• Fransız yazar Henri Barbusse, Stalin'in sade yaşam tarzını şöyle betimliyor:
    ''Birinci kata çıkıldığında üç pencerede beyaz perdeler asılı olduğu görülür. Stalin'in evinde üç pencere var. Minik holde bir kepin altında bir çiviye uzun bir askeri pelerin asılıdır. Bu salona ek olarak üç yatak odası ve bir yemek odası vardır. Yatak odaları saygıdeğer ikinci sınıf otellerde olduğu gibi yalın bir biçimde döşenmişlerdir... En yaşlı oğul Jasheka geceleri yemek odasında yatağa çevrilen bir divanda uyur; daha küçük olanı ise minik bir girintinin uzantısı olan bir çeşit oyukta uyur...
    ''Stalin'in aylık kazancı, Komünist Partisi görevlilerinin aldığı maksimum aylık olan 500 rubleden ibarettir (Britanya parası olarak 20-25 pound)...
    ''Bu açıksözlü ve son derece zeki insan... yalın bir kişi... Onun Bay Lloyd George gibi 32 değil, sadece bir sekreteri var...
    ''Stalin, kendi hanesine yazılması gereken çok büyük başarılar kazanmış olmakla birlikte, sistemli bir biçimde bütün ilerlemeleri Lenin'in hanesine yazmaktadır.'' (H. Barbusse, Stalin:A New World Seen through One Man, Londra, 1935, s. vii, viii, 291, 294).
    Stalin'in bir daça ya da kır evi kullandığı doğrudur; ancak, kızı Svetlana'nın anlattığı gibi onun yaşamı orda da aynı ölçüde yalındı:
    ''Kuntsevo'daki daçada durum farklı değildi...
    ''Babam zemin katta kalıyordu. O bir odada yaşar ve bütün işlerini orada görürdü. O, geceleri yatağa çevrilen bir kanepede uyurdu.'' (S. Alliluyeva, Twenty Letters to a Friend, Londra, 1967, s.28).
    Arnavut lider Enver Hoca Stalin'i 'alçakgönüllü' ve 'saygılı' olarak tanımlıyordu:
    ''Stalin ne bir zorbaydı, ne de bir despot. O ilkeli bir insandı; o adil ve alçakgönüllüydü ve halka, kadrolara ve çalışma arkadaşlarına karşı çok nazik ve saygılıydı.'' (E. Hoxha, With Stalin: Memoirs, Tirana, 1979, s. 14-15).
    İngiliz Fabyanları Sidney ve Beatrice Webb, Soviet Communism: A New Civilisation adlı anıtsal kitaplarında Stalin'in diktatörlük iktidarı uyguladığı yolundaki görüşleri şiddetle reddetmekteydiler:
    ''Bazen... devletin tümüyle tek bir kişinin, Jozef Stalin'in iradesine bağlı olarak yönetildiği ileri sürülmektedir.
    ''Öncelikle; Mussolini, Hitler ve diğer çağdaş diktatörlerden farklı olarak yasaların Stalin'e yurttaşları üzerinde herhangi bir otorite kullanma yetkisi vermediğini kaydetmek gerekir. Hatta Stalin, Amerikan Anayasasının dört yılda bir birbirlerini izleyen başkanlara verdiği geniş yetkilere de sahip değildir... Stalin... SSCB'nin Başkanı değildir ve hiçbir zaman da olmamıştır... Hatta o bir Halk Komiseri, yani bir Hükümet üyesi de değildir.. O... Parti'nin Genel Sekreteridir.'' (Sidney & Beatrice Webb, Soviet Communism: A New Civilisation, Londra, 1936, s. 431,432,433,435).
    Belki Barbusse, Hoca ve Webb'lerin önyargılı tanıklar olduğu düşünülecektir. Ne var ki, Stalin'e karşı son derece eleştirel konuma olan gözlemciler de bu birincilerin tanıklığını doğrulamaktadırlar. Amerikan diplomat Joseph Davies, Stalin'in yalın ve nazik tavrı hakkında şu yorumu yapıyor:
    ''Kapının açılıp... Bay Stalin'in tek başına odaya girdiğini gördüğümde irkildim... Tavrı nazik ve davranış tarzı neredeyse kendini aşağılarcasına yalındı...
    ''O beni sıcak bir gülümsemeyle ve gerçek bir gururu içeren büyük bir yalınlıkla selamladı... Kahverengi gözleri son derece nazik ve yumuşaktı. Bir çocuk kucağında oturmak ve bir köpek ona sokulmak isteyecektir.'' (J. E. Davies, Mission to Moscow, New York, 1944, s.299-300, 311-12).
    Eugene Lyons Stalin'e şu soruyu sordu:
    ''Siz bir diktatör müsünüz?''
    ''Stalin, sorunun saçma olduğunu ima edercesine gülümsedi:
    '' 'Hayır' dedi yavaşça. 'Ben bir diktatör değilim. Bu sözcüğü kullananlar Sovyet hükümet sistemini ve Komünist Partisi'nin yöntemlerini anlamıyorlar. (Bizde-G.A.) herhangi bir kişi ya da kişi grubu kendisini dayatamaz. Kararlar Parti tarafından alınır ve onun organları olan Merkez Komitesi ve Politbüro tarafından yaşama geçirilir.' '' (E. Lyons, Stalin: Czar of All the Russias, Philadelphia, 1940, s.203).
    Stalin'in kızı Svetlana Alliluyeva, babası hakkında yayılan hemen hemen her karalamaya inanacak kadar saftır, ama o bile kişiliğine 'tapınma' yı, Stalin'in kendisinin tezgahladığı yolundaki suçlamayı reddetmektedir:
    ''Bugünlerde bir yerlerde, babamın kendisini hemen hemen bir tanrı gibi gördüğüne ilişkin bir şey duyduğunda ya da okuduğumda, onu yakından tanımış olan insanların böyle şeyleri söyleyebilmeleri bile beni hayrete düşürüyor...
    ''O asla kendisini bir tanrı gibi düşünmedi.'' ( S. Alliluyeva, Twenty Letters to a Friend, Londra, 1967, s. 202-03, 213).
    Alliluyeva, Stalin öldüğünde daçadaki hizmetçilerin duyduğu üzüntüyü anlatıyor:
    ''Babamın hizmetçileri olan bu adam ve kadınlar onu seviyorlardı. Onu küçük şeylerle mutlu etmek hiç de zor değildi. Tam tersine, o kibar bir insandı; kendisine hizmet edenlere karşı alçakgönüllü ve içtenlikliydi...
    ''Erkekler, kadınlar, herkes dört bir yanda yeniden ağlamaya başladılar...
    ''Hiç kimse sadakat ya da üzüntü gösterisi yapmıyordu. Hepsi de birbirlerini yıllardır tanıyorlardı...
    ''O odadakilerin hiçbiri onu bir tanrı ya da süpermen, dahi ya da şeytan saymıyordu. Onlar onu en temel insansal özelliklerinden, (insanların-G.A.) en iyi, hizmetçilerin yargılayabileceği özelliklerinden ötürü seviyor ve sayıyorlardı.'' (S.Alliluyeva, adıgeçen yapıt, s.20,22)