• Büyükler, bayağıları meclislerine kabul etmez. Bayağı, hissetmeyendir. Sevmeyen, sezmeyen, anlamayandır.
    Cemil Meriç
    Sayfa 110 - İletişim Yayınları
  • 248 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Ekonomi uzmanlarından Dr. Mahfi Eğilmez'in başlığıyla çok bağdaşmayan Değişim Sürecinde Türkiye adlı kitabını etkinlik vesilesiyle okudum. Uzun zamandır roman okuyordum ve değişiklik olsun diye böyle bir kitap okumak istemiştim. Oldukça olumlu yorumlar görünce bakmak istedim nasıl diye. Genel olarak beğendim ama sevmediğim noktalar da var. İncelemeyi biraz bunun için yazıyorum, salt puan verip geçmektense nedenleri anlatmak daha faydalı bana göre. Okumadan önce yazar kimdir, neyin nesi kimin fesi diye bir araştırma yaptım. Kendisinin arka planı oldukça iyi göründü bu sebeple beklentilerim büyüdü kitapla ilgili. Okurken kendisinde biraz ego olduğunu gördüm, doktor unvanında kaynaklanıyor diye düşünüyorum. Sanki çok şey biliyormuş da söylersem ortalık karışır der gibi bir yazım biçimi vardı Mahfi Eğilmez'in. Kendisi benim aile dostum değil o nedenle gördüğüm kadarıyla tanımaya çalışıyorum, yanlış anladığım kısımlar olabilir tabi. Subay kısmında teğmen, üsteğmen ve yüzbaşı gibi rütbeler çok sıkıntılı ve serttir ancak yarbaydan sonra yumuşar ve rahat olurlar. Yazar da profesör olunca tevazu göstermeye başlayacaktır, kendisini daha çok geliştirecektir tabi. Kitapta Türkiye'nin değişiminden çok kapitalizm, küreselleşme ve büyük devletlerin yaşadığı krizler anlatılıyor diyebilirim. Dünyada bunlar olurken Türkiye'de bunlar oldu diye geçiştirmiş gibi biraz. Fakat değinilen konulara bakılınca hepsi hakkında 250 sayfa bir kitap yazmak kolay değil. Mesela Özal dönemi ekonomik politikasını ele almaya kalksak en kötü 500 sayfalık kitap yazılır üzerine. Yazarın hangi görüşte olduğunu çok belli etmiyor ama ideal kapitalizm arayışında olduğu bariz. Özellikle liberalizme bayağı geçiriyor. Kitabın dili çok makro ekonomik değil kaportacı çırağının bile rahatça okuyacağı bir dille yazılmış. Çok fazla alternatif olsa da ekonomi ve iktisada giriş olarak böyle bir kitaptan başlanabilir. Beğendiğim şeylerden biri her dönemin olumlu ve olumsuz olaylarıyla derlenmiş olması. Cumhuriyet dönemi aslında iyi bir dönemdir ülkemiz için ancak pek bilinmeyen durumlar da anlatılmış kitapta. Son bölümlerde Akp iktidarının ekonomi politikası olumsuz anlamda eleştirilse de yaptıkları iyi şeylerden bahsediliyor. Ancak ekonomi kısmının biraz geri planda kaldığını söylemeliyim. Daha çok siyasi olaylardan gitmeye çalışılmış ama orada takılmış gibi geldi. Ahbap-çavuş kapitalizmi terimini ilk kez burada okudum, düşününce mantıklı geliyor. Genel olarak bilimsel eğitime yönelmemizi ve ekonomide reformlar yapılmasını öneriyor Mahfi Eğilmez ancak bunları açması gerekir biraz. İşte kitap çok kalın olmasın diye fazla konuşmak istememiş, bir de ülkeyi kötüleme bahanesiyle adli işlem korkusu belki. Bazı bölümler sıkıcı olsa da rahat okunuyor, hatta basit tablolar verip üzerine açıklama da yapılıyor. Etliye sütlüye karışmadan genel durumu anlatmaya çalışmış ve başarılı diyebiliriz. Katılmadığım yerler olsa da mantıklı yazım şeklini beğendim. Bu kadar ince kitaba 30 tl etiket fiyatı belirleyen Remzi Kitabevi'ni kutluyorum, kapitalizm böyle güzel kullanılır işte.
  • "E anlatacak mısın artık?"

    "Neyi?"

    "Esma’yı."

    "Sebep?"

    "Sebebi yürekte."

    "Kaç sebep taşır yüreğin, Savcı Bey?"

    "Nasıl yani?"

    "Nasılı yok, kaç sebep taşır yüreğin? Ya da yüreğinin asıl sebebi kimdir? Esma mı yoksa Zeynep Hanım mı?"

    Çayımın şekerini ağır bir şekilde karıştırdım. Bekir abi, bayağı korkulacak bir adamdı. Bir ah ettik, adam dağları yerinden sarstı. Bundan böyle dikkatli olmakta fayda vardı.

    Aslında ne kadar dikkat edersek edelim, yılların tecrübesi bir yerde yakalıyor sizin acemiliklerinizi. Boşuna mı aklar düşüyor saçlara? Ya da boşuna mı kırışıyor o yüzler? Hepsi, içinde onlarca yaşanmışlığı saklıyor ama biz onları birer fiziksel değişim olarak görüyoruz. Oysa bizim değişim dediğimiz şey, koskoca bir ömür!

    Çayımdan bir yudum aldım ve bakışlarımı Bekir abiye kaldırdım.

    "Sana desem ki, benim yüreğim sebeplere kapalıdır. İçine bir sebep güç bela sığıyor, sen hangi sebebi layık görürsün ona?"
  • 240 syf.
    Özlemek, kendisinden bibehre kalınması mümkün olmayan bir duygudur. İnsanoğlu mütemadiyen özlemle yoğrulmaktadır. Bunu bir çeşit ızdırap olarak kabul edenler olduğu kadar hayatının bu duyguya bağlı olduğunu muhakeme edenlerle de karşılaşıyoruz. Özlemle beslenen insanlar, içinde oldukları anın kıymetini geçmişlerinden yola çıkarak muhafaza etmekte ve geleceklerini de bu minval üzere inşa etmektedirler. Hal böyle olunca insanın özlem duyduğu her ne ise bunu ortaya koymak elzemdir.
    Şehirlerin dönemlerine göre yeniden imar edilmesi özlemlerimizin artmasında büyük rol oynamaktadır. Benim için çocukluğumuzun geçtiği müstakil evler, ilk aşkımızın evinin olduğu sokak, her bayram, akrabaları ziyaret etmek için arşınladığımız o kenar mahalleler, kendimizi ilk gününde sahipsiz ve yapayalnız hissettiğimiz ama hatıralarıyla ve kazandırdığı dostluklarıyla yolun sonunda daima hatıralarımızda yaşattığımız ilkokulumuz sadece bazısıdır.
    Her davranış biçiminin temelinde özlem olduğu kanaatindeyim. Karşılaştığım olumlu/olumsuz her davranışta “Acaba bu neleri özlemenin sonucu?” diye düşündüğüm için insanları makul görebiliyorum. Yazar Mustafa Kutlu’da bu minval üzere, karşılaştığı şeylere olağan gözüyle bakarak hareket ediyormuş gibi geliyor bana. Nitekim Şehir Mektupları isimli eserinde yazdığı İstanbul ağırlıklı metinlerde bize bunu söylemektedir. Eserin temelinde özlem, iskeletinde şehirleşme ve dış cephesinde ise kadim olanla modernliğin deveranındaki insanlık vardır.
    Eskinin eş, dost ve akrabalık ilişkilerinin zayıflamasından ticaretin ve siyasetin tiranlığına, imkanların araç olmaktan çıkıp amaç haline gelişinde ki sürece kadar olan akışı olduğu gibi ortaya koymaktadır. Bunu yaparken de hastalıklı, bayağı olduğu kadar yıkıcı olan bu durumu, faillerini kenarda bekleterek nazarımızı sadece değişimin kendisine odaklıyor. Öyle olduğu içinde akılda sade ve akıcı bir bilinç yeşeriyor. Her ne kadar eskiye dönüş imkansız gibi gözükse de bize zevkin ve asaletin pırıltılarının var olduğuna, buna sahip olamasak bile özlemiyle diri durmamıza kapı aralıyor.
    “Onlar kimdir? Onlar senin deden, benim babam, ötekinin amcası, dayısı… Onlar bizim insanlarımız… Allah’ın ipi, işte bu insanların, bu tutumun, bu tavrın elinde.”*
    Başını ellerinin arasına alarak düşündüğünü zannettiğim Mustaf Kutlu’nun gözlerinde kimsenin görmediği şiddetli özlemi eserde saba rüzgarına tebdil ederek nice zihinlerde bir uyanışın, kaybettiğimiz bazı şeylerin olduğunu göstermek istemektedir. Anlayış seviyemizin gittikçe aşağılara doğru seyrinden, birbirimize karşı yitirdiğimiz sabırların, usül ve erkan gözetmeden yakalamaya çalıştığımız zenginliğin büyüsüne kapıldığımız bu zamanda “Zahirde olup bitenler bizi aldatmasın. Bizler batına bakmasını da bilen bir gelenekten geliyoruz.”** diyerek ahvalden rahatsız olanlara tesellide bulunuyor Şehir Mektupları’nda.
    Eserin, şehirleşmenin insana yansımasında ki tutumuna dair isabetli bir tespiti de var. Yalnızlığın hayvanlardan alınıp, ihtiyarlara verilmesi meselesine dair bir tespit. Hayvanat, yalnızlıklarına çare olma adına şehirli insan tarafından sahiplenildi ve ihtiyarlarımız ‘son teknolojik sistemlerle donatılmış huzur evi’ denilen çukurlara itildi. Burada şunu belirtmek gerekir, biz hiç kimsesi olmayanlar ya da bazı sebeplerden dolayı buralara yerleştirilen kişiler üzerinden düşüncelerimizi belirtmiyoruz. Ancak tamamen keyif ve haz üzerinde yaşam sürdüren ve yalnızlığı hayvanlardan zalimce çekip alarak ihtiyarlara layık gören kişilerden bahsediyoruz. Eserde, evcil hayvanlarıyla yürüyüşe çıkanların sayısının arttığından ve buna paralel olarak huzurevlerinde ki ihtiyarlarında çoğaldığına dair bir rabıta kuruluyor. Acı ve gerçek olanda budur. Değişen ve geliştiği düşünülen çağda kullanım süresi dolmuş ihtiyarlar için evlatlarının halinde ki “Yaşasın Huzurevleri” naralarını üzülerek görüyoruz. Buna benzer tespitleriyle beraber, Mustafa Kutlu bizlere şu gerçeği de göstermektedir: “Ben, değişim rüzgarlarının toza-dumana buladığı, yolsuzluk ve ahlaksızlığın öne çıktığı, at izinin it izine karıştığı bu hengamede; sessiz yığınların bir vakur bekleyiş ve bir güzel sabır ile bizi biz yapan değerleri savunduğuna, onları ‘bozkırdaki çekirdek’ misali sakladığına inanıyorum.”
    Mustafa Kutlu’nun Şehir Mektupları isimli eseri bende böyle bir izlenim bıraktı. Özlem, şehirleşme ve eski ile yeninin arasında sıkışıp kalma halinin İstanbul merkezli mektuplarla dile getirilmesidir. Bende başımı iki elim arasına alarak eski ile yeni arasında ki çatışmaya dair tespitleri yaparak onarılması için hareket edeceğim. Çünkü ben özlüyorum. Mütemadiyen özleyeceğim. Belki o sevgilinin otağını, belki sevgiliyi sevgili yapan o kadim davranış biçimini…
  • 400 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    İlk bölümümüz ‘Tehdit’ kısmında Hunlar ve Attila öncesi Batı ve Bizans durumu ele alınıyor. Yaşayışları ve Hun Türklerini nasıl gördüklerine değiniliyor. Hatta bununla ilgili yazarımız Ammianus’tan alıntı yaparak; ‘Uzak diyarların birinden çıkıp, yolunun üzerindeki her şeyi yüksek dağlardan kopup gelen bir kasırga gibi kökünden söken hiç bilinmeyen bir ırk’ olarak tanımlamış. Tabi Hun insanları Avrupa tarafından nasıl görülüyordu derseniz bunun karşılığı olarak yazarımız tam sayfa 67de buna cevap veriyor. “Bunların hemen hemen hepsi tam bir saçmalık”
    * Ammianus kimdir diye merak edenlere hemen kısaca ekleyelim. Kendisi Romalı bir tarihçi olup İmparator Iulianus ile birlikte Pers seferine katılmıştır. 31 kitaplık bir Roma tarihini de yazabilmek o dönemde çok büyük başarıdır bana göre.
    Kitap, İlk Hun İmparatoru olarak Balamer veya Balamur ismini vermiş, benim bildiğim bu isim Teoman olmalı; en iyi dönemini de Şanyu (Chan-Yü) yani Motun (Mete) döneminde yaşamışlardır. Ancak benim anlamadığım nokta bu 2 tezatlık nasıl olabilirdi ? Tabi bir de bizim bildiğimiz şekilde Balamir olarak geçen efsane adamımız var ki döneminin 10 tümenlik askeri (100000 asker galiba) sahipti ama bu kişi de yani BALAMİR, Mete’nin 15. göbekten torunu olarak kayıtlarda geçer. Bu kısım bayağı kafamı karıştırsa da ne yapalım yazılı tarihimiz fazla olmayınca eldeki tüm bilgileri karşılaştırmamız gerekiyor.
    Diğer bölümümüz ‘Rakipler’ ise, Uldız (Uldin) dönemiyle başlayan bir kısım. Burada bilmemiz gereken Hunlardan günümüze yazı vs gelmediği için tamamen yabancı kaynaklar ve ilk Hunlarla karşılaşanların tuttuğu notlardan günümüze kalanlarının değerlendirilmesiyle yazılanlar olduğu. Tabi burada dış ilişkiler olsun, Doğu Roma’nın, Batı Roma ile anlaşılarak baskı altında tutulması olsun bilindik olaylar mevcut. Tabi asıl hikayemiz hepimizin bildiği üzere Uldız dönemi sonrası Rua’nın başa geçmesi (ki kendisi Attila’nın amcası olur) ve onun ölümüyle de Hun İmparatorluğunun başına Attila ve Bleda yani iki kardeşin geçmesiyle başlıyor. Peki kitabımız bize bunu ne kadar aktarabiliyor ?
    Kitabımızda geçen kişilerden birisi de Priscus. Bilindik adıyla Priskos. Yazarımız bu kişi olmasaydı Attila da olmazdı ve unutulup giderdi diyerek oldukça cesur bir yaklaşımda bulunsa da kendisine bende katılıyorum. 8 ciltlik Bizans Tarihi eserini veren bu adam, yazılarında Hun için tarafsız bir yorumda bulunduğundan, bunu da gelecek zamanda okuyacağım kitaplar listesine ekleyeceğim tabi ama inşallah bu eserleri bulabilirim.
    Kitabımızın son bölümü de ‘Ölüm ve Değişim’ ki bu bölümde de, üzerinde durulacak konu Attila Neden Öldü sorusu üzerine. Ölümüyle ilgili eldeki kayıtlar ve bunlara göre ne olabileceği sorunun cevapları verilmeye çalışılmış. Tabi bunu siz veya biz de bilgimiz neticesinde söyleyebiliriz, yazarımız da kendi bilgisi nispetinde bunu söyleme gereği duymuş ki iyi yapmış. Anlatımının gayet güzel olduğunu tekrar tekrar söylememe gerek yok. İlk zaman ki içimdeki şüpheler yavaş yavaş silinmeye başladı zaten yazara karşı.
    İncelemeyi kısa tutacağıma dair sözüm olduğu için burada noktalıyorum. Faydalı bir kitap. Tarih severler için akıcı bir anlatımla –Tarihten sıkılanlar için- güzel örneklerle süslendiğini düşünüyor, iyi günler ve keyifli okumalar diliyorum..
  • kleopatra - pothinus, şu mısır diyarında hepimiz sezar'ın esiriyiz, istesek de istemesek de. bunu anlayacak
    kadar aklı olan, sezar buradan gidince hüküm sürer.
    pothinus - sezar'ın gidişi üstünde fazlaca duruyorsunuz.
    kleopatra - ne çıkar bundan?
    pothinus - sizi sevmiyor mu?
    kleopatra - beni sevmek mi? pothinus, sezar kimseyi sevmez. sevdiklerimiz kimdir? yalnızca nefret
    etmediklerimiz. sevdiklerimizden başka herkes yabancı, herkes düşmandır bize. ama sezar için öyle değil.
    yüreğinde nefretten, kinden eser yok. herkesle dostluk eder, tıpkı köpeklerle, çocuklarla dostluk ettiği gibi.
    bana gösterdiği şefkate diyecek yok. ne babam, ne annem, ne de dadım bu kadar üstüme titremiş, bu kadar
    cömertçe düşüncelerini bana açmıştır.
    pothinus - peki, bu sevgi değil mi?
    kleopatra - ne? roma'ya dönerken karşısına çıkan ilk kıza bundan farklı davranmayacaktır. kölesi
    britannus'a sor. onu da el üstünde tutuyor. hatta atına sor. onun iyiliği bende gördüğü bir şey için değil. kendi
    yaradılışında var.
    pothinus - sizi bir erkeğin bir kadını sevdiği gibi sevmediğinden nasıl emin olabilirsiniz?
    kleopatra - onu kıskandıramıyorum. denedim.
    pothinus - hımm. belki şunu sormalıydım: siz onu seviyor musunuz?
    kleopatra - insan bir tanrıyı sevebilir mi? hem ben başka bir romalıyı seviyorum. sezar'dan çok önce
    gördüğüm birini. bir tanrı değil, bir erkek. hem sevmesini, hem nefret etmesini bilen biri. hem benim acı
    çektirebileceğim, hem bana acı çektirebilecek biri.
    pothinus - sezar bunu biliyor mu?
    kleopatra - evet.
    pothinus - ee, kızmadı mı?
    kleopatra - beni sevindirmek için onu mısır'a göndereceğine söz verdi.
    pothinus - bu adamı anlamıyorum.
    kleopatra - (büyük bir küçümsemeyle.) sen nerde, sezar'ı anlamak nerde? (gururla.) ben anlıyorum...
    içgüdümle.
    pothinus - (bir an düşündükten sonra, saygılıca.) haşmetlileri bugün beni huzura kabul buyurdular. acaba
    kraliçe'nin bana bir diyecekleri var mı?
    kleopatra - var. kardeşimi kral yapmakla mısır'ın başına geçeceğini sanıyorsun. çünkü ptoleme'nin
    vasisisin. o da küçük budalanın biri.
    pothinus - kraliçe öyle takdir buyuruyorlar.
    kleopatra - kraliçe şöyle de takdir buyuruyor: sezar, senin de, achilles'in de, kardeşimin de başınızı
    yiyecek. tıpkı bir kedinin fareleri yutması gibi. bir çoban nasıl yamçısını omzunda taşırsa o da bu mısır diyarını
    omzunda taşıyacak. işini tamamlayıp roma'ya dönerken de kleopatra'yı burada vekili olarak bırakacak.
    pothinus - (öfkesini tutamayıp patlayarak.) hiçbir zaman yapamayacak bunu. onun on askerine karşı bin
    asker çıkaracağız. onu da, ordum dediği o dilenciler alayını da denize dökeceğiz.
    kleopatra - (hor görerek ayağı kalkıp gitmeye davranır.) senin gibi bayağı adamlar böyle yüksekten atar.
    hadi, ne duruyorsun, git de binlerce adamının başına geç. ama çabuk davransan iyi edersin. çünkü bergamalı
    mithridates takviye birlikleri ile sezar'ın yanına varmak üzere. sezar yalnızca iki alayla sizi köşeye sıkıştırdı.
    yirmi alayla neler yapacağını göreceğiz.
    pothinus - kleopatra...
    kleopatra - yeter, yeter! sezar gibi bir adamı tanıdıktan sonra senin gibi zayıf yaratıklarla konuşmaya
    dayanamıyorum.