Kız çocuğu okur mu?” diyen adam! Karını hastaneye götürünce bayan doktor baksın demeyi biliyorsun.

Murat Ç, Alıklar Birliği'yi inceledi.
 05 Nis 22:08 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 9/10 puan

Baylar! Sizin ilk probleminiz İgnatius ile tanışmamış olmanız!

Hanımlar! Sizin ilk probleminiz ise İgnatius ile tanıştıktan sonra pişman olacak olmanız!

O halde başlıyoruz...! Come On...! İncelemeyi yazarken Amon Amarth’tan harika bir liste yaptım!! Kahvemi aldım ve başlıyorum!!

Efendim yazar ile ilgili kısa bir bilgi verdikten sonra incelemeye hemen geçeceğim. Değişik tarzda bir inceleme yazmamın sebebi, hem kitabımızın hem de karakterlerimizin gereğinden fazla ilginç olmasıdır!! John Kennedy Toole bu romanı daha öncesinden yayınevlerine götürür fakat; hiçbir yayınevi kitabını basmak istemez. Kısacası tünelin karşı tarafında ışık göremediklerini düşünürler.. Yazarın zaten bozuk olan ruh sağlığı, bu geri çevirmelere daha fazla dayanamaz. Alkol, uyuşturucu ve aşırı ilaç kullanımı ile yaşamına son vererek hayata veda eder. Ölümünden sonra yazarın annesi kitabı basması için bir yayınevine götürür ve ısrarla basılmasını ister. Talihin şanssızlığıdır ki, 1980 Yılında yayınlanan roman Pulitzer Ödülüne layık görülür. Bu ödül hayatta olmayan bir yazara ilk defa verilmiştir.

Kısa bir tanıtımın ardından, asıl konuya yani iflah olmaz İgnatius’a geri dönelim.!! Anti Kahramanımıza!! Öncelikle kitabın kapağı bile insanları kitaptan uzak tutabilen bir durum. Neden böyle itici bir kapak tasarımı diyor, kitabı okurken daha çirkin yapsalar yeridir sözcüğü ile değiştiriyorsunuz. :) Kitabın değişik ağız tarzı sizi ilk başta fazlasıyla yoracak. Yarım yamalak telaffuzlarla, Amerika’nın arka sokaklarında kullanılan sokak ağzını yazar çok iyi yakalamış ve kitaba nakletmiş. İlk başta zorlasa da, daha sonra keyif alacağınız bir hal alıyor.

Ignatius, Gargantua ile Don Kişot karışımı bir karakter… Obur, aksi, annesinden nefret ediyor!!! Aynı zamanda da çok seviyor!! Ama annesi ile her zaman kavga içerisinde! Ayrıca sürekli subap sorunu var? Subap mı? Kitabı okuyunuz spoiler yok!! Zaten kitabın belirli bir konusu yok! Konusuz bir film edasında, edebiyatın en garip köşesine geçiyor Ignatius.

Aşk hayatı rezalet! Sex Yok!(+18)! Yiyor, içiyor ve Pis odasında halleniyor! Herkese karşı lanet, arkadaşı yok! Aksi! Ağzı Pis! Annesine Hakeret ediyor! Hiçbir işi beceremiyor.. İş demişken?

Sosis Satmak için çıktığı sokaklarda, “susiç” isteyen insanlara susic vermiyor ve onlara hakaret ediyor! Sokaklarda “susiççi” diye bağırıyor… Arabada ki sosisleri büyük bir iştahla midesine indiriyor! Akşam Sosis arabasını geri götürdüğünde, sosisleri satamadığını, çünkü saldırıya uğradığını söyleyebilecek kadar karaktersiz bir lanet insan Ignatius!!! Efendim nefret dolu, ama yine sevimli bir karakter!!! Nasıl yani diyorsunuz.. Devam edelim…

Eski sevgili ya da bilmem nesi!! Ne olduğu belli olmayan bir Myrna Minkoff’umuz var ki dillere destan.. Ignatius ile mektuplaşmaları ise damağınızda öyle bir tat bırakıyor ki, kopamıyorsunuz! Hakaretlerin bini bin para. Tam bir rezillik! Ignatius’un Bayan Minkoff’a demediğini bırakmadığı, Minkoff’un ise asla altta kalmadığı mektuplar!! Minkoff’un Baylar diye başlayıp, haraketlerle devam mektuplarına, Ignatius’un Sevgili okur diye başlayıp, özlü bir sözü ekleyip saçmalamasıyla devam etmesi sizi kahkaha eşliğinde başka diyarlara götürecek.

Levy Pantolonları hikayesi ise sizi devrimci ama beceriksiz bir Ignatius ile tanıştırıyor!! İşe başlıyor, kendini bir halt sandıyor ve zaten bir işe yaramayan yönetim kadrosunu sözleri ile ele geçiyor, düzen getirmek amacı ile batık bir işletmeyi ayağa kaldırmayı planlıyor. İşçilerin yürürken bile zorlandığı bir ortamda, pis çarşaflara pankart görünümü veriyor ve isyan başlatıyor.. İsyanın sonucu ise kitapta!!

"(...)Küvetten çıkmam senin için neden bu kadar önemli? Anne, seni hiç anlamıyorum. bir ev kadını olarak şu anda yerine getirmen gereken herhangi bir iş yok mu ? Bu sabah koridordaki toz topaklarının neredeyse beysbol topu kadar irileşmiş olduklarını ayrımsadım. Evi temizle. Telefonla konuş. Bir şeyler yap. Uzanıp biraz kestir. Son günlerde epey bitkin görünüyorsun"

"Elbette görünürüm. Zavallı anacığının kalbini kırıyosun. düşüp ölsem ne yaparsın?"

"Bu saçma sapan sohbete katılmayı reddediyorum. istiyorsan tek başına konuşmayı sürdürebilirsin. bana gelince; şimdi bütün dikkatimi bayan minkoff'un mektubundaki yeni sataşmalarda toplamalıyım. "

"artıkın dayanamıyorum, ıgnatius. Bu yakınlarda bi gün beni kalp krizi geçirmiş, mutfakta yerde yatarken bulacaksın. bekle de gör. dünyada yapayalnız kalıcaksın. işte o zaman dizlerinin üstüne çöküp zavallı, sevgili anacığına yaptıkların için tanrı'dan af isteyeceksin. "

İncelemeyi toplamam gerekiyor...! Hemen şu anda!

Anti kahramanımız bir Deadpool değil elbet ama her şeyi birbirine katan, bilge ama cahil, obez ama kabul etmeyen, kötü giyinmesine rağmen, kendince çok şık, Bayan Minkoff'a göre pislik içinde yaşayan, Kendisine göre nezih odasında hayattan mutlu, Levy Pantolonlarına göre İsyan çıkaran, Kendisine göre İşçileri haklarını araması için yüreklendiren bir lider..

Parti kurma ve Polis konularına ise girmiyor, kitabı okumanızı öneriyorum.. Bir çok karakter var ama sığdıramadım buralara... Yazdıkça yazasım geldi... Karakter o kadar kopuk ki, ben bile incelemenin ucunu kaçırdım hayr olsun....!

Efenim, bu aksi manyağı okuyun!! İlk önce kızın, sonra sevin, sonra üzülün... İstediğinizi düşünün. Bu lanet olasıca Ignatius'tan yaka silkeceksiniz...!

Baylar! Kendinize gelin....! Hanımlar İçinizdeki değişik karakteri Myrna Minkoff ile test edin...!

Okuyunuz!!! Tavsiye ediyorum!

ROMANTİK AŞK, Sol Ayağım'ı inceledi.
04 Nis 16:51 · Kitabı okudu · 3 günde · 9/10 puan

Çok bilinmiş bir kitap ve kesinlikle muhteşem...
Christy Brown, Dublinli bir duvarcının oğludur. Christy beyin felçli doğar. Bayan Brown buna çok üzülür. Christy’e annesi okuma yazma öğretir. Christy bir tek sol ayağını kullanabilmektedir. Christy’nin Henry adında bir arabası vardır. Christy arabasıyla birlikte kardeşleriyle oynamaya gider. Bir gün bu araba kırılır. Christy çok üzülür ve daha da içine kapanır. Christy sol ayağı ile resim yapmaya başlar. Her zaman odasına kapanıp resim yapar. Bir gün bir doktor gelip Christy’e iyileşebilme ihtimali olabileceğini söyler. Bunun üzerine Christy ve annesi Londra‘ya gider. Doktor Collis onun iyileşebileceğini söyler ama sol ayağını kullanmamak şartıyla. İlk başta Christy yıkılır. Daha sonra sol ayağını uzun bir süre kullanmaz. Artık Christy kliniğe gitmeye başlar. Bayan Brown Christy‘e arka bahçeye kocasının yardımıyla bir küçük ev yapar. Christy bir gün dayanamaz vesol ayağıyla kitap yazmaya karar verir. Bu kitabı Doktor Collis bir konserde okur ve çok beğenilir. Christy ilkdefa kendisiyle bu kadar gurur duyar.

R.T, Beyaz Zambaklar Ülkesi'ni inceledi.
16 Mar 14:15 · Kitabı okudu

Grigory Petrov'un Finlandiya'nın gelişimini anlattığı 118 sayfadan oluşan kitabı. Timaş Yayınlarına ait olan kitabı okudum. Kitap önsözle birlikte toplam 15 bölümden oluşuyor. Kitapla ilgili çok fazla alıntı yaptığımın farkındayım. Ancak kitabın hemen hemen hepsi alıntılık. :)
••• Sonradan hatırlamak üzere inceleme yazdığımdan bundan sonraki kısım ipucu (spoiler, sürprizbozan) içerebilir. Daha genel bilgiler okumak isteyenler bundan sonraki kısmı okuyabilir.
-----------------------------------------------------------------
Kitabın "Önsöz"ünde D. Bojkov tarafından kaleme alınan Finlandiya seyahatleri ve izlenimleri yer alıyor. Finlandiya'nın bu büyük gelişiminin boyutlarından bahsedilmiş. "Tarihten Ders Almak" isimli ikinci bölümde Moskova Devlet Tiyatrosunun temelindeki sorunun nasıl yenilendiği anlatılarak ülkelerin de sorunlarını yüzelsel, günü kurtaran çözümlerle (!) değil, temelinden hâlletmesi gerektiği vurgulanmıştır. "Kahramanlar ve Millet" başlıklı üçüncü bölümde ise kısaca "Her millet layık olduğu şekilde yönetilir (idare olunur)." özdeyişini anlatan açıklamalar karşımıza çıkıyor. "Suomi'nin Tarihi" adlı dördüncü bölümde Finlandiya'nın (ya da Finlerin kendi deyişleriyle Suomi'nin) bu büyük değişim ve gelişiminin başlangıç temellerinin atıldığı satırlar karşımıza çıkıyor. Bundan sonraki "Snelman" başlıklı bölümde ise öğretmen olan Snelman (1806- 1881) ve arkadaşlarının bir avuç insan olarak başladıkları Finlandiya'nın değişimi hareketinde yaptıkları çalışmaları anlatıyor. "Eğitici Memurlar", "Kışla - Halk Okulu" bölümlerinde ise memur ve ordu kesiminin nasıl olduğunu, Snelman'ın bu alanlardaki tavsiyeleri ve bunların sonucunda geldikleri noktayı anlatıyor. Dikkat çeken bölümlerden bir başkası ise "Futbol" başlıklı bölümdü. Bu bölüm diğer Avrupa ülkeleri gibi Finlandiya'da da hızla yayılan futbol tutkusunu anlatıyor. Kulüplerin, futbolcuların futboldan kazancının büyük olduğunu söylüyor Snelman, ardından da soruyor "... ya toplumun kazancı?" diye. Komşu ülkelere karşı sadece futbolla değil; bilim, teknoloji, ahlâk, adalet, mimari vs. gibi konularda da üstün gelmek gerektiğini söylüyor. "Ana, Baba ve Çocuklar" adlı bölüm en çok ilgimi çeken bölümdü. Bence ne yazık ki Türk toplumundaki ebeveyn profilinin son yıllardaki bir özeti geçilmiş gibi bu bölümde. Ana- babaların çocuklarını yetiştirme (!) tarzları anlatılmış. Anne- babası, hatta diğer aile üyeleri (amca, hala, teyze vs.) sağ olduğu hâlde toplumumuzda pekçok yetim çocuk vardır diyor Snelman. Çocukların çok iyi beslenip giydirildiğinden ancak ruhsal yönden aç bırakıldığından bahsediliyor. Böyle yetiştirilen çocukların kötü yetişmelerine şaşmamak gerektiği anlatılıyor bu bölümde. Bu bölümdeki çok beğendiğim bir alıntıyı paylaşmak istiyorum.
"İstediğiniz kadar mükemmel yasalar, anayasalar çıkarın. Tercih konusunda halka istediğiniz kadar haklar, değişik seçenekler tanıyın. Eğer çocuklarınız gereği gibi eğitilmezlerse toplumun parlamentosu ve hukuk düzeni mevcut olduğu halde, sosyal hayat düzensiz ve sönük olacaktır."
Bunun gibi birçok konuşmayı şehir, köy ve kasabalarda yapan Snelman ve arkadaşlarının toplumda oluşturduğu farkındalık anlatılıyor bu bölümde. "Halk Üniversitesi" adlı bölümde toplum adına yapılan yararlı çalışmalardan bahsediliyor. Alanında uzman kişilerin çeşitli konularda pazar günleri halka açık olarak yapılan toplumu bilgilendirme çalışmalarından bahsediliyor. Burada Finlandiya'nın Reçel Kralı ünvanıyla anılan Yarvinen'in konuşmasından bahsediliyor. Yarvinen, nasıl bu konuma geldiğini, neler yaptığını açıklıyor. "Haydut Karokep" adlı on birinci bölümde ise Yarvinen'in konuşmasının devamı mevcut. Bu bölüm de çok dikkatimi çekti. Yarvinen bu bölümde çocukluk arkadaşı olan Karokep'in hırsızlık ve cinayet işlerine nasıl bulaştığından bahsediyor. Ancak tahmin ettiğimiz gibi şeyler değil, alt mesajları çok güzel verilmiş. Karokep'in hayatını daha sonra nasıl değiştirdiği de bu bölümde mevcut. "Yarvinen, Okunen ve Gulbe Nasıl Kral Oldular?" bölümünde ise Yarvinen, diğer iki arkadaşı Okunen ve Gulbe ile ülkelerine faydalı olmak adına yaptıklarını anlatıyor. İlgi çeken bir bölüm daha... Bu bölümle birlikte Yarvinen'in uzun ancak halk tarafından dikkatle dinlenen konuşması sona eriyor. "Köylü, İşçi ve Sanatkârlar" isimli on üçüncü bölümde toplumdaki işçi, köylü ve sanatkar kesimin görmezden gelinemeyeceği, toplumun sadece elit bir kesimden oluşmadığı, toplumun her kesiminin beslenmesi (madden ve manen) gerektiğini anlatılıyor. "Halkın Sağlığını Koruyan Doktor" adlı bölüm, "Bir Köy Hekiminin Hatıraları" adlı eserin yazarı bir doktorun kitabını kısaca anlatıyor. Kitap edebiyat çevrelerince okundukça büyük yankı uyandırıyor. "Ne yapılabilir?" sorusunu akla getiriyor. Hükümet, il-ilçe yönetimleri ve belediyeler olaya el atıyor. Sorunlar çözüme kavuşuyor. Bu bölümün sonunda sağlık seferberliğini başlatan doktor vefat ediyor. Onun cenaze merasimine katılan köy delikanlılarından birinin kısa ve öz konuşmasıyla bölüm sonlanıyor. Kitaptaki son bölüm olan Rahip Mc Donald ise Helsinki Üniversitesi'nde din bilimleri kürsüsü teklif edilen aristokrat aileye mensup bir rahip. Ancak Mc Donald bu teklifi reddedip Fin halkının kendisine daha çok ihtiyacı olduğunu söyleyip kendini yollara vuruyor. Bu son bölümde din algısıyla ilgili birçok dikkat çekici söz mevcut. Alıntılarıma da ekledim. Sayfa 114'teki alıntılarda bulabilirsiniz.. Toplumdaki kokuşmuşluğun rahip Mc Donald tarafından kaleme alındığı bir bölüm bu. Sayfa 117'den de bir alıntı paylaşmak istiyorum.
"Hayatın yükünden, acılarından, düzensizliğinden herkes şikayetçi, ama hayatı düzene sokmak, daha iyi bir duruma getirmek için hiç kimse bir şey yapmak istemiyor. Sanki hepimiz birer seyirci gibiyiz. İşçisi, subayı, rahibi, bakanı, öğretmeni, gazetecisi, köylüsü, şehirlisi.. ne yapıyorsunuz? Neden hiçbir şey yapmıyorsunuz? Hayatı düzene sokmaya neden çalışmıyorsunuz? Neden asalaklar gibi hayatı savurgan olarak yaşıyorsunuz? Bundan niçin utanmıyorsunuz? Hayatı yeniden kuracak sanatçılar olacağı yerde, leş kokulu bir çöplüğe çeviriyorsunuz."
Yukarıdaki alıntı bizim toplumumuzun da bir özeti aslında. Bizim toplumumuz da her şeyden şikayetçi ancak, icraate gelince topu hep başkalarına atmakta üstümüze yok. Herkes sorunları görüyor, çözümler konusunda kafamızı kuma gömmekteyiz. Kitaptaki "... İşte ben, her okuruma, kitabımın her bölümü, her sayfası sonunda şunu hatırlatmak isterim:
Hayat yapıcılığına ne zaman başlıyorsunuz? Siz ey bay ya da bayan, hayata borcunuzu ne zaman ödeyeceksiniz?.." cümlesiyle kitap sona eriyor.
---------------------------------------------------------------
Ben de rahip Mc Donald'ın Fin halkına yönelttiği soruyu Türk halkına yöneltmek isterim. Biz hayata olan borcumuzu ne zaman ödeyeceğiz? Biz ne zaman başkalarının önündeki pisliği görmeden önce kendi önümüzü temizleyeceğiz? Aslında sorulması ve cevaplandırması gereken çok soru var. Ancak kafamızı kuma gömmeden ve geçiştirmeden bunları yapmak gerek. Fin halkı bu şekilde yapmış ki bu denli gelişmiş. Kimi zaman İsveç kimi zaman da Rusya'nın idaresinde olan bataklıklar ülkesi Finlandiya'nın bir avuç insanın farkındalığını dalga dalga tüm ülkeye yaymasıyla elde ettiği başarının, gelişimin kitabı Beyaz Zambaklar Ülkesinde. Kitabı okur okumaz yazsaydım daha hoş bir inceleme çıkabilirdi ortaya. Zihnimdekileri daha etkili bir şekilde yansıtabilirdim. Ne yazık ki mümkün olmadı. Ancak zaten sitede çok daha etkili, dikkate değer incelemeler mevcut. Bu kısa kitabın aslında tamamının alıntılık olduğunu söyleyebilirim sadece. Kitabı bitirdikten sonra keşke biraz daha uzun olsaydı, hiç bitmeseydi diye düşünmedim değil :) İdeal toplum hayalinden olsa gerek... Kitap kimi yerde gerçek kimi yerde kurgu içerse de okuyucuyu sıkmadan kendini okutturuyor. Zaten kısacık bir kitap (bendeki 118 sayfaydı), çabucak okunuyor. Kitaptaki birçok bölüm dikkate değer ancak aklıma ilk anda gelen "Tarihten Ders Almak", "Kahramanlar ve Millet", "Ana, Baba ve Çocuklar", "Haydut Karokep", "Rahip Mc Donald" bölümleri daha çok dikkate alınması gereken bölümler. Kitapla ilgili yayınevine tek eleştirim, kitabın okuduğum 2005 baskısında yazım (bağlaçların ve bazı kelimelerin hatalı yazımı), noktalama hataları vardı. Umarım bunlar daha sonra düzeltilmiştir. Okunması ve okutulması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum. Değerli okurlara keyifli okumalar dileklerimle...

'Dilhûn', Hz. Muhammed'i inceledi.
 12 Mar 06:43 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Çok çok mutluyum sevgili 1K üyeleri. Bu kitabı okumanın bana verdiği mutluluğu nasıl tarif etmeliyim bilmiyorum, nedenini sonra açıklayacağım, biraz kitaptan bahsedeyim :)

*okur kaçıran uyarısı :)

Öncelikle elimdeki kitabın çevirisi Dr. Arif Arslan'a ait, Şubat 2017'de basılmış 1. Baskıdır.

Kitap beş bölümden oluşmakta:

Birinci bölüm, Tolstoy'un, Abdullah el-Sühreverdi'nin "Hz. Muhammed'in Hadisleri" kitabından aldığı hadisleri bulunduruyor, hadislerin kaynağı çevirmen tarafından tespit edilmiş olup dipnot olarak verilmiştir.

Bu bölüm hadis kitabı okuma etkisi veriyor ve birçok hadise zaten aşina olduğumuz için yabancılık çekmiyoruz. "Bu kitap neden gizlenmiş ki" diye düşünebiliyoruz.

Bu noktada çevirmenin bizlere uyarısı var: "Tolstoy, Müslümanlığı Komünizmin en üst seviyede temsil edildiği ve fikir olarak en kuvvetli olduğu bir zamanda dile getirmişti. O zaman böyle bir işe girişmek için belki de işkence ve idamı göze almak gerekiyordu. Tolstoy işte bunu yaptı." (Sf. 13)

Bilmelisiniz ki, kitabın asıl ismi "Hz Muhammed'in Kuran'a Girmemiş Hadisleri" olmasına rağmen Arif Arslan bu ismi değiştirmiş ve mevcut bulunan "Hz. Muhammed" ismini tercih etmiş, gerekçe olarak da şunları söylemiştir:

"Bizce bu isim yanlıştı. Çünkü Kur'an Allah kelamıdır. Hadis ise Hz. Muhammed'in sözleridir. Doğrudur, Hz. Muhammed, seçilmiş bir kuldur ama yine de kuldur. Bu konuda biz de, Tolstoy'un risalesinin isminin "Hz. Muhammed" olarak sunulmasının daha doğru olduğunu düşündük." (Sf. 9)

Buradan anladığım kadarıyla Tolstoy'un bu ismi verme sebebi Hz. Muhammed'e olan sevgisinin yoğunluğundan ve O'nun (sallallahu aleyhi ve sellem) sözlerini Kuran'a eklenecek kadar yüce görmesindendir. En doğrusunu Allah bilir, seven sevdiğiyle beraberdir.

İkinci Bölüm, Tolstoy'un Azeri kökenli General İbrahim Ağa ile evli olan Rus asıllı Bayan Yelena Vekilova'nın mektuplaşmalarından oluşuyor.

Yelena Vekilova, üç çocuk sahibi bir anne olup Hıristiyan'dır. Eşi İbrahim Ağa ise Müslüman'dır. Aile Rusya'da yaşamaktadır. Ve aralarındaki dinî farklılıktan dolayı çocuklarının kimliklerinde hangi din yazması gerektiği konusunu Bayan Yelena Vekilova, Tolstoy'a danışmaktadır.

Bayan Vekilova gerçekten Tolstoy'un görüşlerini çok önemsemiş ve mektubunda ona "Bizim çok sevdiğimiz hocamız Lev Nikolayeviç!" hitabında bulunmuştur. (Sf. 51)

Bu bölüm tamamen bu konu üzerine olup dikkatimi celbeden kısımlar şu satırlardır:

"Bunu söylemek her ne kadar tuhaf olsa da benim (Tolstoy) için Muhammedilik, Haça tapmaktan (Hıristiyanlıktan) mukayese edilemeyecek kadar yüksekte duruyor. Eğer insan, seçme hakkına sahip olsaydı, aklı başında olan her Provoslav (Hıristiyan) ve her bir insan, şüphe ve tereddüt etmeden Muhammediliği; tek Allah'ı ve O'nun Peygamberini kabul ederdi." (Sf. 46)

"Sofya Andreyevna (Tolstoy'un Arkadaşı): Hangisi daha iyidir? Hıristiyanlık mı, Müslümanlık mı?

Tolstoy: Benim için açıktır ki, Müslümanlık daha iyidir, daha üstündür." (Sf. 59)

Üçüncü bölüm Tolstoy'un "İtiraflarım" adlı eserinden alıntıları içermektedir.

Bu bölüme başlamadan önce Tolstoy'un bir sözü dikkat çekmektedir: "Hıristiyanlığı kabul edemiyorum."

İtiraflarım kitabı bildiğiniz üzere Tolstoy'un aklının karıştığı ve yaşamın sebebini, Allahın varlığını araştırdığı bir dönemde yazılmış, arayış kitabıdır.

Dördüncü bölüm Tolstoy'un yazmış olduğu "Muhammed'in Kur'an'a Girmeyen Hadisleri" kitabının orjinal Rusça baskısı; beşinci bölüm ise Bayan Vekilova ile olan mektuplarının Azeri Türkçesi ile yazılmış halidir. Bu bölüm söylenenlere kanıt niteliği taşımaktadır.

Evet sevgili okur, işte beni çok çok mutlu eden kısım şudur: Tolstoy'un İslamiyeti kabul edişi..

Bunu kabul etmeyen kesim olabilir, esasen Allah kabul ettikten sonra insanların kabul etmemesinin pek bir önemi yoktur muhakkak. Kabul etmeyenlerin de neden kabul etmediği düşündürücüdür. Zira İtiraflarım'ı okuyanlar bilir ki Tolstoy'un sorduğu soruların cevabı, aradığı şeylerin karşılığı İslâm'da mevcuttur. Bu aşama da bu kişilerin kabul etmeme sebebi, ihtimaldir ki, Tolstoy'u örnek alanların Müslüman olabilir olması.

İtiraflarım'ı okurken ben, görenler, kitabın ne anlattığını sorduğunda "arayış içinde bir yazar, umarım Müslüman olmuştur" derdim hep. Ve gerçekten bunu çok çok istemiştim. İşte Bu kitap beni çok sevindirdi, müjdeydi benim için.

Ve görünen o ki, Müslüman olan tek düşünür Tolstoy değilmiş: "Batı'da oldukça ünlü olan ve daha sonra Müslüman olanlar yalnızca bu isim değildi tabi ki. Daha eskilere gidersek, Prens Bismark, Goethe ve benzerleri ile yine bir Rus olan A. Puşkin ve diğerleri de söz konusuydu. Bu diğerlerinden biri de, yazar Alev Alatlı'dan başka hemen hiç kimsenin haberi olmadığı 2000'lerin başında Müslüman olan Rusya Din İşleri Başkanı Polosin'di." (Sf. 11)

Şimdi aklımda o delice soru: Acaba Tolstoy hangi mezheptendi? :D

Sabah sabah :)
Otobüsün en arkasındaki koltuklara kurulmuş motorun sıcağını verdiği tarafa iyice sokulmuş şekilde keyifle kitabımı okuyordum. Yanımda iki kişilik boş koltuk vardı. Bir karartı fark ettim ve refleks olarak kafamı kaldırdığımda bir bayanın bana ve kitabıma hayretle baktığını gördüm. Bayan yanımdaki boş oturaklardan uzakta olana oturdu. Çok da önemsemeden kitabımı okumaya devam ettim.
"Siz kitap okuyorsunuz" diye seslendi bayan. Şaşırmıştı.
Ben de şaşırdım. Telaffuzundan Rus uyruklu olduğu belli oluyordu. Gülümseyerek "Evet" deyiverdim hafifçe selamlayarak kitaba döndüm tekrar.
"Erkeksiniz ve kitap okuyorsunuz" diye tekrar seslendi. "Türklerden kitap okuyan erkekle karşılaşmadım pek" diye ekledi.
Şaşkın bir şekilde "Aslında etrafımda çok kitap okuyan Türk erkek var ama size denk gelmemiş" derken ayracı yerine yerleştirip kitabı kapattım.
"Bizim Rusya'da erkekler çok okur ama yıllardır buradayım hiç görmemiştim. Çok ilginç geldi" dedi.
"Benim gibi daha fazlasının olduğunu görmek sizi mutlu edecekse 1000kitap.com diye bir site var oraya bir göz atın" derken durağa geldik ve iyi günler dileyerek kalkıp kapıya yanaştım.
O ilginç telaffuzu ile "tejekkürler" derken kapı açılmış ayağımı dışarı atmıştım bile :)

“Sizden seçim yapmanızı isteyen bir insan varsa onu asla seçmeyin çünkü eğer siz yakınıysanız sizin zaten onun yanında olduğunuzu bilmesi lazım.”
Bayan Okur

“Kız çocuğu okur mu?” diyen adam!
Karını hastaneye götürünce bayan doktor baksın demeyi biliyorsun.!!