• "Bir cisim, ağırlığının etkisi ile serbest bir şekilde bırakıldığında, G ivmesi ile hızlanmaya başlar. İlk hızı sıfır olarak bırakılan bir cismin, yere doğru hızlanarak yaptığı hareketlere serbest düşme denir. Ayrılıklar sonrası gün geçtikçe daha çok üzülmemizin sebebi bu. Bir zaman sonra unutulur. Çünkü cismimiz yere çarptı. Hızı artık sıfır. Ancak başarırsanız yeni bir ivme kazanırsınız. Fakat ne yazık ki bazen cisimler yere düştüğünde daha küçük molekülere ayrılır. Barışılınamaz olur. Fizik bebeğim. Kafam öyle karışık ki tatil yerlerindeki eczaneler gibi hissediyorum. İçimde deniz yatağı bile satılıyor. "
  • 224 syf.
    ·10/10
    Merhaba Ahmet Ümit. :)

    Yazarın okuduğum ilk romanı. 3 tane cinayet öyküsü var içinde. Birinci öykü bittiği zaman kitabın parca öykülerden oluştuğunu anladım o zamana kadar bilmiyordum ve tadım kaçtı açıkçası. İlk öykü çok can alıcı ve sarıcıydı, üstelik çokta enteresandı.

    Kitap biterken öyküleri çok uzatmadan, suyunu çıkartmadan, tadında bırakabilmesi ve kurguyu yansıtan zekasına hayran kaldım. Kitapları incelerken asla olayları anlatmayı tercih etmiyorum. Güzelliklerini belki bu şekilde yansıtmak eksik oluyor ama ne dersem okumak isteyecek insanın merakından çalıyor gibi hissediyorum kendimi. Özellikle en son öykü "Sergey Nikolayeviç Jerkovski"ye Ne Oldu?" Gözümüzün önünde duran bazı şeyleri nasıl kaçırdığımızı anlatıyor. Bazen deli sandığımız insanlar doğruya götürür bizi. İlk öykü "Aşkımız Eski Bir Roman" ise muhteşem kurguya sahip. Katili tahmin ettiğim sadece neden onun cinayet işleyen olduğunu anlamadığım bir hikâyenin sonunda bunu da anlıyoruz zaten. Kurgusu en mükemmel olan da bu öykü ki kitaba adını vermiş. Mutlaka okumalısınız. Ahmet Ümit okumaya nedensiz bir ön yargım varken şu an çok pişmanım. Günlük dili, lanlı lunlu ifadelerden hoşlanmıyorum ama kurgusu bunları görmezden gelmeme sebep olacak kadar güzel.

    Aklında olan varsa, şimdiden iyi okumalar. :)
  • 184 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bu kitabı anlatırken bazı kelimelerin bazı anlamlara gelmediğini hissediyorum. Her şeyden önce bana ilkokul halimi hatırlatıyor. Zeze ile tanıştığımda 5. Sınıfta olduğumu hatırlıyorum. Annem bana sesli bir şekilde yatmadan önce okurdu. Şimdi 22 yaşındayım ve her okuduğumda içimde bambaşka hüzünler yer alıyor. Öncelikle büyüyüp bu hikayenin gerçek olduğunu öğrenmek kalbimi çok kırmıştı. Minik Zeze için oldukça üzülmüştüm. İnsan bazen ne kadar büyürse acısı da o denli büyüyormuş bu kitapta onu öğrendim. Tıpkı sevgili yazarın da dediği gibi ne hüzün ne de özlem insanı öldürmeye yetmiyor bir de bunu öğrendim. Bu kitabı okumadan kimse ölmemeli bence. Çünkü biliyorum ki kalbi olduğunu hisseden herkesin gönlünde yara açacaktır. Serinin diğer iki kitabını da tıpkı şeker portakalı gibi sayısız kere okudum. Herkesin bir başucu kitabı vardır benimki de şüphesiz Şeker portakalı️ Şeker Portakalı José Mauro de Vasconcelos Nuray böbek
  • 280 syf.
    ·18 günde·5/10
    Kitap, 5 yaşında ailesini kaybetmiş bir çocuğun büyükanne ve büyükbabasıyla geçirdiği yılları anlatıyor. Kızılderili olan Çeroki kabilesinde hem zorlu yaşam şartları hem de modern dünyamızdan farklılıkları anlatılırken tüm bunları bir de çocuk gözüyle görüyoruz. İnsanların doğallığını, samimiyetini, kültür farkını net olarak görebiliyoruz. Küçük Ağaç, hikayenin temelindeki çocuğa verilen isim. Saf ve masum bir bakış açısıyla, bir yandan Kızılderili olmayı öğrenirken bir yandan da Çerokilere yapılan zulümleri izleyebiliyoruz.

    Arka kapakta Küçük Prens ve Şeker Portakalı kitaplarındaki havayı arayanlar için uygun olduğu yazsa da ben tam olarak bu görüşe katılamıyorum. Zaman zaman kendimi hikayeye kaptırdığım oldu. Duygusal kısımlara ve gerçekten mutlu ve doğal bir yaşama tanık olduğumu da hissettim. Otobiyografi türünde bir kitap olması da insana dokunuyor ve böyle gerçeklerin yaşandığı bir dönemde insanların nasıl acılar çektiğini hayal bile edemiyoruz. Ancak yine de bir kitapta tarafların çok keskin bir şekilde ayrılması beni her zaman hikayenin derinliğinden ve sıcaklığından koparıp rahatsız ediyor. İyiyle kötünün ayrımı, tek taraflı düşünmenin verdiği eksiklik ile birlikte hikayeye dışarıdan bakmayı imkansız kılıyor benim için. Objektif gelmediği için kitabın samimiyeti de tamamen kayboluyor ve gerçeklikten uzak bir hale dönüşüyor.

    Bunun dışında kitabın herhangi bir bölümündeki konu da genel kurgudan kopmama sebebiyet verebiliyor. Tarlada bir ekim işi veya dağa çıkarken yapılan işler gibi bizim alacağımız mesajın oluşması için arka plandaki işleyişler olsa da bazen o kadar uzatılmış ki bir roman yerine belgeselin ya da seyahat yazısının içindeymişim gibi hissediyorum. Bu tür kopmaları sık sık yaşayınca da hikayeye yeterince bağlanamıyorum.

    Yani genel olarak kitabı beğenmedim ama Küçük Ağac'ın samimiyetine ve Çerokilerin çektiği sıkıntılara da inandım. Tavsiye etmem ama okunabilir. Yine de Şeker Portakalı ve Küçük Prens'e göre yetersiz bir kitap diyebilirim.
  • "Bazen bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazen de hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret filan değil... İnsanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile... Sadece bir yalnızlık ihtiyacı. Öyle günlerim oluyor ki, etrafımda küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum. Taşıp dökülecek kadar kendi kendimi doyurduğumu hissediyorum. Kafamda, hiçbir şeyle değişilmesi mümkün olmayan muazzam hayaller, bana her şeylerden daha kuvvetli görünen fikirler birbirini kovalıyor... Fakat sonra birdenbire etrafımda bana yakın birini arıyorum. Bütün bu beynimden geçen şeyleri teker teker, uzun uzun anlatacak birini."
    Sabahattin Ali
    Sayfa 84 - Venedik yayınları