• Doğru hesaplıyorsunuz, yanlış düşünüyorsunuz...
  • 448 syf.
    ·9 günde·7/10
    Söze nasıl başlayacağım, duygularımı nasıl aktaracağım diye düşünüyorum ama işin içinden çıkamıyorum. +18 uyarısı mı versem yoksa daha başka bir anlam mı ortaya atsam bilemedim. Konu, Osmanlı İmparatorluğu'nun Topkapı Sarayında hüküm sürmüş Kösem Sultanın hayatı. Ama ne Kösem Sultan ha? Sivri zekâsı, müthiş planları, entrikalarla dolu tuzakları, akılalmaz taktikleri bizi bizden alıyor. Okudukça ağzımız açık kalıyor. Jean Bell ise güzel bir kurgu ile gerçekleri, yaşanmış tarihi gözler önüne sunuyor.

    Bu Kösem Sultan ise zamanında esir bir Rum kölesi olarak saraya alınıyor. Haremde de padişah 1. Ahmet'in gözüne giriyor. Hatta o kadar gözüne giriyor ki 'menekşe gözlüm' olarak padişahın kalbini çalıyor. 1. Ahmet de menekşe gözlüsü için dünyayı ayaklarına seriyor, onun aşkı için dağları devirip, vezirlerin, hatta en yakınlarının bile kellelerini almaktan geri kalmıyor. Erkekler için bir ızdırap olan bu menekşe gözler, her erkeği ateşe atttığı gibi, padişahın da iplerini ele alıyor. Geceleri yaşanan aşk partilerle bu menekşe göz, yani Kösem, sarhoşluğun doruk noktasında gizli belgelere bir busenin eşliğinde, kendini kaybetmiş sultanın parmaklarında mühür vurdurmayı en iyi başaran bir kadın. Öylesine kendini iktidara adamış ki, padişah 1. Ahmet mi Kösem mi bilmek mümkün değil. Topkapı sarayı ve içinde yaşanan bütün entrika ve komploları bu eser sayesinde öğreniyoruz. Öğrendikçe de hayretler içinde kalıyoruz. Aslında bu hayretimiz bazı detaylar için. Normalde bazı anahatları hepimiz aşağı yukarı biliyoruz.

    Mesela bu konulardan biri haremağaları. Bu haremağaları hadım ediliyorlar. Bu hadım işlemi erkeklerin cinsel uzuvlarının kesilmesiyle gerçekleşiyor. Günlerce organdan kan gelmesi, ömür boyu idrarda sıkıntı çekmesi, erkekliğinin bitmesi, aşk ve sevgiden uzak kalması, bir kadının karşısında ezilip büzülmesi onlar için en büyük hakaret olmuştur maalesef. Çoğu zaten uygulama ile hemen ölüyor. Bu uygulama ile Padişah ve harem kadınlarının rahat rahat gezebilmesi amaçlanmıştır. Çünkü cinsel hazzı çok kısıtlı olan bir haremağası sultana veya nedimelere yangözle bakamayacak. Tabii kadınların ihtiyaçları olduğunda da bu yakışıklı hadımcılar gereken görevi yerine getirecek. Şöyle romana bir baktım da koskoca İmparatorluk bir genelevine dönüşmüş, fuhşiyatı sözde İslami kurallara göre uyguladıklarını bahseden bir topluluk. Kur'anda haram ve yasak olan zina suçu, haremden hapishanelere kadar sarayın her tarafında cirit atıyor. Padişah hanımından ziyade, mendilini hangi cariyenin önüne attıysa o cariye ile aşk bahçesine, yani haz odasına geçiyor. Bazen de padişahın hanımı, kocasının özelliklerine göre seçtiği güzel Rum veya başka uyruklu bir cariyeyi seçip padişahın huzuruna gönderiyor. Bu arada padişahın hanımı da yine kendi arzuları için nedime ve hadımcılardan oluşan bir toplulukta gönül eğlendirebiliyor. Bu oluşum lezbiyen ve gay türü insanlardan da oluşabiliyor. Hatta hapislerde kalan kadın köleler ise para karşılığında, gardiyanlarla ayaküstü ve başka yollarla kendi arzularını tatmin etmek istiyorlar. Bunun ileri safhası var ki daha fazla yazamam.
    Binlerce detay var ki yazmayla yetişmez. Padişahın uykudan kuştüyü ile dokunarak uyandırılması, cariyelere gücünü göstermesi için Afrika veya daha başka ülkelerden gelen cinsel gücü artırıcı ilaçlar, aşk iksirleri, davet ve şölenlerde verilen ziyafetler, giyilen envai çeşit ipek giysiler, sabah kahvaltılarında gelen pars ve ceylan etleri, sırmalı kaftanlar, iffet kafesi, bekaret kemeri, onlarca zümrüt işlemeli elbise ve cübbeler ve daha sayamadığım bin türlü lüks eşyalar. Sultanı ve diğer etrafı daha anlatmadım. Yani şöyle bir baktım ki saray adeta bir kadın erkek mücadelesi yeri. Padişahın hanımı, padişahın kardeşine veya ağabeyine döz dikiyor. Ensest ilişkiler iktidar uğruna meşrulaştırılıyor. Nedime ve haremağaları her gün aşk bahçelerinde karşılaşıyor. Kelleler uçuyor, kardeş katli uygulaması devlet bekâsına uğruna kundaktaki bebekler anında boğuluyor. Korkunç şekilde partiler, şölenler düzenleniyor. Bu konular çok uzun, eh ben de ister istemez uzattım.

    Bu cümleleri tamamen eserde de göreceksiniz. Efendim bunlar yalan dolan diyene, Jean Bell kitabın arkasında uzunuzadıya belgelerle ve kaynaklarla şahitlik ediyor. Yani, asla bir cana kıymayın diyen bir kitabımız var ama saçmasapan bir şey yüzünden kardeş katli uygulanıyor. Bebekler ölüyor, aklı ermeyen çocuklar boğuluyor. Bir yanda Kur'anı Kerim, bir yanda Hz. Fatıma'nın şalını giyen bir sultan iki dakika sonra öbür odada 3-5 nedime ve haremağalarıyla gönül eğliyor. Bir de hangi padişah, hangi döneme baksak kadın sultanlar ya bir Rum ya bir Ermeni ya da başka bir yabancı oluyor. İktidarın içinde her türlü entrika dönüyor. İslamı bitirip, Rumları kurtaracağım diyen bir sultanla, yine halifeye uyup ezanları susturmayacağım diyen bir padişah aynı odada kalıp devlet sırlarını paylaşıyorlar. Bir yanda tüm cihana hükmetmiş Fatih Sultan Mehmet var, bir yandan da sırf kendi nefsini tatmin etmekle meşgul olan aday padişah olan şehzadeler var. Dışarıda evlenmesi yasak olan yeniçeriler var, bir yandan da evleniniz diyen Hz. peygamber var. Bir yandan haksız bir yere ne olursa olsun cana kıymayın diyen bir Rabbimiz var, bir yandan da devletin bekası sürsün diye solukları kesilen küçük yaştaki şehzadeler var. Bu devletin bekası Sarayın eğlenceleri kesilmesin diye mi acaba? Günümüzde de yaşanan bu zevkü sefa kim içindir? Saraylarda pişirilen her gün 10 tonluk kavurma etini neden fakirler yiyemiyor? Devletin bekası diye bir lider her gün gözüne kestirdiği bir cariye ile yatmak zorunda mıdır? Yoksa bizim bildiğimiz başka bir Osmanlı mı var anlamak mümkün değil?

    Kitabın çevirisi biraz kötüydü. Kadın ve mahrem konular çok fazlaydı, bu yüzden puan biraz düşük kaldı. Ama eski tarihi tekrardan öğrenmek güzeldi. Bir kez daha diyorum. Osmanlı Devleti iyidir, kötüdür, gerçekten bir imparatorluktur. Ama bazı konular var ki, biz bu konuları bütün Dünyaya nasıl anlatırız? İslami bir çerçevede, mantıklı bir şekilde nasıl anlatabiliriz? Her konuda devletin bekası için, devletin bekası için diye tekrarlarsak bu biraz abes kaçmaz mı? Bir de devletin başına, örneğin kadın sultan veya yakınlarına Rum veya yabancıdan başka birileri yok muydu da hep yabancı getiriliyor. Menekşe gözlü olacağına, eli yüzü düzgün Kur'an sevdalısı, Peygamberini seven biri niye getirilmiyordu? Neyse uzattım fazlasıyla. Saygılar...
  • Neden dememek için türlü bahaneler üretiyorum ama işin içinden çıkamıyorum bazen. Evet 'bazen' e sıkıştırmaya çalışıyorum karışıklıklarımı daha fazla yer kaplamasın diye..
  • Gidiyorsun biliyorum. Küçük ve kırık adımlarla uzaklaşıyorsun yanımdan. Ürkek bir keçi yavrusu kadar sessiz, gidiyorsun. "Kaçar gibisin" diyesim geliyor. Gözlerinde yabancısı olduğum, tanımlayamadığım karartılar dolaşıyor.Buğulu bakıyorsun. Daha önce hiç duymadığım kelimelerle, senin olmayan cümlelerle konuşuyorsun.



    Anlayamıyorum.



    “SEN” Sana benzemiyorsun uzun zamandır. Acemi ve tedirginsin. Hangi ağacın, hangi dalında daha güvende olacağını bilemeyen bir saka kuşu kadar cılız darbelerin.



    Uçamıyorsun.



    Böylesin. Ne söyleyebilirim ki.... Kendi seçimin...



    Kendi doğrun...



    Öyle olsun... Git....



    Git, dünyanın bütün ağaçlarının gölgesinde tek başına otur. Kimselerin bilmediği şarkılar söyle, sesine başka sesler katılmasın. Yanı başına düşen yaprağa aldırma, gagasıyla avucunu tıkırdatan kavuniçi kanatlı kuşa kırıntı atma, göle taş atma....



    Yapabilirsen yap bunları..... Değiş... Ne istiyorsan öyle olsun.



    Rüyalarını kimseye anlatma, kimselere endişelenme.



    Dicle yamacının, adını bilmediğin sessiz çiçekleri hep "adını bilmediğin çiçekler" olarak kalsın. Kitap sayfaları arasına papatya koyma, kurutma, gün gelip kimselere kuru çiçeklerle tazelenen sevgiler uzatma



    Küçük sürprizler düşünme sözgelimi. Bir balık kadar sessiz ol. Tanrı kadar yalnız.



    Senin yaşamın, ne söyleyebilirim.



    "Geçecek" demekten, beklemekten başka ne gelir elimden. Sabrederim.



    Umutlanırım. Kendimi oyalarım. Yalnız kalmak istiyorsan buna bir şey diyemem.



    Ama ben ne olacağım?



    Sensiz kalacağım. Yani kimsesiz. İşte söylüyorum sana. Sözümün içinde bir yerlere koy.



    Sakla.



    Ve inan.



    Çekip gideceksin, bunu anladım. Hatta belki "gittin" bile. Ben yeni yeni anlıyorum. En son ne zaman bakmıştın gözlerime ve en son ne zaman göz bebeklerimiz karışmıştı birbirine.



    Ah dilimin ucuna neler geliyor! Oto sansürlüyorum söyleyeceklerimi, Söylemekten ürküyorum. Sana olacakları, düşünüyorum, ürküyorum. Bana olacakları düşünüyorum... İşin içinden çıkamıyorum. Buna değer mi diyorum... Değmez, biliyorum.



    Çünkü biliyorum. Çekip gitmek insanı nasıl yaralar biliyorum. Nasıl yalnız ve kimsesiz kalıyor insan. Nasıl gecelerin karası yüreğini sıvıyor, nasıl gözlerine mil çekiliyor, biliyorum.



    Şimdi yüreğime çöreklenmiş acının her zerresini yeniden tadarak gidişini seyrediyorum.



    İsmine Akrostişler methettiğim şiirler anlamsız kaldı. Ve şimdi onları yırtıp yırtıp derelere attım.



    İster yüzsün, ister batsın, ister bir çalıya takılsın onlar hep derenin bir yerinde duracak biliyorum.



    Bazen benden bahsedermişsin “mutlu olmamı ” dilermişsin.



    Biliyorsundur. Tolstoy’un bir mutluluk tarifi vardı. “dünyada bir tek insan dahi mutsuz ise benim mutlu olmam mümkün değildir” diye. İşte benim de kendi mutluluğuma dair referansım Tolstoy’dur. Sahte sevinçlerin ardından gelen “mutluluk” gülüşlerin bendeki karşılığı “ne yazık ki mutluluk değildir”.



    Ne diyelim?



    Dünya insanların bakışına göredir. Aynı pencereden bakan iki insandan biri çamuru görür; öteki yıldızları görürmüş.



    Belki de çamuru ben,



    Yıldızları ise sen görmüşsün…



    Mehmet OralRadikalblok