• Malumpaşa'nın 15.09.1947 günlü ikinci sayısında "Mahkeme Koridorlarında" köşesinde "Gün Uğursuzun" başlıklı bir yazı yayımlanmıştı. Aynı yazı bu sayının üçüncü sayfasına yeniden konmuştur.




    Yedi-Sekiz Paşa · 13 Mayıs 1949 · Sayı: 3

    Gazetenin bu sayısında toplatma haberi yoktur. Birinci sayfadan "Ne Mutlu Tokum Diyene! " başlıklı yorum verilmiştir. " Şakalar" köşesinde "Sular Akar Yedi Mil, Gemi Gider Altı Mil!" başlıklı fıkra konu edilmiştir. İkinci sayfada "Çarıklı Erkanıharp Anlatıyor" başlığıyla köy kahvesinde konuşulanlara yer verilmiştir. Üçüncü sayfadaki "Şehir ve Yurt Haberleri" köşesinde "İnceleme" başlığıyla şu haber geçilmiştir:" Marshall planına dahil memleketlerdeki balık ve balık avlanma işlerini incelemek için Amerika'dan bir heyet gelmiş bütün dalyanları ve balık avlanma yerlerini uzun boylu inceleyen heyetin


    değerli raporunu okuyalım: "Balıkçılığınız inkişafta ... Avrupaya da geniş ölçüde ihracat yapabilirsiniz!"


    Gördünüz mü incelemenin kerametini, böyle bir rapora gerçekten ihtiyacımız vardı. .. Palamutlarımız, toriklerimiz incelene incelene hamsiye dönecek diye korkuyorduk ... Mesela, heyeti Amerikadan değil de Rizeden getirse idik onlar kadar inceleyemezler mi idi. Her işimizi her yerimizi incelettik...

    İnceletecek bir balığımız vardı. Onu da yakalayıp incelediler. Sanıyorum ki buna da lüzum kalmayacak. Çünkü incelenecek hiçbir şeyimiz kalmadı, tükendi. Artık "Kalınlama"ya başlıyoruz. Mesela bundan sonra gazetelerde şu haberleri okumaya kendimizi alıştıralım: "Dış ticaretimizden iki yüz küsur milyon lira kazık yemişiz, bu kazıkları 'Kalınlama' yaptırmak için Amerikadan bir heyet çağıracağız vesaire ... "


    Üçüncü sayfada "Gelecekte Bugün" köşesinde yazılanlar da şöyle:


    Bundan bir sene sonra bugünkü gün 7 çocuk babası bir memur bir [Ütüncü dükkanındaki sol temayüllü bir gazeteye baktığından dolayı, komünist olduğu anlaşılacak ve alakalı Bakanın emri ile sorgusu-suali yapılmadan tekme-tokat kapı dışarı edilecektir.




    Bu sayıda, Markopaşa'nın ve Markopaşacıların başına gelenler yine şiirsel anlatır olarak ele alınmış:




    Yedi-Sekiz Paşa'nın bu sayısı da toplatılmamıştır.


    Yedi-Sekiz Paşa · 20 Mayıs 1 949 · Sayı: 4

    "Şakalar" köşesinde "Boynuzlu Koyun" başlığıyla sunulan bilgilerin şakayla bir ilişkisi yok: Boynuzlu koyun


    Sevgili okuyucularımız, İhtimal burada, Markopaşa'daki eski havayı bulamıyorsunuz. Evet bu esen, o eski kara yel değildir. Şimdi tatlı bir meltem yüzünüzü okşuyorsa biz de ferahlamış, serinlemiş olacağız. Eeee ...


    mevsim mevsimdir bu hayat. Ne olursa olsun "Niçin eskisi gibi yazmıyorsunuz?" diye soracaklar bulunabilir. Onlara şunu söyleyelim ki 16 sayı çıkarabildiğimiz son MARKOPAŞA, Rıfat Ilgaz'a 2 sene 7 aya, Aziz Nesin'e de 7 aya mal olmuştur. 230'ar lira da para cezaları vardır. Ayrıca Rıfat Ilgaz 142. maddeye çarpılarak 6 ay da BAŞDAN'dan yemiştir. Nasıl yazalım ... Siz söyleyin sevgili okuyucularımız, başımızda Zaloğlu Rüstemin gürzü gibi bir Matbuat Kanunu, Zülfikardan keskin bir de Cemiyetler Kanunu bulunursa ... Ama "Niçin eskisi gibi yazmıyorsunuz" diye yine ısrar edecekler çıkarsa onlara şu hikaye ile cevap verelim [Daha önce anlatılan "Çoban Köpekleri" öyküsü "karakoyun"a uyarlanarak anlatılmış ve sonunda şöyle denilmiş]:


    - Karakoyun kapıda durdukça bu çocuk daha çoook işler yapar, der.


    İşte böyle sevgili okuyucularımız, biz yazmasına yazarız, yazarız amma ...



    Birinci sayfada sağ başta "Kahrolsunlar! Kahrolsun" başlıklı yazıyı da okuyalım:


    Haktan ve hakikattan ayrılıp halk menfaatlarını baltalayanlar! Kahrolsunlar;


    Emperyalizme uşaklık edip, milletinin sefaleti pahasına saadet ve refah temin edenler!


    Kahrolsunlar;

    Milyonların ızdıraplarına kulaklarını tıkayıp, [okunamadı] enselerini katmerleştiren göbeklerini kamburlaştıran halk düşmanları!


    Kahrolsun;


    Irgat Recebin, mürertip Kirkor ustanın, Zillinin Ahmeded'in alınteri pahasına apartman dikenler! Kahrolsun!


    Bir lokma, bir hırka parasına çalışan, 40 derece güneş altında uğraşanların ağzından dilini çalanlar!


    Kahrolsun;

    Evet Kahrolsun!

    Anadolunun her tarafında millete kan kusturan faşist uşakları!





    Son olarak bu sayıdan bir öykü ve peşinden bir haber okuyalım:

    Eşek Şakası

    Birgün, hayvanlar kralının emri ile, bütün hayvanatın iştirak edeceği bir geçit resmi tertip edilir. Yapılan programa eşek dahil edilmez. Sebebini sorduğu vakit, herhangi bir münasebetsizliğinden çekinildiği söylenir. Eşeğin fazla ısrar ve teminatı karşısında kırmazlar, onu da programa dahil ederler. Merasim başlar ... Geçiş sırası eşeğe gelince eşek azametle ilerler ve kralın önüne geldiği vakit, yere dosdoğru uzanıp tepinerek anırmaya başlar. Güçlükle kenara alırlar. Kendisine, verdiği sözü hatırlatılarak niçin böyle yaptığı sorulunca:

    - Be birader der, ben eşekliğimi burada göstermezsem; ya nerede göstereceğim?

    İşte şimdi bunun gibi ... Eh artık arkasını da siz getirin.



    Ziyaret ve Ziyafet

    Dün Amerika'dan 17 toplu iğne, 5 kol düğmesi, 31 saat zembereği, 8 gözlük camı, 3 metre kablo ve 7 merkep nalı ile birlikte bir hayli de Amerikan bahriyelisi gelmiştir. Gelen denizciler ve malzemeler şerefine pembe köşkte Lütfi Kırdar 1.000 kişiye ziyafet çekmiştir.



    Hür Markopaşa · 16 Mayıs 1949 · Sayı: 2

    7 Ocak günü gazetenin birinci sayısını çıkarıp tutuklanan Orhan Erkip cezaevinden çıkmıştı. Hür Markopaşa'nın ikinci sayısını 16.05.1949 tarihinde çıkardı. Oysa daha önce yani Rıfat Ilgaz içerideyken çıkaracaktı. Ilgaz'ı dinleyelim:

    Ben Heybeli'de yatarken bizim ortak Orhan Erkip AsmalıMescit'te bir sayı çıkıp da toplatılan "Hür Markopaşa"dan hapis cezasına çarptırılmıştı. O da bu cezaevindeydi. Ben cezaevinin hastanesinde yatarken izin alıp beni görmeye gelmişti. Beşinci Kısım dayısı Köfte Mustafa'nın yardımcısıydı. Üç dört ayı kalmıştı çıkmaya. "Hiç korkma" diyordu. "Hür Markopaşa'yı çıkarırız, daha olmazsa. Ben günümü doldurayım, gerisi kolay. Yazarsın içeriden yazıları, yollarsın bana!"

    Bu ve izleyen üç sayıda Orhan Erkip, Markopaşa döneminden ve Markopaşacılardan kalan yazıları koydu. 13 Haziran 1949 günlü 6. sayısında gazeteyi her şeyiyle Rıfat Ilgaz'a devretti. Şimdi bu tarihe kadarki 2, 3, 4 ve 5. sayılara kısaca göz atalım. Gazetenin ikinci sayısının üçüncü sayfasında Markopaşacıların yargılanmalarına ilişkin bir haber var:







    Hür Markopaşa · 23 Mayıs 1 949 • Sayı: 3

    "Şakalar" köşesinde "İkisinden Birisi" başlığıyla yazılanlar şunlar: Son davalar bize çok tuzluya oturdu. Her şey hartada vardı ama, bu kadarı da biraz fazlaca geldi. Yook, bunlardan şikayetçi olduğumuzu sanmayın! Elbet her mesleğin kendine göre bir sakat tarafı vardır. Gülü seven dikenine katlanır tabi . . . Eğer muharrirliğin böyle zevkli tarafları olmasaydı, görünür görünmez kazalara, belalara nasıl tahammül edilirdi? . Efendinin biri, yeni tanıştığı bir zata laf kıtlığında sormuş:

    - Peder rahmetli zurna çalmasını bilirler miydi?

    Karşısındaki hayretle:

    - Yoook! Niçin sordun??

    - Bizim rahmetli de bilmezdi de ...

    Emin olun, ben de bilmem, bizim peder de bilmezdi. Laf kıtlığında söylüyorum. Yani, durumdan asla şikayetçi değilim. İnsan ekmek yediği mesleğinden nasıl dert yanar? .. Hatta şu anlatacağım fıkra bile gelişigüzel söylenivermiştir, laf kıtlığında: İçkinin yasak olduğu bir tarihte, kol gezen devriyeler Bektaşi babasını zil zurna yakalamışlar ... Buram buram tüten rakı kokusu her şeyi açıklamış . . . Subaşı hiddetle:

    - Yatırın, demiş, keratayı! Üç yüz değnek vurun tabanlarına!

    Bektaşinin hiç tınmadığını, üstelik de bıyık altından güldüğünü gören Subaşı:

    - Yetmiş sopa fazla vurun!

    Yine aldırmadığını görünce sormuş:

    - Behey haneharap, bunda gülecek ne var?

    Bektaşi dayanamamış:

    - Ağam, demiş. Ya senin tabanın yok, yahut da sayı saymasını bilmiyorsun!

    Toprağı bol olsun Bektaşi babasının. On gündür sözü dilimizden düşmüyor. Biz de onun gibi, verilen cezaları düşünerek, şöyle söylüyoruz:

    - Efendiler: Ya siz "bir yıl kaç gündür?" bilmiyorsunuz, yahut hiç "hapiste" yatmadınız! ..



    Son sayfadan seçilen yazının da tıpkıçekimini verelim:



    Hür Markopaşa· 23 Mayıs 1949 · Sayı: 4

    Üçüncü sayı ile aynı tarihli olan (30.5.1949 olmalıydı) bu sayıdan da Mim Uykusuz'un karikatürünü seçelim.

    Hür Markopaşa · 6 Haziran 1949 · Sayı: 5

    Bu sayıdan da bir yazı seçeceğiz. Yazı birinci sayfada ve "Kendimizi Tanıtalım!" başlığını taşıyor: Son senelerde yeni bir moda aldı yürüdü. Birtakım gazeteciler, muharrirler, siyaset adamları bar bar bağırıyorlar: " Kendimizi

    yabancılara tanıtalım." Yine birtakım ileri gelenlerimiz yabancı memleketlere yaptıkları seyahatlerinden dönüşlerinde ilk sözleri şu oluyor: "Bizi hiç tanımıyorlar, kendimizi tanıtalım." Yine bazı yabancı misafirlerin, trenden, vapurdan iner inmez ilk sözleri şu oluyor: "Sizi hiç tanımıyoruz, bize kendinizi tanıtın!" Hiç böyle acayip laf edilmiş değildir. Biz kendimizi zorla mı tanıtacağız. Sanki bizi görmesinler diye yüklere dolaplara mı saklanıyoruz? Yiğidin malı meydanda. İşte ortadayız. Tanıyacaklarsa tanısınlar. Bu tanımak ve tanıtılmak gayretinin altında neler oluyor, neler dönüyor bir bilseniz!

    Öyle geliyor ki, biz memleketimizi onlara tanıtacağız, hem de öyle tanıtacağız, öyle tanıtacağız kiiii ... Bu gayretle en sonunda, memleketi kendimiz bile tanıyamaz olacağız! ..



    Gazetenin bu sayısının polis müdürü tarafından toplatıldığı, bir sonraki sayıda yayımlanan " Kanundan Önce Kafanızı Değiştirin" başlıklı yazıdan anlaşılmaktadır.



    Hür Markopaşa · 13 Haziran 1949 · Sayı: 6

    Gazetenin sahip ve yazı işleri yönetmenliğini Rıfar Ilgaz üstlenmişti. Bu değişim ve gazetenin çıkarılışı ile ilgili olayları Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    ... Orhan Erkip Hür Markopaşa'yı çıkarmaya başlamıştı. Benim sorumlu müdürlüğüm sırasında, üç beş parça yazı kalmıştı elinde. Bunları yayınlayıp bitirdikten sonra, yürütemeyeceğini anlayınca Hür Markopaşa'nın imtiyazını bana devretmiş, kendisi kuru temizleme evi açmak üzere büsbütün ayrılmıştı. Tek başıma yürütebilecek miydim bu gazeteyi? Bir mizah dergisi yalnız yazıyla yürümezdi. Dizgi, baskı, kağıt işleri de vardı. Mim Uykusuz'la görüştükten sonra Babıali dağıtıcılarını dolaştım, Halit'leri, Nail'leri ... Her bakımdan destekleyeceklerdi beni.

    Güveniyorlardı dergiyi tek başıma yürüteceğime. "Nasıl Gazeteci Oldum?" diye Hür Markopaşa'nın ilk sayısından beri yayınlanan bir dizi vardı, Aziz'den kalma. Olay Sultanahmer Cezaevinde geçiyordu. İçerde yazdıklarını nasıl dışarı çıkardığını anlatıyordu. Taaa 1944'lerden beri yaşadığımız olaylardı bunlar ... Markopaşa geleneklerine göre diziyi sürdürmemde hiçbir sakınca görmemiştim.

    Dergi bütün saltanatıyla çıkmaya başlamıştı. Mim Uykusuz uzun deneyimlerden geçmiş daha da ustalaşmıştı. Sorumluluğu her bakımdan üzerime aldığım için bildiğim gibi yazıyordum. O sıralarda askerden izinli gelen Haluk Yetiş, Hür Markopaşa'yı Ankara'da izlediğini söylemişti. Yazıların tümünü benim yazdığımı, Aziz'in Aydın'da olduğunu öğrenince şaşıp kalmıştı. Ne var ki kendisi gibi bir yardımcım yoktu yanımda. Çok yoruluyor,

    üstelik gazeteyi çok masraflı çıkarıyordum. Ama ne olursa olsun aylarca sürdürebilecek durumdaydım. Askerliğini bitirir, yönetimi alırdı eline...



    Rıfat Ilgaz'ın, mizah yanını ve Markopaşa mizahını anlatırken söyledikleri, bu anlayışın köklü bir geleneğe, halka dayandığını ve Hoca Nasrettin mizahından mayalandığını ortaya çıkarmaktadır. 6. sayıdaki manşet yazısı aynı zamanda iyi bir uyarı: "Kanundan önce kafanızı değiştirin . . ." Yazının içeriği Markopaşa'lar ve Markopaşacılar hakkında bilgiler de veriyor: [Biz, yeni demokratik Basın Kanunundan önce, kanunları Halk Partisi lehine tefsire kalkışmayan iyi niyetli savcılar ve idareciler istiyoruz.]

    Ey Bakanlar Bakanı!

    Kanunlarla top gibi oynadığın, birini atıp birini tuttuğun bu günlerde biraz da şu bizim meşhur basın kanunundan konuşalım. Bu iş, bizim için çizme dışına çıkmak olacak ama hoş görürsün artık! Sekiz defa gazetesi toplanan ve on beş gün içinde tam dört sene bir ay matbuat suçundan ceza yiyen bir gazetecinin bu mevzu üzerinde biraz olsun konuşmaya yetkisi olsa gerek . .". Biz bu salahiyetle diyoruz ki: Basın kanununun, antidemokratiktir diye adı kötüye çıksa bile biz bu vasfı üzerinde duracak değiliz. Hem "gazeteler ancak mahkeme kararı ile kapatılır ve toplatılır" diyen bir kanuna nasıl antidemokratiktir diyebiliriz. Her ne kadar şu meşhur 51. inci madde onlara hak verdirse de (Hani şu Bakanlar kurulunun gazete kapatması meselesi) biz bundan dahi şikayet edecek değiliz.

    Bizim istediğimiz, Türk basınının zararına olduğu iddia edilen bu kanunun şimdilik aynen tatbik edilmesidir. Yani gazetemiz bundan sonra piyasaya çıkmadan bir gün önce toplatılmasın! Bakanlar daha sabah kahvesini içmeden ezbere çıkartılmış kurul kararıyla gazetemizi yağma etmesinler!

    Ey Bakanlar Bakanı!

    İş kanun çıkarmakla bitmiyor. Zihniyet değişmedikçe demokrasi davası yürümüyor, vesselam!

    Senin yeni Basın kanunun da çıksa, yine bizim gazetenin hali dumandır. Yine salahiyetli ve salahiyetsiz şahıslar, vakitli vakitsiz gelecekler, bize yazılı bir emir, bir karar dahi göstermeden yağma edecekler, biz hangi yazıdan toplatıldığını bir türlü öğrenemeyeceğiz.

    Polis müdürünün kendi başına gazete toplattığı dünyanın hangi tarafında görülmüştür?

    Bundan önceki sayımız da hususi ve şifahi bir emirle böyle toplatıldı. Biz senden yeni Basın kanunu istemiyoruz. Ceza kanunu dururken böyle bir kanunun lüzumuna da inananlardan değiliz. İstediğimiz: Hiç olmazsa eskisinin, demokrasi zihniyetine göre tatbikidir. Yeni kanunlardan önce ileri anlayışlı, iyi niyetli idareciler ve savcılar istiyoruz. Senin geceli gündüzlü bu işlerle uğraştığını işitip üzülüyoruz. Bizim için bu kadar külfete ne lüzum var? Şu Abdülhamit'in sansür kanununu meclise ver de iş olup bitsin! Neşirden önce, yazılarımız memurlar tarafından gözden geçirilir de tonlarca gazetemiz Emniyet müdürlüğü ardiyesinde depo edilmez. Ve demokrasiyi çok iyi anlayan arkadaşlarımıza, kelepçe vurulup hapishanelere atılmaz!

    Ey Bakanlar Bakanı!

    Netice lehimize çıkar diye antidemokratik Basın kanununu dahi tatbik etmek istemeyen savcılar, polisler, mülkiye amirleri dururken sen yine geceli gündüzlü hür bir Basın kanunu hazırlamakta devam edebilirsin. Bizim için bu kadar zahmete değmez ama, ne diyelim, hadi Şalcı Nihat yardımcım olsun!



    İkinci sayfada "Buna Göre Kes!", "Milletler Arası Büyük İdrar Müsabakası", "Şu Halk Partisi!" başlıklı yazılar yer almış. Ayrıca "Çocuklara Masallar" köşesinde "Kızım Sana Söylüyorum" başlıklı bir masal var:



    Gazetenin dördüncü sayfasından da küçük bir fıkra seçelim:

    İKİ KÖYLÜ ARASINDA

    - Ülen Memet, Başbakan olsan ne yerdin?

    - Soğanın yalnız cücüğünü! Ya sen?

    - Ne yiyeyim, bana yiyecek iyi bir şey gomadın ki! ..



    Bu sayının satışa çıktığı günlerdeydi. Rıfat Ilgaz, Osmanbey Matbaasındaki odasında yazı yazıyordu. Kapı vuruldu . . . Gelen, beklenen görevliler değildi:

    ... Ben yazdığım yazıya öyle dalmıştım ki karşımda Cezaevi Müdürü'nü görünce, yazdığımı da yazacağımı da şaşırmıştım. İster istemez yer gösterip, buyur ettim. Çay mı, kahve mi'den başlamıştım işe ama, adamın aklı çayda, kahvede değildi. Lafı hiç dolaştırmadan:

    "Rıfat Bey!" diye başladı. "Bu yazıları hemen kesmeniz için ricaya geldim!"

    Sözün buraya geleceğini biliyordum ama, bu kadar tepeden inme olacağını düşünemezdim. Son iki yazımda Sultanahmet Cezaevinde nasıl esrar, eroin içildiğini, bunların nasıl sürüldüğünü, nasıl kumar oynatıldığını, kimlerden ne yollarla haraç alındığını anlatıyordum:

    " Hangi yazıları?" diye uzatmaktansa, ben de onun gibi hiç dolaştırmadan:

    " Kesemem!" dedim. "Nasıl keserim! Bizlere güveni kalmaz okurlarımızın!"

    "Canım siz de ona göre kesersiniz. Bir hayal mahsulü olduğunu da belirtirsiniz bu yazıların ..."

    "Yapamam!" dedim. "Bu yazı dizisinin nerede, nasıl biteceğini şimdiden ben bile kestiremem! Hem efendim, bu yazının sizinle ne ilgisi var ki, bu kadar duruyorsunuz üzerinde?"

    "Nasıl durmam! .. Olaylar Sultanahmet Cezaevinde geçtiğine göre . . ."

    "Yazının neresinde yazmışım Sultanahmet'te geçtiğini?"

    "Canım rastlamak mı lazım? Kim okursa okusun, anlar bu olayların Sultanahmet Cezaevinde geçtiğini."

    "Hiç sanmam. Bütün cezaevlerinde aşağı yukarı aynı olaylar geçer. Bu kadar alıngan olmanız yersiz doğrusu ... "

    "Canım, Rıfat Bey, diyelim ki bütün cezaevlerinde aynı olaylar geçiyor. Sultanahmet de bu cezaevlerinden biri değil mi? Önünde sonunda kabak bizim başımıza patlayacak olduktan sonra ... İyisi mi, siz kesin bu yazıları, uzatmayın!"

    Getirttiğim kahveler masanın üzerinde duruyordu. "Buyurun" dedim, "Soğumasınlar!"

    Müdürün gözü kahve falan görmüyordu. Yumuşadığımı sanarak:

    "Söz, değil mi?" dedi. "Keseceksiniz bu sayı. .. Tatlıya bağlayıp son diyeceksiniz ... Siz de biliyorsunuz yolunuzun er geç cezaevine düşeceğini, yatağınızı içeride bırakıp çıktığınıza göre. .."

    "Efendim, hiç telaşlanmayın! Kim okuyacak bizim yazıları da, kim duracak üzerinde ... Beş on bin gazeteyi zor satıyoruz." Acı acı baktı yüzüme: "Daha yeni gitti müfettişler. .." dedi. "Sizin şu İmralı yazısından ötürü ... Ne İmralı kaldı alt üst edilmedik, ne bizim hastane."



    İçeridekilere söz verdiğim gibi, "Pamuk" yazısını çıkar çıkmaz yayınlamış, posta müdürü Zeki Bey kanalıyla on kadar gazeteyi Cezaevine göndermiştim. Nasıl olmuş da Müfettiş gelmişti bu yazılar üzerine bilmiyordum. Konuyu açacağa da benzemiyordu Müdür.

    "Hem o İmralı yazısından size ne?" dedim.

    "Evet bana bir şey olmadı ama, sen İmralı Müdürü'ne sor!..

    Tam üç müfettiş ... Sen gazetem okunmaz de, dur, milletin işi yok! Hep böyle abuk sabuk yazıları okurlar nedense! Sizden son defa rica ediyorum, kesin bu yazıları!"

    Gözlerini açmış, ağzımdan çıkacak yanıtı bekliyordu. Ben gecikince üsteledi:

    "Keseceksiniz değil mi, en uygun biçimde? .. Evet, değil mi?"

    "Özür dilerim Müdür Bey!" dedim. " Kendime göre doğru yanlış, bir gazetecilik anlayışım var. Gazetenin üstünde de adım yazılı ... Kendime, okurların gözü önünde kötülük edemem. Sayın Savcı yazılarımda suç bulursa versin mahkemeye! İftira ediyorsam, siz de verin mahkemeye beni! O zaman mahkemede herkesin önünde açıkça söylerim, bu olaylar sırf Sultanahmet'te geçmiyor diye ... Üç cezaevi gördüm, hepsinde de aynı olaylar. . ."

    Cezaevi müdürünün ziyaretinden birkaç gün sonraydı. Hür Markopaşa'nın 7. sayısının yazıları yazılmış, gazete henüz çıkmamıştı. Rıfat Ilgaz, Cağaloğlu'nda avukat arkadaşı Vasık Balkış'a rastlamıştı. Arkadaşı, bir küçük işi için adliyeye uğrayacak, sonra içmeye gideceklerdi. Adliyeye girdiklerinde "Mareşal" lakaplı mübaşir, Ilgaz'a duruşması olduğunu söyleyiverdi. Biraz beklediler, duruşmaya girdiler. Markopaşa'da cumhurbaşkanına hakaretten beraat ettiği bir davaydı bu ve Yargıtay'dan geri dönmüştü. Sarı Yazma'dan okumayı sürdürelim:

    ... (Yargıç Salim Başol) Dava yeniden haşlıyor ... Yargılama Usulleri Yasasındaki özel maddesine uyarak sanığın tutuklanması gerekmektedir, dedi . Mahkeme başkanı Başol, bir yıl hapis cezası verdi. Sonra Ilgaz'ı polise gösterdi: "Alın götürün! . . " ... Cezaevi Müdürü sanki gurbetten dönen yolcularını beklermiş gibi dikiliyordu kapıda. Bana öfkesini püskürtmek için suratını asmış, kaşlarını çatmıştı: "Demiştim matbaada!" dedi. ( . .. )

    "Arayın şunun üstünü!" dedi. ( ... ) "Saçlar üç numarayla kesilecek! Götür berbere, peşinden de hamam! Elbiseleri etüvden geçecek! Tam adembaba işi!" ( ... )

    Sırtımda, bir elin beş parmağının uçlarını ayrı ayrı duydum, beş temel çivisi gibi:

    "Yürü!"

    Yürümek bendendi ama, yürütmek onlardan ... Neredeyse beynime, düşüncelerime de el koyacaklardı. Onlar düşüneceklerdi yapacağım işleri, ben sadece buyrultularına ellerimi, kollarımı, ayaklarımı uyduracaktım.

    "o yana değil, bu yana!"

    Onlar yön vereceklerdi yürüyüşüme bile ...





    Hür Markopaşa - 21 Haziran 1949 Sayı: 7

    Birinci sayfadaki "Şakalar" köşesinde çıkan yazı yine kara bulutların dolaştığını haber veriyor:



    Aynı sayfadaki "Bebeğin Küçüğü" başlıklı yazıda da önemli iletiler var: "Çocuk deyip de geçmeyin, biz yaşlılar eğer üzerlerinde durup, içli dışlı olmasını bilirsek, onlardan çok şeyler öğrenebiliriz. Üç dört yaşındakiler bile yerine göre bizim politika ve iktisat bilgimizi alt üst edebilirler. Benim de hemen bu yaşlarda çok bilmiş bir kızım var. [Rıfat Ilgaz'ın kızı Yıldız Ilgaz, 1 3 Şubat 1 946 doğumludur. Yıldız, o

    tarihte üç buçuk yaşındadır.] Eğer zaman ve zemin müsaade eder de onunla oturup konuşabilirsem, çok faydalanırım. Geçenlerde benden bebek istedi. Hemen Halk Partisi usulüne başvurdum, başladım vaatlere:

    - Kızım, dedim, çarşıda güzel bebekler kalmamış. Hem olsa bile çok küçük şeyler. .. Yakında Amerikadan büyük bebekler gelecekmiş, naylon bebekler ... Hele bekle de sana onlardan alayım. Böyle boş vaatlere kulak asmayan kızım, siyaset adamlarımızı çatlatacak kesin cevabını verdi:

    - Baba, dedi. Ben küçük bebek istiyorum. Bebeğin büyüğü yerine küçüğü ... Biz yaşlılar da böyle düşünebilsek!..



    İkinci sayfada da bir ses sanatkarı ile yapılan söyleşi mizahsal açıdan konu edilmiş. Yazı şöyle bitiyor:

    ... Ben, plak ve değerli sanatkarlarımız hep bir ağızdan söylüyoruz:

    Geçti davalarda ömrüm ihtiyar oldum bugün

    Çok kararlar dinledim de bikarar oldum bugün!







    "Nasıl Gazeteci Oldum" dizisi bu sayıda sonuna bir not konarak bitirilmiş. Bu arada "Al Sözünü Geriye" köşesindeki yazıdan dolayı 2. Ağır Ceza Mahkemesinde beraatle sonuçlanan dosya temyizde bozulmuştu. Tutuklu olarak yeniden yapılan yargılama sonunda Ilgaz, "cumhurbaşkanına hakaretten" 1 yıl yemiş, Sultanahmet

    Cezaevine (!) konmuştu. Yazı, Ilgaz'ın tutuklanması, yeniden Sultanahmet Cezaevine girmiş ve müdürün eline düşmüş olması nedeni ile bir not konarak kesilmiş olmalı. Dizinin son yazısı nı okuyalım:

    Yazının ilerisi şöyle:

    ... dim. O halis demir de ben teneke değilim. Niçin birinci sayfalara benim resmim geçmedi, niçin benden bahsedilmedi? Demokrasi devrinde bu ayrılıktan gayrılıktan bir şey anlayamadım. Soruyorum çok sayın tacirler, sayın hatipler! Demokrasi buna mı diyorlar? Bu sayının birinci sayfasında "Büyük Demokrasi Ziyafeti",

    "Altıoklu Akrep Muskaları", "30 Sene" başlıklı yazılarla "Şakalar" köşesi ve Mim Uykusuz'un karikatürleri yer almış. İkinci sayfada " Köprüaltılıların Peynir Ekmek Günü" başlıklı yazı yayımlanmış. Yazı, gazetenin ve Rıfat Ilgaz'ın başına ileride işler açacaktır. Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesinin klişesi ve adı bile

    değiştirilmemiş. Yalnızca orta yerine " HÜR" eklenmiş o kadar . . .



    Bu köşeden iki mektup seçelim:

    Bartın: M. A. isimli okuyucumuz soruyor:

    - İstanbuldan bir vapurla memlekete döndüm. Çektiğim sıkıntıyı sormayın. Bir daha deniz yolculuğuna tövbe ettim. Tabii, kamara bileti alamayacağımız için güvertede geldik. Her taraf pislik içinde ... Bir acayip vapur kokusu var ki, deniz sakin olduğu halde, kusa kusa içim dışıma çıktı. Üstelik vapur da yolsuz mu yolsuz.

    Cevap: - Yollu olanlar da var ... İstanbul'da rastlayamamışsın demek. .. Yolsuzluk yalnız vapurlarımızda olsaydı çoktan yaya kalmaya razı olurduk. Neyimiz hızlı gidiyor ki, sen Nuh Nebiden kalma teknelerde sürat mi arıyorsun? Bununla beraber hala istim tutacak diye beklediğimiz demokrasi gemisinin yanında sizin

    memlekete işleyen bu sakat vapur, hücümbot kalır."



    Adapazarı: Nihat Temizer soruyor:

    - Hür Markopaşa yavaştan gidiyor?

    Cevap: - Çarşaf dolaşmasın diye hızlı gitmiyoruz.

    Gazetemizin sık sık toplatılmasını, Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılmasını istemiyorsanız hoşgörün!



    Hür Markopaşa · l l Temmuz 1949 · Sayı: 10

    Hür Markopaşa'nın dokuzuncu sayısı elimizde yoktur. Gazetenin 10. sayısında, genellikle önceden yazılan yazılar ve Mim Uykusuz'un karikatürleri kullanılmıştır. Hür Markopaşa'nın bu sayısından seçeceğimiz yazı "Hayırlısından Bir Cenaze" başlığını taşıyor: Ölü yıkayan hoca iş olmadığı günler teneşire vurarak:

    - Kurudunuz ... İçine tükürdüğümün tahtaları ... kurudunuz, der dururmuş . . .

    Ölü yıkayıcının, mezar kazıcının cenaze beklemesi, doktorun hasta beklemesi kadar tabii ...

    Bu günlerde cenaze bekleyenlerin sayısı birdenbire arttı. Halkın "çamalı" dediği belediye polisleri şimdi otobüslerle çarşıya, pazara baskın yapıyorlar. Bu otobüsler, belediyenin, cenaze işlerine ayırdığı otobüslerdir.

    Eğer o gün cenaze olmaz da bu arabalar boş kalırsa polisler, memurlar yıldırım baskını yapıyor. Küçük esnafın tedbir almasına vakit kalmadan dalına biniyorlar. Bu otobüslü yıldırım baskınlarından gözü yılan küçük esnaf,

    seyyar satıcılar ve sergiciler her gün şöyle hayırlısından, hali vakti yerinde bir cenaze bekliyor. Madem ki dirilerden medet yok! ..



    Bu sayının çıktığı günlerde Sultanahmet Cezaevinin karantina bölümüne atılmış olan Rıfat Ilgaz'ın daha önce verdiği dilekçeye savcılıktan yanıt geldi: Guraba Hastanesine gönderilmesi. .. Emir hemen yerine getirildi:

    ... Üçüncü gidişimde iç hastalıkları tiı.manı, Ahmet Kıcıman'ın önüne oturtulmuştum. Bir sırtımı dinliyor, bir yeni banyodan çıkmış filme bakıyordu. Hastalığım üzerinde bir şey sormasını beklerken:

    "Söyle!" dedi. " Kaç yıla mahkumsun?"

    "Bir!" dedim.

    "Neden yatıyorsun?"

    "Yazıdan."

    Doktorun öfkesini üzerime çekmernek için hakaretten diyemiyordum. Peşinden "Kime hakaret ettin?" diye bir soru geleceğini düşündüğümden ...

    "Yani gazetecisin öyle mi?" diye sordu.

    "Evet!" dedim. "Gazeteciyim!"

    "Ne gazetesi bu?"

    "Hür Markopaşa diye bir mizah gazetesi!"

    Adımı da sorup öğrendikten sonra:

    "Be oğlum!" dedi. "İnsan bu ciğerle böyle işlere girer mi?"



    15 Temmuz 1949 günü dördüncü kez Guraba Hastanesine gidişinde sağlık kuruluna girebildi. Onu kurula, iç hastalıkları uzmanı Dr. Ahmet Kıcıman tanıttı:

    ( ... )

    "Bu hasta cezaevinden! Bir gazeteci!"

    Başhekim başını kaldırdı, süzdü:

    "Gazeteci mi? Ne gazetesi bu?"

    Başhekimin bu ilgisi İç Hastalıkları Uzmanı Ahmet Kıcıman' ı sevindirmişe benziyordu. Gülümseyerek:

    "Hani var ya bir mizah gazetesi ... Onun sahibi işte, Rıfat Ilgaz ... "

    Başhekim yüzüme dostça bakıyordu: "Sizsiniz haaa Rıfat Ilgaz! . . Tam düşündüğüm gibi ... Hiç

    yanılmamışım! Yalnız, düşündüğümden daha genç ..." ( .. . )

    "Ne dersiniz Rıfat Bey? Sizi cezaevinden çıkarsak da kendiniz bir sanatoryuma tedavi için başvursanız?"

    "Siz bilirsiniz! .. "

    "Bizim bildiğimiz, altı aylık bir hava tebdili görünüyor bu işin ucunda!"

    ( ... )

    "Yani, altı ay az mı gelir demek istiyorsunuz? Bir yıl mı yapalım yoksa?"

    "Çok teşekkür ederim!"

    ( ...)

    Onbaşıya döndü hemen:

    "Buralarda boşuna oyalanmayın! Sen götür Rıfat Bey'i. Öğleden sonra gelir alırsın kurul raporunu, cezaevi müdürlüğüne götürürsün!"

    ( . .. )

    Elimde bir gazete imtiyazı vardı, nasıl olsa. Siyasal mizah türündeki işçiliğimi tek başıma yürüttüğümü ( ... ) ispatlamıştım okurlarıma. ( ... ) Durum yayına elverişli değilse birkaç hastanede sıram vardı yatacak. Bu kez daha güvenle çıkıyordum cezaevinden.

    Ses yaklaşa yaklaşa verem koğuşunun kapısına dayanmıştı:

    "Rıfat Ilgaz tahliye! .. "

    Yenmiştim cezaevi müdürünü! . .





    Hür Markopaşa · 18 Temmuz 1949 · Sayı: 11

    Bu sayının manşeti "Ekmeğimizle Oynamayın!". Tüm Marko­paşa sayılarındaki manşetlerin halk dili ile atıldığı görülmektedir. Manşet ve diğer yazı başlıklarında deyim , deyiş, mani, tekerleme ve atasözlerinden geniş ölçüde yararlanılmıştır. Markopaşacıların anlam, vurgu, etkili olma gibi açılardan başarıya böylece önemli katkı sağladıkları anlaşılmaktadır.



    Rıfat Ilgaz'ın tüm yapıtlarında kullandığı bu özellikler gazetenin diğer yazı başlıklarında da göze çarpmaktadır: "Halk Böyle mi Sevilir", "Bir Koltuk Tutuştu", "Sen de Kokla!", "Tek Tip Su" ve "Bulgurları Birmiş Olacak" . Son yazı "Şakalar" köşesinde ve bakanları konu ediniyor: "Bakanlar mekik dokumaya başladı; farkında mısınız.? Bayındırlık, Tarım, Ulaştırma, Milli Eğitim ve Çalışma bakanları şuraya buraya dağıldılar. Sonunda İstanbul'a yanlayacaklar. Ama olsun; yine dolaşıyorlar ya! Yalnız. onlar mı yolculukta? Daha büyükleri de geziyor. Halkımız misafirseverdir. Sel, yangın, kuraklık ve emsali felaketler içinde de yine onlara ikram edecek bir acı kahvesi olsun bulunur. Peki ama onlar böyle sürü sepet neye dolaşıyor. İyi niyetlrine inanalım mı? İnanırsak ne ala, inanmazsak onların da buna aldırdıkları yok ya!



    Bizim Hoca Nasrettin, okuttuğu çocuklardan birinin anasına göz koymuş. Çocuğu bir kenara çekerek:

    - Anana söyle, bu akşam geliyorum! diye haber yollamış.

    Anası dürüst bir kadın olduğu için haberi kocasına olduğu gibi yetiştirmiş. Kocası:

    - Sen hiç bozma, demiş, namazdan sonra gelsin!

    Kararlaştırılan saatte Hoca damlayınca, kadın kapıda karşılamış. Doğru yatak odasına ...

    "Tam kaynatacakları sırada kocası kapıya dikilmiş. Korkudan dili tutulan Hoca'ya vermiş tokadı, vermiş silleyi ... Kıçına bir tekme ile tam kapı dışarı edecekleri sırada kadın:

    - Şu bizim bulguru çeksin de öyle gitsin! diye tutturmuş. Hocayı bulgur değirmeninin başına oturtmuşlar, gözünün yaşına bakmadan sabaha kadar bulgur çektirmişler. Aradan bir hafta geçmeden kadın bu sefer gerçekten Hocaya

    tutulduğunun farkına varmış. Ne olursa olsun, diye çocukları haber yollamış. Hoca, elinde havlu yüzünü gözünü kurularken şöyle bir gülmüş:

    - Ulan, demiş, ya babanın azgınlığı üzerinde, ya ananın bulguru bitti.

    Öyle olacak herhalde ... Bakanların halkı aramaları da boşuna değil. Bulgurları bitmiş olacak!



    İkinci sayfada "Ey Ruhumuzun Ruhu! Tanır mısın Hazreti Nuh'u" ana başlığının altında "Nuh'un Gemisi Bulundu, Nuh da Bulunmak Üzere!" başlığıyla verilen açıklama şöyle:



    "Eğer bulunmazsa kaptanlığa meşhur kavanoz amirali Abidin Daver geçecek ... Amerikaya bu salpurya ile yoğurttaşıyacaktır. Tam 40 asırdır Ağrı Dağının tepesinde demirli duran bu gemi, müsait bir rüzgarla Ankara'ya geçecek ve Ankara Kalesine demirleyecektir. Gemiyi arayan Amerikalı heyetin reisi Mister Simit, muharririmizle

    Haydarpaşa'da konuşmuştur ... Yazının ilerisi karşılıklı konuşmaları içeriyor. Konuşmalar arasında şunlar da geçiyor:

    - Efendim, Nuh hazretleri her mahlukun çiftini nasıl gemiye doldurmuş. Ne demiş de kandırmış acaba?

    - Çok basit; Marşal yardımından bahsetmiştir. Bize mahluklar lazım değil... Elimizde her çeşit hayvan fazlasıyla mevcut. Bize Nuh'un gemisi lazım. (. .. )

    - Böyle gemilere ihtiyacınız varsa size Gülcemali [vapur] de verelim. Nuhun gemisinden hiç aşağı kalmaz.

    - Gemi yeni mi?

    - Az müstamel. Nuh, onu karaya çıkmak için kullanmış.

    - Biraz eskice demek ...

    - İyi ama biz böyle az müstamel gemileri sizin denizyollarına satıyoruz. (. . . )

    - Nuh'un gemisinde yangın çıkıp da yananlar olmuş mu?

    - Zannetmem. Bu gemide canlı mahlukat ambarlarda taşınmazdı. Yangın söndürmek için filler vardı hortumları ile su sıkmasını bilirlerdi.

    - Çok güzel. Çok teşekkür ederim. Nuh'un gemisini değil de daha eski devirlete ait gemi arıyorsanız Ağrı Dağına kadar zahmet etmeyin. Tophanede böyle tersanesi yıkılmış gemiler çok var. Yok, Ağrı dağını keşfedecekseniz haydi uğurlar olsun!



    Üçüncü sayfadan seçeceğimiz yazı "Toz-Toprak" başlığını taşıyor: Biraz da duman ... Günün meselesi: Toz şeker ve toprak Ofis ... Şekerden ve ofisten zaten hayır yok. Geriye toz, toprak kalıyor. Halimizin duman olduğu nasıl meydana çıkıyor değil mi?



    Hür Markopaşa · 25 Temmuz 1949 · Sayı: 12

    Bu sayının birinci sayfadaki yazı başlıkları şöyle: "Bayram Günü, Yas Günü", "Ayrı, Gayrı Yok!", "Amerikan Maliye Bakanı Teftişte" ve "Teessüf Ederim!". İkinci sayfadaki "Büyük Müsabakamız" başlıklı yazıda bir şeyler yergi masasına yatırılmış:



    Üçüncü sayfadaki "Geçmişte Bugün - Geçmiş Zaman Olur ki Hayali Metelik Etmez!" başlıklı ve

    "Hazırlayan: Cafer Bez getir" notlu yazı grev hakkını içeriyor: 31 yıl önce bugün yani buna benzer bir gün (4 Eylül l908'de) Millet gazetesinde Kolağası Selim Sırrı (Tarcan), "Grev ve tatili eşgal başlığı altında şunları yazmıştır: "Evvela hükümetler greve isyan nazarı ile bakar ve yapanları tedip ederdi. On dokuzuncu asır ortalarında İngiltere'de amele meyanında vukua gelen grev, dehşetli gürültülere sebep olmuş, o tarihten itibaren hükümet, grevi, bazı kuyudat altında milletin bir hakkı meşru gibi tanımıştır. bilahere 1862'de Fransa hükümeti grev hakkını bila kayd ü şart Fransızlara bahşetmiştir. Bazı kimselerin fakr ü zaruret ilcaatiyle hak istemeye kalkışmasını, bir anarşi gibi telakki etmek haksızlıktır."



    Fransa ve İngiltere'nin hemen hemen bir asır önce kabul ettiği grev hakkı, hala memleketimizde bir suçtur.

    31 sene önce Millet gazetesinde Selim Sırrı'nın cesaretle söylediği gibi, işçinin hak istemeye kalkışmasından başka hiçbir şey olmayan grevin ancak patron zihniyeti ile hareket eden hükümetlerdeü suç olması kadar tabii ne olabilir? Demokrasi yolunda büyük adımlar atıldığı iddia edilen bugünlerde grev meselesini, daha doğrusu, işçi haklarının korunması işini, ihmal etmekle ne kadar geri kaldığımızı düşünürsek verilen nutukların, parti mücadelelerinin bir kuru gürültüden başka bir şey olmadığına inanmak zorunda kalırız. Sözde halk menfaatleri adına laf edenlerin greve karşı cephe olmaları onların kimler hesabına konuştuklarını açıkça göstermiş

    olmuyor mu? İşçi haklarına hor bakanlar demokrasi anlayışında nasıl samimi olabilirler. Bu büyük fikir karaborsacıları, seçim uğruna işçi lehine bazı haklar kopartsalar bile bu başarı büyük işçi davasında devede kulak olmaktan öteye geçemeyecektir. İşçi, kendi haklarını da, şunun bunun yardımı ile değil, ekmeği gibi ancak kendi alın teri ile kazanmalıdır.

    Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesindeki sorulardan ikisi ile yanıtlarını okuyalım:

    Bilecik - Hasan Diker soruyor:

    - Marşal planından gelen traktörlerin, piyasadan serbest alınan traktörlerden daha pahalıya mal olduğunu söylüyorlar ne dersiniz?

    - Aradaki fiyat farkı, yardımın faizidir.

    Bakırköy - T. D. soruyor:

    - Genel evlerin kalkması ile Amerikan dergilerinin serbest satılması arasında bir münasebet (ilişki) var mı?

    - Olmaz olur mu? Kadın satışı yerine resim satışı! ..



    Hür Markopaşa • 1 Ağustos 1949 · Sayı: 13

    "Hür Markopaşa" yazısının üstündeki "Toplanmadığı için Pazartesi günleri çıkar Siyasi mizah gazetesi" vurgusunun öyküsünü Rıfat Ilgaz, bu satırların yazarına şöyle anlatmıştı: "Toplatma yöntemleri ilerlemiş, basımı bile engellenmeye başlanmıştı. Gazete basılırken toplamaya geliyorlardı. Buna karşı bizim de yeni ve hızlı yöntemler geliştirmemiz gerekiyordu. İşte bunlardan biri, "Pazartesi günleri çıkar" olayıdır. Biz "Pazartesi

    çıkar" diyoruz ama Cuma'dan basıp el altından piyasaya veriyoruz. . . Ne satılırsa kardı. Böyle dediğimiz için görevliler Pazartesi sabah erkenden geliyor, alıp götürüyor. Oysa elde kalanlar bunlar ... Bir de bakıyorlar ki sokakta herkesin elinde ... Bir süre işimize yaradı ancak. ..



    Hür Markopaşa'nın bu sayısının birinci sayfasındaki yazı başlıkları şöyle: "O Kamçıyı Biz de Biliriz", "Yanlış mı Anladık", "Sen de mi Alkış Bekliyorsun?", "Halk Nasıl Ağlamasın!" . . . İkinci ve üçüncü sayfalarda da benzer nitelikte yazılar yer almış. Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesinde yayımlanan bir mektup ve yanıtı şöyle:

    İzmit - C. D. isimli bir okuyucumuz soruyor:

    - Siz her sayınızda Amerikan yardımının aleyhindesiniz. Bize bu kadar tank, tayyare, tarım malzemesi verdiği halde siz hala aynı fikirdesiniz.

    - Biz, verdiklerine bir şey söyledik mi? Aldıkları ve istedikleri için laf ediyoruz.

    Paşalar dizisinde zaman zaman çıkan "Yeni Çıkan Şarkılar" başlıklı şiirsel anlarıma bu sayıda da yer verilmiş:



    Paşalar dizisinde yayımlanan şarkılar bir" araya getirilerek kitaplaştırılmış.

    Bu sayının son sayfasına da duyurusu konmuş:



    Yeni Çıkan

    Markopaşa

    Şarkıları I O kuruş

    Çıktı okuyunuz!

    Hür Markopaşa Yayını Sayı: 1



    Hür Markopaşa · 5 Eylül 1949 · Sayı: 18

    Hür Markopaşa'nın 14,15,16 ve 17. sayıları elimizde yoktur. Gazetenin 18. sayısı 5.9.1949 tarihinde çıktığına göre 8, 15, 22 ve 29 Ağustos 1949 tarihlerinde bu sayılar düzenli olarak çıkmış olmalıdır.

    Bu sayıdaki kimi yazı başlıkları şöyle: "Sonbaharın Zevki Hoştur Tut Elinden Yari Koştur!", "Sen Hemen Ölmeğe Bak!", "Numaralı Nutuklar", " Demokratik Gerilemeler" "Taksim Bir İki!", "Nasıl İtibar Sahibi Oldum?" "Bu G

    "Haftanın Dedikodusu" köşesinden iki vapur yorumu seçelim; "Amerika'dan yeni aldığımız Sivas vapuru, ilk Akdeniz seferine çıkmış, havanın çok güzel olmasına rağmen tam 196 saat gecikerek Calata'ya demirlemiştir. Yapılan incelemede vapurun sağlamlığı meydana çıkmış, bürün kabahatin kaptanın saatinde olduğu anlaşılmış ve saat tamire verilmiştir.

    * Amerikadan yeni gelen bir vapurun, Ahırkapı ile Yalova arasında yüzen bir vatandaşla yarışırken Ada açıklarında şaftı kırılmış ve bir hamsi de uskurunu parçalayarak safharici çıkarmıştır.

    Zaren, kazadan önce yüzücü Yalova ya varmış bulunuyordu.

    Markapaşa Şarkıları'nın 2. sayısının çıkışı ve "Mim Uykusuz

    Markapaşa Karikatür Albümü"nün çıkacağı duyurulan geniş

    bilgilerle verilmiş:



    Hür Markopaşa • 12 Eylül 1 949 · Sayı: 19

    Son Sayı ...

    Son sayının son başlıkları da şunlar: "Recep Peker'den Başbakana Kapalı Mektup", " Vapur Alaveresi Vapur Dalaveresi", " Haftanın Dedikoduları", "işsizliğin Protestosu", "Geçmişte Bugün", "Paltosuzluk Programı" . . .

    Birinci sayfada manşetten Markopaşa Şarkıları'nın toplatıldığı haberi verilmiş. Bir sayı önce "çıkıyor" duyurusu olduğuna göre "Markopaşa Yayını Sayı: 2" ne zaman toplatılmış olabilir? Okuyalım:



    Hiçbir memur toplatılma sebebi üzerinde yazılı ve Cumhuriyet Savcısının imzasını taşıyan bir emir göstermediği gibi, şifahen de en küçük bir imada bulunmadı. Eğer Başbakanın şark nutukları olmasaydı bu hadise Markopaşaya

    sık sık yapılan baltalama hareketlerinden biridir der geçerdik. İçindeki manzumeler yeni yazılmış şeyler değildir, eski sayılarımızda çıkan manzumelerden meydana gelen bu kitapçık, sanıyoruz ki en küçük bir kontrota dahi tabi tutulmadan toplatılmıştır. Bir ay, bir sene, hatta iki üç sene evvel neşredilmiş ve suç unsuru görülmemiş bir yazıda bugün suç unsuru görüldüğü nasıl iddia edilebilir? Ortada, Başbakanın nutkundan ve değişen Basın Savcısından başka yeni bir hadise de yok. Çünkü yıllardan beri, biz öyle alıştık ve öyle gördük ki basında en küçük bir kımıldanma olsa, bundan zarar görecek olan, daima gazetemizdir. Bu icraat öyle sanıyoruz ki yalnız, çıkardığımız bu el kadar kitapçıkta kalmayacak gazetemize kadar sirayet edecektir. Buna mani olacak elimizde hiçbir kuvvet olmadığına göre, resmi makamlardan ricamız: "Bu toplama işlerinin, elde mevcut kanunların hududu dışına çıkılmadan yapılmasıdır. Anayasanın sağladığı birçok haklar, antidemokratik denilen bir basın kanununun dahi maddeleri dışına çıkılarak elimizden alınırsa bu memlektte insan haklarından, demokrasiden nasıl bahsedebiliriz. Demokrasi anlayışı, her nutuk söyleyenin işaterine göre şekilden şekile girerse, kanunun ne hükmü kalır? Mizah hudutlarını aşmadığı ve içinde en küçük bir suç unsuru bulunmadığı (evvelce neşredilmiş yazılar olduğu için cesaretle söylüyorum) bu kitapçığın yeniden tetkiki ile toplatılanların en kısa zamanda iadesini istiyoruz. Eğer memlekette, hadi demokrasiyi bir kenara bırakalım, kanun varsa bu en basit hakkımızın çiğnenmemesini mes'ul makamlardan bekliyoruz. Şarkıların toplatılışı ikinci sayfadaki "Bizim Yumurcak" başlıklı yazıda da ele alınmış: Kadının biri, çocuğu koskocaman olduğu halde hala meme verirmiş. Yeni gelen bir misafir bu toramanı meme emerken görünce:

    - Maşallah demiş, çocuk memeden kesilecek kadar olmuş. Kessen iyi edersin! Çocuk, memeyi ağzından çıkararak en sunturlu bir küfürden sonra:

    - Hadi oradan demiş. Al voltanı!

    Şu bizim şarkıların troplatılışı bana bu fıkrayı hatırlattı. Bizim demokrasi maşallah, kemale gelmiş. Biz onu kucakta gördükçe daha pek küçük sanıyorduk. Aman nazar değmesin:

    - Tühhh! Kırk bir buçuk maşallah!



    Birinci sayfadaki "Şakalar" köşesinde yazılan "Yüz Değneğin Ellisi..." başlıklı yazı ise tüm basınla ilgili:

    Bekri Mustafa, yaşı ilerlediği için , artık çırak çıkarılacak zamanın geldiğini padişaha münasip bir dille anlatmış. Padişah da:

    - İyi ama demiş, yerine kendin gibi münasip birini bul da ondan sonra ayrıl!

    Şakadan hoşlanan padişah:

    - Eğer bulabilirsen demiş, sana dilediğin bahşiş verilecek!

    Padişah bunu söylerken incili Çavuş gibisinin de bulunamayacağına inanıyormuş. Ufak bir araştırmadan sonra gayet nekre birine rastlayan Bekri:

    - Seni Padişaha götüreceğim demiş, artık yerime sen geçeceksin!

    Ve ilave etmiş:

    - Ne kazanırsak ortağız, söz mü?

    Adam tabii razı olmuş. Padişahın önünde yapılan imtihanda, bu yeni gelenin, kendi yerini fazlasıyla tuttuğunu görünce, Bekri hem sevinmiş, hem de kızmış.

    Padişah:

    - Aferin Bekri demiş, tam kendin gibisini bulmuşsun! Dile benden ne dilersin?

    Ortağına diş bilmeye başlayan Bekri, yarısını da ona tattırmak için:

    - Yüz değnek! demiş. Tabii ellisi ortağına!

    Bu sefer Başbakan bize toptan kızdı. Markopaşa'yı ayırmadan matbuatı boyamaya başladı. Yüz değneğin nasıl olsa ellisi onların ya ... Ayrı gayrı gözetmeden böyle kızmaya can kurban!



    İkinci sayfadaki bir ilan da dikkat çekici: Satılık Palto: Altı senedir tepe tepe kullandığım paltomu Amerikan usulu ile satıyorum. İstediğim zaman yine palto benimdir. Talip olanlar idarehanemize hemen bir heyet göndersin.

    NOT: Paltoyu almadan evvel tamir ettirecek terziyi şimdiden peyleyin!



    Birinci sayfadaki Mim Uykusuz'un karikatürüne de son bir kez bakalım:



    Mim Uykusuz'un "Markopaşa Karikatür Albümü" duyurusu bu sayının son sayfasına "Yakında çıkıyor!" notuyla yine konmuş. Bu albüm çıkacaktır çıkmasına ama başına gelecekler bellidir. Mim Uykusuz'un da . . .

    ( .. . )

    Haluk Yetiş - İşe bile almıyorlardı bizi. Gazeteci bile saymıyorlardı.

    M. Uykusuz - Önemli bir noktaya değindi Haluk. Benim, şu anda 13- 14 takma adım vardır.

    Haluk Yetiş - Geçinebilmek için ne yapsın, zorunluluk.

    M. Uykusuz - Dünyada rekordur bu. Hatta iki tane takma adla karikatür yapan sanatçı yoktur yeryüzünde. ( .. . )

    M. Uykusuz - Bir yandan adam benden karikatür istiyor, öbür yandan yaptığım karikatürün altına adımı istemiyor. Ne yaparım bu durumda ben? Aç ölemem ya? Geçimimi sağlamak için kendi adım olacağına, bulduğum bir takma adla, düşündüklerimi, inançlarımı ortaya koyar sanatımı sürdürürüm. Başka çıkış yolum yok. Üstelik değişik bir adla karikatür yapacağım için, kolayca takibata geçmeyecekler. Bu şekilde bugüne kadar kullandığım 13 değişik ad oldu.

    M. Uykusuz - Bakın size ilginç bir anımı anlatayım. Bunu birçok yerlerde anlattım, fakat yazmaktan bile kaçındılar. Yeryüzünde birçok karikatürist vardır değil mi? Ben bunlardan birisiyim. Ama benim bir özelliğim var. Evet yeryüzünde belki bin tane, iki bin tane karikatür ustası vardır. Ama hiçbir yerde " Komükarikatürist" yoktur. Nasıl oluyor bu? Albüm çıkardım ben. On gün içinde Bakanlar Kurulu yakından ilgilenmiş benimle. Büyük bir değer vermiş.

    Kemal Bayram - Hangi yıl oluyor bu?

    Mim Uykusuz - 1949. "Mim Uykusuz - Karikatür Albümü" adı. Şimdi hiç yok. Çünkü Bakanlar Kurulu kararıyla on gün içinde toplamlar albümü. Dağıtımcı bir kişiye vermiştim. Bu bana bir belge getirdi. Elinde ne kadar varsa polis almış.

    Haluk Yetiş - Ve şimdiye kadar hiçbir karikatür kitabı toplatılmıştır bunun dışında.

    M. Uykusuz - Bilmiyorum.

    Haluk Yeriş - Daha önce olmadı sanıyorum. Sonradan olmuştur da diyemem:

    Kemal Bayram - Bu da yeni bir saptama oldu.

    M. Uykusuz - Bayinin bana getirdiği gazete kağıdının beyaz yüzüne yazmışlar " Bakanlar Kurulunun şu tarih ve şu numaralı kararı ile bu kitap toplatıldı" diye. Kese kağıdından bir parça koparmış, onun üstüne yazmış adam. Düşün, devletin vatandaşa karşı işlemi ne denli ciddiyet taşıyor ... Bir resmi kağıdı bile yok. Başka bir belge daha ilginç. Bunu da bir komiser yazmış. "Bakanlar Kurulunun şu tarih ve şu kararıyla KOMÜKARİKATÜRİST

    propagandası yaptığı anlaşıldığından toplatılmasına. .." Düşün ne kadar bilgili bir komiser ki hem komünizmi, hem de karikatürü birbirine ince bir biçimde bağlıyor. "Komükarikatürizm" diye bir icat, bir sanat buluyor. Propaganda vasıtası çıkarıyor ortaya. Karikatürist çoktur ama, " Komükarikatürist" diye tek ben varım

    dünyada..."

    Hür Markopaşa'nın son sayısından hemen önce ve hemen sonra Rıfat Ilgaz'ın başından iki önemli olay geçti. Önce olanı eşi Rikkat Hanım'dan anlaşarak ayrılmasıydı.". . . Benim yüzümden işinden olmaması ve çocuklarımızın

    bundan zarar görmemesi için anlaşarak ayrıldık. Öğretmenlikten çıkarılmıştım, ikide bir kovuşturmaya uğruyordum. Adım koınüniste çıkmıştı. İzleniyordum. Yerim yurdum, ne olacağım belli değildi. Üstelik, verem gibi bulaşıcı bir hastalığım vardı. Bütün bunların eşime de zarar vereceğini, bir gün onun da işinden atılabileceğini

    düşünüyor, çocuklarım için de kaygılanıyordum... İkinci olay ise iyice bozulan sağlığı için sanatoryum girişimlerine İzmir Tepecik Hastanesinden olumlu yanıt gelmesiydi. Düzensiz yaşayıştan kaçmak, bozulan sağlığını düzeltmek ve kışı geçirmek için Mustafa Uykusuz'dan yol parası alarak İzmir' e gitti, hastaneye yattı.



    Medet 23 Nisan 1950 · Sayı: 1

    Gazetenin sahibi Mefkür Demiray gösterilmiştir. Adresi, bir ara Markopaşa adresi olan Çemberlitaş Cami Sokak No: 59'dur. Basıldığı yer de değişmemiştir: Osmanbey Matbaası. Hatta, telefon da Hür Markopaşa'nın numarasıdır: Gazetenin dördüncü sayfasında "Çıkarken" başlığı altında yer alan yazılı açıklamalar, asıl çıkaranın Aziz Nesin olduğu işaretlerini vermektedir:





    İlk sayısını sunduğumuz "Medet" gazetesi, ilk sayısı dört yıl

    evvel çıkmış olan Markopaşa ve ondan sonraki Merhumpaşa, Malumpaşa, Alibaba, Bizimpaşa, Yedi Sekiz Hasan Paşa, Öküz Mehmet Paşa gazetelerinin devamıdır. Dört senede aralıklı olarak 60 sayı çıkabilen bu gazeteler

    sekiz isim, dokuz matbaa, yedi neşriyat müdürü değiştirmek zorunda kalmıştı. Ve bu gazeteler aleyhine açılan 16 davadan, yazarlarının mahkum edildikleri müddetin yekunu sekiz sene iki buçuk ayı buldu. Her hapse girişimiz, yahut sürgüne gidişimiz, düşmanlarımıza, bazen de dost olarak tanıdıklarımıza fırsat verdi. Sıkı Yönetim Mahkemesince, Amerikan yardımı aleyhine yazdığım bir broşürden ötürü mahkum edilmiş bulunmam yüzünden,

    neşriyat müdürü olamıyordum. İşte bu, başkalarına imkan buldukça gazeteyi çıkartmak ve benim gazete ile olan maddi manevi alakamı kestirmek fırsatını verdi. Hiçbir zaman muvaffak olamadılar, fakat muvaffak olan

    bir işi rezil etmekte muvaffak oldular. Bütün bu olayları, umumi efkar önünde açıklamaya beni mecbur edenler arasında dostlarımın da bulunmuş olması, en büyük üzüntümüzdür.



    Gazete, adının altında görüleceği gibi, Paşaların devamı olduğunu yazmıştır. Burada adı geçen Paşalardan Öküz Mehmet Paşa gazetesini araştırmamızın dışında tuttuk. Bu gazetenin elimizde herhangi bir sayısı da yoktur. Bizim Paşa'nın 24 Haziran 1949 tarihli 1. sayısı ve izleyen 2 ve 3. sayıları elimizdedir. Bizim Paşa'da tüm sorumluluğu M . Remzi Gürcan üstlenmiştir. Bazı köşe adları Markopaşa dizisine benzemektedir, ancak Paşalar dizisinden

    olduğuna ilişkin, Medet'in bu sayısı dışında hiçbir kaynakta sözü edilmemiştir. Ayrıca Medet'in yukarıdaki başlık adı altında verilen Paşalar dizisinin içinde ve "Çıkarken" başlıklı yazıda Hür Markopaşa'dan söz edilmeyişi de ilginçtir. Diğer yandan Medet'in başlığının altında Yedi-Sekiz Paşa'nın adı da Yedi-Sekiz Hasanpaşa olarak gösterilmiştir ki bu kesinlikle doğru değildir. Medet'in elimizde olan 1. sayısında "Şakalar" ve "Şehir ve Yurt

    Haberleri" köşe adları, Paşalar dizisindeki gibidir. Karikatürler Mim Uykusuz tarafından değil, "A. Şemdinli" imzasıyla Faris Erkman tarafından çizilmiştir. İkinci sayfada "Ufak Şeyler" köşesinde "Aziz Nesin" imzalı bir

    dilekçe vardır. Şunlar yazılıdır: MEDET GAZETESİ YAZI İŞLERİ Md.'ne Aşağıdaki mektubumun neşrini rica ederim: "Eski Basın Savcısı Hicabi Dinç'in terfii sırasında, hali firarda olduğumdan bizzat tebrik edemediğim ve param olmadığı için de tebrik telgrafı gönderemediğimden, eski dostluğumuza binaen kendisinden özür diler ve Gazeteniz vasıtası ile efkan umumiyeye açıklanmasını rica ederim.

    "Aziz Nesin"



    Son sayfa olan dördüncü sayfada "Markopaşa" köşe adı altında Markopaşa'nın çıkışı ile ilgili olarak Aziz Nesin'in ağzından (kitabın başında verdiğimiz) bilgiler sunulmuştur.



    (Yeni Seri) Hür Markapaşa • 10 Temmuz 1950 · Sayı: 15

    Gazetedeki yazı içerikleri ve biçem de asıl Hür Markopaşa'dakilere uyuyor. Bu sayıdan anlaşıldığına göre en az 15 sayı çıkmış. "Yeni Seri" Hür Markopşa ile ilgili olarak Aydın Ilgaz şunları söylüyor: Babamın anlatımlarından aklımda şunlar kalmış: Babam, R. Hakkı Dinçer'e "Ben bu olaydan yoruldum artık. Zaten rahatsızım. İzmir Tepecik Sanatoryumunda yerim hazır. Hür Markopşa'yı ben sana devredeyim. Sahipliğini de, yazı işleri müdürlüğünü de sen yap. Ben de dinleneyim" diyor. R. Hakkı Dinçer de "Hür Markopaşa" adının önüne "Yeni Seri" notunu koyarak 1.sayıdan başlayarak yeniden çıkarıyor. Bu "Yeni Seri" Hür Markopaşa'yı şimdilik Markopaşa ve soyundan gelen gazeteler dizisinin dışında tutuyoruz.



    SONSÖZ YERİNE

    Görüldüğü üzere Markopaşa siyasi bir halk gazetesidir. Bu özelliğiyle toplumcu bir özellik taşır. Toplumu direkt ilgilendiren gerçek olaylar konu olarak ele alınıp mizah masasına yatırılmıştır. Konular arasında emperyalizm, sömürü, halkın aldatılması vb. olaylar vardır. Yönetenlerin yanında yönetilenlerden, sandalyeyi çekenin yanında sandalyesi çekilenden yana olunmuştur. Bu yan tutma, halktan yana olmanın ötesinde halktan biri olma, halkın

    gözüyle bakma ve onun diliyle yorumlamaya kadar varır. Deyim ve deyişlerden geniş ölçüde yararlanılır. Amaç, güldürme değil düşündürmedir. Olaylar gibi kişiler de gerçektir : milletvekilleri, bakanlar, il başkanları, cumhurbaşkanları, yabancı ülke kralları, yöneticiler, valiler, emniyet müdürleri, savcılar, doktorlar, tatlı su

    enteli dönekler . . .



    Markopaşa'da çıkan yazıların her birini yazarlarının hepsi de ayrı ayrı yazma yeterliliğine ve kararlılığına sahiptir. Bu açıdan Markopaşa tam anlamıyla bir işbirliği, gönül birliği içinde çıkarılmıştır. Yeri gelir, karikarüristi yazı işleri müdürü olur. Yeri gelir, hapishanedeki Aziz Nesin'in yerine ona ait dizi yazının ilerisini aynı biçemle ve onun adına Rıfat Ilgaz sürdürür. Yeri gelir, bir şiir birlikte yazılır. Ama değişmeyen bir gerçek vardır: Hangi yazıdan kovuşturma açılırsa, emniyete ve mahkemeye düşülürse o yazıyı yazı işleri müdürü yazmış olur.

    Şimdilik elimizdeki belgelere göre Markopaşa dizisi toplam 7 ad (Markopaja, Merhumpaşa, Malumpaşa, Alibaba, Yedi-Sekiz Paşa, Hür Markopaşa, Medet , 8 sahip (çeşitli tarihlerde 15 kez değişerek), 10 yazı işleri müdürü ( 13 kez değişerek), l i teksir makinesi olmak üzere 9 matbaa . ( 15 kez değişerek) , 1'i posta kutusu olmak üzere 10 adres ( 12 kez değişerek) değiştirerek 77 sayı (72'si elimizde) çıkabilmişrir. İlk sayısı ile son sayısı arasında

    3 yıl, 4 ay, 28 günlük süre vardır ve bu 176 hafta etmektedir. Haftalık Markopaşa ve soyundan gelen gazeteler ancak 77 sayı çıkabilmiştir. Tam 99 hafta (99 sayı da denilebilir) çıkamamıştır. İlk sahibi Sabahattin Ali öldürülmüştür. Bu gazeteler aleyhine 28 dava açılmış (14'ünün bilgisi elimizde), yazarları toplam olarak 8

    yıl, 3 ay, 7 gün ceza almışlardır. Sabahattin Ali' nin yeni çıkan kitabı Sırça Köşk 1948 Ağustosunun

    son haftası, Rıfar Ilgaz'ın yeni çıkan kitabı Yaşadıkça da Eylül 1948'de bakanlar kurulu kararıyla toplatılmışrır. Bu

    tarihten dön yıl önce Ilgaz'ı n Sınıf adlı şiir kitabı, bir yıl kadar önce Aziz Nesin'in Nereye Gidiyoruz adlı broşürü bakanlar kurulu kararıyla toplatılmışrır. l949'da da bu kez Mustafa Uykusuz'un Mim Uykusuz Karikatür Albümü bakanlar kurulu kararıyla toplatılmıştır. Bu arada 08.12.1948 tarih ve 3/8379 sayılı bakanlar kurulu kararıyla Markopaşa' nın 5 ve 6. sayıları toplatılır. Krallar ve Prenses yazıları gibi kimi yazılar "dış siyasete aykırı" nitelikte

    görülerek 10.02.1949 tarih ve 2/8757; 17.2. 1949 tarih ve 3/88 14, 3 /8822, 3/8823; 14.4. 19 4 9 tarih v e 3/9 ı 4 9 sayılı bakanlar kurulu kararları Markopaşa sayıları için alınmıştır. Görüldüğü gibi bu yıllarda, bakanlar kurulu çoğunlukla Markopaşacılar için toplanmakradır . . .

    Markopaşa'nın başına gelen bunca olaylar onun başarısını gösterir. Peki, bu başarının nedenleri nelerdir? İşte bu sorunun yanıtını Aziz Nesin Medet gazetesinin 3. sayısında veriyor: Markopaşa'daki başarının birçok sebepleri arasında en önemlileri şunlardır:

    l - Markopaşa o zamana kadar bilinmeyen bir mizah ve hiciv yeniliği getirmiştir.

    2- O zaman ve daha evvel çıkan mizah gazetelerinin bütün maksadı -çok evvelkiler arasında istisnalar vardır- hoşça vakit geçirmekti. Markopaşa ise halk hizmetinde, halk dertlerini belirtmek ve halka faydalı olmak için mizahı bir vasıta olarak kullanırdı.

    3- Markopaşa'nın kullandığı dil, halkın kullandığı dilin ta kendisi idi ki bu, bir halk gazetesi için en önemli iştir.

    4- Markopaşa'nın çıkış zamanı siyasi olayların en civcivli zamanına rastlamıştı, bu fırsattan istifade edildi.

    5- O devrede muhalefet, şimdiki kadar sertleşmemişti. Markopaşa, putlaştırılmış olanları en çirkin yerlerinden halka göstermiş, en cesaretli tenkidi yapmıştır.

    6- Gazetede çalışan arkadaşlar arasında ahenkli bir çalışma birliği kurulabilmiştir.



    1950 yılı 14 Mayısında önemli bir olay olmuştur. Yapılan genel seçimleri Demokrat Parti kazanmıştır. 1 5 Temmuz'da da af yasası çıkmış, bu yasadan Markopaşacıların sağ kalanları da yararlanmıştır. Halkın umut bağladığı Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi, artık mizah gazetesiyle muhalefet etme gereğini de ortadan

    kaldırmıştır. Seçimleri izleyen günlerde İzmir Tepecik Sanatoryumunda yatma sırası gelen Rıfat Ilgaz, şu değerlendirmeyi yapıyor:

    "... Aslında, Markopaşa devrini tamamlamış, tarihsel eylemini yapmıştı. Bugün bile o Markopaşa'yı çıkarsak müşterisini bulamaz. O belli bir tarihsel dönemin, çağın ürünüydü. Cumhuriyet Halk Panisi'ne karşı ilk gerçek muhalefet örneklerini vermişti. Halkın umudunu, isteklerini dile getirmişti. Kısaca, üzerine düşen işi yapmıştı"

    Yukarıda anlatıldığı gibi Markopaja'nın etkisi meclis gündemine kadar ulaşmış, günlük yaşamımızdan artık çıkmayan "kökü dışarıda" deyiminin kökleşmesine neden olmuştur. Markopaşa sürekli eleştirmiş ve karşılığını da almıştır. Gazete üzerinde polislerin, sıkıyönetimin ve hükümetin sürekli baskıları olmuştur. Aynı gruplar matbaaları etkileyip Markopaşanın pek çok sayısını bastırmamışlardır. Gazete aleyhine gösteriler hazırlanmıştır. Benzer engellemeler kağıt ve dağıtım konularında da yapılmıştır. Emperyalizme ve özellikle Amerikan emperyalizmi ile Milli Şef dönemi baskılarına muhalefet eden Markopaşa bu uğurda sahibi ve başyazarını kurban vermiştir. 1948 Nisanından beri bir türlü aydınlatılamayan bu cinayet, cumhuriyet döneminin "ilk faili meçhul aydın" cinayeti olarak kabul edilmelidir. 14 Mayıs 1 950 seçimleriyle iktidara gelen Adnan Menderes okuduğu hükümet programına mizah gazeteleriyle mücadeleyi de alıyordu:

    ÜÇÜNCÜ B1RLEŞİM

    29.V. l 950 Pazartesi

    İstanbul milletvekili Adnan Menderes'in kurduğu hükümetin programı

    Adnan Menderes - ...

    Muhterem arkadaşlar,

    Biraz yukarıda millete mal olmuş inkılaplarımızın korunmasından bahsetmiştik. Bu konuda bilhassa üzerinde durabileceğimiz mesele memleketi içinden yıkıcı aşırı sol cereyanları kökünden temizlemek için icabeden kanuni tedbirleri almaktır. (Soldan alkışlar). İrtica ve ırkçılık gibi ayırıcı cereyanları vasıta olarak kullanan ve çok defa kendisini bu maskeler altında gizleyen aşırı solcu hareketlere karşı gereken bütün tedbirleri almakta

    asla tereddüt etmeyeceğiz. Biz bugünün şartları içinde aşırı sol cereyanları fikir ve vicdan hürriyeti mevzuunda mütalaa etmek gafletinde bulunmayacağız. (Soldan "bravo·' sesleri). Bugün aşırı sol cereyanlara mensup olanların, mücerret bir fikir ve kanaat sahibi olmaktan ziyade, yıkıcı cereyanların aletleri olduklarına şüphemiz yoktur. Fikir ve vicdan hürriyeti perdesi altında bütün hürriyetleri kan ve ateşle yok etmekten başka bir maksat gütmeyen bu ajanları adalet pençesine çarptırmak için icap eden kıstasları ve vuzuh ve katiyetle tespit etmek zaruretine inanıyoruz. (Alkışlar). Ancak bu suretledir ki, mizah veya siyasi tenkit kisvesi altında ayakta tutulmak istenen ve hakikatte düpedüz aşırı sol cereyanların eseri olan neşriyatın tahribatından memleketi korumak

    kabil olabilecektir.



    Hedef belliydi. Açık olmasa da bu hedefin başında iki mizah yazarı vardı: Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin . . . izleyen günlerde koşullar daha da ağırlaştı. Rıfat llgaz bir yandan sanatoryumlarda yaşam savaşımı verirken bir yandan da

    orada burada yazmaya çalıştı. Adembaba'daki yazıları yüzünden hakkında altı dava birden açıldı. Giderek adı bile "yasaklı" oldu. Yazılarını kimseler basmadı, ekmek parasını dizgicilikle kazanmaya başladı . . . Hapishane-hastane-yazı(matbaa)hane üçgeninde yaşam sınavı verdi. İnatçılığını bırakmadan mizahı sürdürdü. "Stepne" takma adıyla Hababam Sınıfını yazdı ve öğretmen olarak halkın gönlüne doldu. Ne var ki cezaevinde geçen günlerinin toplamı beş yıl, beş ay, yirmi beş günü buldu . . . İlginçtir ki aldığı son ödül TC Kültür Bakanının elinden oldu .. .



    Aziz Nesin ise Fransızca bilmemesine karşın Fransızcadan çevirdiği öne sürülen bir yazı yüzünden 16 ay hapse ve 16 ay güvenlikçe gözaltında tutulmaya mahkum edildi. Sultanahmet, Üsküdar ve Nevşehir cezaevlerinde yattı. Sık sık yargılandı. Sık sık çıkışlar yaptı. Sivas yangınından şans eseri kurtuldu. Mizahsal açıdan "Aziz Nesinlik" deyiminin sahibi oldu . . . 1938'de yalnızca Atatürk ölmedi; onun imzasını taşıyan ne varsa tersyüz edilmeye başlandı. Atatü
  • Selahaddin:
    Yakına gel Yahudi, daha yakına, buraya yanıma, Hiç korkun olmasın.
    Nathan:
    O yakınlığı düşmanlarınıza saklayın!
     
    Selahaddin:
    Adın Nathan mı?
    Nathan:
    Evet.
     
    Selahaddin: Bilge Nathan?
    Nathan:
    Hayır.
     
    Selahaddin:
    Sen öyle demesen de insanlar öyle diyor sana.
     
    Nathan:
    Belki insanlar öyle diyordur.
     
    Selahaddin: Sanma sakın
    İnsanların sesini hor gördüğümü;
    Tanımak istedim o adamı,
    Bilge diye tanınan kişiyi.
     
    Nathan:
    O zaman şüphesiz öğreneceksiniz yolculuğumda
    Düşmanların hareketlerinden neyi fark ettiğimi,
    Yeniden canlandı onlar. Açıkça konuşmama izin varsa –
    Selahaddin:
    Göndermemin sebebi bu da değildi:
    Bilmem gereken her şeyi biliyorum zaten.
    Kısacası, burada olmanı istedim –
    Nathan:
    Emrettiniz, Sultanım.
     
    Selahaddin:
    Çünkü diğer noktalarda bilgiye ihtiyacım var.
    Bu kadar bilge bir adamsın madem, söyle bana, hangi yasa
    Hangi inanç sana daha iyi geliyor?
    Nathan:
    Sultanım, ben Yahudi’yim.
     
    Selahaddin:
    Ben de Müslüman’ım.
    Hıristiyan da tam aramızda duruyor. Bu üç dinden
    Sadece biri doğru olabilir.
    Senin gibi bir adam, talihin doğmasını emrettiği
    Doğduğu yerde kalmaz pek, kalsa bile
    Bunu irfanıyla, seçerek, tercih ederek yapar.
    O zaman irfanını paylaş benimle – bırak duyayım
    Tercihinin sebeplerini, inceleme zevkine
    Sahip olmak isterim – seçimini öğrenmeliyim, Sebeplerini de…
    Böylece benim olurlar.
    Güvenerek soruyorum bunu. Nasıl da şaşırdın,
    Gözlerinle tartıyorsun beni!
    Muhtemelen Böylesi bir kaprisi ilk yapan sultanım ben,
    Ve bence bir sultan için pek de değersiz
    Değildir bu istek. Haksız mıyım?
    Konuş öyleyse – Konuş.
     
    Nathan:
    Eski zamanlarda, bir adam varmış doğuda,
    Değerli bir el bir yüzük vermiş ona Sonsuzmuş değeri:
    Opalmiş taşı, 
    Değişmez görünürmüş rengi; ayrıca
    Gizli bir erdem sağlarmış sahibine,
    Tanrı ve insanlar severmiş görünce,
    Ve inanırmış kim yüzüğü taktıysa.
    Garip midir Adamın bu yüzüğü hiç çıkarmaması parmağından,
    Sürekli de güvencede tutmak için uğraşması Kendi evinde bile?
    Bu yüzden – miras bıraktı onu; İlk önce, oğullarından en çok sevilene,
    Onun da en aziz çocuğuna bırakmasını şart koştu – ve
    Sonrakinin de doğum sırası gözetmeden en gözde oğluna,
    Yüzüğün erdemini sadece,
    Evin efendisi takmalıydı – Duyuyor musunuz beni Sultan?
     
    Selahaddin:
    Anlıyorum – devam et.
     
    Nathan:
    Oğuldan onun oğluna,
    Sonunda bir babaya miras kaldı bu yüzük,
    Üç oğlu vardı adamın; üçü de aynı derecede itaatkâr;
    Bu yüzden eşit severdi üçünü de.
    Bazen birini, bazen diğerini, bazen de üçüncüyü,
    (Ayrı ayrı üçü de sahibi oluyordu
    Onun kalbinin coşkusunun) değerli gördüğünden
    Miras bırakacağını yüzüğü, iyi kalpliğinin verdiği zayıflıkla
    Her birine söz veriyordu tek tek.
    Böyle gitti bir süre.
    Ama ölüm yaklaştı İyi kalpli babanın utancı arttı.
    Olmazdı
    Sözüne güvenen iki oğlunun umudunu boşa çıkarmak,
    Dayanamazdı buna. Ne yapmak gerekiyordu?
    Gönderdi Gizlice bir kuyumcuya yüzüğü,
    Gerçek yüzüğün modeline göre
    Ismarladı iki yüzük daha, ama emri şuydu
    Ne para ne de emek esirgenecekti benzetmek için Gerçek yüzüğe.
    Sanatçı başardı bunu.
    Yüzükler satın alındı, babanın gözü bile
    Ayırt edemedi asıl yüzükle sahtelerini.
    Mutlu biçimde topladı oğullarını,
    Tek tek çağırdı hepsini, her birine ihsan etti
    Duasını ve yüzüğünü, ve öldü – Duyuyor musun beni?
    Selahaddin:
    Duyuyorum, duyuyorum, bitir artık hikâyeyi; Yakın mı sonu?
    Nathan:
    Hikâye bitti, Sultan,
    Bundan sonra olanları tahmin edebiliriz elbette.
    Baba ölür ölmez her biri çıkarır yüzüğünü,
    Ortaya çıkıp evin efendisi olduklarını ilan ederler. Sorular gelir, çekişmeler, şikâyetler – hiçbiri işe yaramaz; Gerçek yüzük asla ayırt edilemez,
    Şimdi de ayırt edemeyiz – gerçek inancı.
    Selahaddin: Nasıl! Nasıl!
    Cevabı olur bu sorduğum sorunun?
    Nathan:
    Hayır, Cevap değil de benim özrüm olabilir ancak;
    Çünkü seçim yapamıyorum
    Babanın yaptırdığı yüzükler arasında,
    Birbirlerinden ayırmak mümkün değil onları.
    Selahaddin:
    Yüzükler – oynama benimle: bence
    Adını saydığım dinler arasında
    Fark gözetilebilir; kıyafetlere, içeceklere ve yiyeceklere göre bile.
     
    Nathan:
    Ama delillere göre değil.
    Tarihteki her şey birbirine benzemez mi,
    Geleneksel veya yazılı. Tarih
    Güvene dayanmalıdır – öyle değil mi?
    En çok kime güvenme ihtimalimiz vardır?
    Kendi insanlarımıza elbette, o adamlar ki
    Bizimle aynı kana sahiptir, çocukluğumuzdan bu yana
    Kanıtlamışlardır bizi sevdiklerini, bizi asla aldatmamışlardır,
    Belki sadece bizim için iyiyse aldatmışlardır.
    Nasıl inanabilirim atalarıma
    Senin kendi atalarına inandığından daha az.
    Nasıl söyleyebilirim
    Senin atalarının seni yanılttığını,
    Benimkiler doğruyu söylüyor diyebilmek için.
    Hıristiyanlar için de öyle.
    Selahaddin:
    Tanrı tanığımdır ki,
    Adam haklı, susmam gerek artık.
     
    Nathan:
    Gelin, dönelim yeniden yüzüklere.
    Dediğim gibi, oğullar şikâyet ediyordu.
    Her biri hâkime Yemin ettiği babasının elinden
    Aldığına dair yüzüğünü, durum da gerçekten buydu;
    Hepsi babalarının söz verdiği gibi uzun süre sonra
    Almışlardı yüzüklerini, gerçekten de öyle olmuştu.
    Babalarının, diyordu her biri, onlara karşı
    Yalan söyleme ihtimali yoktu,
    Babalarından şüphelenmektense
    Erkek kardeşlerinin yargılanmasını istediler
    Haince sahtekârlık yapmak gibi bir suçtan, cesurca.
     
    Selahaddin:
    Ve sonra hâkim… Duymak istiyorum
    Neler söyleteceksin hâkime.
    Devam, devam.
     
    Nathan:
    Dedi ki hâkim, siz babanızı getirmedikçe buraya
    Kürsümün önüne, ceza veremem kimseye.
    Bir bilmeceyle ilgili tahminde mi bulunayım?
    Yahut beklediğiniz
    Gerçek yüzüğün gelmesini mi bekliyorsunuz dile?
    Ama durun – bana dediniz ki gerçek yüzük
    Taşıyıcısına gizli bir güç sağlarmış
    Tanrı da insanlar da severmiş onu; cevabı böyle bulacağız.
    Siz iki kardeşinizden hangisini daha çok seviyorsunuz?
    Sustunuz.
    Bu sevgiyi harekete geçiren yüzükler
    Sadece kendine mi çalışır, herkes sadece
    Kendini mi sever?
    Hepiniz aldatılmış aldatıcılarsınız,
    Yüzüklerden hiçbiri gerçek değil.
    Gerçek yüzük Kayboldu belki de.
    Gizlemek veya telafi etmek için
    Kayboluşunu, babanız aynısından üç tane ısmarladı.
     
    Selahaddin:
    Ne hoş, ne hoş!
     
    Nathan:
    Ve (devam etmiş hâkim)
    Ceza yerine bir öğüt kabul ederseniz,
    Benim öğüdüm şudur size, meseleyi Olduğu yerde bırakın.
    Her birinize Birer yüzük vermiş babanız,
    Herkes inansın kendi yüzüğüne.
    Belki de babanız istemedi artık
    Tek bir yüzüğün tiranlığını hoş görmeyi;
    Ve elbette, hepinizi ne kadar seviyor olsa da
    Üstelik hepinizi eşit seviyordu, onu mutlu etmezdi
    Birinizi tercih edip diğer ikisini ezmesine sebep olmak.{137}
    Hepiniz bunu bu karşılıksız sevgiyle onur duyun
    Önyargılarınızdan sıyrılıp her biriniz çabalayın
    Diğer erkek kardeşlerinizle yarışmaya, yüzüğün
    Erdemini göstermekte: yardım edin ona
    Nazikçe, cömertçe, sabırla ve
    İçsel bir teslimiyetle Tanrı’ya.
    Eğer yüzüğün erdemleri devam ederse
    Çocuklarınızın çocuklarında gösterirse kendisini,
    Binlerce binlerce yıl sonra, yine gelin
    Bu kürsünün önüne – daha yüce biri
    Benden, oturacaktır burada ve karar verecektir.
    Mütevazı hâkimin kararı böyledir.
  • SELMAN BİLGİLİ'DEN

    1)KAPAK TASARIMI = Günler süren kargo gecikmesi sonrasında nihayet kitabımı teslim almıştım. Hiç bekletmeden okumaya giriştim. Huyumdur, okumadan önce her kitabı biraz izlerim. Nedenini bilmiyorum. Kitabın ön kapağında açık kahverengi renkte bir çöl düzlüğü, hemen onun üzerinde göğe doğru yükselen, susuzluktan ve güneş yanığından kupkuru kalmış yapraksız siyahımsı bir ağaç, ağacın ardında beliren koyu kahverengi renkli iki çöl tepesi ve üstünde yükselen masmavi sıcak bir gökyüzü. Mavi zemin üzerinde büyük, beyaz ve sade tonda kitabın ismi "Leyla'ya Mektuplar", hemen altında da mütevazi duran yazar Emre Karadağ'ın ismi. Kitap henüz elime geçmeden önce aklımda kapağa dair bir betimleme oluşmuştu. Ortada bir Leyla ve ona yazılan Mektuplar olduğuna göre bir de Mecnun olması lazımdı. Ve Mecnun kapaktan çok uzakta olamazdı. Muhakkak kapakta bir işaret olmalıydı. Bir süre düşündükten sonra buldum. Leyla, kapakta görülen o koskocaman çölde, kendini aratan gizli ve dibinde tatlı suyu olan derin bir kuyuydu sanki. Mecnun ise susuzluk sebebiyle ayakları çölün kumuna kök salıp sabitlenen ve vücudu Leyla kuyusunun ateşi ile kuru oduna dönüşen ağacın ta kendisiydi. Koca çöl ise sürekli arayışta, buluşta ve tekrar kaybedişte olduğumuz bu dünyaydı işte. Haydi kitaba geçelim artık....️

    2)️MEKTUPLAR = Bu bölümde karakterleri saymak isterdim ama hem varlar ve çoklar, aynı anda hem hiç yoklar ve sadece mektupları var. Aya, güneşe ve dünyaya hitaben yazılmış mektuplar bunlar. Mektuplar hem aynı kişiden farklı kişilere hem de ayrı kişilerden aslında aynı kişiye yazılmış gibi duruyor. Yazar Emre Karadağ bizleri "6" isimli eserinde olduğu gibi parçada bütün ve bütünde parçayı anımsatan, aratan, bulduran, kaybettiren, karmaşık ve ilginç bir üslupla gezdirip duruyor. "Post modern" bakış açısı ile kitaba devam ederken "gerçeklik" kucağına düşüyoruz. Gerçeklik ile yürürken "gerçek üstücülük" sarmalına sürükleniyoruz. Bu savrulmalar bizi bir taraftan yorarken diğer taraftan da garip bir zevk veriyor.

    3)🤓️KONU = Kitabın isminden anlaşılacağı üzere, dünyanın var olduğu ve insan cinsinin iki farklı surette yaratıldığı günden bu yana gündemden düşmeyen ve düşmeyecek olan Kadın ve Erkek İlişkisi, yani bizleriz. Sanırım ilk ana ve babamız olan Adem ile Havva desek de olur. Sonrasında onların, aşkın duygu suyuna batırılmış hali olup yansıyan Leyla ile Mecnun desek de olur. Konu başka ne olsun ki? Hep bizleriz. Emre Karadağ bizleri 6 kitabında alıştırdığı gibi, gidişata göre karışık zerrelere ayırıyor. Sonra tahrik ettiği merakımızı en son dönemeçte ustalıkla gideriyor. Mesela Mecnun'u taa en sonlarda akıl hastanesinde görüyoruz. O vakte kadar bahsi var ama ismi, cismi yok. Aslında bize kitapta farklı isimlerle yer alan Leylalar kadar, farklı isimlerle yer alan Mecnunları da aratıyor yazar. Ve bu durumdan da kitabı bitirmeye yakın haberdar oluyoruz. ️

    4)️KİTABIN DİLİ = Kitabın dili bizi son haddine kadar zorlayacak derecede cüretkar. Dünyaya, aya ve güneşe yazılan mektuplar arasında kimlerle ve nelerle karşılaşmıyoruz ki? Nobokov un kaleme aldığı ve beyaz perdeye aktarılan Lolita eseriyle tanıdığımız şair karakterli Humbert ile yaşı son derece küçük olan sevgilisini arıyoruz. Öyle ki bu durum bana rahatsızlık verdi. Bilmediğim bir ayrıntı yoksa bu adam pedofili sapığı gibi. Sonra karşımıza gülüşüyle romancı şair Kerouac çıkıyor. Mavi külüstür arabamıza binip Meksika yolculuğu bahsi yapıyor. Emil Zolanın meyhanesinde Kupo ve Nanayı tanıyoruz. Beckett ile Godot yu Beklerken kelam ediyoruz. Bir otel odasının banyosunda Kafkanın Gregor Samsası ile karşılaşıyor ve onu montumuzun cebine alarak eve götürüyoruz. Tutunamayanlara selam veriyoruz. Ve yazarın "6" eserindeki anne karakterine psikiyatri kliniğinde tekrar tesadüf ediyoruz. Bar taburesinde Zweig'in Hofmiller'i ile oturuyoruz. Sonra şair Nervel' in kendisini sokak lambasına asmasını izliyoruz. Hemen ardından maymun - insan karışımı bir evrim hayaline rastlıyoruz. Dostoyevski'nin Raskolnikov'una , Baudlaire, Ahmet Kutsi, Cahit Sıtkı, Aziz Nesin, Atilla İlhan, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Can Yücel ve Yahya Kemal'ine şiirle selam duruyoruz. Shakespeare, Bukowski, Pavese ile selamlaşıp Virginia Woolf ile nehre atlıyoruz. Hemingway ile kafamıza sıkıyoruz. Ama bir türlü Leyla'ya ulaşmıyor ve ölmüyoruz, kararlı bir şekilde ölemiyoruz. Eee, tabi Leyla ölmez. Peki Mecnun ölür mü hiç? Bu kıyamete kadar devam edecek bir azap ve hediye sanki. Kitapta gerçek ve hayal iç içe geçmiş ve işlenmiş. Bizler de bunu büyülenmiş şekilde normal gibi okumaya dalıyoruz. Emre Karadağ'ın ustalığı işte tam burada saklı. Yani saçma, yani saçma değil, yani gerçek, yani gerçek değil. Peki nasıl? Hepsi bir arada. İlginç kapılar ilginç arayışlar ve buluşlar. Ölmüyoruz, ölemiyoruz çünkü hem hiçiz, hem yokuz, hem çokuz, hem varız. Ve dünyada yaşayan milyarlarca insanız ama aslında sadece bir kişiyiz. Biziz, aynı kişiyiz, sayısız kopyayız. Kimimiz kadın, kimimiz erkek.

    5)️BİTİŞ ÇİZGİSİ - ANA TEMA = Mektupların her birinin bitişiyle birlikte Leylalara ve Mecnunlara yani bize, gökyüzünden seslendiği çok aşikar olan "Kutsal Kitabın" alıntı ihtarlarıyla ve müjdeleriyle duraklıyoruz. Anlıyoruz ki, bizler birbirimiz için hem hediyeyiz hem de imtihanız. Haydi Leylalar, haydi Mecnunlar, kadınlar ve erkekler!!! Kitabın dili gibi birbirimize cesurca itiraf edelim. Mecnun Erkekler, genç ve güzel olan kadını elde edemedi veya etti ama sonradan kaybetti diye, Tolstoy'un kaç adet olgun Anna Karenina'sını intikam alırcasına hırsla avucunun içine alıp oynadı ve terk ederek, kırmızı çantası ile trenin altına atlayışını izledi? Aynı anda acı ve zevk duydu değil mi? Peki Leyla Kadınlar, aklı başında, genç ve yakışıklı olan adamı elde edemedi veya etti ama sonradan kaybetti diye, kaç adet Hemingway'ı, Nervel'i hırsla ve intikam alırcasına feci ölüme sürükledi? Kaç tane Kays'ı Mecnun'a çevirdi? Aynı anda hem zevk hem acı duydu değil mi? Haydi cesur cevap verelim. Evet kim kazandı, kim kaybetti? Biz yenildik, biz hep kaybettik. Birbirimize çok kıydık, az sevdik. Ve aslında çok kişi olan bir tek kişi olduğumuz için çoğumuz yine bizi öldürdük. İşte bizim imtihanımız tam da budur. İmtihanın karşılığı vardır. İyi olanlara iyi, kötü olanlara kötü not verilecektir. Yazar Emre Karadağ'ın diliyle "Buraya yani (dünyaya) benzemez olan o yerde" herkes hesap verecek. Çünkü her mektubun sonunda işaretleri görünen o "Kutsal Kitabı" gönderen Büyük Zat, kendi sözüne kesinlikle sadıktır.️

    6)️ŞAİRLER ve YAZARLAR = Dostum Yazar Emre Karadağ'ın kitapta algıladığım ifadesi ile biraz "Puşt" olan karakter, ara sıra şiir yazan ve okuyan bir şairdir aynı zamanda. Bana göre "Puştluk" bu adamın kendi karakter yapısında. Yoksa şairlerin ve şiirlerin "puştluk" ile alakası yoktur. Gerçi net olarak bilemeyiz ha. Belki de şairlerin ve şiirlerin çok cezbedici bir yanı, "puştluğu" olabilir. Ancak bu durumda ortaya bir tablo daha çıkar. Yani, yazarların, öykülerin ve romanların şiire göre daha cezbedici "neleri" olabileceği tespitlerini okuyucu yorumlarına bırakmak en iyisi herhalde. Emre Karadağa yazım hayatında devam ve başarı diler, grubumuzdaki bütün kitap severlere selam ve saygılarımı sunarım. Kitapla, şiirle ve sevgiyle kalın.

    DİLEK KÖKSAL FİLİZ'DEN

    Bu kitap da 6 'da olduğu gibi yine düşündü- ren, nasıl yani dedirtip şaşırtan, merak ettiren, farklı kurgusuyla yine çok güzeldi ve tam beklediğim gibiydi.
    Her bölümün sonunda, parantez içi cümlele- rin, alıntıların kaynağı düşünülürse ,verilen mesajlar da oldukça anlamlı, araştırılmış denk getirilmiş ,tabii ki anlayana..
    Konusuna gelecek olursak
    Dünya'ya ,Güneş'e ve Ay'a mektup yazar üç kişi.Aslında hepsinin sevdikleri kızlaradır o mektuplar.. Yazar öyle istemiştir.
    Onunla nasıl karşılaştılar, neler yaşadılar, anlattılar bölüm bölüm.Bazen olan, bazen hayalleri, bazen de olmayan şeyler yazdılar arada yazara kafa tuttular,itiraz ettiler..
    Dünya'ya mektup yazan;plâtonik âşık hep uzaktan takip eden cesaretsiz...
    Güneş'e mektup yazan çok farklıydı; sert,acımasız, kendine has ceza yöntemiyle kadınlara bakış açısıyla fazla özgüvenli ama bir o kadar da şâir, ilginç bir tip ..
    Ay'a mektup yazan daha da farklı biriydi; danışanlarının hikâyelerinden örnek vererek anlatıyordu aşkını,fazla belli etmeden... Danışanlarına ait anlattığı güzel ve etkiliyeci hikâyelerde,ailede baba figürü ailedeki önemi özellikle vurgulanmış..
    Nanozomi, yazdıkları, çektiği fiziksel zorluk ,ruhsal acı ve maymun besleyen adamın hikâyeleri oldukça farklıydı...
    Bekleyen anne tasviri vardı, millet olarak o aptal kutusuna bağımlılığımıza da sanki karıncalı televizyonla inceden dokunulmuş..
    Ve intihar girişimleri vardı ki onlar da tanıdık yazar ve kitaplardaki kahramanların hayatından
    Ayrı kızlara yazılan mektuplar ama aslında aynı kız , onlar üç kişi miydi yoksa tek kişi de farklı kişiliklere mi bürünüyorlardı ya da olmak istedikleri miydi?Kafalar karıştı değil mi?Bence aynı kişiydi ,yazar mıydı yoksa o mektupları yazanların hepsi? ;)
    Kızın kitap sevgisi çok güzeldi,erkeğine okutmaya çalışması da ...
    Yine sanata yer verilmişti kitabın içeriğinde sinema,tiyatro ve o kitaplardan yazarlar,şairler ve kahramanları da katıldı maceralara karakteristik özellikleriyle..
    Humbert'la Lolita ,baltasıyla Raskolnikov,böcek Samsa , kırmızı çantasıyla Anna Karenina hatta uzun sakalıyla Tolstoy ,6 'daki anne ve yazarı da sürpriz yaptı hikâyeye eşlik etti ve daha birçok kişi...
    Ayrılık ... Kimi daha konuşamadan, kimi kavuştuktan sonra...
    Mecnun olmak.
    Leylâ olmak..
    Tımarhane...
    Leylâ'ya mektuplar yazmak...
    Böyle bir kurguyla kitap yazmak herkesin harcı değil..
    Şiir de ayrı güzeldi.. Tebriklerimle...

    TUBA KARA'DAN

    Birbirinin benzeri içerikte kitaplar okumaktan sıkıldınız mı? Acaba benzeri tarzda yazılmış bir başka kitap var mıdır diye düşünecekseniz… Çok büyük ihtimalle de bulamayacaksınız.
    Leylaya Mektuplar ’da çok güzel bir aşk var. Belki de aşklar demem daha doğru olacak. Aşıkken bir erkek dışından bir şeyler söyler, biz de duyarız. Peki içinden neler söyler acaba? İşte aşık erkeklerin iç seslerinin neler söylediğini çok net öğreneceksiniz. Bazen gurur duyup bazen de kızacaksınız? Keşke bana da öyle âşık olunsaydı diyeceksiniz. Kimi zaman da aşkın böylesi sizi korkutacak.
    İnce bir zekâ, sizi sık sık güldürecek ve düşündürecek.
    Bir dakika! Burada bir erkeğin iç sesi, dış sesi ve görünmek istediği yüzünü yansıtarak tek bir kişiden mi bahsedilmiş? Yoksa basbayağı üç farklı erkek mi var? Peki ya uğruna mektuplar yazılan kız tek bir siluet mi, yoksa hepsi de farklı birer can mı? Bu soruların cevaplarını siz bulacaksınız?
    Raskolnilov, Humber ve Nana gibi birçok kitap kahramanını da kitabın içinde yaşayıp, yanı başınızda hissedeceksiniz.
    Ve son olarak da hayatın anlamını sorgulamayan var mı aranızda? Hayatın gerçek anlamının ne olduğunun cevabını bu kitapta buldum.
    Onlarca kitap okumak yerine bir tane kitap seçme hakkım olsaydı Leyla’ya Mektuplar’ı seçerdim.
    Sizlerin de severek okuyacağını biliyorum ve çok şey öğreneceğinizden eminim.
    Okuyanlardan olabilmeniz dileğiyle.

    EMEL BOZTAŞ'TAN

    LEYLA 'YA MEKTUPLAR; Dünya'ya, Güneş'e ve Ay'a Mektuplar adı altında 3 başlıktan oluşmaktadır. Emre Karadağ ile kitap hakkında konuştum, yazarken nelere dikkat ettiğini, nasıl bir teknik kullandığını, vb. konuştuk. Leyla'ya Mektuplar, bir kıza 3 farklı karakterdeki erkeğin aşkını ve bu aşklarını farklı şekilde ortaya koymasını anlatmaktadır:

    1. Aşık: Özgüvensiz, saf, platonik
    2. Aşık: Kendinden emin, sert, tutkulu, asabi ama erkekliğine çok!! sürdürmeyen (gurur yapan)
    3. Aşık bir psikolog. Bana göre aşkını tam olarak belli etmeyen, mesleğinin püf noktalarını bilen ve bu yüzden aşkını dolaylı ifadelerle yansıtan ; bunu yaparken de genellikle hastalarının hayatlarından kesitler/ örnekler veren bir aşık!

    Leyla'ya Mektuplar'da yazar ironik bir dille kendini de koymuş. Emre Karadağ'ın dediği gibi "üstkurmaca"
    Kitapta: Emilé Zola'nın NANA'sı; Vladimir Nabokov'un LOLİTA'sı ve HUMBERT'i; Stefan Zweig'in Sabırsız Yürekli kahramanı teğmen HOFMILLER; Tolstoy'un ANNA KARENİNA'sı; Kafka'nın Dönüşüm'ünün böcek adamı GREGOR SAMSA'sı ve daha bir çok edebiyat dünyasının kahramanlarının bizim üç aşıkla maceraları da yer almaktadır.

    Bu kitapta Emre Karadağ'ın şair yönünü de keşfettim

    Leyla'ya Mektuplar 'da pek çok simgesel ögeler mevcut: Dünya, Güneş ve Ay neyi simgeliyor?
    Her bölüm sonunda parantez içi cümlelerde yatan mesajlar ne?

    Okumanızı tavsiye ederim. Farklı, ilginç, zorlu, düşündürücü ve güzel bir kitap.

    BAHAR KESMEGÜL'DEN

    Önce şunu söyleyeyim: Okuyacağınız en aykırı kitaplardan biri. Emre Karadağ'dan da başka bi şey beklemem hata olurdu.

    Kitabımız üç bölüm ve üç karakterden oluşmaktadır ( bu üç karakter ele aldığımızda bana göre tek karakter ) Bu bölümler Dünya'ya Mektuplar, Güneş'e Mektuplar ve Ay'a Mektuplar olmak üzere 3 bölümden oluşur *Dünya'ya Mektuplar; Platonik bir aşkla sevdiği kızın kapısının önünde hemen hemen her gün nöbet tutmaktadır ama bir türlü konuşma fırsatını kendinde bulamaz açılmak ister ama açılamaz seviyor hemde çok seviyordur onun için neler yapmazdı ki dünyaları önüne serebilirdi ama ha bugün ha yarin derken günler günleri kovalar ve nihayetinde koşar adımlarla kaçar çünkü kaçmak ona yakışır değil mi?
    Güneşe Mektuplar; Gittikleri bir mekanda arkadaşlarının sayesinde tanışır ama görür görmez etkilenir çıtı pıtı bir kız ve bu kızı kafaya alır o kadar tatlı o kadar uslu bir kızdır ki çok etkilenir. akşam eve bırakmayı teklif eder ama kız ret eder. amann bu kimin umrunda tekrardan kızı ile görüşeceginden emindir artık evet görüşmeyede devam ederler sık sık kitap hediye eder kız, beraber tiyatroya giderler ama her seferinde şart koşar yaramazlık yapmayacaksın diye ama affeder mi? Affetmez! sert haşin ve sevdiğini sahiplenen bi adamdır bu. Bir gün kavga ederler ve kız kaçar. Karakterimiz peşinden gider, kapısına dayanır, çok uğraşır ama nafile. Unutmak için başka kadınla takılır ama onu aklından çıkaramaz. *Aya Mektuplar ; Hastalarının hayatlarından kısa örnekler veren bir aşık bir psikiyatr.

    Gelelim kitabın sonuna; Kafka'nın Dönüşüm adlı kitabindan tutun ,Tolstoy'un Anna Kareninasına kadar bir çok yazarımız ve roman karakteri yer almaktadır. Kitabın sonu nasıl mı bitiyor?
    okuyun ve görün.

    BELGİN EGREN'DEN

    Kitabımız Dünya 'ya, Güneş'e, Ay'a Mektuplar başlıkları altında toplamış...
    Karakterlerimiz ve yaşadıkları anlatılırken yakından tanıdığımız birçok roman kahramanları da dahil edilmiş.
    Tolstoy'un Anna Karenina'sı mı dersiniz,Franz Kafka'nın Dönüşüm kitabındaki Gregor Samsa 'mı dersiniz... daha kimler yok ki!!!
    Kitabın sonunun nasıl biteceğini okurken, kafamızda kurgularken tam bir ters köşe oluyorsunuz.
    Çıkmasını dört gözle beklediğim bir kitaptı. Bir solukta okudum fakat bana göre Emre Karadağ'ın kitaplarını okumak için sessiz ve sakin bir ortam tercih edilmeli...
  • "şuradaki köpeğin zinciri çok kısa. onu değiştir, uzat biraz. o zaman gölgeye kadar gidecek, orada yatıp havlamaya son verecek. bu sessizlik de mutfaktaki anneye oraya kafeste bir kanarya istediğini hatırlatacak. kanarya şakıdığı zaman anne daha çok ütü ütüleyecek. yeni ütülenmiş bir gömlekle işe giden babanın omuzları daha az ağrıyacak. böylece eve döndüğünde belki bazen, eskiden olduğu gibi yeniyetme kızıyla şakalaşacak. kız da fikrini değiştirip bir kere olsun bir akşam sevgilisini eve getirecek, baba da delikanlıya birlikte balığa çıkmayı önerecek... şu koca dünyada bunu kim bilebilir? sen sadece şu zinciri gevşet. "
  • Her canlı doğar, büyür ve ölür. Dünyanın düzeni böyledir. İnsanlar da bu düzenin içinde olmak zorundadırlar. Bazı insanların ölümleri, yaşamları kadar acılı olur. Ölümün nerede ve ne zaman geleceği belli olmaz. Peki ya hastalıkların? Örneğin; kanserin. Onlarca kanser çeşidi var. Her insan potansiyel kanser hastasıdır. Tedavisi oldukça güç ve sancılı bir süreçtir. Erken teşhislerde çoğu zaman hayat kurtulur. Bazı insanlar ise bu tedaviyi, kanser hangi safhada olursa olsun reddeder. Dini inançlarıyla ilişkili olarak bunu yaparlar. Yaşadığımız her olayın bize Tanrı’nın bir sınavı olduğunu düşünen insanlar emin olun hiç de azınlıkta değildir.

    O’nu ilk defa sorgu odasında görmüştüm. Ufak tefek bedeni, çökmüş gözleri, yorgun bedeni ile yaşayan bir cenaze gibiydi. Sorgusuna girmeden önce, Scully ve Skinner’a dönüp baktım. İçimden bu adamın hiç de suçlu olduğuna inanmak gelmiyordu. Her ne kadar suç mahalinde yakalanmış olsa bile bu adamın, kanser hastası zavallı bir kadını öldürebileceğini aklım almakta zorluk çekiyordu.

    Sorgu odasına girmeden önce son defa şansımı denemek için: “Bunu yapmamız şart mı?” diye sordum.
    Skinner öfkeyle: “O masada oturan adam kanser hastası bir kadını öldürdüğü için burada. Geldiğinden beri tek kelime bile etmedi. Biz bu adamı sorgulamak ve cinayeti neden işlediğini çözmek için buradayız. Burada olma sebebimiz adamı aklamak değil, zavallı kadının ailesinin acısını bir nebze de olsa dindirebilmek.” dedi.
    Scully’ye dönüp: “Bu adamın, bu aciz haliyle o cinayeti işleyebileceğine inanıyor musun?” diye sordum. Ancak Scully herhangi bir cevap veremeden, Skinner sorgu odasına girmemi söyledi.

    İçeri girip adamın karşısına oturdum. Adam gözlerini dikip bana bakmaya başlayınca, önümde duran sabıka kaydına baktım. Ağır ağır konuşmaya başladım.

    “Chris Aaron Nadir. İlginç bir ismin var. Chris adın bir Hristiyanı, Aaron adın bir Yahudiyi, Nadir adın da bir Müslüman’ı anımsatıyor. Nadir, çok ilginç bir soyadı. Arapça kökenli olmalı. Anlamını biliyor musun?”
    “Soyadımın anlamı az bulunur, değerli demek.”
    “Gerçekten de soyadın gibi bir insan mısın?”
    “…”
    “Konuşmamakta ısrarlı olursan, ben de konuşman konusunda ısrarlı olurum.”
    “…”
    “Zaten ölmek üzere olan kanser hastası bir kadını neden öldürdün?”
    “…”
    “Daha önce bir sabıkan yok. Bugüne kadar hiçbir şekilde başın belaya gitmemiş. Buradan yola çıkarak dürüst bir insan olduğunu mu, yoksa çok profesyonel bir katil olduğunu mu düşünmemiz lazım?”
    “…”
    “Bu halinle o cinayeti nasıl işlediğini anlatırsan, daha az ceza alabilirsin.”
    “Önemli olan benim ceza almam değil.”
    “Hayatının sonuna dek hapishanede kalmayı göze alıyorsun demek.”
    “Benim ölümüm de çok yakında olacağı için bunun bir önemi yok.”
    “Bunu nereden biliyorsun.”
    “Hissedebiliyorum. Daha hissettiğim pek çok şey var. Fakat ne sen, ne de dışardakiler bunu anlayamazlar.”
    “Gerçekten de soyadın gibi biri olduğunu mu ispatlamaya çalışıyorsun?”
    “Hiçbir şey ispatlamaya çalışmıyorum. Tek üzüntüm artık hiç kimseye bir faydamın dokunamayacak olması.”

    Bu son cümlesi beni şaşkına çevirmişti. O’nu sorgu odasında yalnız bırakıp dışarıya çıktım. Skinner ve Scully şaşırmış bir şekilde bana bakıyordu.
    “O’nu 24 saat daha burada tutmamız gerekiyor. Bu adamın sakladığı bir şeyler var ve ben bunu açığa çıkartmak istiyorum.”
    “24 saat içinde ne değişecek ki? Adam cinayeti kabul ediyor. Tek yapmamız gereken şey bu pislik herifin en ağır cezayı almasını sağlamak.”
    “Adamın cinayeti kabul ettiği falan yok. Kadına yardım etmeye çalışıyordu.”
    “Yardım etmeye mi çalışıyordu?”
    “Evet, hastalığını tedavi etmek için uğraşıyordu. Bir şeyler yanlış gitti ve kadın öldü. Bunun nedenini bulmamız lazım. Bu adam kesinlikle suçsuz ve ölmek üzere.”
    “Sana 24 saat süre, 24 saat sonra bu adamı buradan en yakın hapishaneye göndereceğiz.”
    “Peki efendim. Scully, hemen bu adamın hayatını araştırmaya başlamamız lazım. Bugüne kadar oturduğu yerleri, çalıştığı işleri, ailesini, arkadaşlarını, komşularını. En yakın kime ulaşabilirsek konuşmamız ve bilgi toparlamamız lazım.”
    “Mulder, bunun bu olayı çözmemizde bir faydası olacağından emin misin?”
    “Eminim, bu adam suçsuz.”
    “Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun.”
    “Bu adam bir tür ‘iyileştirici’ olabilir.
    “Bu haliyle mi? Kendine bile bir faydası dokunabileceğini zannetmiyorum.”
    “Zaten artık kendine faydası dokunamadığı için bu hale gelmiş. Kadına da yardım etmeye çalışıyordu.”
    “Mulder, bazen çok fazla hayal dünyasında yaşadığını düşünüyorum.”
    “24 saat Scully ve süremiz başladı. Bir an evvel bu olayı aydınlatmamız lazım.”
    Büroya geri döndükten sonra, Chris Aaron Nadir hakkında toplayabileceğimiz bilgilerin hepsine kısa sürede ulaştık. Eski ev adresi en kolay ulaşabileceğimiz uzaklıktaydı. Oraya doğru yola çıkarken, Scully bir yandan da akrabalarıyla iletişim kurmaya çalışıyordu. Ulaşabileceğimiz çok fazla bir akrabası zaten yoktu. Olan birkaç kişi içerisinde de sadece tek bir kişi bizimle görüşmeyi kabul etti. Eski komşularıyla görüştükten sonra bu akrabasına doğru yola çıkmaya karar verdik.

    Eski ev adresine vardığımızda Skinner’in bize verdiği sürenin bitmesine 20 saat kalmıştı. Eski adreste oturan kişi Chris Aaron Nadir ismini hiç duymadığını, buraya da 3 ay önce taşındığını söyleyince, komşularıyla görüşmeye karar verdik. Komşularının bir kısmı da adını daha önce hiç duymadığını iddia ediyordu. Sadece çok yaşlı bir karı-koca bizimle konuşmaya karar verdi. Daha doğrusu sadece yaşlı adam konuşabiliyordu. Karısı rahatsızlığından dolayı konuşamıyordu. Yaşlı adam kapı önünde konuşup, dikkat çekmemek için bizi evine davet etti.

    “Demek Chris’i soruyorsunuz? Peki, neden?”
    “Chris, kanser hastası bir kadını öldürmekle suçlanıyor. Biz suçsuz olduğuna inanıyoruz.”
    “Chris karıncayı bile incitecek bir insan değildir.”
    “O’nu kaç yıldır tanıyorsunuz?”
    “Belki 15 seneden uzun zamandır tanıyoruz. 3 yıl önce aniden buradan taşınınca, görüşememeye başladık.”
    “Aniden neden taşınmış olabileceği konusunda bir fikriniz var mı?”
    “Yok. Bir gün bize geldi ve artık buradan taşınması gerektiğini söyledi. Bizlerden ayrılacağı için çok üzülüyordu ancak elinden gelen bir şey olmadığını ve gitmesi gerektiğini söyledi. Bizimle vedalaşırken başımız ne zaman bir sıkıntıya girerse O’nu düşünmemizi istedi. O zaman ne yapıp, edip mutlaka yardımımıza koşacakmış.”
    “Aniden ortadan yok olmaya çalışması bir şeylerden korktuğunu gösteriyor.”
    “O’nun hiç kimseye bir zararı dokunmazdı. Bakın, adınız neydi, unuttum maalesef?”
    “Mulder.”
    “Bakın Bay Mulder, Chris’in bize hiçbir zaman bir zararı dokunmadı. Sadece bize değil, çevresinde hiçbir canlı varlığa bir zararı dokunmadı. Çocuklarımız bizden çok uzaklarda, Chris’i çocuğumuz gibi sevdik. O da bizi çok severdi. Buraya ilk taşındığı zaman hiç kimsesi olmadığını söylemişti. Aramızda güçlü bir bağ oluşacağını o zamandan hissetmiştik. O’nun cinayet işlediğini düşünen kişiler mutlaka yanılıyor olmalılar.”

    Scully önünde duran not defterine artık gitmemiz gerektiğini yazınca hareketlendik. Kapıya doğru yürürken aklıma birden bir soru geldi. Yaşlı adam, bizi yolcu etmek için arkamızdan ağır ağır yürüyordu. Aniden durup dönünce, O da durdu. Sanki soracağım soruyu anlamış gibiydi.

    “Acaba aile geçmişinizde daha önce kanser hastalığına yakalanan veya tedavi gören birileri oldu mu?”
    Yaşlı adam korku dolu gözlerle, kekeleyerek: “Ha-ha-hayır.” dedi.
    Scully soruyu neden sormuş olabileceğimi tahmin ederek: “Bakın Efendim. Hastane kayıtlarına ulaşmamız bizim için çok zor değil. Bize doğruyu söyleyerek zaman kazandırabilir, Chris’in hayatını kurtarmamızı sağlayabilirsiniz.” dedi.

    Yaşlı adam yorgun bir şekilde geriye dönüp az önce kalktığımız koltukları işaret etti. Biz de evden ayrılmaktan vazgeçip, eski yerlerimize tekrar oturduk. Yaşlı adam Chris’in hikâyesini ağır ağır anlatmaya başladı.

    “Üç oğlumuz vardı. Birini çok erken yaşta kanserden kaybettik. Diğer ikisi büyüyüp, evden ayrıldıktan sonra bir daha geriye dönmediler. Şimdi bizden çok uzaklarda çalışıp, hayatlarını devam ettiriyorlar. Karım, oğlumuzun ölümüne çok üzülmüştü. Uzun yıllar bu acıdan kurtulamadı. Chris’in buraya yeni taşındığı zamanlarda karıma kanser teşhisi konulmuştu. Tanıda geç kalındığı için altı aylık ömrünün kaldığı, tedavinin boşuna olacağını söylediler. Eve geri dönüp, acı dolu günler geçirmeye ve mutlak sonu beklemeye başladık. Bir gün Chris kapımızı çaldı. Utangaç bir ifadeyle buraya yeni taşındığını, evdeki ufak tefek tamiratlar için gerekli birkaç tamir aletinin olup olmadığını sordu. Memnuniyetle yardımcı olacağımı söyleyerek, bodrum katında duran alet çantasını almak için gittim. Geriye döndüğüm zaman Chris’in karımla konuştuğunu ve bize yardımcı olmak istediğini söylediğini duydum. İkisinin yanına vardığım zaman, bu sırrın her ne olursa olsun aramızda kalacağına söz vermemiz isteyerek bize yardım edebileceğini söyledi. Nasıl bir yardım olacağını anlayamamış olmamıza rağmen, çaresizce bize yardım teklifini kabul ettik. Chris, ertesi gün geri geldiğinde sessiz ve karanlık bir oda istedi. 1 saat boyunca eşimle yalnız kaldı. Dışarı çıktığı zaman Chris oldukça yorgun, eşim ise kanser hastalığından önceki haliyle karşımda duruyordu. Her ne kadar kalması için ısrar etsek de Chris çok yorgun olduğunu ve evine geri dönmesi gerektiğini söyledi. Birkaç gün sonra karımla doktor kontrolüne gittik. Doktor bunun bir mucize olduğunu, karımın vücudunu saran kanserin ortadan kaybolduğunu, eskisinden daha sağlıklı olduğunu söylediler.”
    “Yani Chris gerçekten de bir tür ‘iyileştirici’ miydi?”
    “Adına ne derseniz deyin. O, karımı tekrardan hayata döndürdü. Chris buradan taşınmadan hemen önce karım felç geçirip konuşamaz hale geldi. O, bu konuda yardımcı olamadığı için çok üzülüyordu. Zaten daha sonra da hayatının tehlikede olduğunu söyleyerek buradan taşınmak zorunda kaldı.”
    “Tehlikenin ne olduğundan bahsetti mi?”
    “Hayır, hiç bahsetmedi.”
    “Aklınıza gelen başka herhangi bir şey var mı? En ufak bir başka bilgi bile bizim için çok faydalı olabilir.”
    “Hayır, anlatacaklarımın hepsi bu kadar. Umarım başını bu beladan kurtarabilirsiniz.”

    Yaşlı adamın anlatacak daha fazla bir şeyi olmadığına ikna olmuştuk. Bizimle görüşmeyi kabul eden tek akrabası için uzun bir yolculuğa çıkmamız gerekiyordu. Geriye kalan süremiz yalnızca 15 saatti. Adeta zamanla yarışarak 6 saatte bu yolu aldık. Bizimle görüşmeyi kabul eden tek kişi olan akrabası yetmişli yaşlarının ortasında bir adamdı. Yüzüne bakınca Chris ile akraba olduğunu tahmin etmek çok zor değildi. Yaşlı adama hemen kendimizi tanıttık ve fazla zamanımızın kalmadığından bahsettik. Yaşlı adam da hızlı bir şekilde olayı anlatmaya başladı.

    “Ben Chris’in amcasıyım. Chris, çocukluğundan beri farklı bir çocuktu. Dünyaya ilk geldiği gün, O’nun buraya özel bir görevle gelmiş olduğunu hissetmiştim. Bizler, yani ailemiz, Hristiyanlığın çok koyu bir mezhebine üyeyiz. Bu mezhepte, iyi veya kötü her şeyin bizlere Tanrı’dan geldiğine inanırız. Buna hastalıklar da dâhil. Hastalıkları tedavi etmek, Tanrı’nın emirlerine karşı gelmek demektir. Bu yüzden pek çok kişi kanserden veya diğer hastalıklardan yaşamını yitirmiştir. Chris’ten üç yaş büyük bir oğlum vardı. Chris, oğlumun kanser olduğunu anlamıştı. Ancak mezhebin katı kuralları, biricik oğlumu tedavi ettirmemi engelliyordu. Chris, oğlumu yani kuzenini iyi edebileceğini söylemişti. Gerçekten de oğlumu tedavi etmeyi başardı da. Ancak bu olay öğrenilince oğlumu öldürdüler, beni de ölümle tehdit ettiler. Chris, evinden ve mezhebin bu katı kurallarından kaçmayı başardı. Yıllarca görüşemedik. Ta ki bundan birkaç yıl öncesine kadar. İzini bulduklarından ve kendisini öldürmeye çalıştıklarından bahsetti. Bu süreçte pek çok insana iyilik ve umut dağıttığından bahsetti. O, hiç kimseye kötülüğü dokunmayan bir çocuktu, eminim ki hala da öyledir. Bu dünyaya özel bir görevle gelmiş birinin, hiç kimseye bilerek bir kötülüğü dokunamaz. Lütfen O’nu kurtarın Bay Mulder.”
    “Kurtarmak için elimizden geleni yapacağız Bay Nadir. Sizin tanıklığınıza da başvurmamız gerekebilir.”
    “Chris’i kurtarmak için elimden geleni yapmaya her zaman hazırım.”

    2 saat boyunca konuştuğumuz yaşlı adamdan duyacaklarımızı fazlasıyla duymuştuk. Şimdi tekrardan aynı yolu geriye dönmemiz ve Chris’i aklamaya yardımcı olmamız gerekiyordu. Yine zamanla yarışarak 24 saatin dolmasına 45 dakika kala geriye dönmeyi başarmıştık.

    Chris ile tekrar konuşmak için sorgu odasına gittiğim zaman yüzünün iyice solmuş olduğu gördüm. Fısıldar gibi konuşuyordu. Duymak için iyice yanına yaklaştım. Sesi yerin yedi kat dibinden geliyormuşçasına, kesik kesik cümleler kuruyordu.

    “Gerçeği öğrendiniz mi, Bay Mulder? O kadını ben öldürmedim. Tek amacım O’nun hayatını kurtarmaktı. Ancak ailemin bağlı olduğu mezhep beni yıllarca takip etti. Otuz yıldan fazla saklanmayı başardım. Ne olduysa birkaç yıl önce oldu, yerimi bulmayı başardılar. Ben de tekrardan kaçmayı başardım. Ancak birkaç gün önce yine beni bulduklarını anladım. Bu sırada, bir kanser hastası kadın, yardımıma ihtiyacı olduğunu söyledi. Bu kadının mezhebe bağlı bir kadın olduğunu anlayamamıştım. ‘iyileştirici’ görevimi görmek üzereyken bir anda içerisi dumana boğuldu. En son hatırladığım bayılmış olduğumdu. Kendime geldiğim zaman kadın ölmek üzereydi. Beni öldürmek için gelenler, kadının hayatını da feda etmişlerdi. Kadını kurtarmayı denedim ama çok geçti. Zaten daha sonra da beni yakaladınız. Yıllarca pek çok insana, bu kutsal görev ile yardım ettim. Bağlı olduğum mezhep beni anlamak istemedi. Yardım ettiğim bütün insanların kanserlerini bedenimde topladım. Genelde kanserin etkisinden büyük ölçüde kurtulsam da, yıllar içinde vücudum eskisi gibi toparlanamamaya başladı. Nasıl olsa öleceğimi bildiğim için, mümkün olduğu kadar çok insana yardım etmeye çalıştım. Onların son umudu oldum. Ama artık benim için böyle bir umut kalmadı. Yolun sonu geldi Bay Mulder. Her şeye rağmen benim masum olduğuma inandığınız için teşekkür…”

    Zavallı adam cümlesini tamamlayamadan son nefesini vermişti. Sorgu odasına acil servis ekibini çağırdım ve O’nun için yapabileceğim son görevimi tamamladım.