• 208 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba:)Finallere çalışırken masamdaki sözünü tekrar okuyup düşündükten sonra kendimi burda buldum. Bahsettigim söz çalışma azmi veriyor bana ;konularımı böyle yetiştiriyorum umudum oluyor :)Söz şu efendim ;

    Eğer arkanızda inancınız varsa o sizi yapıcı olmaya itiyorsa çok şeyler başarırsınız. Benim hayatımın sırrı budur.Bilginin zevkine varıp okumak o kadar güzel ki. Başlayınca sürüklüyor insanı!
    (Bilim Tarihi sohbetleri 89)

    2019 yılı Fuat Sezgin yılı ilan edilmesiyle biliniyor kendisi.Açıkçası bana kalırsa yaşadığımız çağı etkileyen ve sadece bir yıla sığdırilamayan Islam alımı ve bilim adamıdır.Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir derler ya hani hakikatten o vefat edince bunu hissettim geçen sene..
    Allah rahmet eylesin.Vefatinin arkasından insanlar tanimaya başladı ne yazik ki yine de anlatalım okuyalım yaşayalım
    ..
    Ülkenin bütün okullarında Üstadın ortaya çıkardığı gerçeklerin anlatılması lazım.zira İslam medeniyetinin bilim ve felsefe mirasının ortaya konulmasında büyük emekler vermiş,ehl-i himmet bir alimdi.
    Bir insan düşünün ileri düzeyde kutuplaşmış bir toplumda yaşayan herkes sol,sağ ayırmadan onun vefatı nedeniyle derin üzüntü duymuş twitter'da dahi ve diger sosyal mecralarda hakkında tek kötü söz yazılmamış bir alim bildiğim kadarıyla ..
    sadece bunlardan dahi ne kadar ileri düzeyde bir bilim adamı olduğunu anlayabilirsiniz belki de.Ülkemizde değeri anlaşılmasa da sadece Türkiye değil tüm islam dünyası için yaptığı en büyük etki, medeniyetimizin tekrar ayağa kalkabilmesi için tek seçeneğin, bilim ve akıl Islâm yolunu takip etmek olduğunu göstermesidir.yüzyıllardır gerileyen hatta çökmüş olan islam medeniyetini, bir nebze aşağılık kompleksinden arındırmıştır. Gazete sayfalarında sosyal medya da sosyal hayatımızda umarım şeyma subasilar,Magazinsel haberler diziler, Siyasetin gereksiz zırvaları yerine umarım kendisiyle ilgili yapılan çalışmaları kitaplarını ve fikirlerini konusacagimiz yazacagimiz gün gelir.(!)
    yazdıklarına benzer eser yazmak şöyle dursun, okuyup yarısını anlamış olsaydık başka bir dünyaya taşınırdı zihnimiz. dehşet birikimli ve üretkendir.
    **ihsan fazlıoğlu'nun' fuat sezgin ile “bilim tarihi” üzerine' röportajı var. orada ihsan fazlıoğlu diyalektik açıdan güzel noktalara değiniyor.Bakmanizi tavsiye ederim.Şuraya hayatının linkini bırakıyorum ama okuyup bizde hayatımıza işleyelim ve büyük âlimi anlayalım;

    http://m.ibtav.org/sayfa/1/ozgecmisi

    KIYMETLI ESERE GELECEKSEK;

    Bu eser benim icin çok kıymetli başucu kitabım.Eser Üstad Fuat Sezgin ile yapılan röportajların derlendiği bir çalışmadır. Ben bu röportajları okurken Fuat Sezgin’in ne kadar büyük bir ilim adamı olduğunu ve onun bilimler tarihi üzerine düşüncelerini gördüm.
    Sefer Turan’ın söyleşiyle şekillendirdiği Bilim Tarihi Sohbetleri İslam bilimler tarihinin en önemli isimlerinden Üstad Fuat Sezgin’in hayatı, anıları, aynı zamanda bilimler tarihine duyulan tutkunun kitabı… Yaşadıklarını dönemin toplumsal ve siyasal panoramasını çizerek anlatıyor.Üstad Fuat Sezgin, kitaptaki söyleşilerde sadece geçtiği bu yolları anlatmakla kalmıyor, bakış açısına yön veren bilimler tarihi alanındaki gelişmeleri de tüm ayrıntılarıyla sunuyor. Bir yandan icatlar, buluşlar hakkında muazzam bir sohbete şahitlik ederken diğer yandan bilimler tarihine, Hellmut Ritter, Carl Brockelmann, George Sarton, Franz Rosenthal gibi isimlere, oryantalist araştırmalardan İslam aleminin ahvaline, İslam kültür çevresinde Müslüman bilginler tarafından yapılmış aletlerin modellerinin sergilendiği müzelere uzanan kapsamlı bir dökümün sunulmasına da tanık oldum ve siz de okusaniz olursunuz eminim.

    KİTAPTAN ALINTI VE BILGILER

    1)Darbeden sonra Üstad Fuat Sezgin neden Almanya’yı seçtiğini anlatıyor:

    **"Üç üniversiteden cevap geldi: Frankfurt Üniversitesi, Kaliforniya’da Berkeley Üniversitesi ve Yale Üniversitesi. Düşündüm, taşındım daha kitabımın (İslam Bilim Tarihi) bütün malzemelerini toplama işim bitmemişti. İstanbul’dan uzaklaşmak istemiyordum. Doğudan yani Mısır’dan, İran’dan uzaklaşmak istemiyordum. Çünkü daha toplamam gereken bir sürü malzeme vardı. Frankfurt’ta karar kıldım.
    (Hocaya Almanya’da sadece 6 ay kalacağını sonradan söylerler)
    Türkiye’de o ihtilalden sonra ben yeni bir insan olmuştum. O yeni insanın ne olduğunu Willy Hartner’e anlatmaya başladım. O da şuydu: “Hiç üzülmeyin” dedim. “Ben hayatımı daima planladım. Liseyi şu zamanda bitireceğim diye planladım. Üniversiteyi öyle… Şu yaşta doçent olacağım, dedim ve bütün bunlarda muvaffak oldum. Baktım her şeyde muvaffak oluyorum, bende bir şımarma başladı. Ondan sonra bir askeri darbe geldi. Bir balığın üzerine atılan ağ gibi ben de o ağın içinde kaldım. O zaman baktım ki beşer olarak benim irademin bir sınırı varmış. İşte o olaydan sonra ben şuna karar verdim: Hayatımda eğer altı haftalık bir geleceğim garanti edilse, yani o kadar yaşayabilecek kadar maddi imkânım varsa, yedinci haftayı düşünmeyeceğim. Onun için önümde iki ay daha var. Para da biriktirdim. Onları düşünmüyorum” dedim.
    Evet, yapacağım daha çok iş var belki o yüzden Allah bana güç, kuvvet, sıhhat veriyor. Bakın şunu mahsustan söylüyorum, benim ülkemin gençlerine. O günler şöyle bir kararım da vardı: Yarım gün gidip bir yerde inşaat işçisi olarak çalışacaktım. Ondan sonraki yarım gün ve geceyi kitabımı yazarak geçirecektim."

    2)Azim ve kararlılık üzerine bir ders veriyor.Hoca sevdiği işi yapmak için ona önerilen makamı reddedişini anlatır.Kendisinden dinleyelim;

    **"Oraya başladığımın birinci ayı Marburg Üniversitesi’nden geldiler. Dediler ki: “senato sizin ordinaryüs profesörlüğünüzü kabul etti, gelip başlamanız lâzım. Yalnız, Kültür Bakanı’yla bir konuşmanız gerekiyor.” Çünkü ordinaryüs profesör olacak bir insan Kültür Bakanı’yla konuşur, maaşının pazarlığını yapar. “Özür dilerim, ben gelemeyeceğim. Ben burada ilimler tarihi yapmak istiyorum” dedim. Bana, “siz burada doçentlik kadrosuna sahipsiniz.” dedi. “Bunlar benim için hiç mühim değil. Ben bilimler tarihiyle uğraşmak istiyorum” dedim. Adamcağıza çay ısmarlamıştım, onu içmeden ayrıldı yanımdan ve benimle daha hiç konuşmadı. Ondan sonra ne zaman konuştu biliyor musunuz? Kral Faysal Ödülü’nü kazandığım zaman 1978 yılında. Bana telefon etti, yanıma geldi ve beni kucakladı: “Ben odanızdan size kızarak çıkmıştım ama sizin hakkınız varmış” dedi. O zaman ben de profesör olmuştum zaten"

    3)Üstad Fuat Sezgin Hoca günde 17 saat çalıştığını ve Arapça’yı 6 ayda öğrendiğinden söz ediyor.Kendisinden dinleyelim;

    "Evimizde babamdan kalma 30 ciltlik bir Taberî Tefsiri vardı. Onu okumaya başladım. Başlangıçta anlamıyordum. Türkçe tefsirlerle karşılaştırarak, yavaş yavaş tefsirin içine girmeye çalıştım. Günde aşağı yukarı 17 saat çalışıyordum. Erken kalkıyordum, gece geç yatıyordum, evden hemen hemen hiç çıkmıyordum. 6 ay sonra Taberî Tefsiri’nin 30 cildini bitirmiş oldum. Başlangıçta hemen hemen hiç anlayamadığım bu tefsiri 6 ayın sonunda gazete gibi okuyordum. O hızla, yani 17 saatlik bir tempoyla çalışırsanız bunu siz de başarırsınız, bundan eminim."

    4)Kitapta Üstad Fuat Sezginin azmi ve çalışkanlığıyla bir örnek olduğunu görüyoruz Hocasının yazamayacağını düşündüğü, UNESCO tarafından bir heyete yazdırılmak istenen o çalışmayı tek başına yapabileceğini söylüyor ve yapıyor. Kendisinden dinleyelim:

    **Üniversiteyi bitirip, doktoramı yapar yapmaz Brockelmann’ın kitabının noksanlarını gidermeyi kafama koydum ve derhal başladım. Doçent olduktan sonra bu işe daha da yoğunlaştım. İş ilerledi. İlerleyince baktım ki, Brockelmann’ın kitabındaki boşluklar giderilebilecek gibi değil.
    Düşündüm ve Brockelmann’ın kitabını yeni baştan yazma fikrini geliştirmeye başladım. Epeyce mesafe kat ettiğim bir sırada -ki o zamanlar Almanya’dan dönmüştü, 1959 yılıydı zannederim- hocama, “Brockelmann’ın kitabına bir zeyl yazmak değil de, dünyadaki bütün yazmalara bakarak yeni bir kitap yazmak istiyorum” dedim. Bana dedi ki: “Onu yapamazsınız. Bunu hiç kimse yapamaz.” Ben içimden, “hocam bunu yapacağım” dedim ve 1967 yılında kitabımın 1. cildi çıktı.
    Hollanda’ya gittim. Onlarla müzakere ettik. Şu, bu derken bana kitabın finansman meselesini UNESCO’nun halledeceğini söylediler. Bu arada Hollandalı oryantalistler toplanmışlardı, bir sohbet ortamında adeta beni imtihan ettiler. Sonra, “bu adam bunu yapar” diyerek beni desteklediler. Buna rağmen Alman ve Fransız oryantalistler arasında şu kanaat hâsıl olmuştu: “Bunu ancak bir komisyon yapar!” Açıktan, “Bu bir komisyon işidir, bir fert tarafından yapılamaz” diyorlardı.

    5)Müslümanların bilimde ileri olduğu zamandan bahsediyor kendisinden dinleyelim;

    **"Müslümanlar M. 7. yüzyıldan itibaren bilimleri Yunanlılardan, Hintlilerden aldılar. Müslümanların bir meziyeti vardı. O alışlarında Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, ne olursa olsun insanları hoca olarak kabul ettiler. Müslümanlar onlardan süratli bir şekilde öğrendiler. İki yüzyıl sonra Müslümanlar bu ilk merhaleyi, yani başkalarından almayı geride bırakarak yaratıcı olmaya başladılar. Hatta Müslümanlar onlardan bilgiyi alırken, hocalarının faziletlerini hiçbir zaman unutmadılar, onu söyleyeyim.
    Müslümanlar evvela yaratıcı oldular. Bu 800 yıl sürdü. Miladi 850 yılından itibaren, 16. yüzyılın sonuna kadar Müslümanlar ilimde mütemadiyen yeni şeyler keşfettiler. Yeni ilimler kurdular, eski ilimleri geliştirdiler ve ilerde kurulacak bazı bilimlerin temellerini attılar. Ondan sonra ilimler tarihinde önderliklerini yavaş yavaş kaybettiler."

    6)Üstad Fuat Sezgin Hocanın kurduğu İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’nde müslümanlar tarafından geliştirilmiş 800’den fazla çalışma sergilenmekte bundan bahsediyor Bu müzeyi kuruşunun nedenlerinden birisi de Türkler’de ortaya çıkan bu aşağılık duygusunu yok etmek. Türkler geçmişi unutup bugün kendini Batı karşısında aciz hissediyor. Hoca bunu değiştirmek istiyor.kendisinden dinleyelim;


    **"Ben başlangıçta bunları maket halinde, model halinde ortaya koymaya başladım. Acaba 30 aleti bir araya getirebilir miyim? Bir müze olmasa bile, bir odayı doldurabilir miyim diye düşünüyordum, çok mütevazı bir şekilde başladım. Gittikçe iş ilerledi. Bugün aşağı yukarı enstitümüzde yapmış olduğumuz aletlerin sayısı 800’ü geçti."

    Müze gelişiyor, açılırsa, istediğim şekilde kurulursa ki, öncelikle Türkler, mensubu bulundukları medeniyetin ne kadar yüksek olduğunu görecekler; benim ilk hedefim bu. Sonra birçok Müslüman, Arap bunu görecek. Tahmin ediyorum birkaç milyon turist bunu görecek. Müslümanlarda bir aşağılık duygusu var, Avrupa medeniyetini yanlış tanıma var, oradaki yerini bilmeme var. Bu durumu tasfiye etmiş olacağız.

    7)Müslümanların bilimde ileri olduğu zamanlardan bahsediyor şöyle söylüyor;

    **"Müslümanlar M. 7. yüzyıldan itibaren bilimleri Yunanlılardan, Hintlilerden aldılar. Müslümanların bir meziyeti vardı. O alışlarında Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, ne olursa olsun insanları hoca olarak kabul ettiler. Müslümanlar onlardan süratli bir şekilde öğrendiler. İki yüzyıl sonra Müslümanlar bu ilk merhaleyi, yani başkalarından almayı geride bırakarak yaratıcı olmaya başladılar. Hatta Müslümanlar onlardan bilgiyi alırken, hocalarının faziletlerini hiçbir zaman unutmadılar, onu söyleyeyim.
    Müslümanlar evvela yaratıcı oldular. Bu 800 yıl sürdü. Miladi 850 yılından itibaren, 16. yüzyılın sonuna kadar Müslümanlar ilimde mütemadiyen yeni şeyler keşfettiler. Yeni ilimler kurdular, eski ilimleri geliştirdiler ve ilerde kurulacak bazı bilimlerin temellerini attılar. Ondan sonra ilimler tarihinde önderliklerini yavaş yavaş kaybettiler."

    **Müslümanlar, ilimler tarihinde herkesin bildiği büyük matematikçiler yarattılar, yetiştirdiler, astronom yetiştirdiler. Bunları herkes biliyor, ilimler tarihi de bir dereceye kadar kabul ediyor bunu fakat Müslümanların coğrafya sahasında dünya haritasını yapma hususunda bu kadar ileri gittikleri bilgisi maalesef bugüne kadar müdafaa edilmiş değildir.
    Evet, adam diyor ki: “İnsan Avrupa kıtasının coğrafyasını araştırdığı zaman görüyor ki 18. yüzyıla kadar sadece İspanya’nın coğrafyası var. Diğerlerinin; Almanya’nın, Fransa’nın coğrafyası falan yok.” Bunu 1982’de bir Alman bilgini söylüyor. Acaba neden İspanya’nın coğrafyası var da diğerlerinin yok? Çünkü İspanya’da Müslümanlar yaşıyordu da ondan. Evet, gerçekten çok enteresan bir şey. Avrupa kıtasının haritasını yani Fransa’nın, Almanya’nın, İsveç’in gerçek enlem-boylam derecelerine dayanan haritalarını ne zaman yaptılar biliyor musunuz? 1850 senesinden sonra!

    8)Kitapta aynı zamanda dil öğrenmekle ilgili Fuat Sezgin Hoca’dan birkaç açıklama yer alıyor kendisi şöyle söylüyor efendim;

    **Peki hocam kaç dil biliyorsunuz? Bunu şunun için sordum, affınıza sığınarak.,. Hakkınızda okurken 27 dil bildiğinizi… Sezgin: Hayır mübalağa ediyorlar. Bu kitabı yazmak için bilimler tarihinde birçok eski dili bilmem lâzım, Avrupalı etütleri okumam lâzım. Zaruri bulduğum zaman hemen bir dili öğrenmeye çalışıyorum; mesela coğrafya ciltlerini yazmaya başladığımda baktım Rusça’sız olmaz. Rusça öğrenmeye karar verdim, gittim Rusya’ya. Turan: Bir bilim tarihçisinin en az kaç dil bilmesi lâzım? Sezgin: O bir adamın gayretine bağlı, kapasitesine bağlı. Dil öğrenmek bazen zordur bazen kolaydır.
    Türkiye’de bir gelişme var. Türkiye’de üniversitelerin sayısı çoğaldı. Sayı mühim fakat biraz kaliteye, derinliğe dikkat edilmediğine şahit oluyorum ve bunu temenni ediyorum, yani üniversitelerimiz zayıf ve maalesef Türklerde Batı dillerine yani dil öğrenmeye karşı bir kompleks var. Bu yıkılmalı, bunu bertaraf etmek lâzım.
    Türkler bir dil öğreniyorlar… Mesela Almanya’ya giden bir adam konuşmasını öğreniyor. O kadar büyük bir şey bildiğini zannediyor ki nedir yani bir tek dil bilmek. Alman liselerinde 3 dil öğreniliyor. Benim kızım lisedeyken Yunanca öğrendi, Latince öğrendi, hatta biraz da Rusça öğrendi ama sonradan bıraktı, bir de İngilizceyi öğrendi, 3 dil biliyor. Almanya’da lisede 3 dil öğretiliyor.

    9)Bilim insanlığın ortak mirasıdır. Rönesans’ı doğrudan doğruya Antik çağa bağlayan düşünce yanlıştır diyor ve bunu şöyle açıklıyor ;

    **Ben medeniyet tarihini bir bütün olarak kabul ediyorum. Bu, bütün insanlığın müşterek malıdır. Eğer Kongo’daki insanların bugün o medeniyetin gelişmesine katkıları yoksa da, onlar bizim Afrika’nın ücra bir köşesinde kalan kardeşlerimizdir. Bizler, Yunanlılar ve bugünkü modern Avrupalılar modern teknolojiyi geliştirmişlerse, o başka bölgelerde yaşayan insanların da bu süreçte katkısı vardır. Ben bilimler tarihine böyle bakıyorum. Bilimler tarihinin gelişmiş safhalarında, insanlığın büyük ve müşterek tarihinden öğrendiğimize göre Babillileri, Çinlileri, Hintlileri, Mısırlıları da buluyoruz. Yunanlıları da… Bu böylece gelişiyor.
    Biz, İslam kültür çevresinin yaratıcı bilginlerinin, bir alma ve özümleme döneminin ardından 900-1600 yılları arasında gösterdikleri başarılarını ortaya koymak istiyoruz. Bu başarılar 16. yüzyılın ikinci yarısından bu yana Avrupa’daki yaratıcılığın zeminini oluşturdular.

    10)İslam bilime menfaat için değil bilme merakıyla yaklaşmıştır. Biruni gibi çok büyük dehalar yetişmiştir diyor ve bunu da kendisinden dinleyelim efendim;

    **"Düşününüz, öyle tipler yetişmiş ki İslam dünyasında onları tanımıyoruz. Bîrûnî gibi bir insan mesela… George Sarton, Bîrûnî için; “Beşeriyetin tanıdığı en büyük kafalardan biri” diyor. Daha başka neler var… Bakın size şunu anlatacağım: Bîrûnî 27 yaşındayken 18 yaşındaki İbn Sina’yla yazılı bir münakaşaya giriyor. Konu nedir biliyor musunuz? “Işığın sürati ölçüsüz müdür, yani lâ-mütenâhî midir, yoksa ölçülebilir mi? Yani zamanla ölçülebilir mi?” Ne müthiş bir şey değil mi! Böyle bir şey bugünün Türkiye’sinde bile olmaz.

    Hollandalı matematik bilimi tarihiyle uğraşan Hogendijk adlı bir âlimin makalesi vardı. İslam bilimleri tarihiyle bu kadar uğraşan birisi olarak ben onu okuduğum zaman dehşete düştüm. Çünkü adam; 10. yüzyılda küresel trigonometri problemleri münakaşasına dair birtakım dokümanlar veriyor ve onları izah ediyor. Dehşete düştüm ve sonra doçentime gittim. “Gördünüz mü şu seviyeyi?” dedim. Hakikaten 21. asırda bizim Türkiye’de bu yüksek düzeyde tartışmalara, münakaşalara rastlayamazsınız. Böyleşine muhteşem çağları arkasında bırakmış bir medeniyetin mensuplarıyız.

    Bu büyük âlimlerden biri de, 8. yüzyılda yaşamış olan Cabir İbn Hayyan’dır. Esasında kimya bilimiyle başladı, ondan sonra da genişleterek tabiat olaylarıyla ilgilendi. Bu adam diyor ki bize: “Allah insana kâinatın bütün sır perdelerini yırtacak kabiliyeti vermiştir!” Yani beşer bu kâinatta her sırrın çözümüne ulaşabilir. Aristoteles ise tam tersini söylüyor: “Biz bunu yapamayız” diyor. Cabir İbn Hayyan öyle bir adam ki “kâinat, matematiksel ölçüler esasına göre yaratılmıştır” diyor. Yani “hisleri bile ölçebiliriz. Ölçemediğimiz herhangi bir şey, bilimin konusu olamaz!” diyor adamcağız."

    11)Son olarak yazıyı Üstad Fuat Sezgin’in öğretmenlere olan şu tavsiyesiyle bitireyim:

    **Ben burada ilk önce hocalara seslenmek istiyorum. Talebeleri aşağılık duygusundan kurtarmaya çalışsınlar. Türk milletini aşağılık duygusu bir kanser gibi kemiriyor...

    ##Biraz uzun oldu ama kendisiyle ilgili milyonlarca kitap yazılmalı ve anlaşılmalı okunmalıdır.Bu sadece besmele burda olanlar :)

    Kitabın nerdeyse bütün cümlelerin altını çizmişim.Lütfen Rica ediyorum kendisinin ruhlarına bir Fatiha okuyun Allah sizlerden razı olsun dostlarım:)Üstadın ruhuna rahmet ediyor onun yolundan yürümek ve bugünkü Dünya da biz müslümanlar bilim de felsefede teknolojide her alanda ilerlememiz nasip olsun ınşallah ve onların yolundan gitmek nasip olsun.Çok kıymetli bir ilim insanı daha dar’ül bekâ eyledi ,ehl-i himmet bir alim idi.azıB hayatlar ne kadar güzel. bir ömrü dolu dolu yaşamak, ardında dünya döndükçe anılacak eserler bırakmak çok az insana nasip olur. Fuat hoca o azınlığın içindeydi. mekânı cennet olsun.

    NOT===Bilvesile hocanın emekleriyle gülhane parkında tesis edilen 'islam bilim ve teknoloji tarihi müzesi'ni gezmeyi buradan herkese tavsiye ederim ve Üstadın kabri ordadır.

    NOT===SOHBETLERİ İÇİN YOUTUBE LİNKI;

    https://youtu.be/dLCBhgHnyrY

    BU KİTABI ALIN OKUYUN OKUTUN KALBINIZ RUHUNUZ BEYNINIZ AYDINLANIR..
    iyi okumalar selametle..
  • 520 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitabı okumadan önce London'ın hayatını araştırmıştım bunun sonucunda da hayranlığım oldukça arttı. Martı Eden'ı 2020'de okuduğum ilk kitap olacak şekilde bekletmeyi düşünüyordum bu azim romanının yılımın tacı saymak için ama dayanamadım ve iyi ki dayanamamışım. Yeni aşık olduğum bir karakter var artık;Martın Eden. London'ın yarı otobiyografik romanı olarak değerlendirilen bu roman gerçekten bir azim şaheseri. Icinde geçen dönemin politik yorumlarıyla felsefe ve hayata dâir düşüncelerle insanı büyülüyor ve bazen bir şeylerin kader olduğunu kabul edip boynumuzu bükeriz London bu tabumuzu yıkıyor bu hayat öyküsü ve romanı ile. Ben "hayatta içkinin ve öfkenin etkisiyle parlayan adamlar görmüştü,.." (syf 364) kısmında olan biri olarak "bu evde sizin soluduğunuz havayı solumak istiyorum. Herkes bağırmadan temiz temiz konuşuyor, insanların düşünceleri temiz; kitaplarla, resimlerle, güzel şeylerle dolu bir ev." (Syf 72) Diyorum ve tüm okurların herhalde ortak noktada toplandığı "güzelliğe, aydın bir bilince ve aşka sahip olmak istiyordu" (syf 78) kısmına da deli gibi katılarak bu romana bayıldığımı söylüyorum ve notlar kısmı dolu dolu; bilmediğimiz her kısım için bir araştırma konusu kazanıyoruz resmen.
    Evet arkadaşlar bir deniz korsanı dahi olsak elimize kitapları alıp çok çok okuyup çokça öğreneceğiz. Umarım bunu da böyle sürdüreceğiz yoldan çıkan olursa uyaralım lütfen:)! (Karavandaki adam youtube kanalından jack london neden gülüyor videolarını izlemenizi tavsiye ediyorum.)
  • 368 syf.
    ·4/10
    Şimdi, inceleme yazmayı unuttuğum nereden başlayacağımı bilmiyorum ama, başlayalım bakalım. Bu kitabı nerede gördüm hatırlamıyorum ama gördüğüm an aşık olmuştum sadece. Gerek ismi, gerek şu iç kapakta yazan kısa ama tatlı şey ve gerek kitabın baskısı, o resimler falan beni cezbetmişti. Tek sorun fiyatı da yani baya cezbediciydi ama sonra aman be deyip fuardan almıştım. Tatile girince de hem beni rs’den çıkarır hem de içimi ısıtır diye okumaya başladım.

    Yani keşke sıradan bir lise aşkı kitabı olduğunu söyleseydi biri. Sorunum bu değil, sorunum, bilmiyorum… Kitapta istediğim o kalp sızlamasını, üzüntüyü ya da bilmiyorum, istediğim o şeyi hissedemedim. Beklediğim gibi içimde o sıcaklığı oluşturmadı. Daha derin karakterler beklemiştim. Tamam, Min derin bir karakterdi ama sadece kendi kendine konuşurken derin olması bana yetmiyor. Bunu alıntılarda okurken de görmek isterdim.

    Kitap Min adlı karakterin, eski sevgilisine yazdığı uzun bir mektubu okuyoruz. Bilinmeyen Bir Kadın’ın 21. Yüzyıl versiyonu gibi yani. Sevgililerken her anılarından biriktirdiği 43 tane şey var. Min de her bir şeye değinerek ayrılmalarının ‘ona göre’ olan nedenlerini anlatıyor. Ed, okulun en popüler çocuğu, basketbol oynuyor ve birde takımın 2. Kaptanı. Her kız ona aşık falan. Yani popüler olan kısımda, Min ise diğer kısımda. Sanatseverlerin ve onun gibi şeylerin oluşturduğu diğer topluluk. Min, elbette Ed’i okulda her zaman görüyor (sonuçta aynı okuldalar), ama bir gece Ed’i gördüğünde bu sefer her şey farklı, ve nedenini bilmediği şekilde ona vuruluyor. (bu kısmı alay ederek yazmıyorum yani bu kısım çok hoşuma gitmişti) ve sonra bunların ilişkisi de bir şekilde başlıyor.

    Ed bana göre tam bir pislikti. Değişeceğine zaten asla tam manasıyla inanmamıştım. Min ile uyumsuzlardı, zaten bariz ortadaydı ve Min’in de Ed’i değiştirmek gibi bir niyeti yoktu zaten. O farklılıklarına rağmen birlikte olmalarının güzel olduğunu düşünüyordu. Başlarda Ed de öyle. Ve başlarda gerçekten ayrılmalarını falan çok önemsemiyordum, yani lise aşkı, çok normal ayrılmaları falan diyordum ama sonlara doğru nasıl ayrılacaklarını cidden merak etmeye başladım. Çünkü tamam, kabul, Ed’e biraz haksızlık ediyor olabilirim diye düşünüyordum. Ve yine kabul, Ed’i sevmesem de böyle bir şey yapacağını nedense hiç düşünmemiştim. Bu noktada Min’e biraz üzüldüm. Çünkü bilmiyorum, muhtemelen kitabın sonlara doğru olan üç sayfası yüzünden. Kendi hakkında düşündüğü ve hissettiği şeyler yüzünden. O sayfalarda kendimi buldum. Her insan aptallık yapabilir ve hiçbir insan aşık olacağı kişiyi seçemez. Yani o gece aşık olmak onun planında yoktu, bazen bazı insanlar gözünüze daha farklı görünür, bunu engelleyemezsiniz. Min de engelleyemedi.

    Tek hatası Ed için arkadaşlarına biraz yamuk yapmasıydı. Bunu yapmasaydı Min’i muhtemelen daha fazla severdim ama senin her anında yanında olmuş ve sen ona kötü davranmana rağmen ayrıldıktan sonra bile hemen senin yanına koşan o insana… Ah, Al, sen beni sevsen ben yatıp kalkıp şükrederdim… Kıymet bilmez insanlar.. Kısacası Min ile tek problemimiz buydu: Al’a yamuk yapması. Yapmasaydı kendimle daha fazla bütünleştirirdim onu. Ama ben arkadaşlarıma yamuk yapmam. Nokta.

    Ve birde bazı cümleler o kadar devrikti ki, başlarda çok sinirlerimi bozmuştu ama sonra (belki bir ihtimal) sonuçta ayak üstü yazılan bir mektup olduğu için daha gerçekçi kılınması açısından böyle yazılmış olabileceği aklıma geldi. Sonuçta sonradan düzeltme falan yok, direk yazdığın gibi gidiyor. Yani biraz zorlama bir neden oldu, kabul ediyorum ama ne kadar olaylara dolu taraftan bakmaya çalışıyorum görün yani hdjdhd.

    Baskı ne kadar akıl çeldirici de olsa, napıyoruz, bunlara kanmıyoruz. Ve bu kitaptan da uzak duruyoruz çünkü para veripte okumaya değmez….

    Dipnot: birde ikinci bir görkemli ızdırap vakası daha yaşandı… tüm kitap boyunca lottie carson, lottie carson dediler ve kim bu lottie carson deyip baktım ve öyle birisi gerçekte yokmuş… şöyle şeyler yapmayın ya.
  • YAŞAM VE ÖLÜM HAKKINDA

    Birçok korku vardır ancak bunlar temel olarak tek bir korkudan türemiş filizlerdir, dallarıdır, tek bir ağacın dallarıdırlar. Bu ağacın adı ölümdür. Bu korkunun ölümle ilgili olduğunun farkında olmayabilirsin ama her korku ölümle bağlantılıdır.

    Korku sadece bir gölgedir. Şayet iflas etme korkun varsa ölüm korkusu pek görünür olmayabilir ama aslında parasız kalarak ölüme karşı korunmasız kalacağından korkmaktasındır. İnsanlar bir güvence aracı olarak para tutar ama herkes ölümden kurtuluşun olmadığını çok iyi bilmektedir. Ama yine de bir şeyler yapmak gerekir. En azından seni meşgul tutar ve kendini meşgul tutmak bir çeşit bilinçsizliktir, bir çeşit uyuşturucudur.

    O yüzden, nasıl alkolikler varsa, bir de işkolikler vardır. Kendilerini sürekli bir işle meşgul ederler; iş yapmaktan vazgeçemezler. Tatiller korku verir; sessiz oturamazlar. O sabah üç kere okumuş oldukları gazeteyi tekrar okurlar. Sürekli meşgul olmak isterler çünkü bu sayede ölümle aralarına bir perde çekmiş olurlar. Ama özüne bakıldığı zaman, tek korku sadece ölümdür.

    Diğer bütün korkuların sadece birer dal olduğunu anlamak önemlidir çünkü ancak o zaman kök hakkında bir şey yapabilirsin. Eğer temel korku ölümse, seni korkusuz kılacak tek şey içindeki ölümsüz bilincin farkına varacağın bir deneyimdir. Başka hiçbir şey işe yaramaz. Ne para, ne güç, ne prestij. Ölüme karşı tek sigorta sadece derin bir meditasyon olabilir. Çünkü meditasyon sana bedeninin öleceğini, zihninin öleceğini ama senin beden-zihin yapısından öte bir varlık olduğunu gösterecektir. Senin asıl özün, temel yaşam kaynağın senden önce vardı ve senden sonra da varolacak. Birçok biçime girdi, birçok şekilde evrildi. Ama en baştan beri asla yok olmadı; eğer bir başlangıç varsa. Ve sona kadar da asla yok olmayacak; eğer bir son varsa. Çünkü ben başlangıca ya da sona inanmıyorum.

    Varoluş başlangıçsızdır ve sonsuzdur. O her zaman vardı ve sen de her zaman vardın. Formlar farklı olabilir; bu hayatta bile formlar hep farklı oldu.

    Annenin rahmine ilk düştüğün gün, bu cümlenin sonundaki noktadan bile küçüktün. Sana fotoğrafını gösterseler, kendini tanıyamazsın. Ve sonuçta onun da öncesi var.

    İki kişi ne kadar eskiyi hatırlayabildikleri konusunda tartışıyordu. Biri üç yaşlarındaki çocukluğunu hatırlayabiliyordu. Diğeri konuştu: "Bu hiçbir şey. Ben annemle babamın pikniğe gittiğini hatırlıyorum. Pikniğe giderken babamın içindeydim. Geri dönerken de annemin!"

    Babanın içinde olduğun zamandaki formunu gösterseler kendini tanıyabilir misin? Sana bir resmini gösterebilirler; çıplak gözle görebilmen için resmi büyütebilirler ama yine de kendini tanıyamazsın. Ama o aynı yaşam formu, tam şu anda içinde varolmakta olan yaşam kaynağı.

    Her gün değişiyorsun. Doğduğun gün, sadece bir günlükken de, yine kendini tanıyamazsın. "Aman Tanrım, bu ben miyim?" dersin. Her şey değişiyor; yaşlanacaksın ve gençliğin gidecek. Çocukluğun çok uzun zaman önce kayboldu ve bir gün ölüm de gelecek. Ama sadece form, biçim ölecek; öz değil. Hayatın boyunca değişen hep form oldu.

    Formun her an değişiyor. Ve ölüm de değişimden başka bir şey değil. Önemli bir değişim, daha büyük bir değişim, daha hızlı bir değişim. Çocukluktan gençliğe geçerken, çocukluğu ne zaman geride bırakıp, gençliğe adım attığını fark etmiyorsun. Gençlikten yaşlılığa, her şey o kadar ağır değişiyor ki, gençliğin seni hangi tarihte, hangi yılın hangi gününde terk ettiğinin farkına varamıyorsun. Değişim çok ağır ilerliyor.

    Ölüm, bir bedenden, bir formdan, başka bir forma kuantum sıçramasıdır. Ama senin sonun anlamına gelmiyor. Sen asla doğmadın ve asla ölmeyeceksin. Sen her zaman varsın. Formlar gelip geçer ve yaşam nehri akmaya devam eder. Bunu yaşamadığın sürece ölüm korkusu seni bırakmaz. Sadece meditasyon, bir tek meditasyon yardımcı olabilir.

    Ben söyleyebilirim, bütün kutsal kitaplar yazabilir, ama bunlar bir işe yaramaz; senin için hala bir kuşku varolabilir. Kim bilir, belki bu insanlar yalan söylüyordur, belki bu insanlar kendilerini kandırmıştır. Ya da bu insanlar başka kitaplar, başka hocalar tarafından kandırılmıştır. Eğer kuşku varsa, korku da her zaman varolacaktır.

    Meditasyon seni gerçekle yüz yüze getiriyor.

    Hayatın ne olduğunu şahsen bildiğin zaman, ölüm seni hiç rahatsız etmez.

    Ötesine geçebilirsin. .. Bunu yapacak gücün ve hakkın var. Ama bunun için küçük bir çaba harcayıp zihinden zihinsizliğe geçmen gerekiyor.

    BİR ÇOCUĞUN DOĞDUĞU ANI, HAYATIN BAŞLANGIÇ ANI OLDUĞUNU SANIRSIN. Bu doğru değil. Yaşlı bir adam öldüğü zaman, hayatının sona erdiğini düşünürsün. Bu doğru değil. Hayat, doğum ve ölümden çok daha büyük bir şeydir. Doğum ve ölüm, hayatın iki ucu değildir; hayat içinde birçok doğum ve ölüm gerçekleşir. Hayatın bir başlangıcı ya da sonu yoktur; hayat ve sonsuzluk aynıdır. Ama sen hayatın ne kadar kolay ölüme dönüşebildiğini anlamıyorsun; bunu kabullenmek bile imkansız.

    Ölmekte olan bir insan bir sonraki hayatını tasavvur etmeye başlar. Bu, bilinen bir olgudur çünkü bölüm kapanmadan önce yaşanır. Bazen bir insan son noktadan geri döner. Örneğin boğulur ve bir şekilde son anda kurtarılır. Neredeyse komaya girmiştir; ciğerlerindeki su boşaltılır, suni solunum cihazına bağlanır ve bir şekilde kurtarılır; tam da, bu bölümü kapatmak üzereyken... Bu insanlar çok ilginç bulgular ortaya koymuştur.

    Artık kurtulmalarının mümkün olmadığını hissettikleri an, öleceklerini anladıkları an, bütün hayatlarının bir anda gözlerinin önünden geçtiklerini anlatıyorlar. Doğduktan yaşadıkları son ana kadar. Saniyenin onda ya da yüzde biri gibi bir sürede başlarına gelen her şeyi görüyorlar. Hatırladıkları ve hatırlamadıkları; dikkatlerini çekmemiş yada hafızalarında bulunduğunun farkında bile olmadıkları birçok olay. Bu hafıza filmi hızla, bir anda gözlerinin önünden geçiyor... Bunun anlık olması gerekir çünkü adam ölüyor, filmi izlemek için üç saati falan yok.

    Sen bütün filmi görsen bile, küçük ve önemsiz detaylarla adamın hayatı arasında bir bağ kuramazsın. Ama her şey bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyor; bu kesin ve çok önemli bir olgu. Bölümü kapatmadan önce bütün deneyimlerini, gerçekleştiremediği arzularını, beklentilerini, hayal kırıklıklarını, çaresizliklerini, sıkıntılarını, keyiflerini; her şeyini anımsar.

    Buda bunu bir kelimeyle tarif eder: Tanha. Kelime anlamı olarak arzu demektir ancak mecazi anlamda bütün arzu hayatı anlamına gelir. Bütün olanlar: hüsranlar, tatminler, hayal kırıklıkları, başarılar, başarısızlıklar; bütün bu şeyler adına arzu diyebileceğin belirli bir alanda gerçekleşmiştir.

    Ölmekte olan kişi, bir sonraki sayfayı çevirmeden önce bütün bunları görüp anımsamak zorundadır çünkü bedeni gidiyor. Artık bu zihin onunla olmayacak, bu beyin onunla olmayacak. Ama bu zihnin serbest bıraktığı arzu onun ruhuna yapışacak. Ve bu arzu gelecekteki hayatına karar verecek. Gerçekleştiremediği her şey onun için bir hedef olacak.

    Hayatın, doğumundan çok önce, annen hamile kalmadan önce başlıyor. Daha önce, geçmiş hayatının sonunda başlıyor. O son, bu hayatın bir başlangıcı oluyor. Bir bölüm kapanıyor ve bir başkası açılıyor. Şimdi, bu yeni hayatının nasıl olacağının yüzde doksan dokuzu, ölümünün son anına göre belirlendi. Topladıkların, bir tohum gibi yanında ne getirdiğine bağlı olacak. O tohum bir ağaca dönüşecek, meyve verecek, çiçek verecek ya da ne olacaksa olacak. Bunu tohumdan okuyamazsın ama bütün bu bilgiler tohumda bulunur.

    Bir gün bilim, tohumdaki bütün programı okumayı başarabilir... Ağacın ne tür dallara sahip olacağını, ne kadar yaşayacağını, başına neler geleceğini öğrenebilir. Çünkü bütün bunlar orada yazıyor; sadece biz okumayı bilmiyoruz. Olacak her şey potansiyel olarak şu anda mevcut.

    Ölüm anında ne yaptığın, doğumunun nasıl olacağını belirliyor. Çoğu insan hayata yapışarak ölür. Ölmek istemiyorlar ve insan neden istemediklerini anlayabiliyor: Sadece ölümle yüz yüze geldikleri zaman aslında hiç yaşamamış olduklarını fark ediyorlar. Hayat sanki bir rüya gibi gelip geçmiş ve ölüm kapıya dayanmıştır. Artık yaşayacak vakit kalmamıştır; ölüm gelmiş ve kapıyı çalıyor. Yaşayacak vakit olduğu zaman bin bir çeşit aptalca şey yapıyordun, yaşamak yerine vaktini harcıyordun.

    Kağıt oynayan, satranç oynayan insanlara "Ne yapıyorsunuz?" diye soruyorum, "vakit öldürüyoruz" diyorlar.Çocukluğumdan beri bu "vakit öldürmek" ifadesine karşı oldum. Dedem çok iyi bir satranç oyuncusuydu ve ona sorardım: "Yaşlandın ama hala vakit öldürüyorsun. Aslında zamanın seni öldürdüğünü görmüyor musun? Ama hala vakit öldürüyorum diyorsun. Zamanın ne olduğunu bile bilmiyorsun, nerede olduğunu bilmiyorsun. Onu tut ve bana göster."

    Zamanın uçtuğu, geçtiği gibi ifadeler aslında birer teselliden ibaret. Aslında geçip giden sensin. Her an lavabonun deliğinden akıp gidiyorsun. Ve sonra da vaktin geçtiğini düşünüyorsun. Sanki sen kalacaksın ve vakit geçip gidecekmiş gibi. Zaman olduğu yerde duruyor; bir yere gitmiyor. Saatler, aslında akmayan zamanın akışını ölçmek için insanoğlunun yarattığı aletlerdir.

    Eğer ölüm anında bir yapışma yoksa, hayatını tek bir dakika bile uzatma arzusu yoksa, bilincin açık olarak ölürsün; çünkü doğanın seni bayıltmaya ya da bir komaya zorlamaya ihtiyacı kalmaz. Bilincin açık ölürsün ve bütün geçmişini anımsarsın. Yaptığın her şeyin ne kadar aptalca ve anlamsız olduğunu görürsün.

    Arzular tatmin edildi... ne kazandın? Arzular tatmin edilmedi ve acı çektin, peki ama tatmin edildikleri zaman ne kazandın? Bu senin her zaman kaybettiğin garip bir oyun, kazanıp kazanmaman hiçbir şey değiştirmiyor.

    Zevklerin birer hiçti, sadece su üstüne atılan imzalar gibiydi. Acıların ise mermer üzerine kazınmıştı. Ve bütün bu acıları, suya atılacak imzalar için çekmişsin. Hayatın boyunca uğruna çok acı çektiğin bütün o küçük zevkler, şimdi bu yükseklikten, bütün hayat vadisini görebildiğin bu açıdan bakınca birer oyuncağa benziyor. Başarıların da başarısızlıktı. Başarısızlıklar, tabii ki başarısızlıktı; zevkler ise birer acı çekme dürtüsünden başka bir şey değildi.

    Yaşadığın bütün mutluluklar, birer rüyadan başka bir şey değildi. Ellerin boş gidiyorsun. Bütün hayatın bir kısırdöngüden ibaret oldu: Aynı çember üzerinde dönüp dönüp durdun. Ve sonuçta hiçbir şeye ulaşamadın çünkü sürekli çember çizersen nereye ulaşabilirsin ki? Çemberin neresinde olursan ol, hep merkezden aynı mesafede uzak olursun.

    Başarı geldi, başarısızlık geldi; zevk geldi, acı geldi; sıkıntılar yaşadın, mutluluklar yaşadın. Her şey bu çemberin üzerinde oluştu ama varlığının merkezi her zaman her noktadan eşit mesafede oldu. Bunu çemberin üzerindeyken görmek zordu; olayların çok içindeydin, onun bir parçasıydın. Ama şimdi, birden hepsi ellerinin arasından kayınca, boşlukta kaldın.

    Halil Gibran'ın, Peygamber isimli eserinde yazmış olduğu bir cümle var. Peygamber El Mustafa, tarlada çalışmakta olan insanlara doğru koşmaktadır ve şöyle der: "Gemim geldi, artık gidiyorum. Gitmeden önce bütün olanları ve olmayanları anımsamak için son bir kez bakmaya geldim. Gemiye binmeden önce buradaki hayatımın ne olduğunu görme arzusu hissettim."

    Sana anımsatmak istediğim cümle ise şu: "Okyanusa kavuşacak bir nehir gibiyim. Nehir, okyanusa karışmadan önce bir an için bekler ve geçmiş olduğu bütün o yerleri anımsar: Ormanları, dağları, insanları... Binlerce kilometre uzunluğunda zengin bir hayatı oldu ve şimdi, bir anda sonsuz okyanusun içine karışacak. Tıpkı okyanusa kavuşmadan önce geri dönüp bakan nehir gibi, ben de geri dönüp bakmak istedim."

    Ama bu bakış ancak geçmişe yapışmadığın zaman mümkün olabilir; aksi halde onu kaybetmekten o kadar korkarsın ki, bakmak, gözlemlemek için vaktin olmaz. Ve bu süre sadece anlık bir şeydir. Eğer bir insan tam bilinçle ölürse, geçmiş olduğu bütün arazileri görüp, yaşananların aptallığını fark ederse, bir netlikle bir zekayla, cesaretle doğar... otomatikman. Bu, kendi yaptığı bir şey değildir.

    İnsanlar bana soruyor: "Sen çocukken bile akıllı, zeki ve cesurmuşsun; ben şimdi bile o kadar cesur değilim." Bunun nedeni benim bir önceki hayatımda sizden daha farklı bir şekilde ölmüş olmam. Bu, çok büyük bir fark yaratıyor çünkü nasıl ölürsen, öyle doğuyorsun. Ölüm, bozuk paranın bir yüzü, doğum ise aynı paranın diğer yüzüdür.

    Eğer bir tarafta kafa karışıklığı, mutsuzluk, sıkıntı, tutunma, arzu varsa, paranın diğer tarafında keskin zeka, cesaret, netlik ve farkındalık bekleyemezsin. Böyle bir şeyi beklemek çok saçma olur.

    O yüzden, benim için basit ama sana açıklaması çok zor. Çünkü ben bu hayatta, en baştan beri cesur ya da keskin zekalı olmak için bir şey yapmadım. Bunu hiçbir zaman keskin zeka ya da cesaret olarak düşünmedim.

    Sadece yavaş yavaş insanların ne kadar aptal olduğunu fark etmeye başladım. Önceleri cesur olduğumun farkında değildim; bunu daha sonra anladım. Önceleri herkesin aynı olduğunu düşünüyordum. Zamanla öyle olmadığını idrak ettim.

    Büyüdükçe geçmiş hayatımın ve ölümümün farkına vardım. Ne kadar kolay öldüğümü anımsadım; sadece kolay değil, büyük bir hevesle. İlgim daha önce gördüklerim ve bildiklerim yerine, önümde olan bilinmeyene odaklanmıştı. Hiçbir zaman geri bakmadım. Hayat tarzım da hep bu oldu: hiç geri bakmamak. Bunun anlamı yok. Geri dönemeyeceğine göre, vaktini niye harcayacaksın? Ben her zaman ileriye bakıyorum. Ölüm anı geldiği zaman bile ileri bakıyordum... diğer insanlarda varolan frenlerin bende neden olmadığını bu sayede anladım.

    O frenler bilinmeyen korkusundan ortaya çıkar. Geçmişe yapışıyorsun ve bilinmeyene adım atmaya korkuyorsun. Bilinen, tanıdık olana yapışıyorsun. Acı veriyor olabilir, çirkin olabilir ama en azından onu biliyorsun. Onunla bir çeşit dostluk geliştirmiş durumdasın.

    Çok şaşıracaksın ama bu binlerce insanda gözlemlediğim bir deneyim: Mutsuzlukla belirli bir dostluk ilişkisi geliştirdikleri için bu mutsuzluğa yapışıyorlar. Onunla o kadar uzun zamandır yaşıyor ki, ondan ayrılmak bir boşanmaya benziyor.

    Aynı şey evlilik ve boşanma için de geçerlidir. Erkek günde en az on iki kere boşanmayı düşünür; kadın da düşünür, ama bir şekilde birlikte yaşamaya devam ederler çünkü ikisi de bilinmeyenden korkmaktadır. Bu adam kötü, tamam ama diğer adamın nasıl olacağı ne malum? Daha kötü çıkabilir. En azından bu adamın kötülüğüne, sevgisizliğine alışmışsın ve katlanabiliyorsun. Katlandın ve aynı zamanda derin kalınlaştı. Yeni bir adamla, bunu bilemezsin, en baştan başlaman gerekir. O yüzden insanlar bilinene yapışır.

    İnsanları ölüm anlarında izle. Onların acısı ölüm değil. Ölümde acı yoktur, hiçbir acı vermez. Aslında çok hoştur; tıpkı derin bir uykuya benzer. Sence derin uyku acı veren bir şey mi? Ama onlar ölümle, derin uykuyla, verdiği zevkle ilgilenmiyor; onları asıl endişelendiren ellerinin arasından kayıp giden bilinenler. Korku tek bir şey anlamına gelir: Bilineni kaybetmek ve bilinmeyene adım atmak.

    Cesaret, korkunun tam tersidir.

    Her zaman bilineni bırakmaya hazır ol: Hatta bunun için hevesli ol, olgunlaşmasını bile bekleme. Hemen yeni olan bir şeyin üzerine atla; onun yeniliği, tazeliği insanı zaten çeker. O zaman cesaret vardır.

    En büyük korku kesinlikle ölüm korkusudur. Cesaretine en büyük darbeyi o vurur.

    Sadece tek bir tavsiyede bulunabilirim. Şu anda geçmişteki ölümüne dönemezsin ama bir şey yapmaya başlayabilirsin: Her zaman bilinenden bilinmeyene geçmeye hazır ol, her konuda, her deneyimde.

    Bilinmeyen bilinenden daha kötü çıksa bile daha iyidir; konu o değil. Önemli olan senin bilinenden bilinmeyene geçmeye hazır olmandır. Asıl değerli olan budur. Ve yaşadığın her türlü deneyimde bunu yapmaya devam et. Bu, seni ölüme hazırlar çünkü ölüm geldiği zaman birden "ben hayatı bırakıp, ölümü seçiyorum" diye karar veremezsin. Bu kararlar bir anda verilemez.

    Adım adım gitmeli, her anı ayrı ayrı yaşayıp hazırlanmalısın. Ve bilinmeyenin güzelliğine alışmaya başladığın zaman içinde yeni bir nitelik ortaya çıkmaya başlar. Her zaman oradaydı, ama daha önce hiç kullanılmamıştı. Ölüm gelmeden önce, bilinenden bilinmeyene doğru adım adım yol almaya devam et. Sakın unutma, yeni her zaman eskiden iyidir.

    "Eski olan her şey altın değildir" diye bir söz vardır. Ben şöyle diyorum: Eski olan her şey altın olsa bile, unut gitsin. Yeniyi seç; altın ya da değil, bu önemli değil. Önemli olan şey senin seçimin: Öğrenmeyi seçmen, deneyim yaşamayı seçmen, karanlığa adım atmayı seçmen. Yavaş yavaş cesaretin işlemeye başlayacak. Keskin zeka ise cesaretten ayrı bir şey değildir, neredeyse organik bir bütündür.

    Korkunun olduğu yerde korkaklık vardır ve orada zihnin geriliği ve sıradanlığının olması kaçınılmazdır. Onlar hep birliktedir, birbirlerini desteklerler. Cesaretle birlikte keskinlik, zeka, açıklık, önyargısızhk ve öğrenme kapasitesi gelir; hepsi bir arada gelir.

    Basit bir egzersizle başla: Sakın unutma, ne zaman karşına bir seçenek çıksa, bilinmeyeni, riskli olan, tehlikeli ve güvencesiz olanı seç. Hiçbir zaman zarara uğramazsın.

    Ancak o zaman... ölüm, çok açık bir deneyime dönüşür ve yeni doğumunun özünü gösterebilir. Sadece görmekle kalmaz, belirli bir seçim bile yapabilirsin. Farkındalıkla, belirli bir anne, belirli bir baba seçebilirsin. Normalde bunlar bilinçdışı, tesadüf eseri olur ama farkındalıkla ölen bir adam farkındalıkla doğar.

    Beni seviyorsun, bana güveniyorsun. O yüzden söylediklerimin doğru olduğuna güvenebilirsin. Ama bir şeyi tekrar tekrar vurguluyorum: Kendi deneyimine dayalı olmayan herşeyi sadece bir varsayım olarak kabul et. Onu bir inanca dönüştürme. Eğer bazen bir örnek veriyorsam, gerektiği için veriyorum; çünkü insanlar "Çocukluğunda nasıl bu kadar zeki ve cesur olabilmeyi başardın?" diye sordu.

    Ben bir şey yapmadım, sadece geçmiş hayatımda ne yapıyorsam onu yapmaya devam ettim.

    Cesaret sana da gelecek. Sadece basit bir formülle başla: Asla bilinmeyeni kaçırma.

    Her zaman bilinmeyeni seç ve kafanın dikine git. Sıkıntı çeksen bile buna değer; her zaman değer. Her zaman daha büyümüş, daha olgun ve daha zeki çıkarsın.

    OSHO
  • 696 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    Bu kitabın yorumuna neresinden başlayıp ne yorum yapsam bilmiyorum. Öncelikle kitapların arkasını kesinlikle ama kesinlikle okumayın. Kitabın yarısı geçince bir okuyayım arkasını dedim yine de öğrenmemem gereken şeyleri öğrendim. Yani bu arka kapak özetlerini kim hazırlıyor bilemiyorum. Yine çevirmen farklıydı ve bazı özel isimlerin çevirileri de farklıydı. Bunlar dışında asıl kitabın içeriği hakkındaki yorumuma gelecek olursam. Aslında fantastik bir maceradan çok tarihi bir aşk romanı gibiydi. Yani bu kitap serinin diğer kitaplarına göre daha aksiyonluydu buna rağmen yazar bence o döneme dair okuduğu kitaplardan aşk konusunda fazlasıyla etkilenmiş. Öyle ki yaşanan aşk olayları ve konuşmalar bazı yerlerde çok sevimli, romantik ve zekice gelse de bazen kitaptaki aşkın yoğunluğunda kaybolduğum ve beni baydığını hissettiğim de olmadı değil. Bunlar dışında kitabın son yarısı genel olarak ağlayarak geçti ve kitabı bitirdiğimde bayağı bir burnumu çekiyor ve gözyaşlarımı siliyordum. Ne yazık ki kitabın sonunu biliyordum ama yine de her şey beni fazlasıyla etkilemeyi başardı. Yazarın dili ve anlatımı çok güzel ve aynı zamanda akıcıydı. Karakterleri çok güzel ve özenle seçilmişti ama ana karakterimiz olan Tessa'nın aşk konusundaki ikilemi beni çoğu aşk üçgeninde olduğundan daha çok tatmin etse de bilemiyorum yani. Bu seriyi genel olarak özellikle karakterleri için sevdim bunun dışında bence kurgusu çok da olay yaratacak bir kurgu değildi. Çünkü size şöyle diyeyim Cassandra Clare okumaya başlarken onun artık kitap yazma işini zaten ne yazsam tutuyor diye düşünerek, onun babasını onun kızını onun torununu onun sevgilisinin hayatlarını anlatan başka başka kapkalın ve uzun seriler yazdığını düşünüyordum. Yani beni ilk kitaplarda sevindirip aaa, aslında kadın cidden konu falan bularak çok iyi yazıyormuş dessme de düşündükçe önyargılarımın aslında doğru olduğuna bu kitapta karar verdim. Ne kadar Ölümcül Oyuncaklar serisini okumasam da konusunu biliyorum ve oradaki kötğ karakter ve buradakinin bazı yönlerle birbirlerine benzediklerini, yine karışık soy ilişkileri olmasını ve bazı karakterleri benzettiğimi söyleyebilirim. Hatta yazarın bir hatasını bile yakaladım bu kitapta ama bilemiyorum herkes fark eder mi ancak dikkatli bir okuyucuysanız fark edebilirsiniz. Şimdi bunu söylemem spoilera girer o yüzden yorumumum sonuna belirterek yazacağım, zaten yorumum da bitiyor. Genel olarak sevdiğim ve çok kısa bir süre içerisinde sular gibi okuduğum bir seri oldu ve bence bu ve bundan önceki kitaplarına yaptığım yorumlara bakarak siz de isterseniz alıp okuyabilirsiniz, ben arkadaşımdan ödünç aldım. Bu seriye bence çok büyük umutlarla başlamayın çünkü ben sevdiğim halde bu kadar eleştirdim ki sevmemin de en büyük nedenlerinden biri uzun süredir aşk kitabı okumamam ve okumak istememdi. Eğer aradığınız şey iyi bir anlatım, bolca çıkarılacak alıntı ve aşık olacağınız karakterler ise kesinlikle okumanızı gerektiğini düşündüğüm bir seri olduğunu da söylemeliyim.
    SPOİLER
    Tessa, Bayan Black tarafından bir arabayla kaçırılırken Enstitü'den Will Enstitü' nün içindeydi ve dışarı çıktığında sadece bir arabanın -içinde Tessa olduğunu bilmiyordu- geçtiğini görmüştü. Sonra Jem'i falan gördü, Jessamine'in yanına gitti, merdivenlerde bir süre konuştular ve Jessamine öldü. Ama bu sırada Tessa kesinlikle orada değildi. Kitabın çok daha ilerisindeyse Tessa ona kimse bunu anlatamadığı halde Jessamine'in ölümünü biliyordu hatta görmüş gibi konuştu. Yani acaba ben mi yanlış okudum ya da anladım diye düşünüyorum ve okuyanınız, dikkat edeniniz varsa beni bu konuda aydınlatırsa sevinirim...
  • Hep aynı şeyi yaptın bir şeylerin biraz ters gitmeye başladığını hissettiğin anda kendi dünyana kaçtın bazen düşünürdüm biliyor musun? sanki bilmediğim bir yerde bir dünyan vardısenin. hani böyle fantastik filmlerde olur ya konuşan ağaçlar takım elbise giymiş tavşanlar kendi kendine yazan kalemler..anladın işte belkide o çoçuksu hallerın yüzünden böyle düşünüyordum.Benim hergün kavga dövüş içine aldığım gerçek hayat ne zaman üstüne gelse oraya kaçardın işte .Hemde beni yanına almadan.Gitmen değildi beni üzen,beni götüremeyecek kadar korkak olmandı.Senin gidişlerin kaçışların bile hayaliydi.Ben bunu başaramıyordum.Kendimi gerçeklikten koparamıyordum.O yüzden ben gerçekten gidiyorum.Çünkü bana başka seçenek bırakmadın.
  • Biliyorum ki bu hikâyeye inanmayacaksınız. Yalnızca deli birisi buna inanacağınızı umabilir- ve ben de deli değilim. Ancak yarın öleceğimden bugün tüm dünyaya hikayemi anlatmak istiyorum. Belki bir gün, benden daha az telaşlı ve sakin birisi yaşananları daha iyi açıklayabilir.

    Hayatımın her döneminde hayvanları sevmişimdir. Doğduğum günden itibaren hayvanlara karşı çok büyük bir sevgi hissettim. Gençliğimde evimizde daima hayvanlar vardı ve zamanımın çoğunu onlarla ilgilenerek ve oynayarak geçirirdim. Yıllar geçtikte sessiz, hassas biri haline dönüştüm ve hayvanlara yönelik sevgim daha da arttı. Onların çoğu insandan daha dost canlısı ve daha dürüst olduğunu keşfetmiştim. Bu yüzden en iyi dostlarım her zaman hayvanlar oldu.

    Oldukça gençken evlendim. Şanslıydım ki karım da hayvanları seviyordu ve bana çok sayıda hayvan hediye etti. Bir süre sonra evimiz hayvanlarla dolmuştu. Kuşlarımız, balıklarımız, köpeğimiz, tavuklarımız vardı. Ve bir de kedimiz…

    Pluto ismini verdiğimiz bu kedi büyük ve kapkara tüyleri olan bir hayvandı. Çok güzel bir kediydi ve çok da zekiydi. Onu diğer hayvanlarımın hepsinden çok severdim. Onunla ilgili her şeyi tek başıma yapmak isterdim ve karımın onunla ilgilenmesine izin vermezdim. Onunla oynardım, ona yemek verirdim ve kedim de nereye gitsem peşimden gelirdi.

    Çok uzun yıllar boyunca Pluto ve ben çok iyi dost olmuştuk. Fakat bir süre sonra hayatım yavaş yavaş değişmeye başladı. Alkolik olmuştum ve alkole olan düşkünlüğüm bir tutkudan hastalığa dönüşmüştü. Sürekli öfkeliydim ve zalim biri haline gelmiştim. Karıma bağırmaya ve hatta onu dövmeye başladım. Evimizdeki hayvanlar bendeki değişimi hissediyordu. Onlarla ilgilenmeyi kesmiştim ve bazen de gaddarca davranıyordum. Ancak Pluto’ya asla kötü davranmadım. Zaman geçtikçe hastalığım daha da kötüleşti ve bir süre sonra Pluto bile zalimliklerimden kurtulamadı.

    Bir gece eve geç bir vakitte gelmiştim. Çok ama çok sarhoştum. Pluto beni gördüğünde kaçmaya çalıştı. Bu da beni sinirlendirdi. Onu boynundan yakaladım ve salladım. O da dehşete düşmüş bir halde olduğundan elimi ısırdı. Bir anda içimi vahşi ve korkunç bir öfke kapladı ve bu dehşetli öfkenin haricinde hiçbir şey hissedemez oldum. Cebimde taşıdığım bıçağı alarak Pluto’nun gözlerinden birini yuvasından çıkardım. Bugün bunları yazarken titremekten kendimi alamıyorum. O günü hatırladığım her gün hala üzüntü ve acı hissederim.

    Ertesi sabah kalktığımda yaptığım şeyden utanç duydum. Fakat bu his, hayatımı değiştirmeye yetecek kadar güçlü değildi. İçmeye devam ettim çünkü bunu sonlandırmak benim için çok güçtü. Kısa süre sonra da yaptığım şeyi unuttum.

    Aylar geçtikte Pluto iyileşti. Eskiden gözünün yer aldığı boşluk korkunç görünüyordu fakat en azından artık acı içinde değildi. Şaşırtıcı olmayan biçimde, beni gördüğü anda kaçmaya başlamıştı. Ona tekrar zarar vereceğimden korkuyordu. Başlarda bir zamanlar beni çok seven bu hayvanın benden kaçtığını görmek üzüntü vericiydi. Ama yavaş yavaş bu duruma sinirlenmeye başladım. İnsan kalbi çok tuhaf. Bize acı verecek şeyler yapmaktan hoşlanıyoruz. Hepimiz yüzlerce kez sırf yapmamamız gerektiğini bildiği için aptalca ya da korkunç şeyler yapmamış mıdır? İşte bu yüzden canımın yanmasına ihtiyaç duyuyordum ve korkunç bir şey yaptım…

    Bir sabah uyandıktan sonra bir halat buldum ve onu Pluto’nun boynuna geçirdim. Sonra da zavallı hayvanı bir ağaca asarak ölene kadar orada bıraktım. Bu korkunç şeyi yaparken ağlamıştım. Yüzüm gözyaşlarım ile ıslanırken kalbim kapkara ve ağır bir hale dönüşmüştü. Fakat onu öldürdüm. Onu öldürdüm çünkü bir zamanlar beni sevdiğini biliyordum, bana hiçbir zaman zarar vermediğini biliyordum, yaptığım şeyin korkunç ve yanlış olduğunu da biliyordum.

    Aynı günün akşamı evimizde bir yangın çıktı. “Yangın var!” çığlıklarıyla uyanıp gözlerimi açtığımda alevlerin çoktan yatak odamıza kadar ulaştığını fark ettim. Karımla birlikte yapabildiğimiz kadar hızlı biçimde kaçtık. Çok şükür ki ölümden kurtulduk ama evimiz ve sahip olduğumuz her şey küle döndü.

    Ertesi gün eve döndüğümde bir grup insanın duvardaki bir şeye baktığını gördüm. Burası yangından sonra evimizin ayakta kalabilen tek duvarıydı. Yatak odamın duvarlarından biriydi ve yatağımızın başucu bu duvara dayanırdı. Yaklaştığımda birisinin şöyle dediğini işittim: “Ne kadar tuhaf!” Bir başkası ise “Bu imkânsız!” diye şaşkınlığını dile getiriyordu. Baktıkları şeye yaklaşınca ben de neden bu kadar şaşkınlığa düştüklerini anladım. Büyük bir kedi. Gerçek bir kedi değildi. Yatak odasının beyaz duvarında belirmiş bir kedi şekliydi. Bir resim kadar belirgindi. Hayvanın boynuna dolanmış bir halat olduğu bile görülebiliyordu.

    Dehşete kapılmış bir halde kalakaldım. Korkudan hareket edemiyordum. Sonra yavaşça bir gece öncesini düşündüm. Kedimi evimin arkasındaki bahçede, ağaçta asılı halde bırakmıştım. İlk olarak komşularımdan biri yangını fark etmiş ve pek çok insan da bahçeye girmişti. Bu kişilerden biri boynundaki halatı keserek kediyi ağaçtan indirmiş ve beni uyandırmak için onu pencereden içeri fırlatmış olmalıydı. Muhtemelen kedinin gövdesi yatak odamın duvarına çarptığı için şekli burada kalmıştı çünkü duvara yeni yaptırdığım alçı hala yumuşaktı.

    Bunun oldukça mantıklı bir açıklama olduğunu düşünmeme rağmen duvardaki tuhaf şekil yine de beni endişelendiriyordu. Gece gündüz durmadan kediyi düşünüyordum. Onu öldürdüğüm için üzülmeye başlamıştım. Pluto’ya benzeyen bir tane daha bulabilirim umuduyla geceleri sokaklarda dolaşarak tüm kedilere bakıyordum .

    Bir gece her zaman gittiğim barda içerken aniden büyük, kara bir kedi dikkatimi çekti. Yanına giderek onu sevdim. Çok büyüktü- Pluto kadar büyük… Ayrıca Pluto’ya da çok benziyordu. Bir şey dışında… Pluto’nun tüylerinin tamamı kapkaraydı fakat bu kedinin göğsünde beyaz bir iz vardı.

    Kediyi sevmeye başlar başlamaz çok dost canlısı biçimde ayaklarımın üzerine uzandı. Böylece istediğim kedinin bu olduğuna karar verdim. Barmene kedinin karşılığında bir miktar para verebileceğimi söyledim. Ama o, kedinin kendisine ait olmadığını ve nereden çıkmış olabileceği hakkında da bir fikri bulunmadığı cevabını verdi.

    Kediyi yanıma alarak eve götürdüm. Karım da onu hemen sevince o günden itibaren bizimle birlikte kalmaya başladı. Fakat kısa süre içinde- neden olduğunu bilmiyorum- kedi sinirlerimi bozmaya ve zaman geçtikçe ondan nefret etmeye başladım. Hiçbir şekilde ona zarar vermedim fakat daima mümkün olduğunca ondan uzak kalmaya çalıştım.

    Bu kediden bu kadar çok nefret ediyor olmamın sebeplerinden birini biliyordum. Onu eve getirdiğim günün sabahında Pluto gibi onun da gözlerinden birinin yerinde olmadığını fark etmiştim. Bir zamanlar benim de olduğum gibi nazik ve merhametli bir insan olan karım sırf bu yüzden kediyi daha da çok sevmişti. Fakat kedi karımı değil sadece beni seviyordu.

    Ne zaman bir yere otursam sıçrayarak dizlerime otururdu. Odadan çıktığımda önümde koşturur ve ayaklarımın arasında dolanır ya da bacağıma tırmanırdı. Bu zamanlarda onu öldürmek isterdim. Fakat öldürmedim çünkü ondan çok korkuyordum… Evet, bir kediden korkuyordum ve hatta göğsündeki beyaz izden daha da çok korkuyordum.

    Size daha önce bu izden bahsetmiştim. İlk başta bu izle ilgili dikkat çekici hiçbir şey yoktu. Sadece belirsiz beyaz renkli bir izdi. Fakat yavaşça büyüdü, değişti ve korkunç, son derece korkunç bir şeyin biçimini aldı. Burada, hapishanede bunun ne olduğunu yazmak konusunda büyük güçlük yaşıyorum. Bu şekil bir DARAĞACI idi! Evet, insanları boynundan bir halatla astıkları korkunç ahşap direklerden biri.

    Her geçen gün korkum büyüdükçe büyüdü. Benim gibi güçlü bir adam bir kediden korkuyordu! Neden aptal bir hayvandan böylesine korkuyor ve endişeleniyordum ki? Günler ve geceler boyunca huzursuzdum. Korkunç rüyalar görüyor ve aklıma karanlık ve şeytanca düşünceler geliyordu. Her şeyden ve herkesten nefret ediyordum.

    Bir gün karımla birlikte bir şey almak için evimizin altındaki kilere gittik. Kedi aşağıya kadar bizi izledi ve aniden kendini önüme attı. Neredeyse yüz üstü düşecektim ve bu durum beni çıldırttı. Elime bir balta alarak hayvanı öldürmeye çalıştım. Ancak karım beni durdurmak için kolumu tuttu. O an çok daha fazla öfkelendim. Dönerek elimdeki baltayı karımın kafasına indirdim. En ufak bir ses çıkaramadan yere yığıldı. Ölmüştü…

    Bu korkunç cinayetin ardından sakin biçimde karımın cesedini saklamak için planlar yaptım. Onu ne gece ne de gündüz evden çıkaramazdım çünkü komşular beni görebilirlerdi. Bu yüzden başka yollar düşünmek zorundaydım… Cesedi küçük parçalara ayırabilir ve yakabilirdim. Zemine gömebilirdim. Ya da bir kutuya koyup birinden çok uzaklara götürmesini isteyebilirdim. Sonunda aklıma daha iyi bir fikir geldi. Cesedini kilerdeki duvarın arkasına gizlemeye karar verdim.

    Hangi duvarı seçmem gerektiğini de biliyordum. Kilerde, artık kullanılmayan eski bir şöminenin alt kısmında bir duvar vardı. Bu duvarın önünde ve arkasında tuğlalar bulunuyordu ancak orta kısmı boştu. Derhal çalışmaya koyuldum. Ön duvardaki tuğlalardan bazılarını söktüm ve dikkatlice karımın cesedini duvarın arkasına yerleştirdim. Daha sonra çıkardığım tuğlaları tekrar yerine koydum ve alçıyla kapattım. Alçının yeni görülmemesine dikkat ediyordum. Tamamlandığında diğer eski duvarlardan farklı görülmüyordu. İşimi bitirdiğimde alçıya baktım. “Daha önce hiç böylesine güzel bir iş yapmamıştım” dedim kendi kendime.

    Sonra da kediyi aramaya koyuldum. Bulur bulmaz onu da öldürecektim. Hayatıma çok fazla mutsuzluk getirmişti ve şimdi onun da ölmesi gerekiyordu. Her yerde aradım fakat kaybolmuştu. Sonunda tamamen özgürdüm. O gece derin ve huzurlu biçimde uydum. Biraz önce karısını öldürmüş olan ben huzur içinde uyuyabilmiştim!

    İşlediğim cinayetin üzerinden üç gün geçmişti ve kedi hala ortalıkta yoktu. Şimdi çok mutlu biriydim uzun zamandan beri böylesine mutlu olmamıştım. Yaptığım şey konusunda da endişelenmiyordum. İnsanlar karımın nerede olduğu hakkında birkaç soru sormuştu. Polis de evimi ziyaret etmiş ancak hiçbir şey bulamamıştı.

    Dördüncü gün bir kez daha polisler gelerek evi araştırmaya başladılar. Tüm odalara baktıktan sonra kilere indiler. Ben de onlarla birlikteydim. Son derece sakindim ve yaptığım şeyin ortaya çıkmayacağına da emindim. Her yeri araştırırlarken onları izliyordum. Kilerde de bir şey bulamadıklarında ayrılmak için hazırlanmaya başladılar. Kurtulduğuma emindim fakat şüphe çekmemek ve endişeli olmadığımı göstermek için sadece bir iki kelime söylemek istedim.

    “Beyler” dedim “Burada bir şey bulamadığınıza sevindim. Ancak ayrılmadan önce size bir şey göstermeme izin verin. Bu evin ne kadar iyi biçimde inşa edildiğini fark ettiniz mi? Gördüğünüz gibi bu duvarlar oldukça sağlamdır.” Ben bunları söylerken duvara da bir sopayla vurdum- karımı gizlediğim duvara.

    Tam o anda bir ses işittik. Tuhaf bir sesti ve o güne kadar duyduğum hiçbir şeye benzemiyordu. İlk başta belirsiz bir sesti ve neredeyse bir bebek ağlamasına benziyordu. Sonra giderek yükseldi ve uzun, sonu gelmeyen bir çığlığa dönüştü. Sanki cehennemden geliyordu.

    Polisler önce bana sonra birbirlerine baktılar. Hemen duvara koşarak hızlı biçimde tuğlaları sökmeye başladılar. Dakikalar içinde duvar yıkılmıştı ve ölmüş karımın gövdesi ortaya çıktı. Kafasının tepesinde de açık, kırmızı ağzı ve parlayan tek gözüyle kedi oturuyordu- benim bir katil olmama neden olan ve şimdi beni ölüme gönderecek olan hayvan.

    Bu korkunç şeyi canlı biçimde, karımın yanına koymuştum!
  • Tuhaf gelebilir, ama Ruth'un kaldığı merkeze dönüş yolculuğumuzda, biraz önce olanlardan hiç söz etmedik. Bunun bir nedeni Ruth'un çok yorulmuş olmasıydı; yol kenarındaki son konuşma canını çıkarmış gibiydi. Ama bunun yanı sıra, sanırım ikimiz de bir gün için yeterince ciddi konuştuğumuzu düşünüyorduk ve tekrar konuşmaya girişirsek bir şeyler yanlış gitmeye başlayabilirdi. Eve dönüş yolunda Ruth'un neler hissettiğini bilmiyorum, ama ben, bütün o güçlü duygular yerine oturduğunda, gece olmaya başlayıp yoldaki bütün lambalar yandığında, kendimi fena hissetmiyordum. Sanki uzun zamandır sırtımda taşıdığım bir yükten kurtulmuştum, her şey düzelmemişti ama daha iyi bir yere açılan bir kapı aralanmıştı. Kendimi çok iyi hissediyordum demiyorum. Üçümüz arasında geçen her şey çok hassas geliyordu bana, oldukça gergindim, ama bu bütünüyle kötü bir gerginlik değildi.
    Tommy'nin iyi göründüğünü belirtmek ve kaç kilo aldığını merak ettiğimizi söylemek haricinde, onun hakkında konuşmadık bile. Sonra yolculuğumuzun geri kalanını çoğunlukla yolu seyrederek, sessizlik içinde geçirdik.
    Bu yolculuğun ne kadar büyük bir değişiklik yarattığını, ancak aradan birkaç gün geçtikten sonra anladım. Ruth'la aramdaki bütün o savunmacı ve şüpheci davranışlar uçup gitti, bir zamanlar birbirimiz için ne kadar önemli olduğumuzu hatırladık. Bu, yeni bir dönemin başlangıcıydı. Yaz geliyordu ve Ruth'un sağlığı fena değildi, akşamları ona bisküvi. ve Madensuyu getirdiğimde, pencerenin önünde yan yana oturur, damların üstünden güneşin batışını seyreder ve Hailsham, Kulübeler ya da aklımıza ne gelirse onun hakkında konuşurduk. Tabii şimdi Ruth'u düşündüğümde, artık yaşamıyor olması beni üzüyor, ama birlikte geçirdiğimiz dönem için şükran duyuyorum.
    Yine de doğru dürüst konuşmadığımız bir konu vardı: O gün yolun kenarında bize söyledikleri. Sadece Ruth arada bir konuyu ima ederdi. Şöyle bir şey söylerdi örneğin:
    "Tommy'nin bakıcılığını üstlenme konusunda biraz daha düşündün mü? Biliyorsun, istersen bunu ayarlayabilirsin."
    Sonunda bu fikir, benim Tommy'nin bakıcısı olmam düşüncesi, diğer her şeyin önüne geçti. Ona bu konuyu düşündüğümü ve benim bile böyle bir şeyi ayarlamamın o kadar kolay olmadığını söylerdim. Sonra genellikle konuyu kapatırdık. Ama Ruth'un bunu hep düşündüğünü biliyordum ve bu nedenle bir gün, onu gördüğüm son gün, artık konuşamıyor olsa bile, benden bunu yapmamı istediğini biliyorum.
    İkinci organ bağışından üç gün sonra, sabahın erken saatlerinde, nihayet odasına girmeme izin verdiler. Odada tek başınaydı ve onun için yapılabilecek her şeyi yapmışlardı. Doktorların, koordinatörün, hemşirelerin hâl ve tavırlarından, başaramayacağını düşündükleri belli oluyordu. Hastane yatağında, loş ışıkta yatan Ruth'a bakar bakmaz, pek çok bağışçıda gördüğüm ve bildiğim ifadeyi onun yüzünde de okudum. Sanki kendi gözleriyle, bedeninde acıyan farklı farklı yerleri kontrol ediyordu; endişeli bir bakıcının ülkenin farklı yerlerindeki birkaç bağışçı arasında koşturup durması gibi. O sırada bilinci hâlâ kesinlikle yerindeydi, ama metal yatağının yanında dururken, ona ulaşmam imkânsızdı. Yine de bir sandalye çekip yanına oturdum ve elini iki elimin arasına alarak, bedeni acıyla kasılıp büzüldüğü zaman, elini sıktım.
    İzin verdikleri sürece yanında oturdum, üç saat, belki daha fazla. Ama dediğim gibi, bütün o süre boyunca benden uzakta, kendi içindeydi. Sadece bir kere, acıdan bedenini hiç normal görünmeyen bir şekilde büzdüğünde -ona daha fazla ağrı kesici vermelerini istemek için hemşireleri çağırmak üzereydim-, sadece birkaç saniyeliğine -daha fazla değil- bana baktı ve kim olduğumu kesinlikle bildiğini anladım. Bağışçıların korkunç bir savaş verirken bazen ulaştıklan, her şeyin açık seçik göründüğü berraklık anlarından biriydi. Bana baktı ve konuşmamasına rağmen o bakışın ne anlama geldigini anladım. Bu nedenle ona: "Merak etme, bunu yapacağım Ruth. En kısa sürede Tommy'nin bakıcısı olacağım" dedim. Bunları mırıldanarak söyledim, çünkü beni duyamayacağını düşünüyordum, bağırarak söylesem bile. Ama umuyorum ki, bakışlarımızın birbirine kitlendiği o birkaç saniye içinde, ben nasıl onun ifadesini okuyabildiysem, o da benimkini okuyabilmiştir. Sonra o an geçti ve Ruth yine uzaklara gitti.Tabii ki hiçbir zaman emin olamayacağım, ama anladığını sanıyorum. Anlamadıysa bile, şimdi fark ediyorum ki, benim bir gün Tommy'nin bakıcısı olacağımı hep biliyordu, bende bile önce. Ve ikimizin, tıpkı o ün bize arabada söylediği gibi "deneyeceğimizi" de biliyordu.
    Kazuo Ishiguro
    Sayfa 222 - Yapı Kredi Yayınları
  • "Bazen etrafıma bakıyorum ve mideme kramplar giriyor. Neden bu piç kuruları hiçbir şey yapmıyor, kıllarını kıpırdatmıyor ve şikayet edip duruyorlar acaba, diyorum."
    Sesindeki acımasızlık beni şaşırtmıştı, Nagasava'ya bakakaldım.
    "Benim gördüğümse, insanlar çok çalışıyor. Bir deri bir kemik kalana kadar. Ya da ben mi yanlış görüyorum yoksa?"
    "Bu çok çalışmak değil. Sadece kas gücü kullanmak, o kadar" dedi nokta koymak ister gibi. "Benim bahsettiğim 'sıkı çalışma', amacı olan ve kişinin kendisini yönettiği bir şey."
    "Örneğin, başkaları tembellik yaparken senin İspanyolca çalışman gibi mi?"
    "Tastamam öyle. Gelecek ilkbahar, İspanyolcayı mükemmel biçimde öğrenmiş olacağım. İngilizce, Almanca ve Fransızca zaten cepte, İtalyancada da başımın çaresine bakıyorum sayılır. Böyle şeyler çok çalışmadan başarılabilir mi?"
    Nagasava sigarasını içiyordu, bense Midori'nin babasını düşünüyordum.
    Televizyondan İspanyolca öğrenmeyi aklına bile getirmeyen bir adam vardı. Büyük ihtimalle çok çalışma ile el emeği arasındaki farkı da hiç düşünmemişti. Bunu düşünmeye zaman bulamayacak kadar işi başından aşkındı. Çok işi vardı, üstelik bir de evden kaçmış kızını getirmek için kalkıp ta Fukuşima'ya gitmesi gerekiyordu.