• BAYANLAR-BAYLAR BANA BİR KAÇ KİTAP ÖNEREBİLİRMİNİZ? KONULARINI PARANTEZLE BELİRTSENİZ COK SEVİNİRİM, HEPİNİZİ SEVİYORUM❤❤❤
  • Bayanlar mutlaka evlenin. Çünkü hiçbir erkek cezasız kalmamalı.
  • Erkekten kanka olur mu??
  • -Neden bu kadar kötümsersin?
    -Sen neden değilsin? Çevrene bakmıyor musun ? En mutlu görünenlerine bile? Bütün bunlar üç oda , Bir mutfak , iki çocuk düşü ile başlıyor. Sonra? Haydi bayanlar, baylar ! Bu fırsatı kaçırmayın. Siz de girin , siz de görün. Üç perdelik dram. Birinci kısım: Dağlar dümdüz. İkinci kısım: Ne çok tepe ! Üçüncü kısım: Ova batak. Bugünlük Bu kadar baylar. İyi geceler. Yarın gene bekleriz.
    -Nasıl da büyütüyorsun!(Kolunu sıktı.) Erkekler de benim beklediğimden fazla bir şey istemezler sanırdım.
    İçinden "Ha şöyle," dedi, biraz sarsıl bakalım.Acelem yok benim , biliyorsun. Bir gün sana dünyada dayanılacak tek şeyin sevgi olduğunu öğretecem." Tünelin önünden geçtiler. "Acaba en çok hangimiz sarsıldık? Ev mi , yoksa kafasındaki 'ben' mi?"
    Yusuf Atılgan
    Sayfa 76 - YKY
  • — Düşünüyorum da, şeytan yoksa, o zaman onu insan icat etmiştir; hem de kendi benzeri olarak icat etmiştir.
    — Tıpkı Tanrı gibi, değil mi?
    İvan güldü.
    — Sen de Hamlet’teki Polonius’un dediği gibi, taşı gediğine yerleştirmeyi pek biliyorsun. Kendi sözümle yakaladın beni. Ziyanı yok, memnunum. İnsanın yarattığı Tanrı da kendine benziyorsa nasıl bir Tanrıdır bilmem. Demin, bunlardan ne diye söz açtığımı sordun. Bak; ben belirli olayları, hikâyeleri toplayıp yazmaya pek meraklıyım. Gazetelerde okuduklarımı, kulaktan duyduklarımı not eder yazarım. Hayli zengin bir koleksiyonum var. Bizde bilirsin, daha çok dayak, sopa, kırbaç geçer; ulusal bir nitelik kazanmıştır bunlar. Bizde kulaktan çivilemek yoktur, ne de olsa Avrupalıyız, ama sopa, kırbaç özbeöz malımızdır, elimizden alınamaz. Yabancı ülkelerde dayak faslı kalkmış galiba; ahlak mı düzelmiş, yeni yasalar mı insanlara birbirlerini dövmek için izin vermiyormuş ne… Ama oradakiler kendilerini başka, tıpkı bizdeki gibi tam anlamıyla ulusal bir biçimde ödüllendirmiştir; o kadar ulusal ki, bizde gerçekleşemeyeceğe benzer. Gene de son zamanlarda yüksek çevrelerinizde dini bir akımın başlamasıyla galiba bizde de rağbet bulacak. Fransızcadan çevrilmiş nefis bir broşürcüğüm var. Oldukça yakın, topu topu beş yıl önce, Cenevre’de, galiba yirmi üç yaşında Richard adında bir haydut ve katil hüküm giymiş. Delikanlı idam edilmek üzereyken tövbekâr olmuş, dinine dönmüş. Sözü geçen Richard birisinin yasadışı çocuğuymuş. Henüz beş altı yaşındayken anası babası onu İsviçre’de dağda bir çoban ailesine hediye etmişler, ötekiler de çocuğu işlerinde kullanmak üzere yetiştirmişler. Richard, vahşi bir hayvan yavrusu gibi büyümüş, çobanlar ona hiçbir şey öğretmemişler, yedi yaşını bitirince, kara, yağmura, soğuğa bakmadan yarı çıplak, yarı aç, yarı tok bir halde sürülerin başına göndermeye başlamışlar. Hareketlerini hiç de kötü bulmuyor, vicdan azabı duymuyorlarmış, tam tersine buna hakları olduğuna inanıyorlarmış. Çünkü Richard onlara bir eşya gibi hediye edilmiş; karnını bile fazladan, gönüllerinden koparak doyuruyorlarmış… Richard kendi söyleyişiyle, o yıllar, İncil’in Müsrif oğlu gibi yaşıyormuş; açlığını, satış için semirtilen domuzların kepek bulamacıyla gidermeye can atarmış. Ama sahipleri bunu da vermiyor, domuzların yemliğinden çalacak olursa kıyasıya dövüyorlarınış. Richard’ın çocukluğuyla ilk gençliği, büyüyüp gürbüzleşip hırsızlığa başlamasına kadarki zamanı böyle geçmiş. Bu vahşi yaratık Cenevre’ye yerleşmiş, gündelik kazandığı parayı içkiye veriyor, vahşi hayvandan farksız yaşıyormuş. Sonunda bir ihtiyarı öldürüp soymuş. Yakalanıp mahkemeye verilince idam hükmü giymiş. Orada bu gibi işlerde fazla duygulu davranmazlar! Hapishanedeyken Richard’ın çevresini bir yığın papaz, çeşitli İsa cemiyetlerinin üyeleri, hayır kurumlarından bayanlar, vb. sarmış. Hapishanede yattığı sırada okumayazma öğretmişler, İncil’i anlatmaya başlamışlar. Vicdanını, aklını harekete getirmiş, sıkıştırmış, dırdır etmişler. Sonunda adamcağız suçunu olduğu gibi kabullenmiş. Richard mahkemeye, bir canavar olduğunu, ama sonunda Tanrının ışığıyla aydınlanarak affına uğradığını yazılı olarak bildirmiş. Cenevre, bütün dindar Cenevre heyecanla ayağa kalkmış. Yüksek, kibar muhit insanları hapishaneye üşüşmüşler, Richard’ı kucaklayıp öpüyor, “Sen, Tanrının yardım elini uzattığı kardeşimizsin!..” diyorlarmış. Richard da duygulanarak gözyaşı döküyormuş. “Evet, kutsal ışığa kavuştum! Eskiden, çocukluğumda ve ilk gençliğimde domuzların yediklerini öpüp başıma koyuyordum, ama şimdi kutsal ışığa kavuştum, Tanrı kulu olarak öleceğim!” “Evet, öyle Richard, Tanrı kulu olarak öl, kan döktüğün için Tanrı adına öleceksin! Ama domuzların yemini kıskanıp çalarken (iyi değildi bu, hırsızlık yasaktır!) Tanrıyı tanımıyordun; varsın olsun, gene de kan döktüğün için ölmen gerekiyor.” İdam günü gelmiş. Richard ağlayarak durmadan, “Hayatımın en mutlu günü, Tanrıya gidiyorum!..” diye tekrarlıyormuş. Papazlarla yargıçlar ve hayırsever bayanlar da, “Evet, ömrünün en mutlu günü bu, çünkü Tanrıya gidiyorsun!” dive bağırıyorlarmış. Kimi arabayla, kimi yayan, hepsi kütle halinde Richard’ın bindiği hapishane arabasının peşinden gidiyormuş. Adamın asılacağı alana gelince, ‘”Öl kardeşim!” diye Richard’a bağırmaya başlamışlar; “Tanrı adına öl, çünkü O yardım elini uzattı sana!” Böylece Richard, kardeşlerinin kucaklamaları arasında idam yerine götürülmüş. Tanrının ışığına kavuştuğu için kafasını giyotinde tam kardeşçe bir şekilde uçuruvermişler. Gayet tipik bir olay bu. Broşürü, Protestanlığı koruyan yüksek muhitten birtakım Rus hayırseverleri Rusçaya çevirmişler. Rus halkını aydınlatmak için çeşitli gazetelerle diğer yayın organlarına parasız olarak basılmak üzere dağıtmışlar. Richard oyununun tadı ulusal oluşundadır. Biz, Tanrının ışığına kavuşmuş bir kardeşimizin kellesini uçurmayı saçma buluruz, ama tekrar ediyorum, gene de aşağı kalmayız. Bizim, tarihten kalma, içten gelen büyük bir tutkunluğumuz, dayak zevkimiz vardır. Nekrasov’un, bir mujiğin kırbaçla atının gözlerine, “Tatlı bakışlı gözleri”ne vurduğunu anlatan bir şiiri var. Herkesin bildiği Rusluk bu. Şiirde, at, gücünden fazla taşıdığı yükle çamura saplanmış, arabayı kurtaramıyor; mujik, hayvanı hırsla döver, ne yaptığının farkında olmadan, dayağın tadını çıkararak, acı acı durmadan döver… “Halin yoksa da çek, geber de çek!” Beygirceğiz gayretle çırpınır, öteki, kendini savunamayan “ağlayan gözlerine” kırbacı indirmeye başlar. Hayvan kendinden geçerek ileri atılır, bütün vücuduyla şapır şıpır titreyerek, soluk almadan, yan yan, çirkin, doğal olmayan bir sıçramayla yürür. Nekrasov’un anlatışı insanın içini paralıyor. Oysa bu sadece bir beygirdir. Tanrının dayak yemek için yarattığı bir beygir… Tatarlar öğütledi bunu bize; yadigâr olarak da bir kırbaç bıraktılar. Ama yalnız atlar değil, insanlar da dövülür. Aydın, okumuş bir adamla karısı öz kızlarını, yedi yaşındaki bir yavruyu sopayla dövüyorlar. Bunu en ince noktasına kadar not etmiştim. Babası dövmek için kullandığı kuru dalların dikenli olmasına dikkat ediyor; dayak “daha oturaklı” oluyormuş, böylece kızcağıza “yerleştirmeye” başlıyor. Dayak atanlar arasında öyleleri var ki dövdükçe kızışıp sonunda tam bir şehvet duymaya başlarlar, bunu iyice biliyorum. Şöyle bir beş on dakika döverler; vuruşlar gittikçe hızlanır, sıklaşır, daha yakıcı olur. Çocuk bağırır, sonra artık bağıramaz olur, tıkanır sadece, “Baba, baba, babacığım!” diye inler… Sözünü ettiğim olay, her nasılsa, kim bilir hangi şeytanın burnunu sokmasıyla mahkemeye yansımış. Bir avukat tutulmuş. Rus halkının avukatlara ablakat, “kiralık vicdan” diye ad takması hayli eskidir. Avukat müşterisini savunmak için yırtınmış: “Mesele gayet basit, bir babanın kızını dövmesi gibi olağan bir işi mahkemeye düşürmek ayıptır.” Jüri kanmış bu sözlere, toplaşarak adamı temize çıkarmışlar. Mahkemede bulunanlar, canavar kurtuldu diye sevinç çığlıklarını basmışlar. Ah, ben orada olsaydım, canavar adına bir öğrenci bursu kurulmasını öne sürerdim. Hoş tablolardır bunlar!.. Ama çocuk konularında bunlardan daha nefisleri de var bende. Rus çocuklarına ait çok, pek çok şey topladım Alyoşa. Küçücük, beş yaşında bir kızcağızdan anası babası, “saygıdeğer, mevki sahibi, okumuş, terbiye görmüş” insanlar nefret ediyorlardı. Bak, bir daha kesin olarak söyleyeyim, bazı insanlarda çocukları, sadece çocukları hırpalama zevki tam bir tutkunluk hali almıştır. İnsan cinsinden başka yaratıklara karşı Avrupalılar gibi aydın ve insansever, son derece hatırlı, yumuşaktırlar. Ama çocukları hırpalamaktan pek hoşlanırlar, hatta çocukları bu anlamda severler. Canavarları, karşısındakinin aczi kendini koruyamayan, kimseye sığınamayan bir yavrunun melekvari, safça güveni büsbütün kışkırtır. Bütün bunlar zalimin damarlarındaki kötü kanı kızıştırır. Şüphesiz, her insanda bir hayvan gizlidir; hiddet, hırpaladığı kurbanın haykırışlarından kabaran şehvet hayvanı sefahatin verdiği kötü hastalıkların, nekris, böbrek, vb. illetlerin hayvanı, zincirinden boşanmış bir canavar… O zavallı beş yaşındaki kıza aydın geçinen ana babası çeşitli eziyetler ederlerdi. Elle, sopayla döver, zaman zaman tekmeler, neden yaptıklarını iyice bilmeden çocuğun vücudunu çürük içinde bırakırlardı. Sonunda işkencenin en incesine vardılar: Haber vermediği için küçük kızlarını kışın en soğuk gecelerinde helaya kapatmaya başladılar. (Sanki o yaşta, deliksiz uykuya dalmış bir çocuk aptesi geldiğini haber vermeyi bilebilirmiş gibi) Ceza olarak pisliğini yüzüne sürüyor, ağzına sokarak yemeye zorluyorlardı. Bunu yapan, kızın öz annesiydi! Bu ana, kızının pis helada inlediğini duyarken yatağında rahat uyuyabiliyordu! Düşün, başına geleni kavrayamayacak kadar küçük yaratık o murdar, karanlık, soğuk yerde, ufacık eliyle sızlayan göğsünü yumruklayarak gözyaşları döküyor, “Tanrıcığı”na onu koruması için yalvarıyordu. Bu saçmalığa akıl erdirebiliyor musun sen dostum, kardeşim, dindar rahip adayı? Bu saçmalığın ne gereği var, dünyada varlığının nedeni ne? Bu olmasa, insan iyilikle kötülüğü ayırt edemeyeceği için yaşayamazmış derler. Bu kadar pahalıya patlayan iyilikle kötülüğün canı cehenneme! Bir yavrunun “Tanrıcığı”na döktüğü gözyaşları dünyanın bütün bilgisine bedeldir. Büyüklerin acılarını hesaba katmıyorum; onlar elma yemiş; cehenneme kadar yolu var, fakat bunlar, bunlar!.. Üzüyorum seni Alyoşka, bir tuhaf oldun, istersen bırakayım.
    Dostoyevski
    Sayfa 311 - Türkiye İş Bankası Yayınları
  • Bayanlar ve baylar canınız cehenneme .
  • Eski matematik öğretmenimin sözlerini anımsadım birden. O sık sık, "Bu şekilde akıl yürütmeye devam edersek sonuçta nereye varırız bayanlar ve baylar? " derdi. "Bu bizi nereye götürür? "
  • Bayanlar, baylar. Boşlukta süzülüp duruyoruz.
  • Yazar: Hüseyin T.
    Hikaye Adı : Siyah Kar
    Link: #32237073
    Ressam : Klimt

    http://hizliresim.com/b6L0W8

    Aaa şehrinden İii şehrine eşek yüküyle gıda boyası taşıyan kargo uçağı, kasabanın aylak avcılarından kaçan kuşların motoruna dalması sonucu Eee şehrinde kaçınılmaz bir infilakla parçalandı ve bulutlardan selam alıp toprağa koştu.

    İlk motordaki patlamayla kaptan, mürettebattaki sarhoş kaptanları uyandırmaya çalışmış ama başaramayacağını anlayarak paraşütünü alıp uçaktan atlamıştı. Birkaç saniye içinde de zaten ses, basınç, yüksek sıcaklık ve kara-kızıl renk cümbüşü... Görevini ifa etmek üzere orada bulunan Ölümcül Melek pilotun bu girişimini gözden kaçırmıştı. Kokpitteki iki kaptanla işini bitiren Ölümcül Melek, üçüncü kişiyi bulamayınca panikleyerek etrafı kolaçan etmiş ancak yoğun dumandan ötürü pek bir şey görememişti. Bu esnada patlamadan doğan yoğun basınç bir zaman bükülmesine sebep olmuş ve pilot, otuz beş yıl önceki gibi bir bebek olarak kasabadaki bir kapının önüne iniş yapmıştı.

    ("Kesin o evdekilerin de ya çocuğu olmuyordur ya da çocuklarını yeni kaybetmiştir, ne sıradan bir anlatı." diyen okur yine de anlatıya tepeden bakarak, sadaka verirmişçesine okumaya devam eder.)

    "Lütfi, koş gel dışarıya bak, siyah kar yağıyor!" der hayretle camın ardını izleyen Ülfet. Lütfi, kısırlığıyla sıyırmaya başladığını düşündüğü yedi yıllık karısının iyiden iyiye delirmeye başladığı inancıyla kumandayı divana bırakıp dudaklarını memnuniyetsizliğini ifade edercesine sıktı ve cama gitti. Camdan baktığında karısının haklı olduğunu anladı. Aklına Memik Dede'nin sözleri geldi: "Gıyamet ne zaman gopacak bilin mi Lüdfi? Ergekler garıya, garlar garaya dönünce. Bak, ergekler hepisi garı gılıklı enlam. Ha bi de gara gara garlar dögülmeye başladı mı anla ki ötecek düdük, gopacak gıyamet." Korku ve şaşkınlığın aynı bahçeyi paylaştığı bir duyguyla dışarı çıkmak üzere kapıyı açan Lütfi karşısında altında bir şeyin kıpraştığı ipli, geniş bir naylon gördü. Siyah karların dökülmesiyle eş zamanlı yaşanan bu durum onu ürküttü. "Ülfet kız, kapının ardından değneğimi ver hele!" Elindeki değnekle uzaktan ve temkinli naylonu havaya kaldırdı. Yıllardır karısının altından çıkarmasını beklediği bebeği nereden geldiği belirsiz bir naylonun altından çıkardı. Kimseye görünmeden hem paraşütü hem bebeği hızlıca eve soktu.

    ("Al işte, farklı bir şey çıksa şaşardım zaten. Şimdi de Azrail pilotu bulmak için kasabaya iner herhalde, ne olacak sanki başka.")

    Köyün gençlerinin siyah kar yağmasını sosyal medya hesaplarından paylaşmaları ve olayın ulusal basında yer etmesi bir anda kasabayı turistik bir bölge hüviyetine soktu. Bölge halkı, havaların ısınmaması, karın durmaması için cami imamıyla beraber kar duasına çıktı. Kar kasaba için kâr kapısı oldu. O yağan siyah şeyler kasaba için kar değil kârdır artık. Ölümcül melek de bu esnada boş durmamaktadır. Önce tekmil kıyafet bir insan gibi civardaki hastaneleri gezer, aradığını bulamaz. Sonra uçak enkazının civarında dağ bayır gezinir, aradığını yine bulamaz. Hastanede ve arazide olmadığına göre birilerinin bakımı altındadır der ve civar kasabaları gezmeye başlar.

    ("Şimdi işler biraz karıştı. Azrail pilotu koca adam olarak arayacak ama pilot el kadar bebe oldu. O kısım da zaten müthiş saçma ve mantıksızdı, daha o cümlede bırakmalıydım ya neyse.")

    Tüm bu olağanüstülüklerin ortasında, hatta tam ortasında, Lütfi ve Ülfet ailesi, kasabadaki bu hengame ve patırtı sayesinde kapılarına kadar gelen bu bebeği nasıl saklayacakları, sonrasında ne yapacakları hususunda zaman kazanmış oldular. Şu an kasabalının aklındaki tek şey siyah karı daha farklı ne şekilde ve boyutta kâra çevirebiliriz düşüncesiydi. Memik Dede'nin kıyamete dair kehaneti bile umurlarında değildi.

    Ölümcül Melek, enkazın bulunduğu köydeki evleri bir jandarma olarak gezdi. "Son zamanlarda kasabada bir yabancı gördünüz mü?", "Otuzlu yaşlarında kaçak bir mahkumu arıyoruz, şüphelendiğiniz biri olursa kahvede olacağım, beni bulun." Buradan sonuç alamayınca yan köye geçti. Pilot muhtemelen rüzgardan ötürü civar köylere konmuştu. Sonra siyah kar yağan köye geldi. Patlama esnasında rüzgar bulutları buraya taşıdıysa pilot da buralarda olmalı diye düşündü. Önce muhtarı aradı ama bulamadı. Şu sıralar köyde kimse yerinde değildi. Müezzin bazı ezanları kaçırmış, imam namazları atlamış; öğretmen teneffüs kadar ders, ders kadar teneffüs yapmıştı. Köyde evden çıkamayan tek kişi Ülfet'ti. Onu eve bağlayan çok geçerli bir sebebi vardı: Otuz beş yaşında bir bebek. Ölümcül Melek karı kâra çeviren bu köydeki evleri gezmeye başladı. Evlerin çoğuna giremedi bile, köydeki hanelerin çoğu boştu. Camdan hala yağmakta olan siyah karı izleyen Ülfet'in önünden kardan daha siyah bir şey geçti. O karartı daha sonra sese dönüştü: "Tak tak tak". Ülfet başındaki örtüyü düzeltti, boşluk üstüne baskı uyguluyor gibi hissetti. Kapıyı açtı. " Son zamanlarda köyde otuzlu yaşlarında bir yabancı gördünüz mü?" Ülfet'in bedeni hatta ruhu korku kokar oldu. Endişesini ağzının içinde geveleyip: "Köy hepten yabancı dolu beyim. Otuz yaşında olan da var, on yaşında olan da elli yaşında olan da." Ölümcül Melek evin içini görmek istedi, onu buraya çeken bir şey vardı. "Bir mahkum firar etti geçen gün, tehlikeli bir mahkum. Evin içini gezebilir miyim?" "Buyur beyim." Ölümcül Melek zaten iki göz odası olan evi, kömürlüğü, bahçeyi bir çırpıda inceledi. Beşikteki bebeği çıkmak üzereyken fark etti. "Allah bağışlasın bacım." diyerek beşikteki örtüyü çekti. Bebeğin yüzü hiç bebeksi değildi. Yadırgadı Melek. Gülümsedi bebek ve henüz otuz beş yaşında ve birkaç günlük olmasına rağmen ilk kez konuştu: "Baylar bayanlar ve sevgili çocuklar, ben kaptan pilotunuz..."