiyorum ama sonuç olarak atıldım Hobbit ile bu güzel evrene... Hobbit ile başladım, Yüzüklerin Efendisi üçlemesi, sonrasında ise kafama göre. Henüz daha bu evrene atılmamışsanız sizin de bu sıra ile okumanızı tavsiye ederim. Tanışma faslımızı halletiğimize göre, artık başlayabilirim incelemeye...(Evet daha yeni başlıyor)

    ************************************************************************************************

    HİKAYE:
    Spoiler içermez(sanırım)

    Bilbo Baggins, 13 cüceyle yaptığı ''Beklenmedik Yolculuk'' sırasında kafilemiz Goblinlere tutsak düşüyor. Bilbo arada sıvışıp kaçarken Gollum' un takıldığı mekana düşüyor. Düştüğünde Gollum'un yüzüğü düşürdüğünü görüyor ve yüzüğü alıp cebine atıyor. Bilbo'nun yüzükle tanışması bu şekilde oluyor...

    Bilbo Baggins' in cücelerle yaptığı yolculuğun üzeründen 60 yıl geçmiştir. Artık yaşlanmış ve yüzüğün etkisi altında kalmaya başlamıştır. Karanlığın Efendisi Sauron, yüzüğün bulunduğunu öğrenince, yüzüğü kendisine getirmesi için Kara süvarileri, bizimkilerin oraya yollamıştır. Olaylardan haberi olan yakışıklı-havalı- ihtiyar Gandalf, yüzüğün yalnızca Hüküm Dağında yok olabileceğini söyler. Bilbo'dan yüzüğü, varisi Frodo alır ve böylece maceramız başlar...

    ************************************************************************************************
    Yüzüklerin Efendisi ilk başlarda benim açımdan okunması zor bir kitaptı. Bir çoğumuz Y.E. nin ilk önce filmini izlemiş ve sonradan kitabına merak sarmışızdır. Filmde o kadar alışmışız ki her anın bi ekşın ile geçmesine ; kitapta direk bi ekşın göremeyince ilk başlarda biraz sıkıldım doğrusu(Sadece ilk başlarda ekşın yok ve sadece ilk başlarda sıkıldım). Ne zaman ki Moria' ya geldik işte o zaman kitap benim için efsaneleşmeye başladı.

    Tolkien favori yazarım değil yada Y.E. favori kitabım değil; ancak hayal gücüne en çok güvendiğim adam Tolkien : Bu kadar büyük bi evren tasarlayıp, güzel bir hikaye oluşturup, binlerce karakter üretip, türlerin kendine has lisanlarının olması ve bunların hepsinin birbiriyle tutarlı olabilecek bir fantastik kitap yazmak her baba yiğidin harcı değildir. Bu yüzden yaptığı iş diğer tüm yazarların yaptığına göre çok çok daha zor(bana göre) ve zoru başardığı için bu başarıya ulaşmıştır...

    ************************************************************************************************
    Sevdiğim Alıntılar:

    ''Yaşayanların birçoğu ölümü hak ediyor. Ve ölenlerin bir kısmı da yaşamayı hak ediyor. Yaşamı onlara verebilir misin ? O halde öyle hak, hukuk adına ölüm buyurmakta çok acele etme. Çünkü en bilge olanlar bile her şeyin sonunu göremez.''

    En mahir örümcek bile zayıf bir ip bırakır.

    "Sakalınla, makalınla kelleni uçururdum Cüce Efendi, eğer yerden biraz daha yüksekte olsaydı," dedi Éomer.
    "O tek başına değil," dedi Legolas gözden hızlı hareket eden ellerle yayına bir ok yerleştirip gererek. "Eliniz daha inemeden düşer kalırsınız."

    Önce ben içeyim Bay Frodo,"dedi.
    "Tamam, ama ikimize yetecek kadar yer var."
    "Ben onu kastetmedim," dedi Sam. "Ben şöyle düşümdüm: Eğer zehirliyse veya kötü etkisini hemen gösterecek bir şey varsa, işte o zaman bana olması sana olmasından iyidir beyim, bilmem anlatabildim mi."

    Dünya, savaşlar olmadan da yeterince acılara ve talihsizliklere sahip.

    ************************************************************************************************
    BONUS:

    Uyanın, uyanın, Théoden'in Süvarileri!
    Kötülükler kapımızda: Ateş ve katliam!
    Mızrak savrulacak, kalkan parçalanacak,
    Kılıç günü geldi, kızıl gün geldi daha günes doğmadan!
    Sürün atlarınızı, sürün! Haydi Gondor'a!

    https://www.youtube.com/watch?v=MCX3ZLyTLgA

    Vaktiniz olursa Yüzüklerin Efendisi'nin oyununa da bakmanızı tavsiye ederim :D

    Etkinlik sayesinde kitapları daha erken okumamı sağlayan NigRa ile Ebru Ince' ye teşekkürü bir borç bilirim.

    Saygı ve Selametle




    DİPNOT: Silmarillion' u okumak için sabırsızlanıyorum!
  • Zincirden Boşanmış Variller

    Örümceklerle olan savaştan sonraki gün, Bilbo ile cüceler açlık ve susuzluktan ölmeden önce çaresizlik içinde son bir çabaya kalkıştılar. Ayağa kalkıp, on üçünden sekizinin yolun bulunduğunu tahmin ettiği yöne doğru sendelediler; ama haklı olup olmadıklarını hiç öğrenemediler. Ormanda var olduğu kadarıyla gün ışığı bir kez daha yerini akşamın karasına bırakmaktaydı ki, aniden etraflarında pek çok meşalenin ışığı, yüzlerce kızıl yıldız misali parlayıverdi. Orman elfleri yayları ve mızraklarıyla ortaya fırlayıp cücelere bağırarak durmalarını söylediler.

    Dövüşmek kimsenin aklından bile geçmedi. Cüceler öyle bir durumdaydılar ki, aslında yakalandıklarına memnun olmuşlardı; sahip oldukları tek silah olan küçük bıçakları da elflerin geceleyin bir kuşu gözünden vurabilecek oklarına karşı bir işe yaramayacaktı. Bu yüzden oldukları yerde oturup beklediler –yüzüğünü parmağına takıp çabucak yana çekilen Bilbo dışında hepsi. İşte bu yüzden elfler cüceleri uzun bir sıra halinde arka arkaya dizip saydığında, hobbiti ne buldular ne de saydılar.

    Tutsaklarını ormanın içine götürürken onları meşalelerinin ışığının hayli gerisinden izleyen Bilbo’nun ayak seslerini de duymadılar. Tüm cücelerin gözü bağlıydı, ama bu pek bir şey değiştirmiyordu, zira gözlerini kullanabilecek durumda olan Bilbo bile nereye gitmekte olduklarını göremiyordu; hem zaten ne o ne de diğerleri yola nereden başladıklarını biliyordu. Bilbo meşalelere yetişmek için elinden gelen tüm çabayı sarf etmekteydi, zira elfler cüceleri hasta ve bitkin olmalarına bakmadan gidebildikleri kadar hızlı yürütmekteydi. Kral acele etmelerini buyurmuştu. Aniden meşaleler durdu ve onlar köprüyü aşmak üzereyken hobbit onlara son anda yetişti. Bu, Kral’ın nehrin diğer kıyısındaki kapılarına çıkan köprüydü. Köprünün altında akan su karanlık, hızlı ve güçlüydü; köprünün uzak ucunda bulunan kapılar ağaçlarla kaplı, dik bir yamaca inen dev bir mağaranın ağzı önündeydi. Yamacın dibinde dev kayınlar nehrin kıyısına kadar iniyordu, öyle ki ayakları nehrin içindeydi.

    Elfler tutsaklarını köprünün karşı tarafına ittiler, ama Bilbo geride durakladı. Mağara ağzının görüntüsünden hiç hoşlanmamıştı ve tam dostlarını yarı yolda bırakmamaya karar verdiği anda, Kral’ın koca kapıları arkalarında bir çınlamayla kapanmadan önce son elflerin arkasından kendini içeri atmayı başardı.

    İçeride geçitler kızıl meşale ışığıyla aydınlanmıştı ve elf muhafızlar dönen, birbirini kesen, yankılı patikalarda uygun adım yürürken şarkılar söylemekteydi. Patikalar goblin şehirlerindekilere benzemiyordu; daha küçüktüler, yeraltındaki derinlikleri daha azdı ve daha temiz havayla doluydular. Sütunları yaşayan taşlardan yontulmuş büyük bir salonda Elf Kralı ahşap oyma bir koltukta oturmaktaydı. Başında küçük meyveler ve kızıl yapraklardan bir taç vardı, çünkü güz yine gelmişti. Baharda orman çiçeklerinden bir taç takardı. Elinde meşeden oyumlu bir asa tutuyordu.

    Tutsaklar önüne getirildi ve onlara sertçe bakmasına rağmen adamlarına esirlerin bağlarını çözmelerini söyledi, çünkü cüceler pejmürde ve bitkindiler. “Üstelik burada iplere gerek yok,” dedi. “Bir kez içeriye getirilenlerin büyülü kapılarımdan kaçmasına imkân yoktur.”

    Cüceleri yaptıkları şeyler ve nereye gitmekte ve nereden gelmekte oldukları konusunda uzun uzun ve derinlemesine sorguladı, ama ağızlarından Thorin’den fazla laf alamadı. Huysuz ve öfkeliydiler, nazik rolü bile yapmadılar.

    “Suçumuz nedir, ey Kral?” dedi, geri kalanların yaşça en büyüğü olan Balin. “Ormanda kaybolmak, aç ve susuz olmak, örümceklere esir düşmek suç mudur? Örümcekler evcil hayvanlarınız mı da öldürülmeleri sizi bu kadar öfkelendiriyor?”

    Kral elbette bu soru üzerine daha da öfkelendi ve cevap verdi: “Diyarımda izinsiz dolaşmak suçtur. Benim krallığımda bulunduğunuzu, benim halkımın yaptığı yolu kullanmakta olduğunuzu unuttun mu? Ormanda halkımı üç kez takip edip başlarına bela olmadınız ve çıkardığınız kargaşa ve gürültüyle örümcekleri ayağa kaldırmadınız mı? Yol açtığınız bütün sıkıntılardan sonra sizi buraya neyin getirdiğini öğrenmeye hakkım var ve bana hemen anlatmazsanız, akıl fikir ve terbiyeyi öğrenene dek hepinizi zindana atarım!”

    Daha sonra cücelerin ayrı bir hücreye konmasını ve onlara yiyecek ve içecek verilmesini, ancak içlerinden en az biri ona tüm bilmek istediklerini anlatmaya razı gelene dek küçük zindanlarının kapısından geçmelerine izin verilmemesini söyledi. Ama onlara Thorin’i de esir tuttuğunu söylemedi. Bunu öğrenen Bilbo oldu.

    Zavallı Bay Baggins –o yerde tek başına, her zaman saklanarak ve asla yüzüğünü çıkarmaya cesaret edemeden, bulabildiği en ücra ve karanlık köşelerde gizlenmişken dahi doğru dürüst uyumaya cesaret edemeden çok uzun ve yorucu bir zaman geçirdi. Yapacak bir şey olsun diye Elf Kralı’nın sarayında dolanmayı alışkanlık haline getirdi. Kapılar büyü marifetiyle kapanıyordu, ama zaman zaman elini çabuk tuttuğunda dışarı çıkabiliyordu. Orman elfleri bölükler halinde, zaman zaman başlarında Elf Kralı olduğu halde, saraydan avlanmak veya ormanda ve doğudaki topraklarda bir başka iş yapmak üzere at sırtında çıkardı. Bu zamanlarda, Bilbo çok çevik davranabildiğinde peşlerinden dışarı süzülürdü, ancak bu çok tehlikeli bir işti. En az bir kez son elfin ardından çınlayarak kapanan kapılara sıkışmaktan kıl payıyla kurtuldu; yine de gölgesi (meşale ışığında fazlasıyla ince ve titrek olan) yüzünden veya birinin ona çarpıp varlığını fark etmesinden korktuğu için, aralarında yürümeye cesaret edemiyordu.

    “Her gün aynı evi soyup duran, ama asla kaçamayan bir soyguncu gibiyim,” diye düşündü. “Bu sefil, bıktırıcı, rahatsız serüvenin en kasvetli ve monoton bölümü bu! Keşke hobbit kovuğumda, sıcak ateşimin başında, yanan lambanın ışığında olaydım!” Sık sık büyücüye haber gönderip yardım isteyebilmeyi de diliyordu, ama elbette bu düpedüz imkânsızdı ve çok geçmeden anladı ki, yapılacak bir şey var idiyse bunun Bay Baggins tarafından yalnız ve yardımsız yapılması gerekecekti.

    Nihayet, muhafızların peşinden dolaşıp bulabildiği fırsatları değerlendirerek geçen bu sinsice yaşamın ardından, cücelerin her birinin nerede tutulduğunu öğrendi. Bulundukları on iki hücreyi, sarayın farklı bölümlerinde buldu ve bir süre sonra, saray civarını iyice belledi. Bir gün muhafızların konuşmasına kulak misafiri olduğunda hapiste, özellikle derin ve karanlık bir yerde bir cücenin daha tutulmakta olduğunu öğrenerek hayrete düştü. Elbette hemen bunun Thorin olduğunu tahmin etti ve bir süre sonra tahmininin doğru olduğunu öğrendi. Nihayet pek çok güçlükten sonra yerini bulmayı ve etrafta kimse yokken cücelerin şefiyle konuşmayı başardı.

    Thorin artık başına gelen talihsizliklere kızamayacak kadar sefil durumdaydı ve Kral’a hazinesi ve macerası hakkında her şeyi söylemeyi düşünmeye başlamıştı (bu da cesaretinin ne kadar kırılmış olduğunu gösteriyordu) ki, anahtar deliğinden Bilbo’nun küçük sesini duydu. Kulaklarına inanamadı. Ancak çok geçmeden yanılmış olamayacağına karar verdi ve kapıya gidip diğer taraftaki hobbitle fısıldayarak uzun bir konuşma yaptı.

    Böylece Bilbo Thorin’in mesajını diğer esir cücelerin her birine gizlice götürüp, onlara şefleri Thorin’in de yakınlarda tutsak olduğunu ve kimsenin Thorin’in buyruğu olmadan Kral’a yolculuklarının amacını belli etmeyeceğini iletebildi. Zira hobbitin yoldaşlarını örümceklerden nasıl kurtardığını öğrenen Thorin yüreklenmişti ve bir kez daha, diğer bütün kaçış yolları tükenene, aslına bakılırsa, olağanüstü Bay Görünmez Baggins (çok saygı duymaya başladığı) zekice bir şey düşünmek bakımından hepten başarısız olana dek kendini Kral’a hazineden pay vadederek kurtarmaya çalışmamaya azimliydi.

    Diğer cüceler mesajı aldıklarında hemfikir oldular. Hepsi de Orman elflerinin hazine (müşkül durumlarına ve hâlâ fethedememiş oldukları ejderhaya rağmen kendilerinin saydıkları) üzerinde hak iddia etmeleri durumunda kendi paylarının ciddi anlamda düşeceğini düşünüyor ve hepsi Bilbo’ya güveniyordu. Görüyorsunuz ya, bu tam da Gandalf’ın olacağını söylediği şeydi. Belki de başını alıp gitmesinin ve onları terk etmesinin nedeni de buydu.

    Ancak Bilbo onlar kadar umutlu olmaktan çok uzaktı. Herkesin ona bel bağlamasından hoşlanmıyordu; büyücünün yakınlarda olmasını dilerdi. Ama bunun yararı yoktu; muhtemelen Kuyutorman’ın karanlık uzaklığının tümü aralarındaydı. Oturup kafası neredeyse patlayana kadar düşündü, ama aklına hiçbir parlak fikir gelmedi. Tek bir görünmezlik yüzüğü iyi bir şeydi, ama on dört kişi arasında fazla işe yaramazdı. Ama elbette, tahmin ettiğiniz gibi, sonunda dostlarını kurtarmayı başardı ve bu şöyle oldu:

    Bir gün, etrafı kolaçan ederken çok ilginç bir şey keşfetti: Büyük kapılar mağaraların yegâne girişi değildi. Sarayın en alt bölümlerinin altında bir dere akıyor ve doğuda biraz uzakta, ana ağzın açıldığı dik yamacın ötesinde Orman Nehri’yle birleşiyordu. Bu yeraltı akarsuyunun yamaçtan çıktığı yerde bir su kapısı vardı. Burada kayalık çatı derenin yüzeyine yaklaşıyordu ve buradan derenin yatağına kadar indirilebilen bir ızgaralı kapı kimsenin bu yoldan girip çıkamamasını sağlıyordu. Ama su kapısından giriş ve çıkış yoğun olduğundan, ızgaralı kapı genellikle açık bırakılıyordu. Bu yoldan gelen herhangi biri kendisini tepenin ta içlerine inen, karanlık ve kaba bir tünelde bulacaktı, ama tünelin mağaraların altından geçtiği bir noktada tavan kesilerek çıkarılmış ve meşeden büyük tavan kapılarıyla kaplanmıştı. Bunlar yukarıya, Kral’ın mahzenlerine açılıyordu. Burada bir sürü fıçı vardı. Yörede hiç üzüm asması yetişmemesine rağmen Orman elfleri, özellikle de Kralları şaraba pek düşkündü. Şarap ve diğer mallar uzaklardan, güneydeki hısımlarından veya insanların ırak diyarlardaki asma bahçelerinden getiriliyordu.

    Bilbo en iri fıçılardan birinin arkasına saklanarak tavan kapılarını ve ne işe yaradıklarını keşfetti. Sindiği yerden Kral’ın hizmetkârlarının konuşmalarını dinledi ve şarap ve diğer malların nehirler üzerinden veya karayoluyla Uzun Göl’e nasıl geldiğini öğrendi. Görünüşe bakılırsa orada hâlâ insanlara ait, refah içinde bir şehir vardı ve her türden düşmana, özellikle de Dağ’ın ejderhasına karşı bir korunma tedbiri olarak suyun içlerine uzanan köprüler üzerine inşa edilmişti. Göl kasabasından yola çıkan fıçılar Orman Nehri’nin kaynağına doğru götürülüyordu. Çoğu zaman büyük sallar gibi birbirine bağlanıp dere boyunca sırıklarla veya kürek çekilerek taşınıyor, bazen de yassı teknelere yükleniyorlardı.

    Fıçılar boşaldığında elfler bunları tavan kapılarından salıp su kapısını açıyordu ve fıçılar bir süre bata çıka yüzdükten sonra akıntıya kapılıp nehrin çok aşağısında, Kuyutorman’ın en batı ucuna yakın bir yerde nehir kıyısındaki bir girintiye varıyordu. Burada toplanıp yeniden birbirine bağlanıyor ve tekrar Orman Nehri’nin Uzun Göl’e aktığı noktanın yakınındaki Göl kasabasına yüzdürülüyordu.

    Bilbo bir süre oturup bu orman kapısını düşündü ve dostlarının kaçışı için kullanılıp kullanılmayacağını merak etti, nihayet çaresizlikten doğan bir plan kafasında şekillenmeye başladı.

    Akşam yemeği tutsaklara götürülmüştü. Muhafızlar geçitleri güçlü adımlarla aşarken meşale ışığını da yanlarında götürerek her şeyi karanlıkta bırakıyordu. Derken Bilbo Kral’ın kâhyasının muhafızların şefine iyi geceler dilediğini duydu.

    “Şimdi benimle gel,” dedi, “ve az önce gelen yeni şarabın tadına bak. Bu gece mahzenlerdeki boş tahtaları boşaltmak için çok uğraşacağım, bu yüzden önceden bir şeyler içelim ki işimiz kolaylaşsın.”

    “Pekâlâ,” diye güldü muhafızların şefi. “Seninle birlikte şarabın tadına bakar ve Kral’ın masasına layık olup olmadığına karar veririm. Bu gece bir ziyafet var ve bize kötü mal göndermen iyi olmaz!”

    Bilbo bunu duyduğunda içi pır pır etmeye başladı, zira şansın ondan yana olduğunu ve cüretkâr planını deneme fırsatını hemen bulduğunu görmüştü. İki elfi, küçük bir mahzene girip üzerine iki büyük kulplu sürahi bulunan bir masaya oturana kadar izledi. Çok geçmeden elfler içip neşeyle kahkahalar atmaya başladılar. O sırada alışılmadık türden bir talih Bilbo’dan yanaydı. Bir Orman elfinin uykusunu getirmek için şarabın sert olması gerekirdi, ama görünüşe bakılırsa bu şarap büyük Dorwinion bahçelerinin sarhoş edici mahsulüydü ve Kral’ın askerleri ve hizmetkârları tarafından değil, Kral’ın ziyafetlerinde ve kâhyanın büyük sürahileriyle değil, daha küçük kâselerle içilmesi gerekiyordu.

    Çok geçmeden muhafız şefi önüne düşen başını masaya yasladı ve derin bir uykuya daldı. Kâhya onu fark etmeden bir süre kendi kendine konuşup gülmeye devam etti, ama çok geçmeden onun başı da masaya düştü ve uykuya dalıp dostunun yanında horlamaya başladı. Ardından hobbit gizlice yanlarına süzüldü. Kısa sürede muhafızların şefi anahtarlarından olmuştu ve Bilbo hücrelere giden geçitlerde tüm hızıyla koşar adım yürümekteydi. Büyük anahtar yığını kollarına çok ağır geliyordu ve anahtarların ara sıra yüksek sesle şakırdayıp onu tepeden tırnağa titretmesine engel olamadığından, yüreği hep ağzındaydı.

    Önce Balin’in kapısındaki kilidi açtı ve cüce dışarı çıkar çıkmaz özenle yeniden kilitledi. Tahmin edebileceğiniz gibi Balin çok şaşırmıştı, ancak küçük ve sıkıcı taş odasından çıkmaktan duyduğu memnuniyete rağmen durup sorular sormak ve Bilbo’nun ne yapacağını ve bu konudaki her şeyi öğrenmek istiyordu.

    “Şimdi zaman yok!” dedi hobbit. “Sen beni takip et yeter! Hepimiz bir arada durmalı ve birbirimizden ayrılma riskine girmemeliyiz. Ya hepimiz kaçacak ya da hiçbirimiz; son şansımız da bu. Bu öğrenilirse, kim bilir Kral sizi bir daha nereye koyar ve tahminimce ellerinizle ayaklarınızı da zincirlerle bağlatır. Karşı gelme bakayım, aferin sana!”

    Sonra kapı kapı dolaştı, ta ki maiyeti on ikiye ulaşana dek –karanlık ve uzun esaretleri yüzünden hiçbiri de çevik değildi. Ne zaman biri diğerine çarpsa veya karanlıkta homurdansa ya da fısıldasa Bilbo’nun yüreği güm diye atıyordu. “Kahrolsun şu cücelerin çıkardığı gürültü!” dedi kendi kendine. Ama her şey yolunda gitti ve hiç muhafızla karşılaşmadılar. Aslına bakılırsa, o gece ormanda ve yukarıdaki salonlarda büyük bir güz şöleni vardı. Kral’ın halkının neredeyse tümü eğlencedeydi.

    Nihayet pek çok kez tökezledikten sonra, Thorin’in derin, uzak ve şans eseri mahzenlere yakın olan zindanına vardılar.

    “Şerefim üzerine!” dedi Thorin, Bilbo ona fısıltıyla dışarı çıkıp dostlarına katılmasını söyleyince, “Gandalf her zamanki gibi doğru söylemiş! Anlaşılan zamanı geldiğinde pek iyi bir hırsız oluyorsun. Bundan sonra ne olursa olsun, hepimizin ebediyen hizmetinde olduğumuza eminim. Ama bundan sonra ne olacak?”

    Bilbo fikrini elinden geldiğince açıklamasının zamanı geldiğini gördü; ama cücelerin planını nasıl karşılayacağından hiç emin değildi. Korkuları yerindeydi, zira fikrinden zerre kadar hoşlanmadılar ve içinde bulundukları tehlikeye rağmen yüksek sesle homurdanmaya başladılar.

    “Berelenip paramparça olacağız, üstelik şüphesiz boğulacağız!” diye mırıldandılar. “Anahtarları eline geçirmeyi başarınca aklına makul bir fikir geldi sanmıştık. Bu delice bir fikir!”

    “Pekâlâ,” dedi Bilbo mahzun ve aynı zamanda epey sinirli bir şekilde. “Güzel hücrelerinize dönün, sizi tekrar içeri kilitleyebileyim de orada rahatça oturup daha iyi bir plan düşünebilesiniz –ama içimden denemek gelse bile bir daha anahtarları elime geçirebileceğimi sanmam.”

    Bu onlara yetmişti ve sakinleştiler. Üst salonlara giden yolu bulmaları veya büyüyle kapanan kapılardan yollarını dövüşerek açıp çıkmaları imkânsız olduğundan ve tekrar bulunana kadar geçitlerde homurdanarak dolaşmanın yararı olmayacağından, sonunda tam da Bilbo’nun önerdiği şeyi yapmak zorunda kaldılar.

    Böylece, hobbitin peşine düşüp en aşağıdaki mahzenlere doğru gizlice ilerlediler. Muhafız şefinin ve kâhyanın hâlâ yüzlerinde gülümsemelerle, mutlu mesut horlarken görülebildiği bir kapıdan geçtiler. Dorwinion şarabı derin ve hoş rüyalar getirir. Bilbo yollarına devam etmeden önce gizlice içeri girip iyi yüreklilikle anahtarları kemerine koymasına rağmen ertesi gün muhafız şefinin yüzünde farklı bir ifade olacaktı.

    “Bu onu başındaki beladan bir ölçüde kurtarır,” dedi Bay Baggins kendi kendisine. “Kötü biri değildi, tutsaklara da epey iyi davranıyordu. Üstelik bu hepsinin kafasını karıştıracak. Bütün o kilitli kapılardan geçip ortadan kaybolduğumuza göre çok güçlü büyüye sahip olduğumuzu sanacaklar. Ortadan kaybolmak! Bu olacaksa çok acele işe koyulmalıyız!”

    Balin muhafızla kâhyayı gözlemek ve hareket etmeleri durumunda onları uyarmak için gönderildi. Geri kalanlar tavan kapılarının olduğu, yandaki mahzene gittiler. Kaybedecek çok az zaman vardı. Bilbo’nun da bildiği gibi, çok geçmeden bazı elfler emir gereği aşağı inecek ve kâhyanın boş fıçıları kapılardan dereye indirmesine yardım edecekti. Aslında fıçılar odanın ortasında sıralar halinde dizilmiş, aşağı itilmeyi bekliyordu. Bazıları şarap fıçılarıydı ve tepelerini çok gürültü çıkarmadan açmak veya kolaylıkla kapatıp mühürlemek mümkün olmadığından, pek işe yaramazlardı. Ama aralarında Kral’ın sarayına tereyağı, elma gibi bir sürü şey getirmekte kullanılan birkaç tane farklı fıçı da vardı.

    Çok geçmeden bunlardan içinde bir cücenin sığabileceği kadar yer olan on üç tane buldular. Aslına bakılırsa bazıları fazla genişti ve Bilbo’nun onları ellerindeki kısa zamanın elverdiğince rahat ettirmek için şaman ve benzeri şeyler bulmak için elinden geldiğini yapmasına rağmen, cüceler fıçılara girerken tedirginlikle içeride nasıl sarsılıp sağa sola çarpacaklarını düşündüler. Nihayet on iki cüce de fıçılara yerleşmişti. Thorin bir sürü sorun çıkarmış, fıçısında dönüp durmuş ve küçük bir kulübedeki iri bir köpek gibi homurdanmışti; sonuncu olan Balin ise hava deliklerine epey titizlenmiş ve daha kapak kapanmadan boğulduğunu söylemeye başlamıştı. Bilbo fıçıların yanlarındaki delikleri tıkamak ve kapakları olabildiğince emniyetli bir şekilde kapamak için elinden geleni yapmıştı ve artık tek başınaydı, etrafta koşuşturup fıçılara son rötuşlarını yapıyor ve küçük bir olasılık olmasına rağmen, planının başarılı olmasını ümit ediyordu.

    İşlerini tam zamanında bitirmişlerdi. Balin’in kapağı takıldıktan anca bir iki dakika sonra sesler duyuldu ve titreşen ışıklar görüldü. Birkaç elf gülüp konuşarak ve şarkılardan parçalar söyleyerek mahzene geldiler. Salonların birindeki şen bir ziyafeti geride bırakmışlardı ve mümkün olduğunca çabuk dönmeye kararlıydılar.

    “Kâhya ihtiyar Galion nerede?” dedi biri. “Bugün onu masalarda göremedim. Burada olup bize yapılacakları göstermesi gerekiyor.”

    “Yaşlı miskin gecikirse kızacağım,” dedi bir başkası. “Şarkılar söylenirken burada vakit harcamak istemiyorum!”

    Biri, “Ha, ha!” diye seslendi. “İşte ihtiyar hain burada, başını sürahiye gömmüş! Arkadaşı yüzbaşıyla birlikte kendilerine ayrı bir ziyafet veriyorlarmış.”

    “Sarsın şunu! Uyandırın!” diye bağırdı diğerleri sabırsızlıkla.

    Galion sarsılmaktan da uyandırılmaktan da hiç hoşlanmamıştı, hele kendisine gülünmesinden hiç. “Hepiniz geciktiniz,” diye homurdandı. “Ben burada bekleyip dururken sizler içip eğleniyor ve görevlerinizi unutuyorsunuz. Bitkinlikten uyuyakalmama şaşmamak lazım!”

    “Şaşmamak lazım,” dediler, “açıklaması yakınındaki sürahide dururken! İşe koyulmadan önce uyku ilacından biraz da bize koklat! Oradaki zindancıyı uyandırmaya mahal yok. Görünüşe bakılırsa, o payına düşeni zaten almış.”

    Ardından birer kez daha içtiler ve aniden pek neşelendiler. Ama akılları başlarından tamamen gitmemişti. “Kurtar bizi, Galion!” diye haykırdı bazıları, “ziyafete erken başlayıp aklını şaşırmışsın! Ağırlığa bakılırsa buraya boş yerine dolu fıçıları yığmışsın.”

    “İşinizi görün!” diye homurdandı kâhya. “Aylak bir sarhoşun kolunun hissettiği ağırlığa bakılmaz. Gidecek olanlar bunlar, başkası değil. Dediğimi yapın!”

    “Pekâlâ, pekâlâ,” diye cevap verdiler fıçıları açıklığa doğru yuvarlayarak.

    “Kral’ın tereyağı tekneleriyle en iyi şarabı nehre yuvarlanır da Göllü insanlar bedavaya ziyafete konarsa, vebali senin!”

    Yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan
    Yuvarlan-yuvarlan-yuvarlan delikten aşağıya!
    Vira salpa! Şap cup!
    İniyorlar aşağı, sallana yuvarlana!

    Fıçılardan önce biri, ardından diğeri gürültüyle karanlık açıklığa yollanıp bir iki metre aşağıdaki soğuk sulara itilirken böyle şarkı söylediler. Fıçıların bazıları gerçekten de boştu, bazıları da her birinde özenle paketlenmiş birer cüce bulunan teknelerdi; ama hepsi birden, birbiri ardına bir sürü çatırtı, patırtıyla, aşağıdakilerin üstüne düşerek, suya çarparak, tünelin duvarlarına sürünerek, birbirine toslayarak ve akıntı boyunca batıp çıkarak gittiler.

    Tam o anda Bilbo planındaki zayıf noktayı fark etti. Sizler muhtemelen bunu uzun zaman önce fark ettiniz ve ona gülmektesiniz; ama onun yerinde olsanız, onun yaptığının yarısını bile başaracağınızı sanmam. Elbette kendisi bir fıçının içinde değildi, fırsatı olsaydı bile onu fıçıya yerleştirecek kimse yoktu! Görünüşe bakılırsa bu kez kesinlikle dostlarını kaybedecek (neredeyse hepsi karanlık tavan kapısının içinden geçip kaybolmuştu) ve sonsuza dek elf mağaralarında daimi bir hırsız olarak gizlenmek zorunda kalacaktı. Zira üst kapılardan hemen kaçmayı başarabilse bile, cüceleri bir daha bulma şansı çok düşüktü. Fıçıların toplandığı yere kara yoluyla nasıl gidildiğini bilmiyordu. Kendisi olmadan cücelerin başına neler geleceğini merak etti; zira henüz cücelere tüm öğrendiklerini veya ormandan çıktıklarında ne yapmaya niyetlendiğini söylemeye zaman bulamamıştı.

    Zihninden bütün bu düşünceler geçerken, çok neşeli olan elfler nehir kapısının etrafında bir şarkı tutturdular. Bazıları şimdiden fıçıları hepsi birden su yüzüne çıkar çıkmaz dışarı salmak üzere su kapısındaki ızgaralı kapıyı tutan ipleri çekmeye gitmişti.

    Dön coşkun, kara derede
    Bir zamanlar bildiğin ellere!
    Bırakıp derin salonlarla mağaraları geride,
    Bırakıp yalçın dağları kuzeyde,
    Geniş ve loş ormanın,
    Gri, gaddar ormana eğildiği yerde!
    Yüz ağaçların dünyasının ötesine
    Dışarıya, fısıldayan melteme,
    Sazların, hasırotlarının,
    Bataklıktaki dalgalanan yosunların ötesine
    Geceleyin gölden, havuzdan kabaran
    Ak sislerin arasından!
    Peşine düş, peşine,
    Soğuk ve sarp göklerdeki yıldızların;
    Dön şafak toprağa vardığında,
    İvintinin üzerinden, kumun üzerinden,
    Git güneye! Git güneye!
    Ara günün şavkıyla gündüzü,
    Dön otlaklara, yeşilliklere,
    İneklerle öküzlerin otladığı yerlere!
    Dön tepelerdeki bahçelere
    Dutların şişip dolduğu yere
    Günün şavkı altında, altında gündüzün!
    Git güneye! Git güneye!
    Yolları coşkun, kara derede,
    Bir zamanlar bildiğin ellere!

    Artık fıçıların en sonuncusu da kapılara doğru yuvarlanmaktaydı! Zavallı, küçük Bilbo çaresizlikten ve aklına yapacak başka bir şey gelmediğinden buna tutundu ve onunla birlikte kenardan aşağı itildi. Soğuk, karanlık suya şap diye düştü, fıçı da onun üzerine.

    Suları tükürerek ve tahtaya sıçan gibi tutunarak tekrar yüzeye çıktı, ama tüm çabalarına rağmen fıçının tepesine çıkmayı başaramadı. Ne zaman denese fıçı yuvarlanıp onu tekrar altına alıyordu. Aslında fıçı boştu ve mantar gibi hafif ve kolayca yüzüyordu. Kulakları suyla dolu olmasına rağmen, yukarıdaki mahzende hâlâ şarkı söyleyen elflerin sesini duyabiliyordu. Ardından tavan kapıları aniden güm diye kapandı ve sesleri kesildi. Karanlık tünelde, buz gibi soğuk sularda, tek başına sürüklenmekteydi –zira fıçılara yerleştirilmiş dostları sayamazsınız.

    Çok geçmeden ilerideki karanlıkta gri bir leke belirdi. Çekilen su kapısının gıcırtısını duydu ve kendisini kemerin altından geçip dereye çıkmak için birbirini sıkıştırarak batıp çıkan fıçı ve teknelerden oluşan bir kütlenin ortasında buldu. Ezilip parçalanmamayı güçlükle başardı, ancak birbirine vuran fıçı kalabalığı teker teker çözülmeye, fıçılar taş kemerin altından geçip uzaklaşmaya başladı. Ardından fıçısının üstüne çıkıp at biner gibi oturmayı başarmış olsa bile bunun işe yaramayacağını gördü, çünkü fıçının tepesi ile kapının olduğu aniden alçalan tavan arasında bir hobbite yetecek kadar bile yer yoktu.

    Derenin iki kıyısındaki ağaçların suya eğilen dallarının arasından geçip gittiler. Bilbo cücelerin ne hissettiğini ve fıçılarının içine çok su girip girmediğini merak etti. Karanlıkta, yanında batıp çıkanlardan bazıları suya daha fazla batmış gibi görünüyordu ve Bilbo bunların içinde cücelerin olduğunu tahmin etmişti.

    “Umarım kapakları yeterince sıkı kapatmışımdır!” diye düşündü, ama çok geçmeden cüceleri hatırlayamayacak kadar kendi derdine düştü. Başını suyun üzerinde tutmayı başarsa da soğuktan titriyordu ve şansı dönmeden önce soğuktan ölüp ölmeyeceğini, daha ne kadar fıçıya tutunabileceğini ve fıçıyı bırakıp kıyıya yüzme riskine atılmasının doğru olup olmayacağını merak ediyordu.

    Çok geçmeden şansı da döndü; anafor yapan akıntı bir noktada birkaç fıçıyı kıyıya, birbirinin yakınına sürükledi ve bir süre orada, görünmeyen bir köke takılıp kaldılar. Derken Bilbo bir diğer fıçı tarafından sabit tutulan fıçısının üzerine tırmanma fırsatını kullandı. Boğulmuş bir sıçan gibi fıçıya tırmandı ve dengeyi elinden geldiğince sağlamak için bedenini yayarak tepesine uzandı. Rüzgâr soğuktu, ama sudan iyiydi ve bir kez daha harekete geçtiklerinde tekrar yuvarlanmayacağını ümit ediyordu.

    Kısa zaman sonra fıçılar tekrar birbirlerinden ayrıldı ve dönerek derenin aşağısına ve ana akıntıya doğru sürüklendiler. Bilbo bu sırada fıçıya tutunmanın korktuğu kadar güç olduğunu fark etti, ama feci şekilde rahatsız olmakla birlikte bunu her nasılsa başardı. Neyse ki kendisi çok hafif, fıçı ise çok iriydi ve epey sızıntılı olduğundan biraz su almıştı. Yine de bu eyer veya üzengi olmadan midilliye, üstelik de aklı fikri çimenlerde yuvarlanmak olan, yuvarlak karınlı bir midilliye binmek gibiydi.

    Bu yolla Bay Baggins nihayet iki yandaki ağaçların seyreldiği bir noktaya varmayı başardı. Ağaçların arasında gökyüzünün daha soluk rengini görebiliyordu. Karanlık nehir aniden açılıp genişledi ve orada Kral’ın dev kapılarından aceleyle akan Orman Nehri ona katıldı. Artık gölgeli olmayan loş bir su tabakası vardı ve kayan yüzeyinde bulutlar ve yıldızların kırık yansımaları dans ediyordu. Derken Orman Nehri’nin hızlı akan suları bütün varil ve fıçıları, oyarak geniş bir koy açtığı kuzey kıyıya süpürdü. Bu koyun asma kıyılar altında çakıllı bir sahili vardı ve doğu duvarı sert kayadan küçük bir çıkıntıyla kaplıydı. Fıçıların çoğu sığ sahilde karaya çıktı, ancak birkaçı yollarına devam edip taşlı iskeleye çarptı.

    Kıyıda gözcülük yapan kimseler vardı. Fıçıların tümünü çabucak sırıklarla çekip sığlıklara ittiler ve onları saydıktan sonra iple birbirine bağlayıp sabaha kadar orada bıraktılar. Zavallı cüceler! Artık Bilbo’nun durumu kötü değildi. Fıçısından aşağı kayıp yürüyerek sahile çıktı, ardından da kıyının yakınlarında görebildiği kulübelere doğru...

    shf: 191- 207
    J. R. R. Tolkien
    Sayfa 191 - İthaki Yayınları, Çevirmen: Gamze Sarı Özgün Adı: The Hobbit İthaki Yayınları - 562 3. Baskı, Aralık 2009, İstanbul E-kitap: 1. Sürüm, Şubat 2015 Aralık 2009 tarihli 3. baskısı esas alınarak hazırlanmıştır.)
  • Koyun Kızartma

    Bilbo yatağından fırlayıp sabahlığını giyerek yemek odasına gitti. Orada kimseyi değil, ama büyük ve acele bir kahvaltının tüm belirtilerini gördü. Odada korkunç bir dağınıklık, mutfakta ise yığınla bulaşık vardı. Neredeyse sahip olduğu tüm tencere ve tavalar kullanılmış gibiydi. Yıkanacak bulaşıklar öylesine kasvetli bir hakikatti ki, Bilbo önceki gece gerçekleşen partinin ümit ettiği gibi kâbuslarının bir parçası olmadığına inanmak zorunda kaldı. Aslına bakılırsa her şeye rağmen onu uyandırmaya zahmet etmeden, onsuz gittiklerini düşününce (“gerçi teşekkür bile etmediler,” diye düşündü) rahatladı; yine de elinde olmadan kendini bir bakıma hayal kırıklığına uğramış hissetti. Bu duygu onu şaşırttı.

    “Ahmak olma, Bilbo Baggins!” dedi kendisine, “senin yaşında ejderhaları ve bütün o dışarlıklılara özgü saçmalıkları düşünmek!” O da önlüğünü taktı, ateşleri yaktı, su kaynattı ve bulaşıkları yıkadı. Sonra yemek odasına gitmeden önce mutfakta kendi başına küçük ve hoş bir kahvaltı etti. Güneş o arada parlamaya başlamıştı ve açık duran ön kapıdan içeri ılık bir bahar meltemi süzülüyordu. Bilbo yüksek sesle ıslık çalmaya ve önceki geceyi unutmaya başladı. Aslına bakılırsa, tam mutfakta, açık pencerenin yanında küçük ve hoş ikinci bir kahvaltıya oturmak üzereydi ki, Gandalf yürüyerek içeri girdi.

    “Sevgili dostum,” dedi Gandalf, “sen ne zaman geleceksin? Yola erken çıkmaya ne oldu? –Burada oturmuş on buçukta kahvaltı ya da adına ne diyorsan onu ediyorsun! Seni bekleyemedikleri için not bıraktılar.”

    “Ne notu?” dedi zavallı Bay Baggins bocalayarak.

    “Büyük Filler!” dedi Gandalf, “bu sabah hiç kendinde değilsin –şömine rafının tozunu almamışsın!”

    “Bunun ne ilgisi var? On dört kişilik bulaşığı yıkamakla uğraşıyordum!”

    “Şömine rafının tozunu almış olsaydın saatin hemen altında bunu bulacaktın,” dedi Gandalf, Bilbo’ya bir not (elbette Bilbo’nun kendi not kâğıdına yazılmış) uzatarak.

    Notta şöyle yazıyordu:

    Thorin ve Kafilesi Hırsız Bilbo’ya selam eder!

    Konukseverliğiniz için en içten teşekkürlerimizi, profesyonel yardım öneriniz karşısında da şükran dolu kabulümüzü ifade ederiz. Şartlar: Teslimat durumunda, toplam kârın (varsa) on dörtte birine varan ve bu oranı aşmayan meblağ nakden ödenecektir; tüm yolculuk giderlerinin her durumda karşılanacağı garanti edilmiştir; gerek olması ve başka bir düzenleme yapılmamış olması durumunda cenaze masrafları biz veya temsilcilerimiz tarafından ödenecektir.

    Saygıdeğer dinlencenizi bozmaya gerek görmediğimizden, gereken hazırlıkları yapmak üzere önceden yola çıktık ve muteber zatınızı Sukıyısı’ndaki Yeşil Ejderha Hanı’nda saat 11’de bekleyeceğiz. Zamanında geleceğinize itimat ediyoruz.

    Eksilmediğinden onur duyduğumuz

    Derin saygılarımızla,

    Thorin ve Kafilesi.

    “On dakikan kaldı. Koşman gerekecek,” dedi Gandalf
    “Ama-” dedi Bilbo.
    “Ona zaman yok,” dedi büyücü.
    “Ama-” dedi Bilbo yine.
    “Ona da zaman yok! Koş bakalım!”
    Bilbo nasıl olup da yanına şapka, baston ya da para veya dışarı çıktığında genellikle yanına aldığı şeylerden herhangi birini almadan dışarıya fırlayıp; ikinci kahvaltısını yarım, bulaşıklarını kirli bırakarak, anahtarlarını Gandalf’ın eline tutuşturup tüylü ayaklarının elverdiği en yüksek hızda yoldan aşağı, büyük Değirmen’in yanından, Nehir’in üzerinden geçip bir mil daha koştuğunu yaşamının son gününe kadar asla hatırlayamayacaktı.

    Sukıyısı’na saat tam on biri vururken vardığında ve yanına mendil bile almadığını fark ettiğinde soluk soluğaydı.

    “Bravo!” dedi han kapısına çıkmış, onu beklemekte olan Balin.

    Tam o anda diğerleri de köyden gelen yolun köşesini dönerek göründüler. Midillilere binmişlerdi ve her bir midillinin sırtına türlü türlü torbalar, paketler, koliler ve öteberi asılmıştı. Görünüşe bakılırsa Bilbo’ya ayrılmış, çok küçük bir midilli vardı.

    “İkiniz binin de gidelim!” dedi Thorin.

    “Çok özür dilerim,” dedi Bilbo, “ama şapkamı almadan geldim, mendilimi evde bıraktım ve yanımda hiç para yok. Kesin konuşmak gerekirse notunuzu ancak 10:45’te aldım.”

    “Kesin konuşma,” dedi Dwalin, “endişelenme de! Yolculuğun sonuna gelmeden önce mendiller ve daha bir sürü şey olmadan idare etmek zorunda kalacaksın. Şapkaya gelince, eşyalarımın arasında fazladan bir kukuletayla pelerin var.”

    İşte böyle hep birlikte yola düştüler, Mayıs’tan önce, güzel bir sabahta, yüklü midilliler sırtında sarsılarak; Bilbo’nun üstünde Dwalin’den ödünç alınmış, koyu yeşil bir kukuleta (ıslanıp kurumak yüzünden biraz lekeliydi) ve koyu yeşil bir pelerin vardı. Ona hayli büyük gelen bu giysiler yüzünden biraz komik bir görüntüsü vardı. Babası Bungo onu görse ne düşünürdü diye düşünmeye cesaret edemiyorum. Onu avutan tek şey, sakalı olmadığından cücelerle karıştırılma ihtimalinin bulunmamasıydı.

    Yola çıkalı çok olmamıştı ki Gandalf ak bir atın sırtında, muhteşem bir şekilde yanlarına vardı. Yanında bir sürü mendille birlikte Bilbo’nun piposunu ve tütününü de getirmişti. Bu sayede kafile yola büyük bir neşeyle devam etti ve bütün gün midilli sırtında yol alırken öyküler anlatıp şarkılar söylediler, verdikleri yemek molaları dışında elbette. Molalar Bilbo’nun istediği kadar sık olmasa da, hobbit maceraların o kadar da kötü olmadığını düşünmeye başladı.

    shf: 38, 39, 40, 41, 42
    J. R. R. Tolkien
    Sayfa 38 - İthaki Yayınları, Çevirmen: Gamze Sarı Özgün Adı: The Hobbit İthaki Yayınları - 562 3. Baskı, Aralık 2009, İstanbul E-kitap: 1. Sürüm, Şubat 2015 Aralık 2009 tarihli 3. baskısı esas alınarak hazırlanmıştır.)
  • “Pek hoş!” dedi Gandalf. “Ama bu sabah duman halkaları üflemeye ayıracak zamanım yok. Düzenlediğim bir serüvene katılacak birini arıyorum ve birini bulmakta çok zorluk çekiyorum.”

    “Öyledir herhalde –bu civarda! Bizler sade, sessiz, sakin kimseleriz ve serüvenlerle işimiz olmaz. İğrenç, huzur bozucu, rahatsız şeylerdir onlar! Adamı yemeğe geç bırakırlar! Milletin onlarda ne bulduğunu anlamıyorum,” dedi bizim Bay Baggins ve başparmağını pantolon askısına takarak daha da büyük bir duman halkası üfledi. Ardından o sabah aldığı mektupları çıkardı ve ihtiyar adama artık kulak asmıyormuş rolü yaparak okumaya başladı. Adamın pek kendisine göre olmadığına karar vermişti ve gitmesini istiyordu. Ama ihtiyar adam yerinden kıpırdamadı. Hobbite hiçbir şey söylemeksizin, asasına yaslanarak bekledi, ta ki Bilbo kendini epey rahatsız, hatta biraz huysuz hissedene dek.

    “İyi sabahlar!” dedi nihayet. “Burada serüven filan istemiyoruz, sağ olasın! Şansını Tepe’nin ardında veya Nehir’in ötesinde deneyebilirsin.” Bunu söylerken konuşmanın sona erdiğini kastetmişti.

    “İyi sabahlar lafını ne çok şey için kullanıyorsun!” dedi Gandalf. “Şimdi de benden kurtulmak istediğini ve ben buradan gitmedikçe sabahın iyi olmayacağını kastediyorsun.”

    “Hiç de değil, sevgili beyim! Bakalım, adınızı bildiğimi sanmıyorum...”

    “Evet, evet, sevgili beyim –ben ise senin adını biliyorum, Bay Bilbo Baggins. Sen de benim adımı biliyorsun, o ada ait olduğumu hatırlamasan da. Ben Gandalf’ım, Gandalf da ben demektir! Güzellergüzeli Took’un oğlu tarafından kapı kapı dolaşıp düğme satan biri gibi iyi sabahlanacağıma dünyada inanmazdım!”
    J. R. R. Tolkien
    Sayfa 13 - İthaki Yayınları, Çevirmen: Gamze Sarı Özgün Adı: The Hobbit İthaki Yayınları - 562 3. Baskı, Aralık 2009, İstanbul E-kitap: 1. Sürüm, Şubat 2015 Aralık 2009 tarihli 3. baskısı esas alınarak hazırlanmıştır.)
  • 'Gandalf! Gandalf! Aman Tanrım! Gandalf, şu birbirlerine iliklenip emir alana dek de çözülmeyen sihirli elmas kol düğmelerini Yaşlı Took'a armağan eden gezgin büyücü değil mi? Hani şu eğlencelerde ejderhalar, goblinler, devler, kurtarılan prensesler ve dulların oğullarının beklenmedik şansları üzerine hârika masallar anlatan kişi değil mi? Şu en hârika, en mükemmel havâi fişekleri yapan adam mı? Fişekleri hatırlıyorum! Yaşlı Took, yaz dönümü arifesinde patlatırdı havâi fişekleri. Olağanüstüydüler. Alev alev koca nilüferler, aslanağızları, sarısalkımlar şeklinde havalanırlar, gecenin karanlığında öylece asılı kalırlardı! Sizin de farkedeceğiniz üzere Bay Baggins sandığı kadar da sıkıcı değildi, üstelik çiçekleri çok seviyordu. 'Tanrım!' diye devam etti. Hani şu bir sürü genç kızın ve delikanlının çılgın serüvenler yaşamak için Mâvi'ye gitmesine neden olan Gandalf değil mi? Ağaçlara tırmanmak, elfleri ziyârete gitmek ve teknelerle uzak diyârlara yelken açmak gibi serüvenler hem de! İnanılmaz bir şey, bir zamanlar yaşam oldukça ilginç yani bir zamanlar siz burada ortalığı birbirine katardınız. Özür dilerim, ama hâlâbu işlerle ilgilendiğinizi bilmiyordum."

    'Ya neyle ilgileniyor olmalıydım?' dedi büyücü. 'Yine de benim hakkımda birşeyler hatırlamana sevindim. Havâi fişeklerimi hatırlar gibisin. Bu da ne olursa olsun ümitsiz bir vakâ olmadığını gösterir. Doğrusu yaşlı büyükbaban Took ve özellikle de zavallı Güzellergüzeli'nin Hatırı için istediğini yapmanı sağlayacağım.'

    'Afedersiniz, ama ben hiç bir şey istemedim.'

    'Hayır istedin! Hem de iki kere. Seni affediyor ve istediğini sana veriyorum. Hattâ seni bu serüvene gönderecek kadar ileri gideceğim. Benim için hârika olacak, ama asıl senin için mükemmel - ve çok da kazançlı olacak. Üstesinden gelebilirsen elbette.'

    'Özür dilerim. Ben serüven falan istemiyorum, teşekkür ederim. Bugün olmaz. İyi günler! Ama çaya beklerim - ne zaman isterseniz! Hattâ niye yârın olmasın! Yârın gelin! Hadi hoşçakalın!' Hobbit dönerek yuvarlak yeşil kapısındanhızla içeri girdi ve cesâret edebildiği kadar çabuk kapattı. Büyücüler her şeye rağmen büyücüydüler.

    'Sanki ne diye onu çaya dâvet ettim' diye kendi kendine söylendi kilere doğru ilerlerken. Daha yeni kahvaltı etmiş olduğu halde bu gerilimden sonra bir iki dilim pastayla bir şeyler içmenin iyi geleceğini düşündü.

    Bu arada Gandalf kapının önünde durmuş sessizce gülüyordu. Bir süre sonra harekete geçerek elindeki bastonun sivri ucuyla hobbitin güzel yeşil kapısına garip bir işâret kazıdı. Sonra da Bilbo ikinci pasta dilimini bitirmiş, serüvenlerden paçayı kurtardığını düşünmeye başladığı sırada koca adımlarla oradan uzaklaştı.

    shf: 15, 16, 17
    J. R. R. Tolkien
    Sayfa 15 - Altıkırkbeş Yayın 36/2 Nerdeyse Bütün Eserleri-1 J. R. R. Tolkien / The Hobbit, 1937 Türkçesi: Esra Uzun 1. Baskı Temmuz 1996(Mitos Yayıncılık) 2. Baskı: Ekim 1997)