• Kitabı en sonunda bitirdim. İlk bölüm inceleme, ikinci bölüm ise bir öyküdür. Keyifli okumalar dilerim.

    İlk Bölüm:

    Maksim Gorki’nin bir eseri daha biter ve böylelikle onun gönlümde yükselişi tüm hızıyla devam eder. Bilemiyorum… Okuyacağım sürüyle kitap, tanışacağım onca yazar olacaktır lakin mümkün müdür? Gorki’nin samimiyetini, çocuksu ruhunu, masumiyetini, şahsına münhasır anlatımını bir başka yazar da görebilmek! Elbette diğer kitapları da beni derinden etkiledi ancak bu kitabı daha bir dokundu. Sanki bu kitabında Maksim’in ruhu kitabın içine saklanmıştı; kitabı her açışımda bu ruh özgür kalıyor ve benimle için için konuşuyordu.

    Kitabımızın ana karakteri Aleksey’in çocukluktan gençlik yıllarına varan zamanını ele alır Ekmeğimi Kazanırken. Bu süreçte, zorluklar üst üste biner ve ağır bir yük olur Aleksey için. Tabi ki bu zorlukların ana nedeni insanlar ve onların zihninde ürettikleri Tanrılarıdır! Bu bizim bildiğimiz Tanrı değil elbette, bahsi geçen Tanrı, bazı insanların kendilerince izole ettiği bir Tanrıdır. Günümüzde de öyle değil midir? Herkesin kendine has bir Tanrısı vardır ve bu Tanrı herkesçe farklıdır. Öyle ki; bir insanın herhangi bir eyleminde bu Tanrı, onu ödüllendirirken aynı eylem için bir başkası adına ceza sebebi. Şunu da belirtmek isterim, ben Tanrıyı yargılamıyorum; yargıladığım husus insanlar ve onların zihnindeki kuruntularıdır. Neyse zaten bu durumu kitap içerisinde çok güzel izah etmiş Maksim; “Bir şey açık seçik ortadaydı: İnsanın gönlünce yaşamasını önleyen iki güç vardı ki, bunlar Tanrı ve insanlardı.”

    Kitabın içeriğine dönelim; Aleksey çeşitli zor işlerde çalışmak zorunda kalır. Toplumun en alt tabakasının profilini, bu işlerde edindiği izlenimlerle çok iyi ve keskin bir anlatımla adeta okuyucuya çizer Maksim. Çizmek onun işidir ve bana göre edebiyatın ressamıdır. Size öyle detaylı ve hoş tablolar çizer ki hani derler ya, ‘alır okuyanı götürür farklı diyarlara’ diye işte bu taşımacılığın babasıdır Maksim A.Ş.

    Ülkemizde Maksim’in kitapları pek okunmuyor. Okunmamasının birden fazla parametresi var yine bana göre. Bunlardan ilki, eserlerinde hep sistem eleştirisi vardır ki bu sistemin asla istemeyeceği bir durumdur. İkincisi, insanların zaten zor bir hayatı vardır ve iç karartıcı eserleri her insan okumak istemez. Üçüncüsü ise, diğer yazarların aksine anlatımında okuyucuyu tek yumrukla yere seren bir üslubu yoktur. Bunun yerine on beş round okuyucu ile dövüşür ve uzun soluklu bir kavganın sonunda okurunu yere serer. Ufak ufak durmaksızın yumruklarını indirir ve okur-bende de olduğu gibi- kitap bittiğinde güzel bir dayak yemişe döner.

    Son olarak Maksim’in en sarsıcı yumruğunu sizinle paylaşmak isterim: “Biliyorum siz iyi uydurulmuş dehşet sahnelerinden hoşlanırsınız ama ben korkunç gerçek olaylar biliyorum, bunlar günlük yaşamın tüyler ürpertici olayları! Nasıl ve hangi dünyada yaşadığınızı anımsamanız için, o olaylara ilişkin öykülerle sizi şoke etme hakkımı kullanıyorum. Bizler, hepimiz pis rezilce bir yaşam sürüyoruz: İşte bu öyküler bunu gösteriyor. Korkunç gerçek, güzel yalancıların cicili bicili sözcükleriyle saklanamaz. Yaşama doğru gitmeliyiz. Yüreklerimizdeki insanca şeyleri yaşamamıza yansıtmalıyız!!!”


    İkinci Bölüm:


    Bir yandan kitap okuyor bir yandan da sıranın bana gelip gelmediğini kontrol etmek için sıra numaralarının sürekli değiştiği led ekrana bakıyorum. Sıranın gelmesine hayli var ve ben bu nedenle tekrar kitabımı okumaya dönüyorum. Tam kendimi kitaba verdim diyorum ki bu seferde telefonum çalıyor. Ekranda kayıtlı olmayan bir numara görüyorum. Aklıma, yaptığım iş başvuruları geliyor. “Efendim… tabii olur ne zaman? Demek Cuma saat on iki de. Tamam Tarihi Bozkurt Hanı. Tamam olur gelmezsem bildiririm. Teşekkür ederim, iyi günler.” Diyorum ve telefonu kapatıyorum. Tahmin ettiğim gibi yine bir iş görüşmesi içindi bu arama.

    Bugün Cuma erken kalktım, iş görüşmesi için hazırlandım, sırt çantamı da alarak yola koyuldum. Son zamanlarda İstanbul da göçebe bir yaşam sürüyorum. Sırt çantamda birer adet diş fırçası ve macunu, bir adet kulaklık ve bunun yanında da dört yüz küsur sayfalık Gorki’nin kitabı olduğundan mıdır bilmiyorum çantamın ağırlığını hissetmiyorum. Metro’ya giderken diğer insanların peşi sıra yürüyorum. Gözüm sürekli etrafta. Her bir insanı inceliyorum, kimisi kısır iş döngüsüne girmiş uykulu gözlerle sanki programlanmışçasına verilen koordinatlara hareket ediyor, kimisi okuluna gidiyor, kimisi de benim gibi her şeyi anlamlandırmaya çalışıyor. Herkesin yaptığı tek ortak eylem ise şu nokta da yürümek. İnsanlar yürürken ayaklarının bastığı yerlerden toz, toprak havalanıyor peşi sıra gelen gölgelerinin üzerine siniyor. Zannediyorum ki benim gibi gölgeler de bir zorundalık olduğunu fark ediyor, kızıyor ancak el mahkûm sesleri solukları çıkmıyor.

    Acelem yok görüşmem on ikide ve ben kitap okuyabilmek adına kalabalığın gitmesini bekliyor ve uygun bir yer arayışına giriyorum. İlk tren gidiyor, ikincisi gidiyor ve ben ancak üçüncüsünde kendime istediğim gibi bir yer bulabiliyorum. Sırt çantamı dizlerimin üzerine, onun üzerine de kitabı konumlandırarak Aleksey’in yarım kalan hikayesine devam ediyorum. Tren yavaştan hareket alıyor. Aleksey, bir gemi de işe girmiş çok küçük meblağlara canı çıkana kadar her gün çalışıyor. Bir diğer yandan burada çalışan insanlardan ve bunların sorunlarından bahsediyor. Bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Bir sıkıntı var diyor ancak ben nedense anlamıyorum, herhalde yaşamam gerek diyorum kendi kendime. Yolcular iniyor, biniyor kalabalık hiç azalmıyor. Tren kavisler çizerek yoluna devam ediyor. Bu esnada trenin camından fırsatını bulan küçük bir güneş ışını kitabımın üzerine düşüyor. Bir sağa, bir sola, bir yukarı, bir aşağı derken düşüncelerim dağılıyor. Evet ben şu anda trende olabilirim ama düşüncelerimle ben aslında gemideyim. Diğer insanların arasında bedenimi bırakarak tekrardan Aleksey’in yanına gemiye geçiyorum...

    Nihayet belirtilen tarihi hana geliyorum. Kapıda duran güvenlik, sanki biri tembihlemişçesine yüzüne uymayan maskeyi gizleyemeden ve yaratılışına bir o kadar ters olan yüz ifadesiyle benden kimliğimi vermemi rica ediyor. Kimliği uzatıyor, ziyaretçi kartını alarak bir üst kata çıkıyorum. Danışmadaki bayan beni bekleme odasına alıyor. Odadan çevreye göz gezdiriyorum ve ofiste çalışanlara gözüm takılıyor. Her biri hayat heyecanını sekiz saatliğine bir kenara bırakmış, birer makine edasında bilgisayar başında, çalışma ve işleme prensibi anlamında bir bilgisayardan farksız olarak zaman geçiriyorlar. Arada birkaçı kalkıyor çay, kahve alıyor ve tekrar aynı noktaya konumlanıyorlar. Garip bir duyguya kapılıyorum. Sanki bu bekleme odasında yaşayıp ihtiyarlamışım gibi geliyor bana. Yarın, gelecek hafta, gelecek kış, gelecek yıl burada neler olacağını şimdiden biliyorum.

    İşe alım uzmanı yanıma gelirken sahte bir gülüşle hoş geldiğimi söylüyor. Halbuki hiç hoş değilim, hiçbir yere de nedense ne hoş gelebiliyorum ne de hoş gidebiliyorum. Uzman olan bu kadın (patronların kendilerini iyi hissetmeleri için taktığı sıfatlardan birisi olsa gerek bu uzman sözcüğü ki bu sıfatlar işçiler arası sınıf farklılığını yarattığı çok aşikâr.) orta yaşını çoktan geçmiş, kilolu denecek kadar bulunduğu ortamda yer kaplayan, yüksek numaralı gözlüğü ile zar zor etrafı görmeye çalışan her işçi gibi bir varlık. Neyse odasına geçiyoruz ve bana iş için aradıkları nitelikleri sayıyor. Şu olacak, bu olacak derken yaklaşık bir beş dakika geçiyor. Kendimde olanı anlatıyor ve yapabileceğim işlerden bahsediyorum. Sonrasında sormak istediğim bir şey olup olmadığını soruyor. Maaş aralığımı, iş başvurusunda belirtmiştim ama yine de merak ettiğimi ifade ediyorum. Kadın, aslında ilk görüşme de böyle bir politikaları olmadığını ancak yine de bu politikayı bir defalığına çiğneyeceğini önden söyleyerek, maaş aralığının bin beş yüz ile iki bin arasında olduğunu ortalığa tükürüyor. Zaten bu tarz hiyerarşilerden nefret eden birisi olarak gerginliğim ve öfkem hat safhaya ulaşıyor. Ellerimin titremesini kontrol edemezken bir yandan da sağ gözüm seğirmeye başlıyor. Vücudum, zihnimden önce isyan etmeye başlıyor. Maaş aralığımın bilinmesine rağmen hem vaktim çalınmış hem de bu pis düzende oyununun bir parçası olmuştum. Zihnim gidip geliyor. Gerçek ile gerçek olmayan arasındaki çizgiyi kaybetmeye başlıyorum. Bulunduğum konumdaki her nesne hareket ediyor, yer değiştiriyor ve farklı bir hal almaya başlıyor. Kafamı kaldırıp çevreme göz gezdirme gereksinimi duyuyorum. Masalarının başında oturan çalışanların, bileklerinden masanın demir bacağına yaklaşık olarak onar metrelik zincirlerle bağlı olduğunu görüyorum. O kadar çabuk zayıflamışlar ki kemiklerini sayabiliyorum. Halbuki bu kemikleri sayılabilen kolları tutan masaya bağlı olan zincirler değildi. Zannediyorum ki bu insanların başka yerlerinde, görünmeyen daha başka zincirler vardı. Ofisin en güzel odasından takım elbiseli bir adam çıkıyor. Öyle ki nereden baksam üç yüz kilo ağrılığında olan bu adamın eni ve boyu neredeyse eşit. Sanki bir taraf zayıflarken bir taraf şişmanlıyordu. Bu defa, karşımda oturan kadına kayıyor gözlerim. Onun görünüşü daha ilginç geliyor. Yüzü kararmış gözleri büyümüş vaziyette elindeki kelepçeli zinciri sallayarak bana bakıyor ve bir şeyler söylemeye çalışıyor. Çok ani olarak kendime geliyorum. İyi misin diye soruyor uzman kadın. Ben okumaya başladığımdan beri iyi olamıyorum bunu kesinlikle bilmiyor, bilemez de. Keşke okumasam diyorum! Hep kitap okumaktan ileri geliyor bunlar. Evet evet bundan sonra okumayacağım, bunlara hiç gerek yok diye geçiriyorum aklımdan. İyim teşekkür ederim. Ancak benim maaş aralığım başvuruda belliydi buna rağmen beni buraya kadar yordunuz diyorum. Biz ne olursa olsun yine de adaylarla görüşmek istiyoruz diye karşılık veriyor. Ama biz adaylar istiyor muyuz neden bu kadar umursamazsınız diye gerginliğimi atmak üzere konuşmaya devam ediyorum. Atladığınız bir şey var bayım; bizim bu vereceğimiz maaş tamamen yasal, yani sigortanız bu aralık üzerinden yatacak diyor. Benden kanunsuzluğu bir tatmin nedeni olarak görmemi mi istiyorsunuz diyorum öfkemi atmak bir kenara dursun öfkem, giderek artmaya devam ediyor. Sizin için, çocuklarınız için, etki ettiğiniz tüm insanlar için üzülüyorum. Bu modern köle sisteminde ki hiyerarşide kendinize bir yer bulduğunuzdan, bu olanlar sizi rahatsız etmiyor. Rahatsız etmemek bir kenara insanları, bu sisteme dahil etme adına müthiş bir çaba içerisindesiniz. Bence siz bu sistemi kuranlar kadar kötü bir insansınız diyorum. Son olarak paralel evrende orada o maaşı kabul edip zincirleri kollarına takan bir ben bırakıyor ve ayrılıyorum odadan, ofisten, tarihi handan.

    Geldiğim yolun aynısını geri tepiyorum. Metro sakin, kalabalık azalmış kendime rahatça bir yer buluyorum. Elim istemsizce çantama oradan da kitaba gidiyor. Aleksey düşüyor aklımın en derin kuyusuna ve onu anlamaya başladığımı hissediyorum. Biliyorum çok radikal bir karar almıştım ancak daha radikal bir karar alarak tekrar okumaya başlıyorum. Kitap henüz bitmedi ancak bu yazımı oluşturmam için bir neden oldu. İyi ki edebiyat var diyorum ve okuyan herkese teşekkür ediyorum.
  • Cumartesi akşamüstü bilgisayarın başına oturdun, ya da akşam yemeğinden sonra açtın telefonunda 1000 kitap uygulamasını. Akışında gezinirken başka bir inceleme gördün. Özellikle incelemelere de bakıyor olabilirsin, ya da can sıkıntısından geziniyorsundur sadece sitede. Italo Calvino diye bir yazar, İtalyan muhtemelen. Italo Calvino bildiğin bir yazardır belki de, ya da – hatta büyük bir ihtimalle- sadece kulağına çalınmıştır. Belki de zamanında bir kitap okuma grubunda konuşmuşsunuzdur arkadaşlarınla. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu - evet, belki de yazardan bağımsız olarak dikkatini çekti, ya da uzun zaman önce gördüğün ve hala unutamadığın bir kitap ismi. Ama okuyamadın henüz, incelemelere de bakamadın hiç, çoğunda “spoiler ibaresini gördüğün için. Belki de Erhan adındaki bu kullanıcının daha önce yazdığı incelemeleri şu ya da bu sebepten beğenmişsindir sadece, kitapla hiç bir ilgin yoktur. “Bu kez ne yumurtlayacak acaba, nasıl bir inceleme yazacak, yine yazara mı öykünmeye çalışacak, başka bir şey beceremeyince “ diye düşünüp okumaya başlamışsındır incelemeyi.
    Her ne sebeple olursa olsun (Belki de daha önce paylaşılan alıntılardan sadece- mıknatısvari alıntılar var kitaptan sitede, Örneğin: #35032572 ) başladın bir kez incelemeye ve kolayca bırakanlardan değilsen eğer sonuna kadar buradasın ki normal bir okuma hızıyla en az yedi dakika demektir bu. (Belki şimdi de, “Ne kadar yazacağını önceden planlıyor mu bu adam?” diye düşünmektesin, öyle olmadığını umuyordun halbuki daha önceki okumalarında) Hayatının, boş vaktinin, cumartesi ya da pazar gününün, ya da siteye sürekli giren birisi değilsen veya bu aralar diğer işlerle fazlasıyla meşgulsen, hafta içi bir gününün nispeten rahat yedi dakikasını bu incelemeye ayırıyorsan kitaplara gerçekten ilgi duyuyorsun demektir. Ne büyük tespit, değil mi? Her 1000kitap kullanıcısı gibi ana odağının kitap olduğunu ve böyle dahice tespitlere aşina olduğunu yüzüne vurmak istiyorsun yazarın. Eski bir kullanıcıysan, incelemelerin gün geçtikçe bozulduğundan da dem vuruyor olabilirsin. Üçüncü paragrafa gelmene rağmen kitap hakkında bir fikir sahibi olamaman da cabası. Ama yarım bırakmadın hiç bir şeyi, burayı da okumaya kararlısın ne kadar boş cümlelerle doldurulmaya çalışılsa da.

    Italo Calvino'yu hatırlamaya çalışıyorsun, İtalyan olduğunu tahmin etmiştin zaten. Postmoderndi galiba. Sıkıcı olmalı bu kitap diye yaftalayabilirsin hemen, çoğunluğun yaptığı gibi. Hem postmodernizm neydi, kendinin göstermeye çalışan bir takım ilgi budalalarının yaptığı türlü türlü şebekliklerin diğer adıydı, değil mi? Sanmıyorum diyorsun, ayıplıyorsun bu “Erhan“ kişisini Umberto Eco, Paul Auster, Georges Perec, hatta hayran olduğun Orhan Pamuk gibi önemli kişilere şebek dediği için. Sonra aklına başka bir şey geliyor, belki bu da postmodern bir incelemedir diye düşünüyorsun ama hemen vazgeçiyorsun. İncelemeye odaklanmalı ama nasıl, daha kitaba bile gelemedi ki adam?

    Koca koca “Kahramanı siz olan bir labirent” ibaresini okuyorsun önce. Labirentleri seversin, bulmacaları da öyle. “Kahramanı ben nasıl oluyorum acaba ?“diyorsun, “Nasıl tahmin edebilir ki benim hayatımı bu Calvino yazarı?” Yavaş yavaş aşağıya inmeye devam ediyor gözlerin, “Erkek okur” diye birinin varlığı çıkıyor ortaya. “Herhalde bu benim”diyorsun ya da “erkek okur diyorsan ben bu işte yokum Italo" diye trip atıyorsun yazara. Ama bir iki satır aşağıda bayan okurun da bir yerlerden hikayeye dahil olduğunu öğrenip, gizli bir tatmin duygusu yaşıyorsun.

    “Başlayan, ama bitmeyen öyküler dünyasında yaşıyoruz,” diye bir alıntı var incelemenin bir yerinde. Daha önce duyduğun bir şeyi hatırlıyorsun birden. Hem postmodernizmle, hem de bu kitapla ilgili. Metinlerarası diye bir terim vardı değil mi, kitap içinde kitap, öykü içinde öykü gibi bir şeyler ya da. Bunun için de birisi söylemişti, belki de bu siteden birisi , başlangıçlar kitabı diye. Evet, belki de en başta seni bu incelemeyi okumaya iten ana sebep buydu sevgili okur. Sevgili okur mu? Birden kendini incelemenin içinde hissettin değil mi? Yok ama, olsa olsa başka bir oyundur bu.

    Okumaya devam ediyorsun bu oyunlarla dolu kitabın biraz lakayt incelemesini. Sen'in yani erkek okurun uzun bir kitap alma serüveninden sonra (#32562993) ulaştığı bir kitapla (Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu) başlayan , ama bitemeyen bir öykü olduğunu öğreniyorsun kitabın. Kitabın sonunu arayışında bu erkek okurun (kimi zaman bayan okur) 10 farklı kitaba başladığını ama bitiremediğini söylüyor incelemenin yazarı. Neden böyle kitaplar yazarlar diye düşünmeden edemiyorsun ama ilgini de çekiyor biraz.

    "Konu mu önemli bir kitapta yoksa kurgu mu?" diye bir soru atıyor ortaya sonra “Erhan”. Çok saçma bir şey, konu ile kurgu bir bütün değil mi zaten. Yine yer doldurma amacıyla yazdığı bir şey olduğunu anlıyorsun hemen, ama kitabın konusunun yetersizliğiyle ilgili bir gönderme mi yaptığını düşünmeden de edemiyorsun. Ya da kurgulamanın hatta üstkurmacanın en üst düzeyini göreceğini düşünerek seviniyorsun bir an.

    Yavaş yavaş incelemenin sonuna geldiğini fark ediyorsun ama hala kitap hakkında fazla bir fikir edinemediğin için biraz rahatsızsın . Bir iki alıntı daha görüyorsun son kısımlarda (#35079981 , #35242849) Galiba kitabın konusu bu diyorsun , sadece başlangıçlar olan, ama herşeyin birbiriyle ilintili olduğu bir kitap. Tam da postmodernlere göre. Okumak ve Yazmak üzerine bir kitap ya da, herkese göre. Evet bir şans verebilirim belki diye düşünüyorsun sonunda, film arasında çıkanlara rağmen.Sen bırakmayan birisin zaten. En azından güzel alıntılar var kitapta.

    Erhan mı? Fazla katkısı yok bu işte, Italo Calvino gördü bütün işi alıntılanan cümleleriyle. O incelemede paylaştığı, kitaptan etkilenerek yazdığını söylediği saçma yazı (#33895429) bile bir şeye benzemiyor zaten. Kitabı okusaydın bile alakasız bulacağına eminsin. Neden tekrar gündeme getirdiğine eminsin adın gibi. Onun kitaptaki okur türlerinden Lotario gibi olduğunu düşünüyorsun – hani şu kitaplarla değil sadece bilimsel incelemeleriyle ilgilenen kız. Neyse, mutlusun her zamanki gibi . Bir incelemeyi daha, sıkmasına rağmen, duraksamadan bitirdin ve okunacak yeni bir kitap buldun. Binbir gece masalları da olabilir tabi ya da Don Quijote. Hangisiydi peki? Ha evet, diyorsun aşağıya bir göz gezdirdikten sonra, Bir Kış Gecesi . Birden aklına geliyor ve saatine bakıyorsun. 7 dakikayı çoktan geçmiş. Mağrur bir şekilde gülümseyerek başka bir inceleme açıyorsun.
  • UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    Tekrar selam beybisiler .. Sahaftan topluca aldığım Yaşar Kemal kitaplarını yavaş yavaş hatmetmekle geçiyor günlerim bu sıralar işyerinde Çankırı ve Çorumlular rahat verdiği müddetçe... Bugün kısa diyerek elime aldığım bu kitabıyla bir başka darbe daha yedim Yaşar Kemal' den.. Siyasi tarih ve tarih üzerine okuduğum yıllarımı sorgulatır oldu bu sene bana Cengiz Aytmatov , Cengiz Dağcı ve Yaşar Kemal .. Umarım ömür yeter de külliyatı okuyup çaktırırız tabutumuza çivileri .. Fazla zamanınızı almayayım diyorum .. Lafı dolandırmadan konuya giriyorum ..

    Bugün bu kitabı bitirdikten sonra Yaşar Kemal' in hayatına da bakayım dedim .. Bir 50 60 sayfa kadar da onu okudum .. Çocukluk , yani ortaokul yıllarına kadar geldim .. Ve bu kitabıyla örtüşen bazı noktalar gözüme çarptı .. Sizler de bilin istiyorum .. Okursanız ne ala .. OKUMAYANIN EVİNE BOMBA DÜŞE ..

    Yaşar Kemal, 1915 ' te Rusya' nın Osmanlıyı püskürtmesiyle yerinden yurdundan olan bir aileden geliyor .. Önce Van' a ordan türlü türlü yerleri geçip , çöller aşıp Çukurova' ya kadar geliyorlar .. Yolda geçirilen türlü badireleri buraya yazsam ne ben de derman kalır, ne sizin gözünüzde yaş .. İnanılmaz zorluklarla yerleşiyorlar Çukurova' ya .. Bilenler biliyordur da bilmeyenler için söyleyeyim , bu adamın işi gücü Çukurova..Malzemesi kırsal yaşam , çimentosu ezilen köylü - işçiler ve yaşamları , çektikleri sıkıntılar , halkın cehaleti ve uygulanan akla mantığa uymayan örf ve adetler ..Biliyorum çok "ve" kullandım .. Atlatıcaz bunları da yaza yaza =)) (Bu örf ve adetler + cehalet kısmını sağ cebine koy ilerde lazım olacak .. ) Payı da paydası da hep ezilen kesim..Bunu da hiç dolandırmadan , "Sonradan ben SOSYALİST savaşıma girdiğimde hiçbir kasaba soylusu , zengini benimle konuşmazken ... " diyerek açık açık belirtiyor verdiği röportajında .. Saflar belirlenmiş yani sizin anlayacağınız tee o dönemden .. Bu kısa ama içi baya zehir zemberekle sıvanmış öyküyü okurken birşeyi daha fark ediyorsunuz ki bu ADAMdaki betimleme ve hayal gücünün ucu bucağı yok.. Nükleer reaktör gibi .. Her satırı , satırdaki her nesneyi öyle güzel işlemiş , öyle güzel tasvirini yapıp önünüze koymuş ki film gibi akıyor okurken anlatılanlar.. Bir ara ÖREN BAYAN LOGOSUNA dönüştüm mü acaba diyip aynaya baksam mı diye durup düşünesim geldi.. Oya gibi işliyorsunuz .. Kitap okumak denmez buna .. O kadar diyim sen anla canım kardeşim .. Anlatım demeyim ama cümle yapısı itibari ile tam olarak kendisi ile henüz ileri düzeyde haşır neşir olamadık .. Alışma safhasındayız..Ama bu bile yetti... Hem de BAYA BAYA !! Bu kopukluk , kullandığı yöre ağzından kaynaklanmıyor pek tabii.. Çünkü Fakir Baykurt' tan şive ve ağız yapılarına , Aziz Nesin' den de o dönem yazarlarının kullandığı kelimelere aşinayım .. Nasıl ki Fakir Baykurt ve Kemal Tahir diyalogların , Aziz Nesin abzürtlüklerin ve yapılan ince göndermelerin , iğnelemelerin , Sabahattin Ali de o dönemin aynasıysa ,Yaşar Kemal de betimlemelerin şahı benim gözümde .. Sevenleri kızar mı bilmem ama bunu bir yergi cümlesi olarak almasınlar mümkünse .. Ben bazı yerlerde Sabahattin Ali etkisini baya baya hissettim .. Zaten kendisi de " Ben KUYUCAKLI YUSUF okumasaydım , Teneke ' yi yazamazdım da demiş .. Ulan kısa yazam dedim yine bir dünya yazmışız ..

    DİKKAT SPOILER LI ALAN!

    Kısa keselim ve kitaba gelelim .. İlk kez okuyacaklar bu ne biçim inceleme diyebilirler ... İncelemelerimde normalde spoiler vermem .. Güle oynaya okur bitiririz .. Lakin bu incelemede mecburen spoiler veriyorum .. Bağlayacağım nokta itibari ile vermek zorundayım .. Zaten kitabın arka kapağında yazmışlar çatır çutur ama yine de taksiratımız affoluna..

    Biliyorsunuz ki halkımızın bugüne dek başındaki en büyük baş belası CEHALET ve buna bağlı olarak toplumumuzun , özellikle kırsal bölgelerimizde yaşayan halkımızın genlerine kodlanmış , artık yaşamlarımızın bir parçası olmuş örf ve adetler .. Şimdi kalkıp Türk dediğin ananesi ile yaşar kıvamında yorumlar etmeyesiniz diye örnek de veriyorum .. Misal kan davası ..Misal kız kaçırma !! Kitap bu iki adı batasıca olgunun etrafında şekilleniyor .. Doğuya gitmeye gerek yok .. İç anadoluya gidin .. HALEN DAHA evleneceği kişinin kararını kendisi veremeyen genç insanlar göreceksiniz .. Birbirlerini nikahta gören ve buna görücü usülü diyen insanlar var bu ülkede hala .. Hiç sevmediği insanlarla yaşayıp , hiç sevmediği insanlardan çocuk sahibi olup , hayatını doğmuş çocuğuna adamış , kocasının kölesi olan insanlar var halen .. Kitabımızın başlıca iki kahramanı işte bu saydığım şahıslardan .. Esme isimli bir ana ve oğlu .. Ve sonrasında yaşananlarla olayın bir kan davasına evrilmesi anlatılanlar .. Olay öyle bir raddeye geliyor ki artık köy halkı bu oğlana ÖZ ANASINI öldürtüyor .. Bu bağlamda , bu romanı bir TURKISH Kırmızı Pazartesi DİYE ADLANDIRSAM sanırım cuk oturur.. Çünkü söz konusu köyde bu cinayetin işleneceğini köylüleri geçtim ,öldürülecek kadını da geçtim , horoz ve tavuk ahalisinden kelli kümes eşrafı dahi biliyor .. İŞTE BU ROMANDA ÖYLE BİR CEHALET , ÖYLE BİR YOZLAŞMIŞLIK , ÖYLESİNE BİR YOLDAN ÇIKMIŞ İNSANOĞLU okuyacaksınız ..

    İnceleme burada bitti bitmesine ama biz bu dramı bir yerden daha biliyoruz ..STAR WARS FANLARI TOPLAŞIN!!!! =)) Tam olarak bu şartlar altında oluşmasa da biz bu yoldan çıkmışlığı, Galaksiyi titreten ve esiri olduğu nefreti ile canından çok sevdiği Padme' yi ölüme yollayan DARTH VADER 'dan da biliyoruz ... Kitabı bitirince geçenlerde çevirdiğim bir alıntı geldi direkt aklıma .. Buyrun okuyun ..

    Not : Kitabı okuyup , YILANI ÖLDÜRENLER çok daha iyi anlamlandıracaklardır aşağıda geçen metaforları ..

    Karanlık CÖMERTTİR... Sunduğu İLK hediye "gizliliktir" : gerçek yüzlerimiz tenimizin altındaki karanlıkta saklanır, gerçek kalplerimizse daha derinlerdeki gölgelerde.Ama en büyük sırrımız GİZLİ DOĞRULARIMIZI korumaktan değil, diğerlerinin doğruları BİZDEN SAKLAMASINDAN kaynaklanır.

    KARANLIK BİZİ , BİLMEYE CÜRET EDEMEYECEĞİMİZ ŞEYLERDEN KORUR.

    İkinci hediyesi rahatlatıcı yanılsamadır ..Gecenin kucağındaki hoş rüyaların gevşekliği , günün haşin ışığının geri çevirdiği hayal gücünün güzelliği...Ama en büyük tesellisi , karanlığın geçici olduğu yönündeki yanılsamadır: her gecenin sonunda yeni bir gün doğar.Aslında GEÇİCİ olan gündüzdür. Gündüz bir yanılsamadır.

    Üçüncü hediyesi ışığın kendisidir: günler kendilerini bölen gecelerle , yıldızlar da içinde devindikleri sonsuz siyahlıkla tanımlanırken , KARANLIK IŞIĞI KUCAKLAR.Onu kendi benliğinin merkezinden çekip çıkarır .Işığın her zaferinde asıl kazanan KARANLIKTIR.

    Karanlık CÖMERT ve SABIRLIDIR..ADALETİN İÇİNE ACIMASIZLIK TOHUMLARINI EKEN, MERHAMETİN İÇİNE HORGÖRÜ VE NEFRET DAMARLARINI SIZDIRAN ve sevgiyi şüphe tanecikleri ile ZEHİRLEYEN şey , KARANLIKTIR .Karanlık SABIRLIDIR.Çünkü en ufak bir yağmur damlası bu tohumların filizlenmesine neden olacaktır.Karanlık sabrını korur ve tohumlar filizlenir, çünkü onların büyüdüğü toprak , üzerlerini örten bulutlar, onlara ışık veren yıldızların ardında bekleyen karanlıktır...Karanlığın sabrı sonsuzdur . Eninde sonunda, "YILDIZLAR DAHİ SÖNER."

    Karanlık CÖMERTTİR ,SABIRLIDIR ve her zaman GALİP GELENDİR: HER ZAMAN GALİP GELİR çünkü HER YERDEDİR..Şöminende yanan odunun içinde ve ateşin üstünde kaynayan suyun içindedir ; sandalyenin ve masanın ayağının , yatağının üstündeki çarşafların altındadır..Gün ortasında güneş altında yürürken kendi ayaklarına tutunan karanlık seninle birliktedir.EN KARANLIK GÖLGEYİ, EN PARLAK IŞIK DÜŞÜRÜR..

    Gelgelelim karanlık CÖMERTTİR, SABIRLIDIR ve her zaman GALİP GELİR "ama" gücünün yüreğinde zayıflığı yatar ...Onu durdurmak için tek bir mum yeterlidir. Sevgi bir mumdan fazlası demektir ve sevgi , yıldızları yeniden alevlendirebilir..

    İşte böyle KOKOCAMBOLAR .. DEMEK Kİ NEYMİŞ ? Star Wars elinde lazer tabancası, efenime söyliyeyim FLORASANLARLA (HAY BUNU BANA DİYEN DİLİN KOPSUN SENİN BEAA!!) ile cenk eyleyen zibidileri anlatmıyormuş ..

    KARANLIĞA SELAM OLSUN !!

    Geçen biri soruyordu bu ışın kılıcı renklerinin manası ne diye .. Yeri geldi cevaplayayım ..

    MOR : Bilgelik
    Yesil : Çeviklik
    Kirmizi : Öfke
    Sarı : HASRET !!!! BEĞENEMEDİN Mİ?!?! =))

    Esen kalın İŞSİZ KALIN !!!
  • Bugün sizler ile birlikte Türk Edebiyatının son zamanlarda sıklıkla duyulan, birçoğumuz tarafından okunan, bilinen yazarı Sabahattin Ali ve onun Kürk Mantolu Madonna eserini incelemek istiyorum.

    Bugüne kadar eskiye dönük edebiyat eserleri okumuş olmama rağmen, Sabahattin Ali ve kalemi ile hiç tanışmadığımı söylemek ve hatta bu konuda da biraz ön yargılı olduğumu da itiraf etmek isterim. Bir okur olarak ön yargılı olmayalım, yapmayalım, etmeyelim diyoruz, ama kendimizi gene bu gibi bir davranıştan alıkoyamıyoruz. Bu kitap, öncelikle bana ne kadar da ön yargılı olduğumu ve bunun aslında ne kadar da yanlış olduğunu bir kere daha öğretti diyebilirim. Kendisinin kalemi, yazım dili, kitaba dair kendine has kurgusu, bana öğrettiği yeni ve bilmediğim kelimeleri o kadar hoşuma gitti ki, bugüne kadar nasıl olur da böylesi bir eseri okumadığımı şahsen sorgular oldum. Bakalım kitabın bana vermiş olduğu bu hissi ne kadar kollayabilir ve sonrasında da gene o duygulara kapılıp, ön yargılarıma yenik düşerim merak ediyorum doğrusu. Neyse, girişi çok uzatmadan ben asıl konuya, konumuz olan Madonna’ya döneyim. :))

    Yapmış olduğum kısa inceleme sonrasında, kendisinin bu eserini kaleme almadan önce, romanını bir seri halinde 1940-1943 yılları arasında çalışmakta olduğu Hakikat gazetesinde yayımladığını öğrendim. Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’yı ikinci kez askerlik yaptığı Büyükdere’de çadırda yazmış ve günü gününe gazeteye yetiştirmeye çalışmıştır. Romanı yazdığı günlerde attan düşüp sağ kol bileği çatlayınca, kolunu tenekede ısıtılan suya koyup yazmaya devam etmiştir. (Kaynak: Turgut Özakman, Cumhuriyet, Bilgi Yayınevi, 81. Basım, 2013, Önsöz, s. 9)

    “Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilave ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu?” s.124.

    Gerçekten severek okuduğum romanımızın asıl başkahramanları Maria Puder ve Raif Efendi’dir. Raif Efendi’nin karakterinin, kişiliğinin, hislerinin benim gibi birçok okura tercüman olduğuna da eminim. Sen, sen hangi duygular ile yazıldın ve seni hayalinde canlandırırken ne tür bir ruh hali içerisindeydi sana kalemi ile can veren yazar?! Bir insan ve onun yaşadığı hayat (hayat demeye bin şahit ister) bu kadar mı dokunaklı ele alınır?! Ne kadar naif bir insandın sen Raif Efendi… İçine kapanıklığı, melankolik halleri ve yaşadığı dış dünyaya her ne olursa olsun uyum sağlayabilmiş birisidir Raif Efendi. Bir nevi alınyazısı gibi düşündüğü hayatı boyunca yaşadığı sıkıntılara boyun eğmek zorunda kalmış, gündelik hayatta uğradığı tüm haksızlıklara bile karşı mukavemet edememiştir. En nihayetinde sevmediği bir kadınla hayatını birleştirmiş ve bir aile babası olmuştur.

    “Çocuklarım oldu... Onları sevdim, fakat hayatta kaybetmiş olduğum şeyi bana asla veremeyeceklerini bile bile...” s.148.

    Hayatın kendisine biçtiği rolü oynarken bile kendi hayatına asla yön vermemiş, hep etrafında olan başka insanların görmek istediği bir karakter olarak yaşamını sürdürmek zorunda kalmıştır. Şu koskoca hayatında yaşayabildiği ve gerçekten hissettiği bir tek anısı olmuştur ve bu unutulmaz olan anısını kişisel not defterine aktarmıştır. Havran’da başlayarak, kendisini İstanbul’a sürükleyen bir hayatın içerisinde bulmuştur.

    Hayatımın başka türlü olmasına imkân var mıydı? S.159

    İstanbul’da kaldığı süre zarfında okumaya ve güzel sanatlara merakı uyansa da, içinde besleyip büyüttüğü hayali karakterleri onu bu süre zarfında hiç yalnız bırakmamışlardır. Bir gün tekrar memleketine geri dönmek için karar kıldığında, babasından almış olduğu son bir haber ile Almanya’ya, her daim hayallerinde canlandırdığı Avrupa’ya gitme fırsatı hiç beklenmedik bir anda kapısını çalmıştır.

    Berlin’de, geçirdiği zaman içerisinde sanata olan ilgisi daha da artar ve günlerden bir gün, ilginç bir hissiyat ile bir gazetede dikkatini çeken sanat galerisinde bulur kendisini. Bu sanat galerisinde bulunan tabloları incelerken, hiç tanımadığı bir sanatçının otoportresi dikkatini çeker ve tarif edilmez duygular içerisinde kalarak bu kadına kalbi meyleder. Daha evvel hep hayalinde canlandırdığı kadınındır bu ve tarifi mümkün olmayan duygular içerisindedir. Kendisini bu güzel tabloya o kadar kaptırmıştır ki, her fırsat bulduğunda bu güzelliği görmeye gider. Rutin hale getirdiği böylesi günlerden birinde, yine tabloyu seyrederken yanına bir kadın sokulur. Kadın, Raif’in tabloya karşı olan ilgisi ve bağımlılığının farkına varmıştır ve kendisi ile iletişime geçmek ister. Raif Efendi ise kadının kendisiyle alay eden kalburüstü, sosyetik birisi olduğu düşüncesindedir ve üstü kapalı kaçamak cevaplar ile sualleri geçiştirir. Ama bunun böyle olmadığını kısa zaman sonra tecrübe edecektir ve kendisini mutlu kılacak o günler artık eskisinden daha da yakındır Raif Efendiye.

    “Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim.” s.159.

    Maria Puder, Raif Efendi’ye göre daha baskın bir karakter yapısı sergilemektedir. Tüm görüşme ve gündelik buluşmalarında kendisinin ne kadar özgür ruhlu yetiştiğini, her daim canının istediğini yaptığını anlatır. Raif Efendi’ye onu çok naif bulduğunu ifade eder. Ortak düşünce yapısında olan bu iki insan, hayata dair bu bakış açılarından ve örtüşen düşüncelerinden, beklentilerinden ötürü birbirlerini tamamlarlar ve aralarında güzel bir arkadaşlık başlar. Tutkun olduğu bu kadına ne kadar âşık olsa ve onu çok sevse de, Raif Efendi Maria’nın kendisine karşı olan hislerinden asla emin olamaz. Fakat asla ona karşı kırıcı olmamak için Maria’nın her isteğini özveri ile yapma, yerine getirme çabasındadır.

    "Bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiçbir şey yapmadan, bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu?" s.72.

    Her ikisi için rüya niteliğinde geçen bu güzel günleri bekleyen kötü bir gün vardır ve o gün artık gelmiştir. Bir gün, hiç beklenmedik bir şekilde Raif Efendi, babasının vefatını haber alır. Durum icabı mecburen Havran’a tekrar geri dönme kararı alır ve sevdiği kadın Maria ile mektuplaşarak iletişimde kalmaya devam edecektir. İlk zamanlar düzenli devam eden mektuplar bir gün hiç beklenmedik bir şekilde kesilir ve artık Maria’dan haber alamamaktadır. İşte bundan sonrası Raif Efendi için çekilmez, kasvetli günlerin ve eskisinden de kötü geçecek olan günlerin başlangıcı olur.

    “Aile yükü arttıkça benim hayatla alakam azalıyor, artması icap eden gayretim büsbütün yok oluyordu.” s.148.

    Aradan geçen on yıl sonra Raif Efendi, bir gün gene kendisine mecbur edilen bir alışveriş dönüşü tesadüf eseri Bayan Döpke ile Ankara sokaklarında karşılaşır. Bir ümit çırpınırken, aldığı iki haber ile dünyası büsbütün sarsılır ve derin ruh haline bürünür.

    “Her şeyi, her şeyi, bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamalı...” s.160.

    İşte tam ölüm döşeğinde, hasta hali ile son günlerini yaşarken, okuduğumuz bu acıklı trajediyi son zamanlarında kendisini sıklıkla ziyaret eden iş arkadaşının okuduğu özel not defterinden hep birlikte öğreniriz.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Kız çocuğu okur mu?” diyen adam! Karını hastaneye götürünce bayan doktor baksın demeyi biliyorsun.
  • Bu aralar okuyasım yok. Bu aralar dediğim, çarşambadan beri. Aslında yeni öykücülerdi gözüme kestirdiklerim, yerlilerden, okur, anasını ağlatır, en az 10 öykü kitabı bitiririm niyetindeydim. Olmadı.

    Bodrum'daydık. Senesini unuttum. Keçiboynuzu alırım niyetine köylülerin kurduğu pazara gitmiştim. Zelo, kızım, daha 5 yaşında bile yoktu. Terlemiş elcağızı avucumun içinde kaybolmuş, çeke çeke sürükleniyordu babasının ardından.
    İhtiyar bir köylünün tezgahına misafir olduk. En taze keçiboynuzları onun tezgahındaydı. Gözüme kestirmiştim ben de. Kah mallardan kah kendinden hasbıhal ederim diye tepesinde dikildim.

    Bir iki ham espiri yaptım keçiboynuzlarının üstüne. Kafasını şöyle bir kaldırdı. "Sana" dedi "satasım hiç yok, git başka tezgaha" Sonrasında yaptığım kem kümler de para etmedi. Satmadı adam bana keçiboynuzlarını. Bütün gün yetmedi, bütün gece aklımdan çıkmadı sözleri. "Sana satasım hiç yok"

    Rogojin'in incelemesini okudum bugün (artık dün oldu.) Joyce'ın Gabriel'inin hayatını hatırladım. Alakası yok ama Hesse'nin Haller'i geldi aklıma. Bu münzevi ihtiyarla o kadar çok özdeşleştirmiştim ki kendimi, çıktım, gittim merkeze, onun sevdiğinden, iki şişe Alsace kupaj şarap aldım. Beyaz. Sevmem ama onun hatırına. Alafrangalar Alsas, diye okur. Bölge adıdır. Bu kitapsızlar asla üzümün cinsini yazmazlar.

    Bölge ismiyle yetinsin şarapçılar isterler. Sahipleri de meşhur Rothshildlerdir. Gravyeri meze ettim. Zagor’un paylaştığı, Orient Expressions - Beats of Pera’sını açtım. Allah biliyor ya aklımda Goran’nın, Bjelo Dugme zamanından Selma’sı vardı. Kaldı ki benim ömrümün yarısı Klasik Osmanlı Müziği dinleyerek geçmiştir. O kadar sardı ki Zagor’un paylaşımı, bir türlü çıkamadım o parçadan. En az iki saat dinlemişliğim vardır bu gece. Bu yazı bitene dek.

    Onca yıl sonra açtım sayfalarını yine.

    Dili ağdalı. Kelimeler değil ama. Cümleler hayat yüklü. O kadar derinlikli şeyler paylaşıyor ki, sık sık dönmeniz lazım. Dönün canım, ne olur ki, size faydası. Bozkırkurdu, bahsetttiğim. Haller. Bakmayın münzevi olduğuna, o bir derya. Mozart’ı da müziği de çok iyi biliyor. Goethe’ye ise tapıyor. Ben gibi. Goethe’yi sevmek Hafız’ı sevmek demek. Ben de Hafız’a tapıyorum bir de.
    Aklımdan neler geçmedi ki…

    Ömür dediğin yaşadıkların değil, aklında kalan anılardır, bu aralar benim favorim.

    Beşiktaş'ta Lido havuzu vardı. Kuruçeşme'deydi. En son 1975 belki de 1976'da girdim. Kapandı sonra. Şimdi ne var orada, bilmiyorum. Bir de, daha çok küçüktüm. 14 belki de 15 yaşındaydım.

    Sinema o kadar önemliydi ki bizim için, bunu ancak ben gibi sinema hastaları anlar. Şişli camiinin önünden giden cadde, M.köye, benim semtime giden, Halaskargazi olarak oraya kadar gelir, adı değişir, Büyükdere olur. Bir de arkasındaki cadde vardır, ta Çağlayan'a kadar devam eder. Hatta, galiba Okmeydanına kadar uzanır, Abide-i Hürriyet caddesi.

    Neriman Köksal'ı gördüm ilk kez. Aslında bir dergiye anlatmış garibim. Zar zor, ıkına sıkına almış Abide-i Hürriyet caddesi üzerindeki dairesini. Aldık adresini, vardık yanına, ablamız dedik, öptük elini. ne verecek ki, çikolata verdi bize. 1975 senesiydi galiba. Sonra Sadri Alışık ve Çolpan İlhan'ın evine yürüdük. (Ne güzel isimdir Çolpan di mi?)

    Bulduk, bir 50 metre kadar cami tarafındaydı. Onlar 5'er lira ve yine çikolata verdiler.(O zamanlar çikulata derdik. Belki yanlış telaffuzdu belki de herkes tarafından kullanılan galatı meşhur idi.) Sırada galiba Hüseyin Baradan ve Filiz Akın vardı. Sonra, Levent'e geçecektik. Kimler yoktu ki, Z.Müren, Türkan Şoray, Fatma Girik, Yıldırım Gencer, Bayan Kahkaha (Adını hatırlayamadım bir türlü) vardı. Aslında birileri daha vardı, ama ben unuttum galiba. Sonra Bebek'e doğru inecektik. Ayhan Işık, kral vardı orada.

    Tüm gecekondu mahallesinin ağzında bile Christian Adam'ın "Si tu savais combien je t'aime" parçası vardı. İşte böyle bir tuhaftı İstanbul 70'li yıllarda. Melodi pasajı bir numaraydı. Aradığın tüm parçaları bulabilirdin pasaj plakçılarından. Bir de Esentepe'de bir dükkan vardı. Pasajı kesin görmüşsünüzdür, ama dükkanı siz hatırlamazsınız. Sahibi, Ömür Göksel'di. Sevemem artık, diye, 1972 kayıtlı bir plağı vardı. O dükkanın sahibi, işte bu Ömür Göksel'di

    Zaman Aşımı var bu işte galiba?

    Sene ya 1977 ya 1978, Gayrettepe’de, biz devrimcilerin siyasi şube, resmi makamların birinci şube dediği binaların çıkışındaki yokuşta inşaat yıkımındayız. Yıktığımız inşaat ya Ermeni ya da Rum lisesi. O zamanlar ne biliyoruz ne de pek umurumuzda neden yıkıldığını bu okulun.

    Yıkımı Kürt bir müteahhit üstlenmiş. O zamanlar inşaat yıkımı insan gücüyle. Benim olaya dahlim Feyzi’den. Feyzi’ye “Moruk, senin çevren geniş. İş çıkarsa bana da pasla,” demişim zamanında.

    Günlerden bir gün, “Yarın” diyor. Uzun uzun yeri tarif ettikten sonra “Yarın, aman ha zamanında gelesin”

    Yeri anlamam için her ısrarlı tarifine “Oğlum, kafayı yeme…Moruk, ben Gültepeliyim, Mecidiyeköylüyüm. Oralar benim avucumun içi. Hatta çıkışta seni Esentepe’ye, Esentepe pasajına Ömür Göksel’in dükkana götüreyim.”

    “ Tamam aga, siktir et Göksel’i mökseli, tanımam o lavuğu, sen zamanında gel, yeter” diyor.

    Daha sabahın yedisi ama, boyumdan büyük ettiğim lafların altında ezilmemek için erkenden oradayım. Ali Sami Yen’in arkasında Tarcan sokakta (belki de değildir), bahçe kapısı dahil daha hiçbir yerine balyoz yememiş bina o soluk sarı rengiyle yeşiller içinde mahzun duruyor. İçim ürpertilerle dolu siyasi şubenin önünde nöbet tutan frukolara (o zaman toplum polislerinin şapkaları beyazdı. Biz onlara fruko gazozuna benzedikleri için böyle derdik) bakıyorum. Onlar da, eğer biraz daha yakınlarında olsam, kıllanıp sorguya alacakmış gibi pür dikkat kesiyorlar beni.

    Daha fazla kıllanmaya mahal vermemek için kaldırıma kıçımı yerleştirip, yönümü Ali Sami Yen’e çevirip çöküyorum. Saat tam sekizde Feyzi ve yanında üç diğer Feyzi, üç proleter (bu Feyzi’nin onlara taktığı isim), iri gövdeleri, orta boylarında boyunları hesaba katılmayacak kadar kısa, nasırlı eller en dikkat çeken yerleriyle ortamı provokate ediyorlar.

    “Bu mu lan militan!? Üflesek düşer bu dülger” diyorlar.

    ”Balyozu kaldıramaz lan bu” diye de ekliyor aralarından biri. Bozulmuş moralimi yerine kotarmak için ayağa fırlıyorum “Aga, lümpenliğe gerek yok, sokturmayın balyozunuza. Proleter, proleter ahlakını unutmamalı…” diye fısıldıyorum.

    Feyzi atılıyor “Herkesin görevi farklıdır devrimde. Ziko, eğitir bir de iyi alet kullanır. Makina yani” diyor. Sanki belimde alet var gibi dirseklerimle düşen pantolonumu çekiştiriyorum. Ortalık sakinleşiyor bir anda. Saygının ta yüreklerden gelen ılık nefesini hissediyorum, moralim yerine geliyor. Frukoların bakışları altında tokalaşıyoruz, alayı Kığı’lı yoldaşlarla.

    Fiko, yıllar önce demiryolu işçisi olarak Haydarpaşa’ya gelmiş babanın Yeldeğirmeni’nde doğmuş, sapına kadar yeni İstanbul’lu oğlu, ustabaşımız, Yeldeğirmeni’nde oturuyor, Haydar Paşa Lisesi mezunu, cebinden çıkardığı bir tomar anahtar arasından ilk iki denemede bulduğu anahtarla bahçe kapısını açıyor. Hemen girişte, ana kapının arkasında, mekana daha önceden geldiklerini teyit eden balyoz ve çekiçlere gözlerim ilişiyor.

    Balyozları kapmak için ilk hareketi yapmasam da sona kalmamak için dikkatli süzüyorum milleti. Fiko,

    “Aga” diyor. “Bina tamamiyle boşaltılmamış. Şimdi beraber gezip bulduklarımızı bahçeye yığacağız. Topladıklarımızın işe yarayanlarını bölüşeceğiz, kalanlarını satıp, kırışacağız.” diyor.

    “ Siz kırışın, ben buradayım” diyecek oluyorum.

    Feyzi’nin “ Gel be yoldaş, belki derneğe uygun şeyler buluruz” demesinin, aslında “ Ha siktir, ipne, üç beş kuruş yolunu sen de bul” dediğini hepimiz anlıyoruz.

    Okulun her sınıfına, her odasına, her tenhasına girerken aradaki resmiyet kalkıyor, çığlık çığlığa ne bulursak bahçeye taşıyoruz. Neler yok ki?! Hadi bırak Erika, Olimpiya, Numan marka daktiloları, Facit marka hesap makinaları, haritaları, bando ekipmanlarını, örgüte bir teks makinası, sadece Fiko’nun, Feyzi’nin ve benim kırışacağımız onlarca kitaplık bir ganimeti kısa zamanda bahçeye yığıyoruz. Allahım, Fiko, Feyzi ve beni sevince boğan, başka kimsenin umurunda olmayan kimlerin ne kitapları var kırışacak…

    Hemen dalgacı halden sıyrılan ekip iş başı yapıyor. Bense kitapları tozlarından arındırmaya çalışıyorum. Feyzi başıma gelip,

    “Oğlum bunlar işi götürü aldı. Sokturma şimdi kitaplara, siktirme kitabını” demese sabaha kadar kitap temizleyeceğim.

    Tüm çatıyı öğleye kadar aktarıp, tek bir kiremidi helak etmeden bahçeye indiriyorlar. Kremitsiz çatıyı, günlerce aç kalmış aslanların vahşiliğinde parçalamaya hazır ekip Fiko’nun,

    “ Yoldaşlar, hadi yemek yiyelim” demesiyle ancak zaptediliyor. Yemek almak için göndermeye seçtiklerinin ben olduğunu fark ettiğimden “Atılmadım, ben istifa ettim” ayağıyla “Ne vereyim çalışanıma” kıvamında “Hem size nevale alayım, hem edeceğim telefonları edeyim” diye ağırbaşlı ettiğim lafla Fiko’nun avcuma saydığı paraları cebe indiriyorum.

    Şaşırdığım siparişi tekrar soruyorum. Cevap aynı “10 ekmek, yarım kilo helva, 250 gram siyah zeytin, 3 adet litrelik gazoz, iki paket Maltepe cigara”

    Öğle yemeği arası, gramına kadar eşit paylaşılan malzemenin Guetemala isyanından fırlamış nasırlı ellerin ayırdığı ekmeklerin arasına tıkıştırılan helva ve siyah zeytinlerin en fazla 15 dakikada mideye indirilmesiyle son buluyor.

    Sonra alelacele tellendirilen ikişer cigara...

    Sonra, (çok sonra oldu ama idare edeceksiniz) yok edilmiş çatıda her biri bir duvara çıkmış elemanın elindeki on kiloluk balyozun her beş saniyede bir gürp, gürp diye duvarları acımasızca dövüşü...

    Kısa zamanda 60 kilo bedenimle bir boka yaramayacağımda karar kılmış ekip bana yere düşen duvar bloklarını, nispeten daha hafif sayalama çekiciyle parçalama görevi veriyor.

    Fiko, arada direktif vermek için durduğu zamanlar dışında harbiden güzel sesiyle hicaz takılıyor. Derinden derinden ve o kadar coşkun söylüyor ki şarkıyı, bestesi de güftesi de hala kulaklarımda…

    “Ölüyorum kederimden, ölüyorum kederimden
    El içine çıkmaya yüzüm kalmadı…
    Ömrüm hiç gibi geçti. Derdin ne, derdin ne diye soran olmadı…” (O tarihlerde Müslim böyle yakıyordu bizi)

    Geceleri uyuyamıyordun ya Haller, ben de öyle. Hesse, diyorum, senin Haller, o münzevi ihtiyar, bu münzeviyi anlar mıydı? Bakma benim barışıklığıma sistemle; yalan. Zeitgeist’in ruhunun tuz ruhundan keskin hallerine karşıdır hala ruhum. İki kişiliğim, Haller gibi bu tek bedendedir. Ben de, tıpkı Haller gibi, baskın kültürün yarattığı sıkıntı, karmaşadan yoruldum. Ben de tıpkı o gibi savaşlardan bezgin hale geldim. Sıkıştım kaldım dinler, kültürler arasında. Hayatımı kolaylaştıracak çıkışlar ararım. Kıymam, kıyamam canıma çocuklarım var.

    O, Haller, hiç lüzumu yokken ayrıldı ya Maria’dan, artık gitme zamanım geldi, diye. Ben de ayrıldım ilk eşimden. Sen, Haller kendini de bitirdin. Ben yeni bir yol buldum kendime. Bir karım var. Çocuklarım, sende olmayan.

    Ah be Haller, yaşasaydın çok da, senle senin ardılların olan isyankar Beatniklere katılsaydık beraber. Sen yokken de katılmadım ben. Ama hep destekledim onları. Onların müziğine çok da uzak değildi isyan anlamında, bizim arabesk isyankar müziklerimizi dinledim.

    Romandan sonra hemen ilk yapılacak iş Hesse’nin hayatını okumak olmalı. Wiki ile yetinmeyin derim. Haller’de Hesse’yi, Hesse’de Haller’i çok bariz şekilde bulacaksınız. Otobiyografik bir roman. Ama sanki Haller, Hesse’nin olmak istediği bir yanıdır. Bu yanıyla antitezidir. Hesse ne kadar düzenliyse, Haller o kadar düzensizdir. Heller’in ruhsal sıkıntılarının yanına, Haller’de bir de bedensel hastalık vardır; gut. Yürüme zorluğu hayatından bezdirir.

    Haller için, bir yerde memurluk yapmak, günü ve yılı belli zamanlara bölerek yaşamak, başkalarının sözünü dinlemek düşüncesi kadar iğrenç ve korkunç başka şey yoktur. Bir büro, bir kalem odası, bir dairede çalışmak ölüm kadar nefret ettiği bir şeydi, görebileceği en kötü düştü, bir kışlada yaşanan tutsaklıktı. Bozkırkurdu bütün bunlardan kendini uzak tutmayı başarıyor. Hesse tam da yukarıda tariflenen bir iş hayatı yaşıyor. Bu özellikleriyle Haller, Hesse’nin antitezi gibidir.

    Hesse de iki dünya savaşı yaşamış insanlardandır. Artık şans mıdır bir yazar için, bilmem ama kim olursa olsun ağır travma olmalı.

    Haller’in Goethe sevgisinin (romanda bunun kaçmaz, çok vurgulu olduğunu göreceksiniz) o denli büyük olup Hafız’dan hiç söz etmemiş olmasına üzüldüm. İlk okuduğum zaman bunu far etmemiştim zira Hafız’ı bilmiyordum. Hafız-Goethe ilişkisini, tam da bu kitabın üstüne okumanızı öneririm.

    Kitapta anlatıcılarla bölünmüş kısımlar tarzında verilmesi o tarihlerde yenilik olmalı.

    Sen geçemedin, kıydın ömrüne ya, ama benim 50. yaş günümü geçeli çok oldu. Seni çok sevdim, sevdik, seviyoruz, seveceğiz Haller.
  • Merhaba Sevgili dostlarım, hayatımda bu kitap kadar heyecan vermeyen, sıkıcı, hiç mi hiç merak uyandırmayan bir kitap görmedim ve içinde aşk bile yok inanabiliyor musunuz?

    Dememi bekliyorsanız gözlerini bu satırlara dikmiş, olumsuz anlam içeren cümleleri görür görmez belki ilgisini çekmiş, belki de ciddi olamazsın deyip şaşırmış olan sen sevgili okur çok yanılıyorsunuz. Zira tam aksine bu kitabı okudukça bıraktığı soru işaretlerini çözebilmek için merak uyandırıcı bir biçimde ilerlerken heyecan ve aşk dolu bir hikâyenin içinde buluyorsunuz kendinizi.

    Öncelikle şunu belirtmek isterim ki bu kitabı çok sevgili dostlarım Hakan Arık ve Nausicaä'mla birlikte okumuş olmam şüphesiz ki kitabı benim için daha güzel hâle getirdi. O yüzden onlara çok teşekkür ediyorum ve bu incelemeyi de onlara ithafen yapıyorum :))

    SPOİLER'sız olmaz ki!
    Kitaba dönecek olursak adından başlamak istiyorum. "22/11/63" güzel bir tarih değil mi? Kitabı bu tarihte okusak belki daha manidar olabilirdi. Ama daha çok vardı ve bu kitap o kadar zaman bekletilmeyi hak etmiyor bence. :)
    Kitabımızın ana karakteri Jake Epping bir öğretmendir, gayet sıradan bir şekilde hayatına devam ederken bir gün çok önemli bir karar vermek zorunda kalıyor. Üstelik bu karar sadece onun hayatı için değil belki de tüm dünyayı etkileyecek kadar ehemmiyet arz ediyor. Bir hamburger dükkanının sahibi olan Al Templeton'un onu geçmişe açılan bir delikle tanıştırmasıyla hikâyemiz başlıyor. Al hastalanınca, Jake'den geçmişe gidip John Fitzgerald Kennedy'ye yapılan suikasti önlemesini istiyor. Tabi ki geçmişte yapılacak bu büyük değişikliğin iyi şeylere sebep olacağını düşünürek ama aynı zamanda bunun kötü şeylere de sebep olabileceğini aklından geçirmeyi unutuyor Al. Çünkü bir kelebek kanat çırpar ve bu koca bir dünyayı allak bullak da edebilir. Cennete de çevirebilir. Bilemeyiz değil mi? Bizim yaptığımız ufacık bir şey çok büyük bir şeye sebep oluyordur dünyanın başka bir yerinde ki buna kelebek etkisi denir.

    Hadi gelin kitaba kaldığımız yerden devam edelim dostlarım. Bugünün Jake Epping'i, geçmişin George Amberson'u oluverir. Geçmişte yaptığı değişikliğin gelecekte neye sebep olduğunu görmek için ilk olarak öğrencisi üzerinde deneme yapar. Harry Dunning adlı öğrencisi yazdığı kompozisyonda geçmişte babasının, annesini ve kardeşlerini nasıl öldürdüğünü ve kendisinin yaralı olarak kurtulduğunu anlatmaktadır. Acaba Jake'miz (onu sahiplendim malum 17 gün boyunca benimleydi :)) bu duruma engel olabilecek mi? Peki bunun sonucunda neler değişecek? Değiştiğinde her şey daha mı güzel olacak ki yoksa... Unutmadan bir şey daha geçmiş inatçıdır ve değişmek istemez Jake için bu hiç kolay olmayacak zira. Geçmiş onun, kendisini değiştirmesine engel olabilecek mi? Jake, Lee Oswald'ı da durdurabilecek mi? Kennedy'i öldürmesine engel olabilecek mi? Peki bunun sonucunda dünya gerçekten daha güzel bir yer mi olacak yoksa.. Üzgünüm size söyleyemem cevaplar kitapta gizli :) Peki ya aşk? İşte Jake geçmişte güzeller güzeli Sadie'yle karşılaşır. Sakar Sadie'miz ama tatlı Sadie'mizle. Geçmiş artık Jake için Sadie'yle anlamlıdır. Peki Sadie'nin başına neler gelecek? Jake, Sadie'sini kurtarabilecek mi? Ona gelecekten geldiğini ve diğer tüm gerçekleri anlatacak mı? Sadie'yle kavuşabilecekler mi? Unutmadan söyleyeyim geçmişte yaptığı değişikliklerden sonra delikten geçen kişi tekrar geleceğe dönüp sonra yine delikten geçmişe gittiğinde her defasında aynı tarihe gidiyor yani yaptıkları sıfırlanıyor kısmen. Ve geleceğe döndüğünde ise sadece gittiği anın üzerinden 2 dk geçmiş oluyor. Peki Jake geçmişteki kötü şeyleri düzeltebilecek mi? Ya Sadie'si ne olacak, onunla olmamak pahasına belki, bunu göze alabilecek mi? Çok soru sordum biliyorum bunlar hep merak edip okuyun diye. "Geçmiş uyumu, benzerlikleri sever." Jake buna yankı demeyi tercih ediyor. Bugün tarihlerden 12/09/18! Kim bilir belki 12/09/... ve başka bir yılda başka bir okur arkadaşım bu kitabı inceler. Geçmiş işte benzerlikleri seviyor malum. Ve kitapta dendiği gibi "Tarih tekerrürden ibarettir."

    Kitapta Stephen King'in O kitabına epey gönderme yapılmış, bu kitabı okumasam da göndermeleri az buçuk anlayabilmem için Hakan filmini izlememi tavsiye etti, iyi de yaptı ona tekrar teşekkür ediyorum. O sayfaları okurken anlayabilmeniz adına siz de benim gibi O kitabını okumamışsanız en azından filmini izlemenizi tavsiye ediyorum. Sadece bu kitaba değil;

    Rüzgar Gibi Geçti

    Fareler ve İnsanlar ve

    Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabındaki bazı karakterlere de göndermeler vardı. Yani aslında düşünüyorum da bu kitapta daha ne yoktu ki? :)) Çok şey var yazılacak, sizi yormak istemiyorum daha fazla.

    Son olarak sevgili okurlar bizce de dans hayattır. Biz belki bir Bayan D, veya Bay A olmayabiliriz. Ama yine de dans edebiliriz :D
    Kitabı okuyup en sonda "Ne güzel dans ettik değil mi?" demek istemez misiniz?
    Şu an bu cümle sizin için bir anlam ifade etmiyor belki. Kitap bittiğinde benim kalbimi sızlattı :(

    Bu arada kitap içinde ara ara hoş olmayan sözcükler var. Ve müstehcen şeyler. O yüzden 1 puan kırmıştım. Ama sağolsun Hakan Arık ve Samet Hızır zorla 10 yaptırttılar, kıramadım. :)

    Dilerim ki tebessümle ve sevgiyle kalın..

    Siz daha burada mısınız yoksa bu kitabı hâlâ okuma listenize almadınız mı? O kadar anlattım ama hiç merak etmediniz mi? Ettiniz öyle hissediyorum, beni kıracak mısınız? Sanmıyorum...

    Görüşmek dileğiyle, Jimlaaaa! (Bu kelimenin ifade ettiği anlam yine kitapta saklı) Hoşçakalın dostlarım :)