• Annem beni yatırırken masal okur, babam evrak çantasını ön kapının yanına bir tıkırtıyla bırakırdı. Bu anılar pek çok kişiye tanıdık gelebilir.
    Aileme dair anılarım bu kadar sıradan değil. Annem asla çamaşır yıkamıyor görünürdü ama giysilerim her zaman yıkanıp katlanmış olurdu. Hayvanat bahçesine okul gezisi yapılacağı zaman unuttuğum izin kağıtları öğretmen toplamaya geldiğinde sıramda belirirdi. Ve babamın çalışma odası, iyi geceler öpücüğü vermeye gittiğimde ne durumda olursa olsun (genellikle içeride bir bomba patlamış gibi görünürdü), ertesi sabah kusursuz bir biçimde derli toplu olurdu. Anaokulundayken arkadaşım Amanda'nın annesine, bulaşığı yıkamak için tek yapması gereken kirli bulaşıkları lavaboya yığıp parmaklarını şaklatmak ve birkaç sözcük fısıldamakken neden deterjan ve sabun kullandığını sormuştum. Bayan Schmidt ev işi konusundaki garip fikrime gülmüş ancak gözlerinde şaşkınlığın gölgesi belirmişti.
    Deborah Harkness
    Sayfa 9 - Pegasus Yayınları
  • “Ne inanılmaz, ne şaşırtıcı bir şaheserdir beyin. Ve bizler de ne şanslıyız ki, dikkatimizi ona yoğunlaştırmamıza olanak sağlayan teknoloji ve iradeye sahip bir neslin üyeleriyiz. Evrende keşfetmiş olduğumuz en harikulade şey bu: Beynimiz, yani ta kendimiz.”

    Son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan birini olabilecek en iyi şekilde tanıtıp iştahınızı kabartma niyetiyle bu incelemeyi yazıyorum. Umarım gerçekten ilginizi çeker ve okursunuz. Zannetmiyorum ki bu kitabı okuyup da en ufak bir zevk almayan bir kişi çıksın. Hele benim gibi öğrenmeye aç, bu tarz şeylere merakı olanlar okumaya başlar başlamaz yalayıp yutacaklar kitabı. Gerçekten ama gerçekten kütüphanenizde bulunması gereken bir kitap. Baştaki alıntı kitabın çok hoşuma giden kapanış cümleleri... Bu dünyada tam anlamıyla mükemmel bir şey var mıdır bilmem ama varsa o şey beyindir; yoksa da o mükemmele en yakın şey yine beyindir.

    Geçen sene tıp 2. sınıf öğrencisiydim ve Nöroloji komitemizde iki buçuk aya yakın bir süre sırf beyinle ilgili şeyler öğrenip çalıştım. Fizyolojisinden anatomisine, patolojisinden embriyolojik gelişimine kadar beyne kapsamlı bir bakış attım. Bu organa ilgim de o dönem başladı. Şansıma okulun kütüphanesinde çok harika bir kitaba (Yaratıcı Beyin) rast geldim. Sonra internetten videolar, sayısız okumalar vs. Şimdi olduğum yerdeyim.

    David Eagleman’ı da geçen sene o zamanlar internette bu araştırmaları yaptığımda videolarıyla keşfetmiştim. Gördüm ki aslında baya popüler bir nörobilimciymiş. Türkiye’de de hatırı sayılır bir okur/takipçi kitlesi varmış. Kendisinin 6 bölümlük harika bir “Beyin” belgeseli var. YouTube’da yüklü bazı bölümleri var, eksiksiz tüm bölümler de bu linkte: http://okyanusum.com/tag/david-eagleman En azından ilk bölümü izleyin, geçen süreye değeceğine söz veriyorum. Öyle sıkıcı, tekdüze, insanı bayan belgesellerden değil. İzlerseniz göreceksiniz zaten. Özenilerek yapılmış bir iş olduğu belli ki kitap da ha keza öyle titizlikle hazırlanmış. Eagleman gibi işinin hakkını veren insanlar, onların yaptıklarının meyvesini yiyen diğer insanlar için lütuftur.

    Kitaba gelirsem ne yazacağımı, neresinden tutup öveceğimi gerçekten zerre bilmiyorum. Bestseller kitaplara çok itimâdım yoktur hatta hayal kırıklığına uğradığım birkaç acı denemeden sonra önyargım bile oluştu diyebilirim ama bu kitap “çok satanlar” listesinde olmayı sonuna kadar hak ediyor ve okuduğum için mutluyum.

    Kitap görme olayının teferruatından beyinle kuantum fiziği arasındaki ilişkiye kadar pek çok konuya değiniyor. Çok ilginç, yaşanmış örnekler verip o örnekler üzerinden akıl yürütüyor başta sorular soruyor. Siz de bi yandan hayrete düşüp bi yandan bunlara açıklama bulmaya çalışıyorsunuz. Mesela kafasına sol yanağından girip sol gözünün arkasından çıkan bir demir çubuktan sonra yaşamaya devam eden (ölmemesi doktorları hayrete düşürmüştür) bir demiryolu işçisi... Bu talihsiz olaydan sonra beyninin fincan yarısı büyüklüğünde bir kısmını kaybediyor ama kendini iyi ve sağlıklı hissediyor. Buraya kadar problem yok ama iş arkadaşları tarafından zeki, saygılı ve anlayışlı biri olarak bilinen bu işçi kazadan sonra ani bir karakter değişimi yaşıyor. Olur olmadık yerde ağza alınmaz küfürler ediyor, istediği şey yerine gelmeyince ortalığı toz duman eden öfkeli, aksi, kaprisli birine evriliyor ve işverenleri de işine son vermek zorunda kalıyor. Çok ufak bir beyin parçası kaybının böyle büyük bir değişime yol açması şaşırtıcı geldiyse boyutları mikroskobik düzeydeki, en ileri aletlerde bile zor görebildiğimiz saç telinden bile daha ince yapıdaki virüsleri, bakterileri düşünün. Bizi nasıl elden ayaktan kesebiliyor bu kadar ufacık yaratıklar. Ya da birkaç gram bile etmeyen uyuşturucu maddeler, çok az miktarda alındığında bile nasıl bu kadar büyük etkiler gösterip bizi uyuşturuyor, hareketlerimize ve duygularımıza yön verebiliyor?

    Beyin böyle her şeyden kolayca etkilenen ve irademiz dışında sergilediğimiz pek çok olayın komuta merkezinde olan bir yerse yaptığımız şeylerden gerçekte ne kadar sorumluyuz? Şizofreni ya da parkinson hastası kişileri düşünün. Uyurgezer insanları. Kanıtlanan nörolojik bir bozukluğu olan kişi somut bir suç işlese, bir katliama imza atsa bile cezaevine gönderilmiyor. Yaşanmış örnekler var okursanız göreceksiniz. Çünkü davranışlarından o değil beynindeki bozukluk sorumlu ve cezaevinde kaldığı sürede de bu değişmeyecek. Cezaevlerinin mantığı ıslahsa asla ıslah olmayacak insanları orda tutmanın mantığı yoktur ve hastaneye yatırılmak gibi başka türden yöntemlere başvurulur. Sonuçta toplum düzenini tekrar bozma ihtimali olan, suç işleyebilecek birini masum olsa bile devlet öylece salıveremez. Tehlikeliyse insanlardan uzak tutmak zorundayız.

    Kitapta bu tarz hastalıklardan, bozukluklardan muzdarip insanların pek çok öyküsü var. Beyinle ilgili yapılmış pek çok deneyin donuçları, istatistiksel veriler ve epey ilginç çıktılar var. Adınızın baş harfi aynı olan birini eş olarak seçme ihtimalinizin daha yüksek olması gibi ilginç istatiksel veriler ve böyle çoğu kararı alırken de aslında farkında değilsiniz çünkü bilinçdışınızda işleyen olaylardır. Bilincinizin farkında olmayıp müdahale edemediğiniz kısmı aslında sizinle ilgili çoğu şeye karar verir ve oraya erişiminiz çok kısıtlıdır.

    Biraz materyalist bir yaklaşım olacak ama şöyle varsaymak mümkün: televizyon gibi beynimiz de çeşitli alt birimlerden ve devrelerden oluşmaktadır. Duygu, düşünce ve davranışlarımız da bu mekanizmanın faaliyetlerinin çıktısıdır. Bu sisteme zaman zaman müdahale edebiliyoruz. İlaç verip sistemi devre dışı bırakıp sakinleşebiliyoruz. Sistemdeki bazı arızaların ise telafisi bazen zor oluyor ve maalesef şizofreni, bipolarlık, sara gibi hastalıklarla yüz yüze gelebiliyoruz.

    Anlattığım gibi olsaydı her şey, bizim özgür irademiz diye bir durum mevzu bahis bile olamazdı. Ruh dedğimiz şeye de gerek kalmazdı. Telefon gibi, bulaşık makinesi gibi çeşitli mekanizmalarla işleyen birer robot sayılabilirdik ama değiliz. En azından bugüne kadar kanıtlanamamış anlattığım varsayım. Ne ispatlanabilmiş ne ekarte edilebilmiş yani.

    Biz her şeyden etkilenebilen, oldukça açık ve sonraki adımını saptaması bazen imkansız olan varlıklarız. Genetiğimize de çevremize de bağlıyız. Kısıtlıyız. Bir suçluyu cezaevine tıktığımızda verdiğimiz ceza süresinin yeterli olacağından emin olamıyoruz. Dışarı çıktığında tekrar aynı suçu işler mi işlemez mi bilemiyoruz. Bırakalım sadece sınırlı bir süre zarfında tanıdığımız, hayatımızda bir daha hiç görmeyeceğimiz yabancıları; kendimizin bile ne yapacağını bilmiyoruz bazen. Kendimizden dahi emin olamıyoruz. Bugün gülüp geçtiğimiz bir olaya yarın başka bir psikolojideyken sinirlenip dellenebiliriz. Sınıflandırmalar hep eksik, tanımlamalar hep kusurlu ve kapsayıcılıktan uzaktır bu yüzden. Söz konusu insan oldu mu %100 diye bir şey olmuyor. Biz sabit, kontrol edilebilir aletler değiliz ki yer çekimini ölçtüğümüz gibi hislerimizi, tepkilerimizi ölçelim ya da yüksek ihtimalle öngörebilelim.

    Kitap işte bu bilinmezliği anlama yolculuğunda bir serüvene çıkarıyor bizi. Sorularımıza cevap bulabiliyor muyuz, çoğunlukla hayır. Varsayım ve tahminlerden öteye geçemiyoruz ama yolumuza ışık tutan bilgilerle öyle bir aydınlanıyoruz ki hiçbir şeye değişemiyorum bunun zevkini. Bir kitabın hayata bakışınızı değiştirmesi, önyargılarınızı kırması, sizi insanlara ve olaylara farklı baktırması inanılmaz bir şey. Baştan aşağı yenilenmiş ve donanımlanmış gibi hissediyorum. Fırsatını bulduğumda tekrar okuyup tekrar yeni bir ben oluşturmak isterim.


    Anlatım öyle sade ve anlaşılır ki ben terminolojiyle dolu bilimsel bir şey bekliyordum ama Eagleman basitleştirebildiği kadar basitleştirmiş olayı. Konunun özünden ödün vermiş demiyorum Latincesini kullanabileceği yerlerde İngilizcesini (bizde Türkçesi) kullanmayı tercih ettiği kelimeler var ki işin içinde olsanız anlardınız tıp eğitimi falan alınca inanın o dil beyninize yerleşiyor latincesini otomatik olarak tercih ediyorsunuz. Alın bölgesi değil frontal bölge demek daha tercih edilir bir şey bir sağlıkçı için ama Eagleman dediğim gibi kolaylaştırabildiği kadar kolaylaştırmış.

    Bu kitaptan kendinizi mahrum etmeyin ve Eagleman’a güvenin...
  • Merhaba Sevgili dostlarım, hayatımda bu kitap kadar heyecan vermeyen, sıkıcı, hiç mi hiç merak uyandırmayan bir kitap görmedim ve içinde aşk bile yok inanabiliyor musunuz?

    Dememi bekliyorsanız gözlerini bu satırlara dikmiş, olumsuz anlam içeren cümleleri görür görmez belki ilgisini çekmiş, belki de ciddi olamazsın deyip şaşırmış olan sen sevgili okur çok yanılıyorsunuz. Zira tam aksine bu kitabı okudukça bıraktığı soru işaretlerini çözebilmek için merak uyandırıcı bir biçimde ilerlerken heyecan ve aşk dolu bir hikâyenin içinde buluyorsunuz kendinizi.

    Öncelikle şunu belirtmek isterim ki bu kitabı çok sevgili dostlarım Hakan Arık ve Nausicaä'mla birlikte okumuş olmam şüphesiz ki kitabı benim için daha güzel hâle getirdi. O yüzden onlara çok teşekkür ediyorum ve bu incelemeyi de onlara ithafen yapıyorum :))

    SPOİLER'sız olmaz ki!
    Kitaba dönecek olursak adından başlamak istiyorum. "22/11/63" güzel bir tarih değil mi? Kitabı bu tarihte okusak belki daha manidar olabilirdi. Ama daha çok vardı ve bu kitap o kadar zaman bekletilmeyi hak etmiyor bence. :)
    Kitabımızın ana karakteri Jake Epping bir öğretmendir, gayet sıradan bir şekilde hayatına devam ederken bir gün çok önemli bir karar vermek zorunda kalıyor. Üstelik bu karar sadece onun hayatı için değil belki de tüm dünyayı etkileyecek kadar ehemmiyet arz ediyor. Bir hamburger dükkanının sahibi olan Al Templeton'un onu geçmişe açılan bir delikle tanıştırmasıyla hikâyemiz başlıyor. Al hastalanınca, Jake'den geçmişe gidip John Fitzgerald Kennedy'ye yapılan suikasti önlemesini istiyor. Tabi ki geçmişte yapılacak bu büyük değişikliğin iyi şeylere sebep olacağını düşünürek ama aynı zamanda bunun kötü şeylere de sebep olabileceğini aklından geçirmeyi unutuyor Al. Çünkü bir kelebek kanat çırpar ve bu koca bir dünyayı allak bullak da edebilir. Cennete de çevirebilir. Bilemeyiz değil mi? Bizim yaptığımız ufacık bir şey çok büyük bir şeye sebep oluyordur dünyanın başka bir yerinde ki buna kelebek etkisi denir.

    Hadi gelin kitaba kaldığımız yerden devam edelim dostlarım. Bugünün Jake Epping'i, geçmişin George Amberson'u oluverir. Geçmişte yaptığı değişikliğin gelecekte neye sebep olduğunu görmek için ilk olarak öğrencisi üzerinde deneme yapar. Harry Dunning adlı öğrencisi yazdığı kompozisyonda geçmişte babasının, annesini ve kardeşlerini nasıl öldürdüğünü ve kendisinin yaralı olarak kurtulduğunu anlatmaktadır. Acaba Jake'miz (onu sahiplendim malum 17 gün boyunca benimleydi :)) bu duruma engel olabilecek mi? Peki bunun sonucunda neler değişecek? Değiştiğinde her şey daha mı güzel olacak ki yoksa... Unutmadan bir şey daha geçmiş inatçıdır ve değişmek istemez Jake için bu hiç kolay olmayacak zira. Geçmiş onun, kendisini değiştirmesine engel olabilecek mi? Jake, Lee Oswald'ı da durdurabilecek mi? Kennedy'i öldürmesine engel olabilecek mi? Peki bunun sonucunda dünya gerçekten daha güzel bir yer mi olacak yoksa.. Üzgünüm size söyleyemem cevaplar kitapta gizli :) Peki ya aşk? İşte Jake geçmişte güzeller güzeli Sadie'yle karşılaşır. Sakar Sadie'miz ama tatlı Sadie'mizle. Geçmiş artık Jake için Sadie'yle anlamlıdır. Peki Sadie'nin başına neler gelecek? Jake, Sadie'sini kurtarabilecek mi? Ona gelecekten geldiğini ve diğer tüm gerçekleri anlatacak mı? Sadie'yle kavuşabilecekler mi? Unutmadan söyleyeyim geçmişte yaptığı değişikliklerden sonra delikten geçen kişi tekrar geleceğe dönüp sonra yine delikten geçmişe gittiğinde her defasında aynı tarihe gidiyor yani yaptıkları sıfırlanıyor kısmen. Ve geleceğe döndüğünde ise sadece gittiği anın üzerinden 2 dk geçmiş oluyor. Peki Jake geçmişteki kötü şeyleri düzeltebilecek mi? Ya Sadie'si ne olacak, onunla olmamak pahasına belki, bunu göze alabilecek mi? Çok soru sordum biliyorum bunlar hep merak edip okuyun diye. "Geçmiş uyumu, benzerlikleri sever." Jake buna yankı demeyi tercih ediyor. Bugün tarihlerden 12/09/18! Kim bilir belki 12/09/... ve başka bir yılda başka bir okur arkadaşım bu kitabı inceler. Geçmiş işte benzerlikleri seviyor malum. Ve kitapta dendiği gibi "Tarih tekerrürden ibarettir."

    Kitapta Stephen King'in O kitabına epey gönderme yapılmış, bu kitabı okumasam da göndermeleri az buçuk anlayabilmem için Hakan filmini izlememi tavsiye etti, iyi de yaptı ona tekrar teşekkür ediyorum. O sayfaları okurken anlayabilmeniz adına siz de benim gibi O kitabını okumamışsanız en azından filmini izlemenizi tavsiye ediyorum. Sadece bu kitaba değil;

    Rüzgar Gibi Geçti

    Fareler ve İnsanlar ve

    Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabındaki bazı karakterlere de göndermeler vardı. Yani aslında düşünüyorum da bu kitapta daha ne yoktu ki? :)) Çok şey var yazılacak, sizi yormak istemiyorum daha fazla.

    Son olarak sevgili okurlar bizce de dans hayattır. Biz belki bir Bayan D, veya Bay A olmayabiliriz. Ama yine de dans edebiliriz :D
    Kitabı okuyup en sonda "Ne güzel dans ettik değil mi?" demek istemez misiniz?
    Şu an bu cümle sizin için bir anlam ifade etmiyor belki. Kitap bittiğinde benim kalbimi sızlattı :(

    Bu arada kitap içinde ara ara hoş olmayan sözcükler var. Ve müstehcen şeyler. O yüzden 1 puan kırmıştım. Ama sağolsun Hakan Arık ve Samet Hızır zorla 10 yaptırttılar, kıramadım. :)

    Dilerim ki tebessümle ve sevgiyle kalın..

    Siz daha burada mısınız yoksa bu kitabı hâlâ okuma listenize almadınız mı? O kadar anlattım ama hiç merak etmediniz mi? Ettiniz öyle hissediyorum, beni kıracak mısınız? Sanmıyorum...

    Görüşmek dileğiyle, Jimlaaaa! (Bu kelimenin ifade ettiği anlam yine kitapta saklı) Hoşçakalın dostlarım :)
  • Emma, kendisine yaklaşık 500 sayfa ayrılan bu genç kadın çok detaylı ve başarıyla çizilmiş. Tüm kusurları, tüm sinir bozuculuğu, iyi yanları, hataları, pişmanlıkları, hepsi ama hepsi incecik dizilmiş romanda. Karakter okuması yapmayı sevenler için biçilmiş kaftan. Üstelik Jane Austen'ın bu başarısını konuşturduğu tek kişi Emma da değil. Konuşmaları ile karakterlerini anlayabildiğimiz, Emma ile karşılaştırıldıklarında biraz daha karikatür tipler olan Mrs. Elton ve Miss Bates, tüm kusursuzluğuna rağmen bir türlü samimi olamadığınız ve işte bu yüzden bir türlü gönlünüzün sevemediği ve kusursuzluğunu her gördükçe sevgisizliğiniz için dönüp dönüp kendinizi suçladığınız Jane Fairfax de başarıyla çizilmiş portreler. Tüm Jane Austen kitaplarında olduğu gibi burada da nefes kesici maceralar, sonunu merak ettiğimiz olay örgüleri elbette yok. Kitabın tamamı "ve şu ile bu evlenir" şeklinde özetlenebilir. Tam olarak bu yüzden de çok inandırıcı. Sıradan insanların, sıradan geçen günlerini anlattığı, bir gün tüm detaylarıyla 50 sayfaya yayıldığı için çok gerçek, ve tabi yer yer bir o kadar da sıkıcı. Austen'ın sıkıcı olmakla suçlanabilecek tek kitabı Emma'dır ve açıkçası edebiyata özel bir ilgi beslenmedikçe bazı sayfalar (özellikle de Miss Bates'in tıpkı kitaptaki muhatapları gibi sizi de fevkalade bayan konuşmalarının verildiği) geçmek bilmeyebilir. Jane Austen'ı anlamak isteyen ama o kadar da derine inmek istemeyen bir okur için Aşk ve Gurur ve Akıl ve Tutku (Sense and Sensibility) ideal olacaktır. Gelgelelim Emma, tam anlamıyla olgunluk eseridir. Gözünüzün önünde bir insanın doğup büyümesi gibidir, sizi oyalayacak hali yoktur zira gerçektir, edebi bir başarıdır. Mr. Knightley'le Emma'nınki kadar olmasın, kusursuz bir birleşmedir :)
  • Romantizmin iyi huylu ya da kötü huylu tümörleriyle beslenen bütün şairlerin her şeyden önce sıkı bir bayan okur kitlesi oluşuyor kendiliğinden; sana bir rock yıldızıymışınızcasına bağlanıyorlar. Tuhaf ve hoş! Gereksiz ama samimi!
  • Bir gün bir adam kütüphaneye gider. Kütüphanede bir aşk kitabı bulur. Kitabı okur ama öyle bir okur ki bazı sayfaları tekrar çevirir okur. Kitabı bitirir kapatır ve derin bir iç çeker. "Vay be böyle aşk yaşayanlar kaldı mı ki?" der. Ve kitabın kapağını tekrar açar. Aa bakar ki kitabı daha önce alıp okuyanların ismi vardır.  Içinde bir bayan ismi vardır. Acaba der acaba! O da aynı benim gibi kitaba aşık olmuş mudur?  der. Ve bayanın ismini aramaya başlar. Bu dönemde olmadığı için facebook instagramlar yoktur. Araştırır kütüphaneye sorar. Posta kutularından mektuplar mı yazsam der ve aynı isimlere mektuplar yazar. Okuduğu aşkı belirtir. "Aslında aşk ta yoktur. Sizde böyle bir şeye inanıyor musunuz? " der ve gönderir. Aradan aylar geçer ve posta kutusunda bir mektup. Adam açar. Aa bayan cevap yazmış. Merhabalar der ve adamın sözlerine karşılık "bende sizin gibi düşünüyorum. Böyle bir aşkı bende yaşamayı isterdim." der. Adam hemen cevap atar karşılığı gelir. Bir üç beş on derken bir sürü mektuplaşmalar devam eder resmen arada bir aşk başlar. Adamın bir mektup günü gelmiştir ve şöyle yazar "sözüne vurulduğumun yüzünü görmek istiyorum mümkün müdür?" Ve adam cevabı beklemeye başlar. Cevap gelir adam açar ve cevap Evettir. Adam tekrar yazar. Şu gün şu saatte şurada diye görüşme ayarlanır. Peki nasıl tanıyacaz birbirimizi der ve bayan karanfillerle geleceğini söyler. O gün gelir. Adam dakikalar öncesinden gider heycanlı şekilde beklemeye başlar. Derken tam o saatlerde karşıda elinde karanfillerle biri geliyor. Bayan biraz yaşlı gözünde gözlük ve yürümekte biraz zorlanıyor. Ağır ağır adama doğru gelir o kadar yavaş geliyor ki onun önünden genç güzel bir bayan hızla geçerken adamın gözlerinin içine içine bakmakta. Adam olduğu yerde bir ikilemde kalır acaba o genç bayanın mı peşinden gitsem o çok güzel baktı diye düşünürken "hayır " diyor hayır. Onun yüzüne vurulmuş olabilirim. Ama benim asıl aşık olduğum sözüne vurulduğum kişi diyor ve karanfilli bayanın yanına gidiyor. Ceketini düzeltiyor. Ve söze giriyor. "Merhaba güzel bayan. Ben o mektuptaki kişiyim " Abla böyle gözlüğünün üstünden bakıyor. "Oğlum "diyor "hayırdır ". Adam "Ama siz... mektup karafiller falan..." yaşlı bayan "Haa bu karanfiller mi az önce şu önden giden bayan yanıma geldi elime bu karanfilleri verdi. Hayırdır kızım dedim. İMTİHAN teyzecim imtihan dedi" Adam arkasını dönüp bir bakıyor o güzel bayan ilerde gülümsemeye devam ediyor. 😊

    İşte hayatta bazen öyle seçimler yaparız ki bir tarafta kaderimiz vardır diğer tarafta hedeflerimiz. Ama karşımıza öyle şeyler çıkar ki belki hedefe giden yolda engel belki de hedefe gitmek için bir basamaktır. 😊