• V E S İ K A L I Y Â R İ M
    Filmi Üzerine Bir Denemem

    Yolculuğumuz 1 Eylül 1940 tarihli Küllük Mecmuasında yayımlanan Tahattur isimli şiirle başlıyor. Şiiri Orhan Veli Temmuz 1940'da yazmıştır:
    ''Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden; / Tabakam senin yadigârın; / '' İki elin kanda olsa gel '' diyor / Telgrafın; / Nasıl unuturum seni ben, / Vesikalı yârim ''

    Bu şiir, sadece bir sayı yayımlandıktan sonra 26.9.1940 tarihinde bir Emniyet Müdürü yazısıyla kapatılan Küllük Mecmuasının kapatılmasına neden olduğu söylenen şiirdir. O kadar ki, 1941'de 'Garip' adıyla yayımlanan kitaba isim arama sürecinde Orhan Veli'nin öncelikli tercihi yine bu ''Tahattur'' ismi olmuştur. Tahattur, 'hatırlama' demek. İmdi, bakın görün Orhan Veli kendi hatırladıkça bizlere neleri hatırlatacak!

    Bir şiirden, bir öyküye.. bir büyük şairden, bir büyük öykücüye geçelim. 9 Şubat 1947 tarihinde Yedigün Mecmuasında Sait Faik'in ''Menekşeli Vadi'' isimli bir öyküsü yayımlanır. İlk kez 1948'de basılan Lüzumsuz Adam kitabında yer verilen bu kısa öykü sonraki yıllarda yanına Tahattur'u alıp uzun, upuzun bir yolculuğa çıkacaktır.

    Gelin evvela Menekşeli Vadi öyküsüne bir göz gezdirelim: Bayram isminde 28 yaşında bir genç adam vardır. Evli; iki çocuklu.. O vakit için İstabul dışında menekşelerle dolu bir vadide yaşar. Anne, babası, karısı ve çocuklarıyla birlikte... Geçimini bağ bahçe işleriyle karşılar; yetiştirdiklerini pazarda satar. Günün birinde gittiği Beyoğlu'nda çiçeklerini sattıktan sonra içki içer, meyhanede Seher adında bir kadın tanır, sevdalanır. Seher ile birlikte yaşamaya başlar. Seher yüzünden çok kavgalar eder. Bıçaklar çeker. Yedi sekiz ay hapis yatar. Bu sırada Seher bir üniformalının peşine düşer. Hapisten çıkan Bayram Seher'i arar ve bulunca onu böğründen bıçaklar. Ama Seher ölmez. Kendisini kimin yaraladığını da söylemez. Sonra barışsalar da, Seher'in Bayram'ı katil etmemek için yapmadığı kalmaz. Bayram öykünün sonunda yedi sene evvel bir sabah çıkıp gittiği evine geri döner. Karısına.. çocuklarına... Her tarafta menekşe kokusu vardır.

    Bu menekşe kokusunu tahattur edip duracağız bundan sonra... 1960'ların ortasındayız. Sinemamızın yetkin yönetmenlerinden Lütfi Akad bu kokuların aktarı. Bu şiir ve öykünün ellerini birleştirip bir film çekmek ister. Bir metin oluşturmak üzere, önemli çevirileri, gezi yazıları, tiyatro eleştirileri ile tanınan Burhan Arpad ile irtibata geçilir. Lakin şu olur, bu olur.. proje akim kalır. Mamafih Burhan Arpad çalışmalarının neticesinde 1968'de yayımlayacağı tek romanı olan ''Alnımdaki Bıçak Yarası'' isimli romanını 1965'de yazıp bitirir. Böylece yolculuğumuza şiir ve öyküden sonra bir roman da iştirak etmiş olur.

    Alnımdaki Bıçak Yarası'nın -ulaşabildiğim- 1974'de May Yayınları'ndan yayımlanan ikinci baskısının girişinde Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiiri vardır. Nitekim kitap ismini Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiirinin ilk dizesinden almıştır. Yedi dize, dört cümleden mürekkep mezkur şiiri romanlaştıran Arpad'ın kaleminde her dize vücut bulur, öyküleşir. Şüphesiz ki Burhan Arpad, Sait Faik'in Menekşeli Vadi öyküsünü okumuştur ve ondan esinlenmiştir. Ancak o daha çok Tahattur'a düşülmüş bir dipnot yazmıştır.

    Onun bu kısa romanında Haliç kıyılarında Nuri Amcanın Geyikli Aile Çay Bahçesi'nde ocakbaşı olarak çalışan Kazım, öksüz ve yetim biridir. Bakardır. Yirmili yaşlarındadır. Bir gün arkadaşlarıyla gittiği Çiçekpasajı'ndaki meyhanede bir kadına küfürler eden adamla kadını korumak için tutuştuğu kavgada alnına bıçak yarası alır. (Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden) O kadın Zehra'dır. Sonraki karşılaşmada aralarında aşk başlar. (Bu romanda hep ''Dizlerine kapansam kana kana ağlasam'' şarkısı çalar durur usulca) Zehra, Kazım'a sigara tabakası alır. Yadigârlık. (Tabakam senin yadigârın) Ama Zehra ''vesikalı'' bir hayat kadınıdır. Kazım'dan gebe kalır. Kazım ile evlenemese bile karnındaki çocuğunun vesikalı bir kadından doğmasını istemediğinden vesikalık durumunun kaldırılması İçin komisyona dilekçe verir. Fakat Kazım'a hakikati söylemek zorunda kalınca genç adam Zehra'yı terk eder. Kazım, Zehra'nın çektiği ''iki elin kanda olsa gel'' telgrafıyla Zehra'ya koşar. (''İki elin kanda olda gel'' diyor / Telgrafın) Ama Zehra bir serseri dalaşında ağır yaralanmıştır, ameliyat sonrası Kazım'ı son kez görür ve karnındaki bebeği ile ölür. Kazım alnınındaki bıçak yarası yüreğini acıtır ve hastane koridorunda adeta Orhan Veli şiirinin son dizeleriyle baş başa kalır: '' Nasıl unuturum seni ben / Vesikalı yârim? ''

    Arpad, Selim İleri'nin yazdığı gibi, ''Senaryo kurgusunu çağrıştıran bir yöntemle kırık ve imkansız bir aşk öyküsünü 'sahne sahne' dile getirmiştir.'' Gerek Menekşeli Vadi'nin gerekse Alnımdaki Bıçak Yarası'nın da sonradan film yapıldığını da söyleyelim.

    Bu romanın yayımlandığı 1968 yılında Türk sinemasının gerçek bir klasiği olan capcanlı ve dupduru bir film de vizyondadır. Bir şiir, bir öykü, bir romandan bir filme durak durak akıp gidiyor yolculuğumuz. Bir şiirin ilk dizesini kendisine isim olarak alan romandan son dizesini isim yapan filme: Vesikalı Yârim!

    Türk sinemasının en üretken ve en unutulmaz senaristi Safa Önal, Lütfi Akad'ın teklifiyle Sait Faik'in Menekşe Vadisi'nden esinli senaryosuyla unutulmaz diyaloglar ve sahneler yazar. Türkan Şoray bir taze kadındır ki güzelliği can alıcıdır; İzzet Günay dokunaklı bakışlarıyla ve kaytan bıyıklarıyla karşımızdadır. Nefis bir tango seyreder gibiyizdir, ..ritimli müzikler ve müthiş ahenkli hareketlerle saplanıp kalırız ekrana. Saplanıp kalır içimize bir şeyler. Bir tığ gibi diyorum ya; bir tığ gibi saplanıp kalır Türkan'ın güzelliği, İzzet'in bakışları. İmkansız bir aşk saplanıp kalır. Şükran Ay'ın sesinden bilhassa Kalbimi Kıra Kıra şarkısının rüzgârıyla ve sair şarkılarla iç içe mükemmel bir melodram havası eser. Yer yer trajedi... Lütfi Akad ustaya minnet duyarız.

    Halil'dir bu kez karşımızda olan. O da evli, iki çocuklu... Babasıyla manavlık yapar. Tıpkı Menekşeli Vadi'deki gibi Beyoğlu'nda bir meyhanede bir kadına aşık olur. Sabiha'dır bu kez karşımızda olan. ... Bir sahne.. Halil sorar; '' Sabiha asıl adın mı?'' Sabiha cevap verir; ''Yok yalancı. Takma isim olsa Sabiha mı olur?'' ... Safa Önal, bu tarz etkileyici, güçlü diyaloglarla unutulmaz repliklere hayat verir. Tam elli senedir kuşak kuşak yaşayan... Sahici adı Sabiha'dır ki böylece şehvet metası kostümünden sıyrılıp sevdiğinin hayatına kendi öz kimliği ile girer. Bu çok mühimdir, çok.

    Halil, Menekşeli Vadi'deki gibi evini, karısını, çocuklarını terk eder. ''Kokulu ve boyalı kadın'' Sabiha ile yaşamaya başlar. ... Yine bir sahne.. Halil, ''Boyanı silmişsin, kokun da gitmiş.'' der. ..Ve biz Menekşeli Vadideki Bayram'ın ''... ama boyalı, kokulu kadın hiç koklamamıştım.'' sözlerini tahattur ederiz! Biz durmadan bir şiir, bir öykü, bir roman ve bir film arasında bir şeyleri tahattur edip dururuz. ...
    Halil her ne kadar evli de olsa, ''Nerelere gidiyor, neler yapıyorsak hepsi bende ilk'' diyeceği duyguların alkımında uçar. Sabiha ise Halil'in evli olduğunu öğrenince artık bir göl gibi sularını içine çeker.
    ... Hep bir sahne..
    '' - Evli misin, evliymişsin diyecektin.
    - Diyemem.
    - Niye diyemezmişsin. Korkun ne?
    - Ya evet derse? ''
    Budur işte Vesikalı Yarim'i büyüten, büyüten, büyüten...
    Sabiha, bağırıp çağırmadan tavırlarıyla bağırıp çağırır.
    Ve - âh - o tüm zamanların en iyi film repliklerinden biri:
    '' Sevgi de yetmiyormuş; çok eskiden rastlaşacaktık! ''
    Sabiha evi terk eder.

    Halil, Bayram'ın Seher için ettiği kavgaları Sabiha için eder. O da hapse girer. Lakin Sabiha, Seher gibi değildir. Burada ayrılır, film ile öykü... Sabiha Halil'e sulusepkin sevdalıdır. Halil içeride iken sevdasına sadık kalır, vesikasını kendi içinde yırtar. Ama, ama, ama... En geçilmez bir dağ gibi arada karısı ve çocukları olunca geri çekilmek ister Sabiha. Vesikalı Yârim'de böyle iplik gibi yağmurlar yağar. Sonra Sabiha, Alnımda Bıçak Yarası'ndaki Zehra'ya da benzemez. ''İki elin kanda da olsa gel '' diye telgraf atan kadın değildir o. ''Sana benden yar olmaz'' diye mihnetle çekip gidendir. Halil o mektubu alır, Boğaz'da bir daha okur. Halil o mektubu alır, buruşturup yere atar. Halil o mektubu tekrar yerden alır, cebine koyar. Böyledir ve budur Vesikalı Yarim.
    Sahneler, sahneler... Halil ümidini kessin diye Sabiha ''işe'' tekrar başlayınca.. Halil Sabiha'yı bıçaklar. Ancak Sabiha, Halil'i ele vermemek için ''ben kendimi bıçakladım'' deyince Halil; ''Asıl şimdi yıktı beni'' deyiverir. Tahattur, tahattur, tahattur.... Menekşeli Vadi'de kendisini kimin yaraladığını söylemeyen Seher için Sait Faik de şöyle yazmamış mıydı: ''Seher'in yaptığı erkeklik de Bayram'ın elini kolunu beygir bağlar gibi bağlıyordu.''

    Halil de sonunda evine döner. Kapıyı çalar. Oğlan çocuğu şaşkın; ''Anne babam geldi.'' diye sevinç ve korkuyla karışık, karmakarışık seslenir. Halil'in karısı (ismini bile bilmeyiz!) kenara çekilir, yol verir ona. Halil içerideki odaya girer. Kızını da yanına sokuşturur. Oğlan; ''Başımı okşadı benim, kalacak mı?'' diye sorar. Kardeşiyle kapı deliğinden bakışırlar... Kadın içeride tek kişilik (ah!) bir yer yatağı serer. Yastıklar.. çarşaf.. yorgan... İki eli önünde, Necatigil dizeleri gibi - saygılı, tutuk... dünyanın en güzel sorusunu sorar:
    - Aç mısın?

    Halil başıyla hayır der. Tek kelime yok. Biteviye bir hüzün... Sızılı, tırtıklı, derin. Melodramın doruğu. Bağırası gelir insanın. Halil, Bayram gibidir artık. ''Bostana ben gideceğim ana!''

    Sabiha aşktan yanıp tutuşsa da Halil'i çocuklarıyla sarmaş dolaş görünce; büsbütün melal dolu gözleriyle kalabalıklara karışır. Nereye gider Sabiha? Ah Sabiha! Kime ağlayalım; sana mı, yoksa adını bile bilmediğimiz iki çocuğun anası kadıncağıza mı? Ya Halil? ... Anlatılamıyor bazı şeyler. Ve henüz bitmiyor yolcuğumuz.

    Bilmem inanır mısınız; bütün bu anlattıklarımdan habersiz, altı sene evvelki yazdıklarımı ansıyorum burada; (Tahattur derdi Veli'nin oğlu...)

    bütün bohem dolu günlerden sonra
    kahrolası aralık'lardan, pis ağustos'lardan sonra..
    bir gece, koşarak döneceğim evime,
    evime:
    karıma, çocuklarıma...
    merak etmiş olacaklar beni.
    karım, sanki hiçbir şey olmamış gibi
    tatlı tatlı bakacak yüzüme
    affeder gibi soracak:
    aç mısın?

    Feylesof
  • Ne güzel bir Nasip.. ne güzel bir yazı..

    Almanya’da işçi olarak çalışan gurbetçi Bayram anlatıyor;
    12 işçi Köln’de bir pansiyonda kalıyorduk. Pansiyonun en yaşlısı Muharrem Abinin okuma yazması yoktu.
    Bir gün elinde mektupla geldi.
    “Yengen yollamıştır belki şunu bana okur musun Bayram?” dedi.
    Mektubu tane tane okudum yenge yollamış.
    Hem dinledi hem ağladı.
    Bir kaç gün sonra “bir de cevap yazalım Bayram” dedi.
    Gel zaman git zaman bu iş benim üstüme kaldı.
    Artık aileden sayılırdım her şeylerini biliyordum.
    Son mektupta Muharrem Abinin eşi “Sağ olsun komşunun kızı Gülizar ne zaman istesem sana mektup yazıyor” diye not düşmüş.
    Meğer yengenin de okur-yazarlığı olmadığından o da tanıdık birine yazdırıyormuş.
    Ben Muharrem Abiden habersiz mektubun sonuna “Gülizar hanım yazınız pek güzelmiş” minvalinde bir not yazınca o da bana bir şeyler yazdı.
    O notlar zamanla yarım sayfayı buldu. Tabi bu durumdan ne Muharrem Abinin ne yengenin haberi var.
    Öylece biz bu işi büyüttük. Yani Muharrem Abinin gurbet mektupları bizim de aşk mektuplarımız olmuştu.
    Çok vakit geçmeden konuyu Muharrem Abiye açtım.
    “Ulan Bayram, ben bir söylüyorum sen üç yazıyordun meğer ondanmış” dedi, gülüştük.
    Gülizar’ı istemeye gittik, 4 ay içinde evlendik.
    Ama o mektupları bize vermediler.
    Aşk mektuplarımız onlarda kaldı.
    Kaynak: Diaspora Türk
  • Ben bütün o zaman boyunca yalnızca sende yaşadım. Bütün kitaplarını satın aldim; adının gazetede çıktığı günler benim için hep birer bayram günüydü. Kitaplarındaki her satırı ezbere bildiğime, onları bu kadar sık okumuş olduğuma inanabilir misin?
  • İnsanı dehşete düşüren bir suç kaydı vardı. Bir Bayram arefesinde, bela yeniden kapısını çaldı. Balat yokuşunda, iki sarımlık esrar için kavgaya tutuştu. Bayram namazını kılmadan,  o gece dövülerek öldürdüler Süleyman'ı.

    Devletteki suç kaydı insanlığa utanç olarak kaldı. Yedi yüz kırk üç hırsızlık vakası. Üç yüz altmış dokuz bıçakla yaralama. İki yüz sekiz kez haneye tecavüz. Yetmiş üç kez öldürmeye teşebbüs. Gaps, taciz, dolandırıcılık, torbacılık, çete... Binlerce kayıt. Yaş yirmi dört. Yaşadığı gün başına ikişer vukuat düşüyor neredeyse. Fakat hiçbirirsinin hükmü yok. 

    Kağıt üzerinde sorgulanamaz vicdanlar. 

    Süleyman, Balat'ın vicdanı. Deli çocuk, Balat'ın. Hapishanede doğmuştu. Yirmi sekizlik annesi, otuz dokuzluk babasını bir sarımlık esrar için öldürmüş. Gözünü açtı hapishane. Gözünü açtı beton. Yemin ettirdi annesi, bir daha girmeyecek.
    Yaş sekiz. İlkokulda ilk vukuat. Öğretmeni bıçaklama. Kendisine engel olmaya çalışan yedi kişiyi daha. Sinir krizi dedi doktorlar. Gözünü açtı beton. Eline kağıt verdiler: akli dengesi bozuk. Kağıt üzerinde vurdular Süleyman'ı. 
    İlkokul bitinceye dek yüzlerce hesaplanan saldırı. Beş yılda yirmi dört farklı okul. Sayısız bıçaklama. İkisi müdür. 

    Onlarca hastane. Islah evi. Yetiştirme yurtları. Çocuk büro. Dayak. Hatta işkence.
    Söker mi Süleyman'a? Sökmedi. 
    İnsan içine çıkması sakıncalıdır, dedi doktorlar. Çıkmaz mı Süleyman? Çıktı.
    Doktorun gözüne bıçak sokmak yoluyla, öldürmeye ilk teşebbüs.
    Oğlum, manyak mısın? 
    Evet, manyak.

    Devlet düşünüyor: Süleyman'ı ne yapacağız? 
    Hastanede intihara teşebbüs. Ranzadan yere kafa üstü atlamak kaydıyla,tam yedi kez.
    Devamlı gözetim altında tutulması gerekiyor, dedi doktorlar. Süleyman, yirmi dört saat, sekizerden üç vardiya, doktor gözetiminde. Doktorlara saldırı.  Isırmak suretiyle kulağı koparmaya tam teşebbüs. Neredeyse kopuk kulaklar. İkisi birden. Devlet ne yapacağını bilemiyor.

    Bir gece vakti, çaktırmadan, usulca, Süleyman'ı bayıltıp sokağa bırakıyorlar. Tanımadığı bir sokağa. Gece yarısı. Süleyman yer bilmez, iz bilmez. Gözünü açıyor Balat.

    Balatlı Süleyman'ın hikayesi böyle başlıyor.

    Emniyetin tüm birimleri tanıyor Süleyman'ı. Suç işlediğinde dövüp geri bırakın, demişler. Bu bölgede çok suça karışırsa, yine bir gece yarısı, alıp başka yere bırakırız, demişler.
    Yüzlerce kez dövülüp başka yere bırakıldı. Her seferinde, ilk bırakıldığı yere geri döndü. Balat yokuşuna.

    Ömrünün son demlerinde tanıştım. Oğlum dedim, nedir derdin? Üzgün çocuk, sokağın. Gözleri ateş. Dünyayı çıplak görüyor. Bıraktım abi, dedi. Herşeyi bıraktım. Seviyorum. Kimi seviyorsun oğlum ? Kıza yazık.
    O bana elini uzatsın, bilmediğimiz bir yere gidelim, ondan sonra ne hırsızlık, ne adam bıçaklama.
    Süleyman, güzel çocuk Balat'ın. İyi hoş diyorsun da, nasıl olacak o iş?
    Abi sen o işi hallet. Kimsem yok.
    Oğlum, sen manyak mısın ? Evet , manyak.
    Sokağın çocuğu, manyağın kelime manası, Süleyman. İsmine hiç yakışmıyorsun be oğlum. Hazreti Süleyman'ı duydun mu?
    Abi Hazreti Muhammed'e, Hazreti İsa,ya, bütün hazretilere eyvallah. Şu kızı bana yapıver.. o zaman Hazreti Süleyman olayım sana.
    Oğlum sen manyaksın.
    Evet, manyağım. Aşığım.
    Oğlum, serseriden aşık mı olurmuş? Kıza ne diyeyim?
    Abi ben yazdım. Al bu kağıdı, ver ona.  Sonrasını sen düşünürsün.

    Ah Süleyman ah.
    Düşünürüm, düşünürüm de, sen nerdesin? 
    Günlerce aradım seni be oğlum. Ne yokuş, ne sur dibi. Hiçbir yerde yoktun.
    Karanlığı yorgan mı yaptın Süleyman?

    Bir Bayram arefesinde, iki sarımlık sigara bahanesiyle, ceplerine üçer kuruş konulmuş iki tane sokak çocuğu, Süleyman'ı döverek öldürdüler. Kaldırım taşıyla kafası ezilmiş halde bulundu.
    Çabuk gömün, dediler.
    Arayıp soranı olmaz ya,
    ya olursa?
    Normalinden iki metre derin kazıldı mezarı.
    Sakın çıkmasın Süleyman.
    Yeryüzünde Süleyman'ı sahiplenecek kimseyi bulamadı devlet. Ne aile, ne akraba. Birtakım kağıtlar imzalanacakmış. İmzala, dediler. İmzaladım. Şüpheyle baktılar yüzüme. Bu manyakla ne işim varmış gibisinden.
    Kağıt üstünde öldürdüler Süleyman'ı.
    Pantolonumu yıkarken, verdiği mektubu buldum günler sonra. Unutmuşum. Açtım ucunu, uzun uzun yazmış. Gözüme çarpan ilk cümle, sonlara doğru.

    "Ortalama bir aşık olmamı bekleme benden."

    |samet doğan|
  • Ben bütün o zamanlarda yalnızca sende yaşadım. Senin bütün kitaplarını aldım, adın gazeteye ne zaman çıksa, o gün benim için bayram günü olurdu. Kitaplarının her satırını ezberleyecek kadar çok sık okuduğuma inanabilir misin?
  • “Ben, bütün o zaman boyunca yalnızca sende yaşadım. Bütün kitaplarını satın aldım; adının gazetede çıktığı günler benim için hep birer bayram günüydü. Kitaplarındaki her satırı ezbere bildiğime, onları bu kadar sık okumuş olduğuma inanabilir misin? Gecelerden birinde birisi kalkıp beni uykudan uyandırsa ve o kitaplardan rasgele bir satırı bana okusa, bugün bile, yani aradan on üç yıl geçtikten sonra bile sanki bir rüya görüyormuşçasına onun devamını getirebilirim”
  • Bütün o saatler boyunla seni düşünmüştüm, çünkü senin yaş gününü hep bir bayram günü gibi yaşardım.