• AŞK MAHKUMU
    Onu ilk kez gördüğümde kanadı kırık bir kelebeğe benzetmiştim. Uçmaya çalışan ama uçarken de acısını içinde yaşayan bir kelebeğe… Sanki acısını kabullenmiş gibiydi. Güçlü görünmeye çalışıyordu. Ama bu konuda pek de başarılı değildi.
    Ortak bir arkadaşımızın evinde verdiği doğum günü kutlamasında karşılaşmıştık. Dikkat çekici bir güzelliği vardı. 40’lı yaşlarda ve oldukça bakımlı bir kadındı. O da benim gibi davete yalnız gelmişti. Belli etmeden onu izliyordum. En olmadık konulara bile gülüyordu. Gülmek ona çok yakışıyordu ama kahkahaları o kadar sahteydi ki. Sıkılıyordu bu ortamdan, bunu hissediyordum.
    Bir ara sigara içmek için balkona çıktı. Tüm cesaretimi toplayarak peşinden gittim. Kibarca selam verdim. Selamıma karşılık verdi. Bir süre havadan sudan konuştuk.
    --Çok eğleniyor olmalısınız. En çok sizin kahkahalarınızı duyuyorum. Bulunduğunuz ortama neşe katıyorsunuz.
    Bir süre anlamsızca yüzüme baktı. Sonra da soğuk bir ses tonuyla cevap verdi.
    --Çok mu gülüyorum sahiden.
    “Evet, çok gülüyorsunuz. Üstelik de o kadar sahte bir gülüşünüz var ki. Sanki bu ortamdan sıkılıyorsunuz. Sanki kaçıp kurtulmak istiyorsunuz.” demek istedim. Ama diyemedim.
    --Siz gülmeye devam edin. Gülmek size çok yakışıyor.
    Hiçbir tepki vermedi. Sigarasından derin bir nefes alp gökyüzüne doğru üfledi. Bir şeyler söylesin diye bekliyordum. Sohbetin devamı buna bağlıydı. Oysa o sadece yıldızları seyrediyordu. Biraz önce salonda kahkaha atan kadından eser yoktu. Sonra da bir sırrı açıklar gibi fısıltı şeklinde konuştu.
    --Burada boğuluyorum. Nefes alamıyorum.
    Böyle düşündüğünü tahmin ediyordum. Yine de şaşkın bir ifade takınarak konuştum.
    --Oysa sizin çok eğlendiğinizi sanıyordum.
    Bana öyle bir baktı ki o an söylediğim bu cümle için pişman olmuştum. Kendimi hemen toparladım.
    --Gitmek ister misiniz?
    --Anlamadım?
    --Buradan birlikte çıkıp bir başka yere gitmek ister misiniz?
    Bunu nasıl söylediğimi bilemedim. O an öylesine ağzımdan çıkmıştı. Zaten kabul edeceğini de sanmıyordum ya…
    --Olur.
    Sadece olur, dedi. Yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu. Heyecanımı gizleyerek sordum.
    --Nereye gitmek istersiniz?
    --Buradan götürün beni. Neresi olursa olsun fark etmez.
    Kısa bir zaman sonra kimseye haber vermeden oradan ayrılmış, gecenin karanlığında yol alıyorduk. Arabada ikimiz de konuşmuyorduk. Bir şeyler söyleme ihtiyacı içindeydim.
    --Ben, Adnan…
    O an içinde bulunduğu ortamdan sıyrıldı.
    --Efendim?
    --Benim adım, Adnan.
    --Çok affedersiniz, Adnan Bey. Sanırım oradaki gürültüden başım şişti. Ben de Sibel…
    --Memnun oldum.
    Cevap yerine yarım ağızla gülümsedi.
    Salaş bir meyhaneye geldik. Fazla kalabalık değildi. Boş bir masaya oturduk.
    --Ne içersiniz?
    Hiç düşünmeden cevapladı.
    --Rakı…
    Garsonu çağırıp siparişi verdim.
    Genelde çevremde konuşmayı bilen ve seven biri olarak tanınırım. Ama bu kez hiç de öyle değildi. Konu bulmakta zorlanıyordum. En kolay olanını seçtim.
    --Mehmet benim üniversiteden arkadaşım. Hiç kopmadık. Her kutladığı doğum gününe beni de çağırır.
    --Benim de iş arkadaşımdı. Uzun zaman birlikte çalıştık.
    --Ama ayıp oldu. Hiç haber vermeden oradan ayrıldık. Yarın arar özür dilerim.
    Cevap vermedi.
    Sağ elinin yüzük parmağındaki alyans dikkatimi çekmişti.
    --Sanırım evlisiniz.
    Laf olsun diye söylediğim bir cümleydi. Uzun uzun yüzüğüne baktı. Sonra sol eliyle yüzüğü parmağında çevirmeye başladı. Bir şeyler söylemek istiyordu ama söze nasıl başlayacağını da bilmiyordu. Bir süre yüzüme baktı. Hüzün dolu bir gülümseme vardı dudaklarında.
    --Nişanlıydım.
    --Şey… Ayrıldınız mı yoksa?
    Hemen cevap vermedi. Yüzüğüyle oynamaya devam ediyordu. Biliyordum, o an aklı bir başka yerdeydi. İçinde değişik şeyler yaşıyordu. Sessizce onu seyrediyordum. Bedeni yanımdaydı ama aklı çok uzaklarda gibiydi. Farkında olmadan bir yarasına dokunmuş, canını yakmıştım. İçinde bir şeylerin kırıldığı o kadar belli oluyordu ki artık saklama gereği bile duymuyordu.
    --Hayır, öldü o.
    En üzgün tavrımı takınarak;
    --İnanın çok üzüldüm. Başınız sağ olsun.
    Başını salladı sadece…
    --Bu konuyu açarak sizin de canınızı sıktım. Gerçekten çok üzgünüm.
    Bir an yaşadığı duygusallıktan sıyrılıp karşılık verdi.
    --Bırakın numara yapmayı. Benim yalnız bir kadın olduğumu öğrendiğinizde içten içe mutlu bile oldunuz. Yalan mı? Kendinizi de beni de kandırmayın.
    Şaşırmıştım. Ondan böylesi bir tepki beklemiyordum.
    --Ama ben…
    O ise kendinden emindi. Cümlemi bitirmeme bile izin vermedi.
    --Bakın, Adnan Bey… Evli ya da nişanlı değilim. Ben 45 yaşında, bekar bir kadınım. Rahat olun. Boşuna da üzgün pozlar takınmayın.
    Sözlerini hiç esirgemeden konuşması garibime gitmişti. Ama haklıydı. Yüzüğünü gördüğümde biraz canım sıkılmıştı. Yalnız olduğunu öğrendiğimde ise içten içe sevinmiştim.
    Yine de konuyu değiştirmeye ihtiyacım vardı.
    --Nasıl öldü? Şey, yani bir hastalık falan mı?
    Cevap vermedi. Bir süre boş gözlerle etrafa baktı. Sonra da gülümsedi.
    --Sizi de eğlencenizden ettim.
    Bir anda değişmişti. Konuyu değiştirmek istiyordu. Haklıydı.
    --Öyle demeyin, Sibel Hanım. Ben de sizin sayenizde o ortamdan kurtuldum.
    --Yalan söylemeyi hiç bilmiyorsunuz. Bence siz orada çok daha fazla eğlenebilirdiniz.
    --Doğrusunu söylemek gerekirse bu gece evde kalmayı çok istiyordum. Mehmet çağırınca mecburen gitmek zorunda kaldım. Bu gece evde yapacak işlerim vardı.
    --Bu gece ben de evde kalmayı düşünüyordum. Balkonumda yemek yemeyi ve bir iki kadeh içki içmeyi hayal ediyordum.
    --Desenize ne kadar plan yapsak da hayatın planlarına karşı koyamıyoruz.
    Bir süre sonra birbirimize iyice ısınmıştık. Bunda içtiğimiz içkinin de payı vardı. Sürekli konuşuyorduk. Üstelik de abartısız kahkahalar atıyorduk. Zaman çok çabuk geçiyordu ve biz çok fazla içki içmiştik. Birbirimize en özelimizi de açmıştık. Yaklaşık 20 sene önce birini çok sevdiğimi, onunla 3 yıl evli kaldığımı ama kısa zaman sonra anlaşamayıp boşandığımı ve bir daha da hiç evlenmediğimi bile anlatmıştım.
    Sadece dinledi. Hiçbir soru sormadan dinledi. Ama yüzünde bir hüzün sezmiştim. Benim durumuma üzüldüğünü sanmıyordum. Bu başka bir şeydi.
    --Trafik kazası…
    --Anlamadım?
    --Hani sormuştunuz ya… Bu yüzüğün sahibi… Trafik kazasında öldü.
    Şaşırmıştım. Bu konuyu açacağını beklemiyordum. Bir süre bekledi ve sonrasında anlatmaya başladı.
    Lise yıllarından beri arkadaşlarmış. Arkadaşlıkları giderek aşka dönüşmüş. Üniversite yıllarında da ilişkileri sürmüş. Sonrasında her ikisi de çalışma hayatına başlamış. Her gün ama her gün birbirlerini görmek için bir sebep yaratıyorlarmış. Derken sevdiği adam Sibel’e evlenme teklif etmiş. Hiç tereddütsüz kabul etmiş. Kısa bir zaman sonra da nişanlanmışlar.
    Düğün günü o kadar heyecanlıymış ki. Sevdiği adamla evlenmek bu hayatın ona verdiği en güzel hediyeymiş. Hayatı boyunca mutlu olacağına inanıyormuş. Gelinliğini giymiş, kuaför, fotoğraf çekimi derken düğün salonuna doğru yola çıkmışlar. İkisi de arabanın içinde sevinç çığlıkları atıyormuş. Mutluluk şarkıları söylüyorlarmış. Görmemişler önlerine çıkan sarhoş adamı…
    Sibel o günleri anlatırken yüzünde değişik ifadeler oluşuyordu. Bazen gülümsüyor, bazen de cümlelerine coşku katıyordu. Tane tane konuşurken bile heyecanını belli ediyordu.
    Son cümleyi söylediğinde gözlerini sımsıkı kapattı. Sanki o anları yeniden yaşıyor gibiydi. Dudakları titriyor, ağlamamak için kendisini zor tutuyordu.
    İçkisinden büyükçe bir yudum daha aldı. Bir süre sessiz kaldı. Onun her hareketini izliyordum. Sonra sesine belli bir ayar verip anlatmaya devam etti.
    Nişanlısı direksiyonu kırmış ama bariyerlere çarpmaktan da kurtulamamışlar. O anlarda ikisi de hafif yaralıymış. Ama arkadan gelen araç fren yapmakta geç kalınca arabanın sürücü tarafına büyük bir hızla çarpmış.
    Bir süre sonra etraftan yetişenler ikisini de araçtan çıkarmışlar. Ama nişanlısının durumu çok kötüymüş. Sürekli kan kaybediyormuş. Ona sarıldığında gelinliği kan içinde kalmış. Kısa bir süre sonra ambulans gelmiş ve ikisini de hastaneye götürmüş. Kendisine ayakta müdahale yapılmış, nişanlısı ise uzun bir ameliyat geçirmiş. Sonrasında günlerce yoğun bakımda kalmış ama kurtulamamış…
    Sibel yaşadığı bu olayı anlatırken sanki o anları yeniden yaşıyordu. Sanki sevdiği adamın kanlar içerisindeki görüntüsü gözlerinin önündeydi. Sesinin titremesi artmıştı. Bir başka kadın olsaydı belki de ağlardı. Ama o metanetini koruyordu. Zaaflarını belli etmek istemiyordu. Güçlü görünmeye çalışıyordu.
    Geçmişte yaşadığı çok acıklı bir hikayesi vardı. Bu durumda onu nasıl teselli edeceğimi bilemiyordum. Aslında ne diyeceğimi de bilemiyordum ya… Konuyu değiştirecek cesaretim bile yoktu.
    --Çok üzüldüm. En azından siz yaşıyorsunuz. Allah sizi sevdiklerinize bağışlamış.
    Gözleri uzaklara bakarken buz gibi bir ses tonuyla konuştu.
    --Keşke o kazada ben de ölseydim.
    Cevap veremedim.
    --Ben iyice sarhoş oldum, Adnan. Artık kalkalım istersen.
    Bana Adnan, demişti. İsmimle hitap etmişti.
    --Tamam, Sibel. Şu hesabı ödeyeyim, kalkarız.
    Kadehimde kalan son içkiyi bir yudumda içip garsonu çağırdım. Hesabı ödedikten sonra Sibel’in oturduğu semte doğru yola çıktık.
    --Umarım polis bizi çevirmez. Yoksa içkili araç kullanmaktan ceza yazar.
    Şanslıydım. Hiçbir çevirme olmadan Sibel’in evine gelmiştik. Arabadan inip kapısını açtım. Onun inmesine yardım ettim. Çok sarhoştu. Yürürken yalpalıyordu.
    Apartmanın kapısında elimi uzattım.
    --Güzel bir gece sayende çok daha güzel geçti. Her şey için çok teşekkür ederim, Sibel.
    Yüzüme huzur dolu bir gülümsemeyle baktı.
    --Ne o…? Hemen gidiyor musun? Bence gitme. İçkilisin.
    Böylesine içten bir teklifi reddedemezdim.
    Asansöre doğru yürürken koluma girdi. Yukarı çıktığımızda çantasından anahtarı çıkarıp bana verdi. Kapıyı açıp içeri girdik.
    --İşte benim sarayım. Ya da tabutum mu demeliyim. Burada yaşıyorum.
    Oldukça mütevazı bir evdi. Ama çok da düzenliydi.
    Salona geçtiğimizde bir kanepeye yığılır gibi oturdu.
    --Kahve içer misin? Hemen yaparım.
    Oysa ayakta duracak gücü bile yoktu. Başını yastığa koyup gözlerini kapattı. Kendinden geçmişti.
    --Deli kadın… Ne vardı bu kadar içecek. Aslında kabahat benim… İzin vermeyecektim.
    Bir süre evin içinde dolaştım. Sonra da Sibel’i kucakladığım gibi yatak odasına götürdüm. Hiçbir tepki vermiyordu. Yatağına uzatıp pantolonunu ve gömleğini çıkarttım. Sonra da pikeyi üzerine örttüm. Çok güzel uyuyordu. Gözlerimi alamıyordum bu manzaradan. Odasından çıkamıyordum bir türlü... Burada saatlerce kalabilirdim. Öylesine huzur dolu bir ortamdı ki...
    Büyülenmiş gibiydim. Yatağın yanındaki sandalyeye ters oturup bir süre seyrettim onu. Saçları yastığın üzerinde dağılmıştı. Gözaltlarında kırışıklıklar vardı. Yüzündeki yorgun ifade hayatın tüm yükünü tek başına üstlendiğini belli ediyordu.
    Uzun zaman kaldım yanında… Sonra istemeye istemeye ayağa kalkıp ışığı kapattım. Son bir kez daha baktım. Onu karanlığa hapsettiğimi düşündüm bir an. Sonra da ağır adımlarla odadan dışarı çıktım.
    Kafamda değişik düşüncelerle balkona yürüdüm. Yaz mevsimini fırsat bilen tüm yıldızlar gökyüzünde kendilerini gösterme yarışındaydı sanki. Aşktan ümidini kesen insanlar gibi yine de hepsi tek başınaydı.
    Sadece içindeki aşktan ümidini kesen insanlar hayatın sunduğu her türlü güzelliğe uzaktır. Daha bir savunmasızdır, onlar. Daha bir kırılgandır. Kaybolmuşluğa yakındır.
    İnsan içindeki aşktan ümidini kestiğinde kendisine daha bir uzaktır. Hareketleri daha bir abartılıdır, daha bir duygusaldır. Bu duygusallık, zayıflığı da beraberinde getirir. Zayıflığını gizlemek için sert bir profil çizme ihtiyacı duyar. En tepkisel cümleleri hiç çekinmeden kullanır. Başkalarını kırmaktan, incitmekten çekinmez. Bu sayede kendisini gizlenmiş sayar. Oysa o kadar belirgin izler bırakır ki geride… Bunları da en çok kendisi gibi aşktan ümidini kesen insanlar farkına varır.
    O yüzden bu tür insanlar birbirlerini çok kolay bulurlar. Kendileri yaralıdır, çünkü. Yaralı insanlar acı çekenleri kolay tanırlar. Bu insanlar yarımdır, çünkü. Eksiktir. Susuz kalmıştır ve çoğunlukla tek başınadır.
    Bir battaniye alıp kanepeye uzandım. Birkaç metre ötemde güzel bir kadın uyurken kendimi evrende tek başıma olduğumu hissediyordum. Bu düşüncelerle uykuya daldım.
    Sabah uyandığımda Sibel’in odasının kapısını açtım. Hala derin bir uykudaydı. Uyandırmaya kıyamadım. Bir süre onu seyrettikten sonra sessizce evden ayrıldım.
    xxx
    Aradan birkaç gün geçmiş ve ben Mehmet’i aramayı unutmuştum. Telefonla beni aradığında yaptığım kabalığı hatırladım.
    --Merhaba, Mehmet. İnan ben de seni arayacaktım. O gece habersizce ayrıldığım için özür dileyecektim.
    --Bunun için özür dilemen gerekmez, Adnan. Sanırım Sibel’le birlikte çıkmışsınız.
    --Evet, beraber ayrıldık. Sonra da bir yerde oturup bir şeyler içtik.
    --Adnan. Ben de seni bunun için aradım. Sibel benim çok değer verdiğim bir arkadaşım. O çok hassas biri…
    Sözünü kestim.
    --Merak etme. Kalabalıktan bunalmıştık. Uzun uzun sohbet ettik.
    Mehmet’in sesinde bir endişe sezmiştim.
    --Aslında o çok zor bir kadındır. Üstelik de özel konulara kolay kolay girmez.
    --Bana anlattı ama…
    --Nasıl yani…?
    --Bana her şeyini anlattı. Çok zor bir dönemden geçmiş. Durumuna çok üzüldüm.
    --Haklısın. Hala da unutmuş değil. Sana bu konuları açmasına şaşırdım. Demek ki güvendi. Aslında insanlara kolay kolay güvenmez. Sen nasıl başardın ki bunu?
    Mehmet’e ikimiz de yaralıyız. Birbirimizin dilinden anlarız, demek isterdim. Ama beni anlamazdı ki. Yıllardan beri mutlu evliliği olan biri aşktan ümidini kesmiş insanların duygularını bilemezdi.
    --Sorunun cevabını sen verdin ya. Bana güvendi.
    Telefonu kapattığımda Sibel’in yataktaki halini düşünüyordum. Nasıl da huzur içinde uyuyordu. Yıllarca yüreğinde acısını saklayarak yaşamıştı. Demek ki çok sevmişti. Ve sadece o kişiyi sevmişti. Yüzüğünü bile parmağından çıkarmamıştı. O ölünce de yüreğini herkese kapatmıştı.
    Acısını benimle paylaştığında dudakları titriyordu. Ne de olsa sevgiliyi kanlar içinde görmek hiç de kolay bir şey değil. Zavallı Sibel… Kim bilir bu acıya nasıl dayandı.
    Kana bulanmış gelinliği içerisinde haykıran bir kadın olarak gözlerimin önündeydi. Cenneti yaşamak için imza atmaya giderken cehennemde tutuklu kalmıştı. Ona sahte kahkahalar attıran da demek ki bu mahkumiyetti.
    Kendimle baş başa kaldığımda Sibel’i düşünüyordum artık. Elimde olmadan yapıyordum bunu. Onu düşünmek bana eskilerden kalma tanıdık bir duyguyu hatırlatmaya başlamıştı. Etkilendim, diyordum. Yatak odasında onu seyretmek içime tatlı bir huzur vermişti. Bu yüzden etkilendiğimi düşünüyordum. Daha doğrusu buna inanmak istiyordum. Ama yüreğimin derinlerinden gelen bir duygu uyanmış ve beni rahatsız etmeye başlamıştı.
    Bir kez daha Sibel’le buluşmak ne iyi olurdu.
    Mehmet’ten Sibel’in telefonunu istedim. Kendisi için bir mahsuru olmadığını ama yine de onun izni olmadan bunu yapamayacağını söyledi.
    --O zaman telefonumu Sibel’e ver. Kendisiyle konuşmak istediğimi söyle.
    Kısa bir süre sonra telefonun diğer ucunda Sibel vardı ve benim hafta sonu randevumu kabul etmişti.
    Cumartesi akşamı belirttiğimiz saatte Sibel’in kapısındaydım.
    --Bu akşam nereye gitmek istersin?
    --Bilmem… Tercihi sen yap ama sakin bir yer olsun.
    Gülümsedim sadece…
    O kadar güzeldi ki. Bu akşam için hazırlandığı belli oluyordu. Benim için hazırlanmıştı. 45 yaşında olduğunu söylemişti ama bu hiç de inandırıcı değildi. İçimden bu gecenin güzel geçmesi için dua ediyordum.
    Yol boyunca fazla konuşmadık. Ben kendi adıma oldukça heyecanlıydım.
    Bir süre sonra müzikli şık bir restorandaydık. Fazla kalabalık değildi. Şef garson bizi iki kişilik bir masaya yönlendirdi. Sonra da siparişi aldı.
    Sibel’i yeniden karşımda görmek beni heyecanlandırmıştı. Hiç konuşmadan yüzüne bakıyordum.
    --Merhaba.
    Gülümseyerek merhaba dedim.
    --Bir daha aramazsın, diye düşünüyordum. Benim için sürpriz oldu.
    --Aslında sürekli aramak istiyordum. Sürekli aklımdaydın. Ama telefonunu bilmiyordum.
    --Tabi o gece ben sızınca telefon numaramı alamadın.
    --O gece biraz fazla içmiştin. Seni engellemeliydim. Kabahat benim…
    Karşımda sürekli gülümseyen hoş bir kadın vardı. Onun bu hali huzur veriyordu bana.
    --O gece içimde bir yangın vardı. İçkiyle söndürmeye kalktım.
    --Neyse ki yalnız değildin. Neyse ki yanında ben vardım.
    Sanki bir şey hatırlamış gibi sordu,
    --Sen beni yatağıma kadar taşıdın mı?
    Oldukça sakin bir ses tonuyla cevap verdim.
    --Evet.
    --Bir şey daha soracağım. Yatağa yatırdığında üzerimdeki elbiselerimi…
    Devam edemedi. Garson gelmiş, siparişlerimizi masaya dizmeye başlamıştı. Sonra da içkilerimizi doldurup ayrıldı.
    Yüzüne bakıyordum.
    --Sorunu sormanı bekliyorum?
    --Sen anladın.
    Anlamıştım ama yine de sormasını istiyordum.
    --Beni sen mi soydun?
    --Evet. Bu sıcakta elbiselerinle yatmanı istemedim.
    Şaşkın bir şekilde yüzüme bakıyordu. Bir şeyler daha soracaktı ama nasıl soracağını bilemiyordu. Yanlış anlaşılmaktan korkuyordu. Ben de onun yüzüne hafifçe gülümseyerek bakıyordum. Sanırım bakışlarımdan soruların cevabını almış görünüyordu ki sormaktan vazgeçti.
    --Ne diyordum? Ha… Bir daha aramazsın sanıyordum?
    --Senin için de uygunsa bundan sonra sürekli olarak aramak istiyorum. Ne dersin?
    --Neden? Yarım bıraktığın işi tamamlamak için mi benimle görüşmek istiyorsun?
    Hınzırca gülümsüyordu. Ama ben bu sorudan hoşlanmamıştım. O da sorduğuna zaten pişman olmuştu.
    --Bozulma hemen. Sadece geleceğe dair planlar yapmayı sevmem. Hem zaman ne gösterir, bilinmez ki.
    Bir şey vardı, Sibel’de… Tam olarak açıklayamadığım bir şey... Bazen övgü dolu sözlerle beni bulutların üzerine çıkartıyor sonra da ters bir cümleyle beni çıkardığı yerden aşağı fırlatıyordu. Bazen de canımı sıkıyor sonra da yüreğimi okşayarak kendini affettiriyordu. Yaramaz bir çocuk gibi davranıyordu.
    Bir ara dansa kaldırdım onu… Orkestra romantik bir müzik çalıyordu. Biz de herkes gibi klasik dansımızı yapıyorduk. Sonra bana daha bir sokuldu. Başını omzuma yasladı. Beni dişiliğiyle etkilemek için yapılmış bir hareket değildi bu. Sanki sığınmak istiyordu. Sanki kaçmak, kurtulmak istiyordu bu hayattan. Tepesindeki kara bulutları dağıtmak için benden yardım istiyordu.
    Kendime iyice bastırdım. Saçlarını hafifçe okşuyordum. O kadar huzurlu bir andı ki, hiç kimse umurumuzda değildi. Zaten o an etrafımızda insanlar bizi ilgilendirmiyordu. Gözlerimiz kimseyi görmüyordu.
    Çok mutluydum. Müzik hiç bitmesin istiyordum.
    Aniden başını kaldırıp yüzme baktı.
    --Oturalım mı?
    Bu sözü emreder gibi söyledi.
    --Elbette.
    Özgürce uçan bir güvercin gibi davranıyordu. Uçtuğu anlarda tüm gökyüzünün sahibiydi sanki. Ürktüğü zamanlarda ise kafese girerek herkesten saklanmaya çalışan bir güvercin…
    Yüreğim belki bir kafes değildi. Ama orada bir fidan açmak üzereydi.
    Sonraki günlerde fırsat buldukça telefonda görüşüyorduk. Çoğunlukla ben arıyordum, o da uygun olduğunda karşılık veriyordu.
    Hafta sonlarını iple çekiyordum. Çünkü hafta sonu Sibel demekti.
    Yine bir restoranda beraberdik. O kadar güzeldi ki. Ve o kadar savunmasız duruyordu ki karşımda. Yine de bunca kırılgan yapısını abartılı saldırganlıkla kapatmaya çalışıyordu. O ne kadar tepkisel davransa da ben olabildiğimce sakin davranıyordum. Gülümsüyordum ona. Benden sana zarar gelmez, dercesine gülümsüyordum.
    Bol bol konuşuyordum onunla. Konuşurken gözlerin içine bakıyordum. Hiç kaçırmıyordu gözlerini. O an iç dünyasında neler yaşadığını bilmiyordum ama ben oldukça heyecanlanıyordum.
    Sonra dudaklarımın arasından istemsizce o iki kelime döküldü.
    --Seni seviyorum.
    Sadece dik dik baktı bana. Sanki yaramazlık yapan bir çocuğu bakışlarıyla cezalandırır gibi baktı. Bakışları rahatsız etmişti beni.
    Bir süre hiç konuşmadı. Tedirgin bir bekleyiş içindeydim. Ağzından çıkacak cümleleri merak ediyordum. O an ters bir cümlesi bile hiç önemli değildi. Yeter ki bir şey söylesin… Yeter ki bu ızdırap bitsin. Oysa o duyarsız davranıyordu. Belki benden böyle bir itiraf beklemiyordu. Belki de harika devam eden bir ilişkiyi böylesine bir duyguyla berbat ettiğimi düşünüyordu, kimbilir. Konuşmuyordu ki… Yüzüme bile bakmıyordu.
    Sonra sinir bozucu bir ses tonuyla konuştu.
    --Bende ne buldun ki? Neyimi sevdin?
    Böyle bir söze nasıl cevap verilirdi. Tam bir şeyler söyleyecektim ki;
    --Üstelik de ben bile kendimi hiç sevmezken sen nasıl oldu da sevdin beni?
    Alay ediyordu sanki. Ama gülmüyordu, gülümsemiyordu bile…
    Canım sıkılmıştı.
    --Bilmem. Sevdim işte…
    Zaten sevgime kayıtsız kalmıştı. Bu sözümle de sevgim onun gözünde tamamen önemsizleşmiş gibi oldu.
    --Bu dünyada en çılgın şey nedir, bilir misin, Adnan?
    Sonra da cevabını kendisi verdi.
    --Sevmek zaten başlı başına bir çılgınlık… Ama en büyük çılgınlık karşılık bulamayacağını bildiğin halde hala sevmeye devam etmek. Ve ısrarla beklemek…
    Sesinde bir hüzün vardı. Bir şeyler daha söyleyecekti ama sonra vazgeçti.
    --Peki, beni ne kadar tanıyorsun?
    Bir an çok kötü hissettim kendimi. Sanki bir boşluğa düşmüş gibi oldum. Bu sorunun içinde o kadar çok birbirine bağlantılı bilinmeyenler vardı ki. Haklıydı. Onu o kadar da iyi tanımıyordum. Sadece bana anlattığıyla tanıyordum. Biraz da gönül gözümle gördüklerimle… Bunlar bir kişiyi tanımak için yeterli değildi. Üstelik de bu soruyu sorarken “sen beni hiç tanımıyorsun” ifadesi, yüzünde net bir şekilde kendisini belli ediyordu. Yine de dik durmalıydım karşısında. Sözlerim esneklik göstermemeliydi.
    --Sende kendimi görüyorum. Sen benim eksik yanlarımı tamamlıyorsun. Sende huzur buluyorum ben. Seni düşündüğümde heyecanlanıyorum.
    Söylediklerim o kadar sıradan cümlelerdi ki. Sanki acemi aşığın bir kadına kompliman yapmak için ezberlediği beylik cümleler gibiydi. Üstelik de dudaklarımdan dökülürken bir o kadar da inandırıcılıktan uzaktı. Daha önce hiç bu kadar aciz duruma düşmemiştim.
    Beni kandıramazsın, der gibi baktı.
    --Adnan. Beni yeterince tanımış olsaydın inan ki hiç sevmezdin.
    Bana hiç yardımcı olmuyordu. Üstelik de alay eder gibi konuşuyordu benimle. Bir an içimden “gönül bu, nereye konacağını bilmiyor ki” demek geçti.
    --Zamanla daha fazla tanırım seni, Sibel. Tanıdıkça daha fazla severim.
    --Ya da daha fazla nefret edersin benden.
    --Bunu bilemezsin ki. Yeter ki sen bana bu fırsatı ver.
    Vermedi.
    Bana kendisini daha fazla tanıtacak o fırsatı vermedi.
    Bir daha görüşmedi benimle. Ne zaman telefonla arasam bir mazeret gösterdi.
    xxxxx
    Aşkın da giriş, gelişme ve sonuç gibi evreleri var. Sonuca, o kalıcı mutluluğa ulaşmak için daha çok yolumun olduğunu biliyordum. Ama henüz yolun başında, daha giriş bölümünde tıkanıp kalacağımı da hiç düşünmemiştim.
    Kendisini tanımadığımı söylüyordu. Bir insan yeterince tanımadan sevilmeyeceğini iddia ediyordu. Kim bilir belki de haklıydı. Kendimi bu düşünceye inandırmaya çalışmaktan başka yapacak bir şeyim yoktu. Nasılsa gitmişti. Nasılsa bir daha görüşmek istemiyordu benimle. Nasılsa bundan sonra uzaktan bakacaktım ona… Kendimi daha fazla küçültmenin anlamı yoktu.
    Her ne kadar böyle düşünsem de ondan uzak duramıyordum. Belki de reddedilmenin verdiği travmayı üzerimden atamamıştım. Bu ilişkinin yürümemesinin nedenini kendimde arıyordum. Onun karşısında yetersiz kalmıştım. Sürekli olarak kendimi hırpalıyordum. Duygularımı tam olarak ifade edememiştim. Onun beklentilerine cevap verememiştim. Acemice davranmış, bunun sonucunda da terkedilmiştim.
    Canım yanıyordu. Hem de hiç olmadığı kadar… Geçmişte de canım yanmıştı. Hem de pek çok kez… Kaburgam kırılmış, uzun zaman istediğim gibi yatamamıştım. Ayak bileğim kırılmış, uzun zaman acısını çekmiştim. Diş ağrım yüzünden sabaha kadar uyuyamadığım günlerim de olmuştu. Şimdi düşünüyorum da bir tanesinin etkisini bile beynimde canlandıramıyordum.
    Ama şimdi yüreğim daralıyor, kendimi hiçbir yere sığdıramıyordum. Alışacaktım.
    Bu acıyla yaşamaya alışacak, zamanla onu unutacaktım.
    Geçmişte bir kez daha yaşamıştım bu duyguyu. Onun da acısını yüreğimin derinlerinde zaman zaman hissederken Sibel’i unutmak hiç de kolay olmayacaktı.
    xxxxx
    Telefon çaldığında evde yalnızdım. Arayan Mehmet’ti. Bir yerde yemek yediğini ve tek başına olduğunu söyledi. Beni davet ediyordu.
    Bu davete hayır diyemezdim. Bir saat sonra yanındaydım.
    Mehmet kolay kolay dışarı çıkamazdı. Daha doğrusu ailesi olmadan bir yerde oturup yemek yiyip içki içmeyi sevmezdi.
    --Sen burada ve tek başına… Demek ki eşini ve çocuğunu kayınvalidene gönderdin?
    --Valla doğru tahmin ettin. Yaz bitmeden bir hafta onunla beraber olsunlar istedim.
    --İyi yapmışsın. Sen de bu fırsatı değerlendirip özgürlüğünü yaşıyorsun.
    Biraz işten, biraz siyasetten bahsettik. Ama konunun bir şekilde Sibel’e gelmesini istiyordum. Mehmet beni fazla bekletmedi. Konuyu kendisi açtı.
    --Sibel’le hala görüşüyor musun?
    Yüzüne dikkatli bir şekilde baktım. Sibel’le aramızda geçenlerin ne kadarını bildiğini merak ediyordum.
    --Biz bir süre arkadaşlık yaptık ama sanırım uyum sağlayamadık. Şu an görüşmüyoruz.
    --Böyle olacağını tahmin etmiştim. Sibel’in zor bir kadın olduğunu sana söylemiştim. Kolay kolay kimseyle anlaşamaz.
    --Zor demeyelim de belki farklı bir kadın demek daha doğru.
    --Amma da yaptın, ha… Her kadın farklıdır.
    --Haklısın. Aslında doğru kelimeyi bulamadım. Sibel sürekli içinde fırtınalar yaşayan bir kadın. Sürekli gel-gitleri olan biri… O yüzden sürekli değişkenlikler gösteriyor. Bir bakıyorsun harika davranışlar… İnsanı mutlu ediyor. Kısa bir zaman sonra da canına okuyor.
    --Öyledir, o… Onun bu huyundan herkes şikayet eder. Ama bana ve eşime karşı çok çok iyidir. Biz onun en yakınındaki dostları sayılırız. Onu bizden daha iyi kimse anlayamaz. Hele de sevdiği adamdan ayrıldığında çok zor günler geçirdi. Bizler o zaman da Sibel’in yanındaydık.
    --Haklısın. Çok zor günler geçirmiş. İnan ben de çok etkilendim. Günlerce onun kanlı gelinliği içindeki görüntüsü gözlerimin önünden gitmedi.
    Mehmet şaşırmıştı.
    --Kanlı gelinlik mi? Ne dediğini anlamadım?
    Şaşırma sırası bana gelmişti.
    --O kazadan bahsediyorum. Sevdiği adamın öldüğü kazadan…
    Mehmet bir süre yüzüme baktı.
    --Bu konuyla ilgili Sibel sana ne anlattı, Adnan?
    Kazayı ayrıntısına kadar anlattım. Mehmet dinledikçe değişik tepkiler veriyordu. Ben de ne olduğunu tam olarak anlayamamıştım.
    --Adnan. Öyle bir kaza olmadı. Sibel’in sevgilisi bir başka kadın için onu terk etti.
    --Ne…!
    Mehmet ciddiyetini koruyordu.
    --Şaka yapmıyorsun?
    --Elbette yapmıyorum.
    Anlamaya çalışıyordum. Sibel’in bu davranışını çözmeye çalışıyordum.
    --Ama nasıl olur. Öyle üzgündü ki… Dudakları titriyordu o kazayı anlatırken.
    --Sibel o adamı yani Ali’yi çok sevdi. Gerçekten sevdi. Birlikteyken kendisini dünyanın en şanslı kadını olarak değerlendiriyordu. Ondan bahsederken bile gözleri ışıldıyordu. O kadar coşku doluydu ki. Yalan yok, Ali de Sibel’i seviyordu. Hatta evlenme teklifinde bulunduğunda hep birlikteydik. Sürpriz bir teklifti. Üstelik de oldukça romantikti. Nişanlarında da yanlarındaydık. İkisi de mutluluktan uçuyordu. Sonra ne oldu, aralarında ne geçti, bilmiyorum. Bir de baktık ki ayrılmışlar. O zamanlar çok şaşırmıştık. Ama kısa süre sonra Ali bir başka kadınla görünmeye başladı. Sonra da onunla evlendi.
    --Aman Tanrım… Bu kadarı da olamaz.
    Mehmet anlattıkça boğazıma bir şeyler düğümleniyordu sanki. Belli etmemeye çalışıyordum ama oldukça huzursuzdum.
    --Haklısın. Ali’nin evlendiğini Sibel’den saklamaya çalıştık ama yine de bir yerlerden öğrendi. Günlerce kendisini evine kapattı. Hiç kimseyle görüşmedi. O dönemlerde ne yedi, ne içti kimse bilmiyor. Üstelik bu konuyla ilgili hala da kimseye tek kelime etmedi. Bir gün kapısını çilingir yardımıyla açtığımızda salonun köşesinde yerde büzülmüş şekilde otururken bulduk. Bize anlamsız gözlerle bakmaya başladı. Çok kötü bir durumdaydı. Ne verdiğimiz suyu içti, ne de yemek yedi. Sonra doktora götürdük. İlaç, serum takviyesi derken biraz olsun kendine geldi. Ama hiç konuşmuyordu. Sadece boş gözlerle bir yerlere bakıyordu. Bu durumu bizi çok korkutmuştu.
    Kendimi bir mengeneye sıkışmış gibi hissediyordum. Mehmet, Sibel’in durumunu anlattıkça içten içe terliyordum. Geçmişimle ilgili bir şeyler gün yüzüne çıkıyor ve beni çok daha fazla rahatsız ediyordu.
    --Keşke profesyonel yardım alsaydınız.
    --Almaz olur muyuz. Bizzat eşim o dönemlerde hiç yanından ayrılmadı. Psikoloğa götürdü. Ama orada da konuşmadı. Psikoloğun sözlerini ne duyuyor, ne de tepki veriyordu. Tepkisiz bir vaziyette boş boş bakıyordu sadece. Uzman; yalnız bırakmayın, sevdiği şeyleri yapmaya çalışın, dedi ama Sibel bize hiç yardımcı olmuyordu ki. Bazı geceler ben de eşimle birlikte Sibel’in evinde kalıyordum. Benim de orada olduğum bir gece ağlama sesleriyle aniden uyandık. Koşarak odasına daldık. Öyle kötü bir durumdaydı ki. Kendisini paralarcasına ağlıyordu. Canım yaa... Onun o an ki halini hiç unutamıyorum. Saatlerce teskin etmeye çalıştık, yüzüne soğuk sular serptik. Güç bela kendine getirdik. Uzun zaman sonra o gece konuştu bizimle.
    --Ne dedi?
    --“Ben yaşamak istemiyorum.” Bunu söyledi. Hem de gözlerimizin içine bakarak… Biliyor musun, Adnan… Umudu tükenen bir insanın ölüme ne kadar yaklaştığını ben Sibel’de gördüm. Ama hiç bırakmadık onu. O da bize güvendi. Bizim samimiyetimize inandı. Sonraki günlerde kendi isteğiyle psikoloğa gittik. Psikolog; istediğiniz gibi yasınızı yaşayın. Ama bunu da sürekli olarak devam ettirmeye çalışmayın, dedi. Bu olayın herkesin başına gelebileceğini, artık bugünü yaşamasını ve geçmişi yaşamaktan kurtulması gerektiğini söyledi. Kolay olmadı. İnan bana Adnan, hiç kolay olmadı eski durumuna geri dönmek… Ama Sibel güçlü kadındır. Bu sorunun da üstesinden geldi.
    --Tam olarak değil.
    --Nasıl yani?
    --Sibel belki o travmadan sizlerin sayesinde kurtulmuş ama kendine de başka bir geçmiş yaratmış. Farklı bir gerçek yaratmış. Bana Ali Bey’in öldüğünü söyledi. Hem de trajik bir şekilde… Ama öyle bir anlatışı vardı ki kendisi de bu yalana inanmıştı. Bunu gözlerinden anlıyordum. Çok inandırıcıydı.
    --Belki de böylesi bir son işine gelmiş de olabilir. Ne de olsa terk edilmeyi hazmetmek zordur. Herkes için bu böyledir. Nişanlısının öldüğünü söylemesi egosu açısından daha iyi bir son. Belki de bu şekilde bir son yaratarak ondan intikam almaya çalışıyordu. Sibel gerçekten çok iyi bir kadındır. Onu gerçek anlamda tanısan inan bana çok seversin.
    Mehmet’in bu sözüne karşı gülümsedim. O an Sibel’in; “beni tanımış olsan hiç sevmezdin” sözü aklıma gelmişti.
    Bir süre sonra Mehmet kalkmak istedi. Ben biraz daha oturacağımı söyledim. Çünkü benim içimde bir yangın başlamıştı ve bu yangın sönecek gibi değildi. Huzursuzdum. Hem de çok… Mehmet; Sibel’in gerçek hikayesini anlatmaya başladığında ben de gerçek kimliğimden sıyrılmıştım. Kendimi Ali’nin yerine koymuştum.
    Çünkü Ali’nin Sibel’e yaşattığı dramı ben de yıllar önce bir başka kadına yaşatmıştım.
    Karıma… Dünya tatlısı o güzel insana…
    Leyla’ma…
    3 yıllık evliyken onu aldatmıştım. Hem de kendi evimde…
    Hem de birkaç kez…
    Sonunda yakalanmıştım.
    Leyla bizi uygunsuz vaziyette gördüğünde hiçbir şey söylemeden evden ayrılıp annesine gitti. Üstelik evden tek bir eşyasını bile almadan… Telefonlarıma çıkmıyordu. Kaldığı eve gidip yüz yüze görüşmek ve af dilemek istiyordum. Gerekirse eve dönmesi için yalvaracaktım. Ama benimle konuşmaya bile tenezzül etmedi. Ne kadar konuşsam da cevap vermedi. Karşımda dimdik durdu ve hiçbir tepki göstermedi. İstiyordum ki bağırsın, bana hakaret etsin. Gerekirse yüzümü gözümü parçalasın ama konuşsun benimle. Onun bu sessiz tavrı beni daha fazla delirtiyordu. Kısa zaman sonra da boşanmak için mahkemeye başvurdu.
    Deli gibiydim. Elbette ki yaptığım hatanın farkındaydım. Gençtim, dahası tecrübesizdim. Kendimi frenleyememiştim işte… Pişmandım, hem de çok pişmandım. Annesine, babasına aramızı yeniden düzeltin diye yalvardım ama onların da yuvanızı yıkmayın telkinlerini dinlemedi. Bana bir şans daha vermedi. Üstelik de ayrılma nedenimizi hiç kimseye söylemedi. Şiddetli geçimsizlik yüzünden tek celsede boşandık.
    Yine de Leyla’nın peşini bırakmadım. Her yerde karşısına çıkıyordum. Ne kadar yalvarsam da benimle hiç konuşmuyordu. Hiç aşağılamadı, bana hiç bağırmadı. Vakur tavrını hiç bozmadı. Sadece gözlerinden anlıyordum bana olan tepkisini, nefretini. Çünkü iğrenerek bakıyordu bana.
    Oysa o gözler bir zamanlar bana karşı o kadar sevgi doluydu ki.
    Bir gün; “eğer beni rahatsız etmeye devam edersen karşıma çıkan ilk erkekle evleneceğim. Bana bunu yaptırma” dedi. Gözlerindeki kararlı ifadeyi görmüştüm. Yapardı. Bu yüzden karşısına çıkacak cesaretim hiç olmadı. Sonra bir başka şehre taşındığını öğrendim. Bir daha da ne gördüm, ne de ondan bir haber aldım. Leyla’nın bu durumu nasıl karşıladığını, neler yaşadığını hiç öğrenemedim. Ben çıldırasıya bir pişmanlığı yaşarken o ne halde diye hep merak ettim. Yalnız kaldığında neler düşünüyor, neler yapıyor, hiç bilemedim. Mehmet, Sibel’in çektiklerini anlatırken aklımda Leyla vardı. Sibel’i bir an onun yerine koydum. O an boğulacak gibi oldum. Sanki bir bataklığın içerisindeydim ve debelendikçe dibe doğru çekiliyordum. Üstelik de karşı koyamıyordum. Yirmi yıl önce yaşadığım ve neredeyse unuttuğumu sandığım bu olay yeniden gün yüzüne çıkmıştı.
    Masada tek başımaydım ama iç dünyamda o kadar kalabalıktım ki. Sanki bir başka boyutta gibiydim. Bir an Leyla’yı gördüm karşımda. Bana gülümsediğini… O an öyle tuhaf bir duygu yaşadım ki içimde. Sanki yüreğimi tatlı bir esinti okşamıştı.
    Her akşam işten benden önce gelirdi. Sürekli kapıda karşılardı beni. Sanki uzun bir yoldan gelmişim gibi bana hararetle sarılırdı. Beni mutlu etmek için elinden gelen her şeyi yapardı. Çok da duygusaldı. Beni başkalarının yanında her zaman yüceltirdi. Canım benim… Ne kadar da sevgi doluydu.
    Peşpeşe içiyordum. İçimde öyle büyük bir yangın vardı ki, dayanamıyordum. Geçmiş sürekli karşımdaydı.
    Beynim bana sürekli oyunlar oynuyordu. Bu sefer de Leyla’yı ağlarken görmeye başladım. Hem de hıçkıra hıçkıra… Üstünü paralarcasına ağlıyordu. Sanki günlerce yemek yememiş, uyumamış gibiydi. Üstelik de zayıflamıştı. O güzel gülümsemesinden eser kalmamıştı. Sonra Sibel göründü. Leyla’yı oturduğu yerden kaldırdı ve bana doğru dönerek “hepsi senin suçun” diye bağırdı. İkisi birden üzerime yürüyorlardı. Sanki karanlık bir yola girmiştim. Sanki içimde yıllardır uyuyan kabusum kendine gelmiş, benden hesap soruyordu.
    --Affedersiniz beyefendi. Geç oldu artık kapatmak zorundayız. Hesabı alabilir miyim?
    Garsonun sesiyle kendime geldim.
    Bir de gece tüm günahların üzerini örter, derler. Oysa benim günahlarım o kadar net bir şekilde ortadaydı ki. Yalpalıyordum. Doğru düzgün bile yürüyemiyordum. Ne kadar içtiğimi bilmiyordum. İçim yangın yeriydi ama aldığım alkol beni daha da yakmıştı. Ağlamak istiyordum. Hem de hıçkıra hıçkıra ağlamak…
    Arabaya bindiğimde bir süre gözlerimi kapatıp arkama yaslandım. Aklımda sadece Leyla vardı. Onunla ilgili anılar… Balayındaydık. Sahilde yürüyorduk. Birden uzakta mavi bir cisim gördü. O kadar neşeliydi ki, o kadar da coşku doluydu. Birden oraya doğru koşmaya başladı. Gördüğü şey onu şok etmişti. Bağırarak beni yanına çağırdı. Merak etmiştim. Öylesine aşırı tepki gösteriyordu ki. “Ölüyor. Ölüyor. Lütfen bir şey yap, ne olur kurtar onu” diye haykırıyordu. Kurtulmasını istediği şey, sahile vurmuş mavi bir deniz anasıydı. “Ölüyor Adnan… Kurtaralım bunu, ne olur ölmesin” diye telaşlı bir şekilde söyleniyordu. Kahkahalarla gülmüştüm onun bu haline. “Bence sen buna suni teneffüs yap” dediğimde bozulmuştu bana. Oysa o; “her canlının yaşamaya hakkı var” demişti.
    “Her canlının yaşamaya hakkı var”. Bu sözü şimdi kulaklarımda çınlıyordu.
    Dudaklarımda acı bir gülümseme vardı.
    --Leyla. Özür dilerim.
    Sanki karşımdaydı. Sanki vicdanım dile gelmişti.
    Arabanın içinde boğuluyordum. Kendimi dışarı atıp yürümeye başladım. Temiz hava biraz olsun beni kendime getirir diye düşünüyordum ama o kadar kaybolmuştum ki bu çok zor olacaktı.
    Xxx
    Birkaç gecedir Sibel’in oturduğu evin çevresinde dolaştım. Ama onunla karşılaşacak cesareti bir türlü kendimde bulamadım. Sürekli olarak oturduğu eve bakıyordum. En azından balkona çıktığında görmek istiyordum onu… Evinin tüm ışıklarını kapattığında ise oradan ayrılıyordum.
    Sibel’i görmek ve onunla konuşmak istiyordum. Bu benim için çok önemliydi.
    Bir hafta sonu akşamı telefon açtım kendisine… Aşağıda, arabada olduğumu söyledim. Biraz sonra elinde telefonuyla balkona çıktı. Bir müddet hiç konuşmadı. Sonra yukarı gelmek ister misin, dedi. Nasıl hayır diyebilirdim ki…
    Yukarı çıktığımda hiç beklemediğim kadar sıcak karşıladı beni. Sımsıkı sarıldı.
    --İyi ki geldin. Seni çok özledim.
    --Buradan geçiyordum. Sana uğramadan gitmek istemedim.
    Kime neyi ispat etmeye çalıştığımı bilmiyordum.
    --Saçmalama. Kaç gecedir burada beklediğini bilmiyor muyum sanıyorsun. Hatta bir gece arabanın yanından geçtim, beni fark etmedin bile… O kadar dalmıştın ki. Kim bilir, o an ne düşünüyordun.
    Her zaman ki gibi lafını hiç esirgemiyordu. Ne düşünüyorsa anında söylüyordu.
    --Aç mısın? Kendime bir şeyler hazırlıyordum. Birlikte yeriz.
    --Ben de seni alıp dışarıda yeriz diye düşünmüştüm.
    --Hiç kusura bakma. Bu gece evimde kalmak istiyorum.
    Muzır bir şekilde yüzüme baktı.
    --Yoksa sen benim yemeklerimi yemekten mi korkuyorsun? Ben iyi bir aşçıyımdır. Sana bir masa hazırlayacağım şimdi, ne demek istediğimi anlarsın. Hem içkim de var.
    Çok doğaldı. Oldukça rahat davranıyordu. Sanki bunca zaman ayrılığı yaşayan biz değildik. O kadar huzur dolu bir yüzü vardı ki. Sanki bunca acıları yaşayan o değildi.
    --Mutfakta sana yardım etmek isterim. İzin verirsen tabii…
    --Bak buna sevinirim işte.
    Mutfakta ikimiz de mutluyduk. Çocukça espriler yapıyor, neşeli kahkahalar atıyorduk. Sanki farklı bir dünyaya adım atmıştık. En basit espriye bile gözlerimizden yaş gelinceye kadar gülüyorduk. Geçmişin tüm acılarından kurtulmuştuk sanki. Bize eskiyi hatırlatan her şeyden arınmış gibiydik.
    Kısa süre içerisinde harika bir masa hazırladı. Çok becerikliydi. Her şeye aşırı özen gösteriyordu. Masaya mum koymayı bile ihmal etmedi.
    --Bu güzel masa müziksiz olmaz.
    Ben sadece onu izliyordum. Çok seri hareket ediyordu. Biraz sonra hafif bir müzik tüm salonu doldurdu.
    --Ne dersin? Hala dışarıda yemek yemeyi düşünüyor musun?
    --Bu masayı gördükten sonra mı? Elbette ki hayır... Ama hemen oturalım, çünkü çok acıktım.
    --Tamam, sen otur. Ben şimdi geliyorum.
    Yaklaşık 10 dakika sonra geldi. Hafif bir makyaj yapmış ve elbisesini değiştirmişti. Sibel’i hayranlıkla seyrediyordum. Kendisi de oluşturduğu etkiden dolayı mutluydu.
    Yemek oldukça neşeli geçiyordu. Bol bol konuşuyorduk. Sanki aramızdaki o görünmez duvar kalkmıştı.
    Bir ara geriye yaslanıp yüzüme baktı.
    --Neden aşağıda bekliyordun? Neden haber vermiyordun bana?
    Gülümseyerek cevap verdim.
    --Bilmem. Belki de senden çekindim.
    --Benden mi çekindin? Ben adam yemem ki.
    --Şey… Uzun zaman senden bir randevu koparmak için aradım. Ama bana hiç olumlu cevap vermedin. Hep bir mazeret gösterdin. Benimle görüşmek istemediğini düşündüm.
    --Seninle görüşmeyi inan ki ben de çok istedim. Çünkü sen beni çok eğlendiriyorsun, çok güldürüyorsun.
    --O zaman sorun ne? Neden uzak duruyorsun benden?
    --Korkuyorum.
    Şaşırmıştım.
    --Korkuyor musun? Benden mi?
    Ne söyleyeceğini bilemedi. İçkisinden bir yudum aldı. Zorlandığı belli oluyordu.
    -- Ben sana asla zarar vermem. Ben seni…
    Sustum. Sözlerimin devamını getiremedim. Tekrar cesaret edemedim sevgi sözcüğünü söylemeye. Sonra gözlerinin içine baktım.
    --Sibel, sen benim için çok değerlisin. Ne olur, benimle alakalı olumsuz düşüncelerinden vazgeç.
    --Korkumun nedeni sen değilsin. Bunu sana nasıl anlatabilirim ki. Hem anlatsam da anlamazsın ki.
    --Dene. Anlatmayı dene, Sibel.
    Bir süre gözlerini kapattı. Sanki kendi kabuğuna çekilmiş gibiydi. Sessizce onu izliyordum.
    --Bana çok benziyorsun. Ben kendimden kaçtıkça sen bana o eski beni hatırlatıyorsun. Senden korkmamın nedeni bu. Senden uzaklaşmamın nedeni bu. Sen benim unutmak istediğim yıkıntılar içindeki gölgem gibisin.
    --Söylediklerinden hiç bir şey anlamadım.
    --Sana demiştim. Beni anlamayacağını söylemiştim.
    Bir anda ciddiyeti bir yana bırakıp işi şakaya vurmaya başladı. Ayağa kalktı.
    --Bu dansı bana lütfeder misiniz beyefendi?
    Sonra da gülmeye başladı.
    --“Lütfeder misin”. Lafa bak. Amma da komik… Tıpkı Yeşilçam Filmleri’ndeki gibi oldu.
    Sonra gözlerimin içine baktı.
    --Benimle dans eder misin, Adnan?
    Gülümsedim.
    --Sana hayır demesini bilmiyorum ki.
    Uzattığı eli tutup ayağa kalktım. Salonun ortasına geldiğimizde iki kolumla bedenini sardım. O da kendisini bana yaslayarak kollarını bana dolamıştı. Bir süre birbirimize bakıp gülümsedik. Müziğin ritmine göre hafifçe hareket ediyorduk. Sonra başını omzuma koydu. Sımsıkı sarıldım ona. Kollarımla daha bir sıkı sardım. Öyle huzurluydu ki. Öyle mutluydum ki.
    Sibel kendisini anlamadığımı düşünüyordu. Oysa yanılıyordu. Mehmet’in bana verdiği bilgiler sayesinde onu daha iyi gözlemliyordum. Sanki ikiye bölünmüştü. Bir yanıyla acılarını benimle dindirmek istiyordu. Bunu hissediyordum. Kanayan duygularını benimle sarmak istiyordu. Ama diğer yanı korkuyordu. Tekrar sevmekten, tekrar sevilmekten korkuyordu. Tekrar acı çekmekten, tekrar terkedilmekten korkuyordu. O yüzden elinde kalan son sevgiyle de kendine çizdiği sınırlar içinde yaşamak istiyordu.
    Beni seviyordu, bunu biliyordum. O kadar güzel bakıyordu ki bana. Gözlerdeki bakışın anlamını biliyordum. Bazen sesinin tınısını yumuşatıyordu. Ruhumu okşayan bir müzik nağmesi dinler gibi etkileniyordum. Hele de dans edişimiz… Başını omzuma yaslayıp bana sarılışı…
    Beni gökyüzüne çıkartıp sonra da acımasızca aşağı bırakışını izledim şimdiye kadar. Bütün bunlar beni kendisinden uzak tutmak içindi. Belki de kendisini benden uzak tutmaya çalışıyordu. Kendisine olan tüm güveni kaybolmuştu. O yüzden bana olan duygularını saklıyordu. Sevgisini bir kez açığa çıkardığında bir daha da geriye dönemeyeceğini düşünüyordu. Gökyüzünden beni aşağı bırakmasının nedeni buydu. Yeniden sevmek korkutuyordu, Sibel’i. Geçmişte yaşadığı acıları düşündükçe benden uzaklaşmasının nedeni buydu. Sonrasında beni düşman olarak görmesinin nedeni de buydu.
    Oysa benim Sibel’in dostluğuna ihtiyacım vardı. Yaşama biraz olsun tutunabilmem için Sibel’in sevgisine ihtiyacım vardı.
    Geçmişimdeki o büyük günahtan kurtulabilmem için Sibel’in gözündeki düşman imajını silmem lazımdı.
    --Biliyor musun, şimdiye kadar göğsüne yaslanıp da dans ettiğim ikinci erkek sensin.
    Bu sözleri başı omzumdayken söylemişti. Yumuşak bir dille… Eminim, gözleri de kapalıydı. Sanki istemsizce dökülmüştü dudaklarından.
    --Birincisi kimdi?
    Biliyordum, kim olduğunu. Derinlerden gelen bir ses tonuyla cevapladı.
    --Ali.
    --Ali…?
    --Nişanlım. Sana bahsetmiştim.
    --Evet, hatırlıyorum. Birlikte kaza geçirdiğinizi söylemiştin.
    Başını kaldırıp yüzüme baktı. Öfkeyle bağırdı.
    --Öldü, o… Öldü.
    Saçlarını okşadım.
    --Sibel. Ben buradayım, senin yanında…
    Kollarımdan kurtulup kendini birkaç adım geriye attı. Yüksek bir ses tonuyla konuştu.
    --Bir gün sen de gideceksin. Sen de beni terk edeceksin!
    Avucumun içiyle yanağını okşadım.
    --Ben seni hiç bırakmayacağım, Sibel. Ben her zaman yanında olacağım.
    --O da öyle söylemişti. O da bırakmayacağım, demişti.
    --Ama ölüme çare yok ki, Sibel. Eminim şu an gökyüzünde seni izliyor.
    --Sus, Adnan. Yeter, konuşma!
    Tekrar masaya oturdu. Kadehinde kalan içkiyi tek yudumda içip yeniden doldurmam için bana uzattı.
    --Özür dilerim. Sana bağırmak istememiştim.
    Sesi yumuşamıştı. Üstelik de titriyordu. Benim canımı yaktığında, biraz olsun sesini yükselttiğinde hemen özür diliyor, gönlümü alıyordu. Bakışlarıyla ben seni incitmek istemiyorum, ben seni asla kırmak istemiyorum, diyordu. İçindeki duygusallığı öfke maskesiyle kapatacağını sanıyordu.
    İnsanlarla yüzleşmekten hep korkmuştu. Kendisiyle yüzleşmek bile istemiyordu. Öylesine korunaksız bir hayatı vardı ki, evinde bile kendisini savunmasız hissediyordu.
    Sadece bana gösteriyordu tepkisini. Sadece bana sesini yükseltebiliyordu. Sadece benden korkuyordu. Çünkü sadece beni seviyordu. Bunu hissediyordum.
    --Biraz yavaş iç. Sarhoş olmanı istemiyorum.
    --Neden? Sarhoş olunca çirkinleşiyor muyum? Yoksa sarhoş olduğumda beni beğenmiyor musun?
    Sibel’in duyguları yeniden kanamaya başlamıştı. Yaşadığımız birazcık duygusallık bile onu geçmişine sürüklemeye yetmişti.
    --Sadece seni yeniden yatak odana taşımak istemiyorum, o kadar.
    Hafifçe gülümsedim. Bir süre yüzüme baktı. İçindeki fırtınalarla başa çıkamıyordu. Sınırlarını zorladığı belli oluyordu. Bir yanında ben vardım, diğer yanında geçmişi. İçkisini doldurdum ve kendisine uzattım. Kadehi eline aldı ama içmedi. Dalgın gözlerle kadehin içine bakıyordu. Sonra başını kaldırıp gözlerini bana dikti.
    --Ali ölmedi. O bir başka kadın için beni terk etti.
    Abartılı bir tepki verdim.
    --Ama nasıl olur? Sen daha önce…
    --Daha önce onun öldüğünü söylemiştim, değil mi. Ölmedi. Ama ölmesini çok istedim. Bana çok acılar çektirdi, o. Çok canımı yaktı.
    Sandalyesine sırtını iyice yaslayıp elindeki kadehi dalgın gözlerle çevirmeye başladı. Dudaklarında acı bir gülümseme vardı.
    -- Neden sevgiyi özgür bir şekilde yaşamak isteyen insanlar en fazla zarar görenler oluyor? Neden en büyük acıları onlar çekiyor? Sence başkalarının sevgisini ezerek, yok ederek yeni sevgilere koşanlar gerçekten mutlu olabilirler mi?
    Yüzüme o kadar dikkatli baktı ki bir an ne söyleyeceğimi bilemedim. İçkimden bir yudum aldım ve cevap verdim.
    --Sanmıyorum. Çünkü bir sevgiyi yok ettiğinde kendini de yok etmiş sayılırsın. Yok olan insanların mutlu olmaya hakları yoktur.
    Verdiğim cevap hoşuna gitti.
    --Sen iyi bir insansın, Adnan. Ama bazen iyi olmak yetmiyor. Sen beni kolaylıkla çözdün, değil mi. Çünkü ben her şeyimi anlatıyorum. Ağlıyorum, sızlıyorum ve içimdeki nefreti, kini boşaltabiliyorum. Sen ne kadar da konuşmasan, her şeyini içine atsan, gizlemeye çalışsan; ben de seni görüyorum. Ben senin içindeki karanlığı görüyorum, Adnan. O karanlık dünyada yaşadığın gerçekleri görüyorum. Bana anlattıklarınla, anlatamadıklarınla görüyorum seni.
    Bir anda panikledim. Ne diyeceğimi bilemedim. Elime çatalı alıp masadaki mezelerden ağzıma attım.
    --Demek benim içimde de bir karanlık var, ha?
    Kendinden oldukça emindi.
    --Evet, var. Senin karanlık dünyanın aynısı kendi içimde de var. Ben ne kadar tutsaksam senin de tutsaklığın var.
    İkimiz de geçmişimizle ilgili birbirimize yalan söylemiştik. İkimizin de zamanla kendimize bir gerçek yaratmıştık. Etrafımızda kim varsa bu yalana inandırmıştık. Ama her ne kadar da başlangıçta itiraf etmesek de ikimiz de birbirimize yalan söylediğimizi biliyorduk. İkimiz de yaralıydık çünkü. İkimizin de sakladığı acıları vardı. Birbirimizin dilinden anlıyorduk.
    Sibel’in benim hakkımda bu kadar isabetli tespitlerde bulunması şaşırtmıştı beni. Yine de konuyu değiştirmeyi istiyordum. Sigara yakarken söylendim.
    --Çok sigara içiyorsun.
    Gülümsedi.
    --En iyi dostum… Bir diğeri de bu...
    Kadehi eline aldı ve havaya kaldırdı.
    --Haydi, aşka içelim. Sonra da ihanete içeriz.
    --Aşka içelim sadece. Bu gece masamızda ihanet olmasın.
    --Aşk varsa ihanet de vardır. Her ikisi de insanlar içindir.
    --Anlatsana, Sibel. O anları anlatsana bana. Neler yaşadığını…
    Hiç nazlanmadı. Hafifçe gülümseyerek anlatmaya başladı.
    --Benim hayatta hiç kimsem yok sayılır. Babam öldüğünde lisedeydim. Birkaç yıl sonra da annem öldü. Bir erkek kardeşim var. Üniversite okumak için yurtdışına gitti ve orada birini bulup evlendi. Şimdi orada yaşıyor. O yüzden Ali’ye dört elle sarılıyordum. O da gitmesin istiyordum. Üzerine titriyordum. Tüm sevgimi, tüm ilgimi ona veriyordum. Ali benim her şeyimdi. Onsuz yaşayamam, diyordum.
    --Yaşadın ama…
    Yüzüme öyle bir baktı ki, gözlerinden ne demek istediği anlaşılıyordu.
    --Neler yaşadığımı sen bilemezsin. Hiç kimse de bilemez.
    İçkisinden büyükçe bir yudum aldı. Sonra da sigarasından derin bir nefes çekip dumanını yukarı doğru üfledi.
    --Sen hayatındaki en özel kişiyle yaşadığın tüm güzel anların gereksiz bir kağıt parçası gibi çöpe atılmasının ne demek olduğunu biliyor musun? Tüm o mutlu anların hiç yaşanmamış gibi yok sayılmasının ne demek olduğunu? Ben bunları yaşadım işte.
    Sibel sadece kendine sakladığı gerçekleri uzun zaman sonra ilk kez açığa çıkarma cesaretini gösteriyordu.
    --Terk edilmek çok kötü bir şey, Adnan. Hele de canın kadar sevdiğin birinin bir anda hayatından çıkması… Ölümden bile daha korkunç bir şey. Oysa her şey çok güzel başlamıştı. Çok mutluyduk. Aynı yöne bakan, aynı şeylerden tat alan iki sevgiliydik. Onun yanında kendimi çok güvende hissediyordum. Hele de nişanlandığımız gün… Dünyanın en mutlu, en şanslı kadını bendim.
    Oldukça rahat görünüyordu. Sakindi. Ama bu sakinlik birazdan bir fırtına çıkacağının da habercisiydi.
    --Anlaşamıyoruz, dedi. Bir şey eksik hayatımızda, dedi. Ne kadar uyumsuz bir çiftiz, değil mi, dedi. Şaşırmıştım. Oysa eskiden çok daha neşeliydik, dediğinde hala şaka yaptığını düşünüyordum. Sonra “Hayatımın geri kalanını seninle birlikte geçirmek istediğimden pek emin değilim” dedi. Yüzüne baktım, ciddiydi. Sen ne demek istiyorsun, dedim. “Lütfen böyle konuşma. Şakanın hiç sırası değil”. Şaka yapmıyordu. Galiba sana olan aşkım bitti, dedi. Kekeliyordu. Sonra da o cümleyi söyledi. “Ben bu ilişkiyi bitirmek istiyorum. Birbirimizi daha fazla tüketmeden dostça ayrılalım.” Bir şey söyleyemedim ki. Hem öyle bir durumda ne söyleneceğini bilmiyordum. Sadece yüzüne bakıyordum. Bir umut arıyordum gözlerinde. Sonra parmağına baktım. Yüzük yoktu. Nişan yüzüğümüzü çıkartmıştı. Gururla, büyük bir neşe ve mutlulukla parmaklarımıza taktığımız yüzüğü benden habersiz çıkartmıştı. O zaten benden çok önce ayrılmış ve benim bundan haberim bile olmamıştı. Nefes alamıyordum. Dahası konuşamıyordum. Dudaklarım kilitlenmiş gibiydi. O da bu sözlerinden sonra ayağa kalktı ve sessizce arabasına doğru yürüyüp gitti. Beni orada tek başıma bıraktı. Sanki herkes bana bakıyordu. Sanki dünya üzerime yıkılmış gibiydi. Yüzüstü bırakılmıştım. Düne kadar el üstünde tutulan ben, istenmeyen kişi ilan edilmiştim. Gururum kırılmıştı. Sanki büyük bir trafik kazası geçirmiş gibi hissediyordum kendimi.
    Çaresizce dinliyordum. Acılarını beynimde resmediyordum. Fırtına çıkmıştı artık. Pek çok şeyi yıkıp, parçalamadan da dinmeyecekti.
    --Sana anlattığım gibi bir kaza yaşamayı o zamanlar o kadar çok istemiştim ki. Ama o kazada ikimiz de ölmeliydik. İkimiz de yok olmalıydık bu hayattan.
    --Senin ne günahın var ki.
    --Sonra koşarak eve geldim. Paramparçaydım. Sanki hayatımdaki her şey bir anda anlamsızlaşmış gibiydi. Kendimi o kadar değersiz görüyordum ki… Saklanmak istiyordum. Bir mezar bulup içine girmek istiyordum. Cesedimi bile kimsenin bulmasını istemiyordum. Onun adını söyleye söyleye ölmeyi istiyordum. Kimse bilmeyecekti ayrıldığımızı, kimse bilmeyecekti terk edildiğimi. Kullanılmış kağıt mendil gibi bir kenara atıldığımdan kimsenin haberi olmayacaktı. Ama yapamadım. Belki geri dönerdi. Tabii ya, dönecekti. Bensiz yapamazdı, o. Beni seviyordu. Ortak o kadar çok hayalimiz vardı ki. Kısa bir zaman sonra pişman olup benden özür bile dileyecekti. Beni çok seviyordu. Öyle söylüyordu.
    Sessizce dinliyordum. Kendini kaybetmişti. Gözlerindeki yaşları silmesi bir şeyi değiştirmiyordu, çünkü göz pınarları sonuna kadar açılmıştı. Kesik kesik ağlıyordu. Donup kalmıştım. Teselli edecek tek bir cümle çıkmıyordu ağzımdan. Sadece seyrediyordum, Sibel’i. Salonun bir kenarında da Leyla vardı. Leyla’yı da acı çekerken görüyordum.
    --Ama gelmedi. Günlerce bekledim, gelmedi. Evde tek başımaydım ama evin her yerinde Ali vardı. Onun eşyaları, onun nefesi, kokusu… Hayali vardı. Delirecek gibiydim. Günlerce evden dışarı adım atmadım. Günlerce hiçbir şey geçmedi boğazımdan. Uyuyamadım. Her şeyden korkmaya başladım. Sesten, sessizlikten… Karanlıktan, aydınlıktan… Hatta aynadaki görüntümden bile korkuyordum.
    Sonra ayağa kalktı. Bir an düşecek gibi oldu. Masaya tutundu. Sonra da kanepeye yığılırcasına kendini bıraktı.
    --Neden, ha… Neden tüm sevdiklerim beni terk ediyor? Annem, babam, kardeşim… Ali… Ya da neden kimi seversem benden gidiyor?
    Hıçkırarak ağlamaya başladı. Kendini tamamen bırakmıştı. Gözlerinden akan yaşlara aldırış etmiyordu artık. İçim parçalanıyordu ama oturduğum sandalyeye yapışmış gibiydim. Yerimden kımıldayamıyordum.
    --Ben günlerce anne diye ağladım. Yanımda yoktu. Herkesin annesi babası yanındayken, benim sesimi duyacak kimsem yoktu.
    --Özür dilerim Sibel.
    Ama özür dilediğim kişi Sibel değildi.
    Ben de ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. Yine de gözyaşlarım çoktan yüreğime akmaya başlamıştı bile. Yavaşça yerimden kalkıp Sibel’in yanına oturdum. Onu kollarımla sardım. Birden kollarını boynuma dolayıp hıçkırığa boğuldu. Yüzüm boynum gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Sus, diyemedim, ağlama diyemedim. Sadece sarıldım. Sadece saçlarını okşadım.
    Leyla’nın beni bu durumda görmesini o kadar çok isterdim ki… Neler çektiğimi, ne kadar pişman olduğumu ancak bu görüntüyle inanabilirdi.
    Sibel uzun zaman ağladı. Hiç kıpırdamadım. Sadece hafifçe saçlarını okşadım. Sonra kesik kesik ağlamaya başladı. Sonra da sustu. Uzunca bir süre sustu. Yüzünü boynuma yaslamış bir vaziyette kollarıma bırakmıştı kendini. Hiç kımıldamadım. Rahatsız olsun istemedim. Uzun zaman sonra kollarını boynumdan çözdü.
    --Yatağına uzanmak ister misin?
    Sesini çıkarmadı.
    Biraz yüzünü seyrettim. Islak olan yerlerini elimle okşarcasına silip yanağına hafif bir öpücük kondurdum. Sonra da kucaklayıp yatak odasına götürdüm. Sımsıkı sarıldı boynuma. O an ikimiz de konuşmadık ama ikimiz de sessizliğimizle birbirimize pek çok şey söyledik.
    Yavaşça yatağına yatırıp üzerini örttüm. Bir süre seyrettim. Sonra rahat uyusun diye ışığı kapatmak istedim.
    --Lütfen ışığı kapatma. Bu gecenin karanlığından korkuyorum.
    --Peki.
    Korkma, diyemedim. Ben yanındayım, diyemedim. Sadece duvara yaslanarak bir süre ayakta bekledim. Sibel yataktaydı, gözleri kapalıydı ama uyumuyordu. O da geçmişiyle hesaplaşıyordu. Yine de şanslıydı. Yaşadığı aşkın bedelini fazlasıyla ödemişti. Oysa benim için her şey daha yeni başlıyordu.
    Yeniden sandalyeye oturdum. Sibel’i seyrediyordum. Belki de yataktaki kadın Leyla’ydı. Her şey o kadar değişmişti ki. Oda aydınlıktı ama benim dünyam zifiri karanlıktı. Camlar açıktı ama havasızlıktan boğuluyordum. Kimse yoktu yanımızda ama kalabalığı hissedebiliyordum. Çok sessizdi ama ben gürültüden kendi iç sesimi bile duyamıyordum. O kadar duygusal bir ortam vardı ki, yine de ihanet tüm güzelliklerin üzerini örtmüş gibiydi. Hıçkırıklar yüzünden aşk sözcükleri duyulmuyordu.
    En masum ile en günahkar bir aradaydı. İkimiz de o eski yitik aşklarımızı özlüyorduk.
    Uzun zaman sonra ilk kez kendimi bu kadar kirlenmiş hissediyordum. Bunca zaman sonra kendimi acımasız biri olarak görüyordum. Sanki sevgiye karşı işlenmiş tüm kötülüklerin sebebi bendim. Biraz olsun iyilik arıyordum yüreğimde. Biraz olsun günah çıkartabileceğim, beni teselli edebilecek, geçmişimdeki herhangi bir kişiye yaptığım herhangi bir iyilik… Aklıma hiç biri gelmiyordu. Ben yine saklanacaktım herkesten, her şeyden. Yine her zaman ki gibi iyiyi, güzeli oynayacaktım. Ama bir daha asla kendimden saklanamayacaktım. Her yalnız kaldığımda Leyla’nın o canhıraş feryatlarını duyacaktım.
    En kötüsü de, Sibel’i her gördüğümde aklıma Leyla gelecekti. Geçmiş peşimi asla bırakmayacaktı.
    --Benim dünyamda bir daha aşk olmayacak. Çünkü ben bir günahkarım. Oysa sen o kadar masumsun ki. Yeniden sevebilirsin.
    Bu sözler dudaklarımdan fısıltı şeklinde çıkmıştı. Kendiliğinden, öylesine…
    Bir suçluydum. Hem de sevgiye, aşka ihanet etmiş bir suçlu… Yıllarca kaçmıştım. Herkesten, her şeyden, hatta kendimden bile saklamıştım kendimi. Alışıyor insan… Her şeye alışıyor. Zamanla bir suçlu gibi yaşamaya da alışmıştım. Sonrasında unutmuştum tüm günahlarımı.
    Sibel’i karşıma çıkaran tesadüf müydü, yoksa geçmişimde bir türlü hesabını vermediğim o günahım mı?
    Leyla’ya ne kadar büyük acılar çektirdiğimin farkına ancak yirmi yıl sonra gerçek anlamda varıyordum. Benden sonra birini sevdi mi, ona aşık oldu mu, dahası beni unuttu mu, hiç bilemedim. Hiçbir zaman çığlıklarını duymadım. Eğer duygularının kanı aktıysa o kan elime hiç bulaşmadı. Ama şimdi kan gölünün tam da ortasında hissediyordum kendimi.
    Daha fazla kalamazdım. Kendimi dışarı atmak istiyordum. Gecenin karanlığıyla bütünleşmek istiyordum. Ne de olsa dışarıda akıp giden bir hayat vardı. Benim için kirli de olsa, eksik de olsa bir hayat vardı.
    Üstelik de bu kirli hayat bizim gibilerin yüzündendi. En güzelini, en kolayını yaşamak varken kendimiz zorlaştırıyorduk bu hayatı.
    Sandalyeden yavaşça kalktım. Her yerim uyuşmuştu. Son bir kez Sibel’e baktım. Kapıya doğru yönelmiştim ki yattığı yerden doğruldu.
    --Gitme. Lütfen gitme. Lütfen biraz daha kal.
    --Tamam. Merak etme, buradayım. Hemen yanındayım.
    Yatağının yanına oturdum. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Sanki fırtına sona ermiş, yerini hafif bir dinginlik almıştı. Gözlerini gözlerime dikerek ani bir hareketle parmağındaki yüzüğü çıkarıp komidinin üzerine koydu.
    Yıllardır parmağından çıkarmadığı yüzüktü bu.
    Şaşkınlıkla Sibel’in yüzüne bakıyordum. O ise gururluydu. Üstelik de daha bir rahatlamış gibi duruyordu. Dudaklarındaki gülümseme artmış, yıllardır çektiği azap son bulmuş gibiydi.
    --Sibel…?
    O kadar güzel baktı ki bana. İlk kez onu bu denli huzurlu görüyordum. Sanki yüzü aydınlanmıştı.
    --Sibel…
    --Senin içindeki karanlık, benim geçmişimi aydınlattı, Adnan. Umarım sen de kendi karanlığından kurtulursun.
    Gözlerimdeki yaşları durduramıyordum. Kendi umutsuzluğum en azından değer verdiğim birine can olmuştu. Ben kendimden uzaklaşırken, bir başkası kendine dönüyordu. Sibel’in içindeki savaş nihayet sona ermişti. Prangasından kurtulmuştu.
    --Haydi git.
    --Efendim…?
    --Git, Adnan. Kendini bulmak istiyorsan gitmelisin. İçindeki karanlıktan kurtulmak için gitmelisin. Ben sana sadece ızdırap verebilirim.
    Bana sevgiyle bakıyordu. Elimi tuttu.
    --Merak etme. Eğer seveceğim gibi biri karşıma çıktığında kapılarımı hemen yüzüne kapatmayacağım.
    Elini iki elimin arasına alıp öptüm. Sarılmak istiyordum aslında. Son bir kez sarılmak… Ama gidemem diye korktum. Bir daha ayrılamam, bırakamam korkusuyla sarılmaktan vazgeçtim.
    --Sen harika bir kadınsın. İyi ki seni tanıdım.
    Dilim kurumuştu. Sözler güçlükle çıkıyordu dudaklarımın arasından.
    Yavaşça ayağa kalkıp kapıya doğru yöneldim. Son bir kez baktım ona.
    --Hoşça kal.
    --Güle güle.
    Işığını kapatıp yatak odasından dışarı çıktım. Bir süre salona, yemek masasına baktım. Gecenin tüm izleri görünüyordu. Sonra evden ayrıldım.
    Asansörü bekleyemedim. Yavaş adımlarla merdivenlerden inmeye başladım. Bir ara sanki tüm gücümün tükendiğini hissettim. Bir merdivene oturdum. Bir daha bu eve asla giremeyecektim. Bir daha asla Sibel’i göremeyecektim.
    Apartmandan dışarı çıkıp gecenin karanlığında ilerlerken son günlerdeki yaşadıklarımı düşünüyordum. Büyük bir suç işlemiştim. Hayatımdaki en özel kadına çok büyük acılar çektirmiştim. Ama bunun bedelini biraz geç de olsa ödemeye başlamıştım. Üstelik de vicdanım vardı. Yaptığım bir hatanın bedelini ödeyecek cesaretim vardı.
    Yine de düşünmeden edemiyordum;
    Yeniden sevebilecek miyim acaba. Yeniden insanların içine özgürce, saklanmadan çıkabilecek miyim. Aynaya baktığımda kendimden utanmadan yaşayabilecek miyim. Ben, o eski ben olabilecek miydim her şeyden önce.
    Bunu zaman gösterecekti.
    Sibel’e söylediğim o söz kulaklarımda çınlıyordu.
    “Bir sevgiyi yok ettiğinde kendini de yok etmiş sayılırsın. Yok olan insanların mutlu olmaya hakları yoktur”.

    Özcan KIYICI
  • Saçmasında vurulduğun mazi namın olur

    Denizinde sarıldığın sinsi ahın olur

    Fırtınasında savrulduğun serseri zamanın

    Toprağında kuruduğun mezarın olur 

    Dünya

    Sağından fısıldayan bülbül olur da 

    Solundan parıldayan ışığın sebebi olur

    .

    HANGİ YÜZLE...

    Ölmek ister bir yüzüm, hüzünvâr karanlık

    Toprak mezar geceme, kızıl kor dağılır

    Solmak ister sözüm, çiğnenmiş gövdesinden

    Kalmayan suretimde pişmanlık sararır


    Doğuma sancılanır günüm, gülistanlık

    Öbür yüzüm ümitvâr, tan yerinden ağarır 

    Konmak ister can tenime, ruh kafesimden

    Fersiz gölgem, yüzüm arafında alarır

    .

    Yakamozunda seyrettiğin güneş hayalin

    Ya büyüme ya da yetiş;

    Güneşinde kemale erdiğin meyvesin

    .

    Bir şiir söyle sokak kedisi

    Sözlerinden şarkı yapayım

    Bak mevsim bahar senfonisi

    Gözlerimden çiçek açayım

    Patilerinle tut ellerimi

    Sonra sen kovala ben kaçayım

    ya da

    Bir şarkı söyle sokak kedisi

    Sözlerini ben yazayım.

    Kısma öyle boncuklarını aç

    Kapı önlerinde

    sütler bekler seni bak

    Dinle, pisi pisi diyen bücürü, kaç

    Sevinsin, peşinden gelsin badi badi

    Çık şu ağacın en yüksek dalına

    Sonra düş dört ayağına

    Övünsün seninle, işi rast gidenler

    Zengin bebeleri yumak yuvarlasın

    Sen bırak onu bunu da gel

    Yolunu gözler toz toprak çimenler

    Bir şarkı söyle sokak kedisi

    Çağır çöp kenarından yavrularını

    Her mırıltına ritim tutsunlar

    Bakayım ben de boncuklarına

    Baharımdan çiçek koklasınlar

    Boşver halılarda kıvrılıp uyuyanı

    Gel çıkalım sokaklara

    Çağıralım çocukları

    Evlerinden süt getirsinler

    Bir şarkı söyleriz hep beraber

    Akşam ezanı okunana kadar

    Anneleri çağırınca

    pıflayışlarını seyrederiz

    Onlar gidince paydos eder,

    Bulduğumuz yere seriliriz

    .

    ÖYLE ŞARKILAR VARDIR

    Anlamını bilmediğin şarkılar vardır

    Birileri kadar yabancı

    Birileri kadar tanıdık gelen ...

    Birilerini kendinle karıştırdıkların vardır.

    Gitarla davulun kavgasını ayıran piyano

    Birilerinin çığlığıyla yeniden kızışan sesler

    Seni de nefeslerine çekmek isterler

    Burunlarından üfürmek dumanını

    Ağırlığıyla ezmek isteyen yavaşlığını ...

    Birileri kadar vurgulu susarlar

    Susar ve izlerler yaralananları.

    Anlamını umursamadığın şarkılar vardır

    Birileri kadar olmazsa olmayanlar

    Birileri kadar olmamakta direnen...

    Birilerini yok eden acımasızlar

    Birilerini hayata döndüresiye iğneleyen ...

    Gökyüzüne uçurup karanlığa sokan başını

    Çıkarıp yeniden bataklığa batıran ayağını...

    İşkenceyi Fizan’dan getiren şarkılar

    Hemşireyi rüyalardan tutan illegal.

    Birileri vardır her tınıda seni dinler

    Minneti duyurur kulaklarına hakareti...

    Hakirliğini anlatır benliğine

    Fakirliğini siler kendi çöplüğünde

    Kral eder, kölenin emrine verir seni

    Kâh soytarısı olursun kâh akıl hocası

    Hasılı, Şarkılar vardır;

    ses yok, gürültü gırla azizim!

    .

    Noktalı yerleri sen tamamla!

    Hep aynı terane şiirler,

    Şairin kustuğu işte!

    Hayat başka mı sanki,

    Yaşayıp öldüğün keşke!

    Aradaki yedi farkı bulan, yazar!

    Acı...

    Demir acısı.

    Ağır...

    Geçmeyen baş ağrısı

    Mide bulantısı düşünceler!

    Kara...

    Gece karası sıradan!

    Yürek karası acımasızlar!

    Eksiltili cümleler

    Anlaşılmazlarsa yorarlar!

    Sır...

    İçinde kalmışları insanın.

    Kelimelerin arkasında saklanır.

    Sobeleyen ebe!

    Baştan say çocuk!

    Elma dersen çıksınlar

    Armut dersen...

    Elma demeyesin e mi,

    Bırak, içimde kalsınlar...

    .

    Bu gece dokunmayın!

    Yazasım var bu gece kuralsızca

    Şiir gibi derin ya da mani kadar saçma

    Anlamsızım bugün anlayamadım

    Ağlasam gülesim,

    Gülsem ağlayasım geliyor.

    İfadesizim bu gece

    Gözlerim ne çekiliyor gülerken

    Ne de şişiyor ağlarken.

    Yazdıklarımı silesim gelir belki ansızın

    Sonra tekrar yazmak ister, vazgeçerim.

    Aşasım var bu gece tüm engelleri

    Engebeli dağlara çıkasım var

    Engin deryalarda yüzesim...

    Tüm ağıtları kahkahamla boğasım...

    Doğasım var yeniden

    Her şeyi sil baştan...

    hayır öldüresim...

    Gömesim gelir nedensiz

    yaşama sevinci denen şeyi.

    Anlayasım gelir anasız bebeği

    Sırtıma alıp taşıyasım gelir

    O rüyadan bu rüyaya!

    Sallayasım gelir ağladıkça

    Ona eşlik edesim...

    Yazasım var bu gece umarsızca

    Su gibi aziz olasım var

    Toprak kadar...

    Ölmek mi yine ?

    Daha demin doğacaktım ya ben!

    Gülsem mi ağlasam mı bir bilsem!

    Gece kara, sabah ak öyle mi?

    Sabaha yetim doğan çocuk

    Gülsün öyle mi?

    Özlemesin toprağın kaçırdığı anasını,

    Telli duvaklı kefeninde gelin ya,

    Günler aydın ya gülsün,

    Karanlığın ayazında hislenip ağlasın

    Sessizce üşüsün, gizlice...

    Gizlice ölsün öyle mi?

    .

    Ve gülememişsin...

    Sen karanlıkta yıldız ararken 

    Bakmışsın ki 

    Zaman ağarmış!

    Bilememişsin 

    Hesabı ağırmış 

    Kendi açtığın yaralarını 

    Yine kendin sararken 

    Ağrıdığın zamanın...

    Gaflete terketmekle

    Nefsine zulmederken ;

    Kalbinde kayan yıldızları 

    Günahın karasında aramış,

    Bulamamışsın.

    .

    Uyduruk Mezar !

    Bu garip...

    Geçmiş hafızamdan silinmiş gibi.

    Geleceği kendim korkutup kaçırmışım gibi.

    Şu an kendime anlam veremiyorum.

    Sanki gözlüğüm karanlığa bulanmış da

    Gözlerimi kör olduğuma inandırmışım gibi.

    Neden ki ? Belki...

    Toprağından çıkarılıp

    maziye gömülmüş, ümîdin cenazesi

    Kokuşmasın diye tütsü yakılıp

    Yalanla dondurulmuş çaputlara sarılmış.

    Sanki...

    Aynada gördüğüm mezarlığa

    Düşlerimi kaçırmışım da

    Kandırıyorum çocuk kalbimi

    Ölüm cennet demekmiş gibi!

    .

    IHTIYACIN OLDUĞUNDA...

    "Hiç olmaman gereken bir yerdesin"

    Nasıl bir kafes bu

    Nasıl böylesine daraltır nefesi ?!

    Neredesiniz

    diye sorası geliyor insanın

    "Ne zaman ihtiyacın olursa..." masallarına

    Kaçsa kaçamıyor, kalsa orada...

    Neden gelesi gelmiyor

    bir Allah kulunun?!

    Elini ayağını bağlamış, etrafını sarmışlar

    Bir başına bir yamyam tenceresindesin.


    Nasıl bir ateş bu

    Nasıl da pişiriyor buz gibi esen rüzgarı

    Hâr ı söndürmesin diye,

    Hani, çiğ kalmayasın diye

    Duyduğu her ayak sesine

    "Sen misin" diye

    umutlanası geliyor insanın.

    Korku kapatmış gözlerini

    titrerken kirpikleri

    Baksa bakamıyor gelene

    Gelmeyeni hoş görse, gönlü kırgın...

    Neden bir el veresi gelmiyor kimsenin ?!

    İş kıymete binince

    "Hiç kimsesin" herkesin gözünde düşünsene ! hiç...



    Birkaç kimsenin

    gönlü yumuşasa diyorsun

    Biraz su serpse diğerleri fark etmeden...

    O acıyla ateşe diye

    gözünden yaş süzülse bile faydasız,

    Ağıdın tencereye dökülüyor,

    tuzuyla tat katıyor yahnine !

    Etin kemiğinden ayrılıyor

    sen kendinden... de

    Kimin umurunda?!

    Geçiyorsun candan anlasana

    Pişiyorsun korkundan

    Boş veriyorsun kim gelmiş

    kim gelmemiş yardıma



    Kimsesizsin o an...

    Yitip gidiyorsun kimliksiz...

    Kimdin yaşarken,

    kimdin ölürken

    Hiç "Kimseye"...

    gereksiz...

    .

    ILKOKULDA ÖĞLENCIYKEN...

    Bomboş gökyüzü 

    Hiç kuş yok, yıldızlar var.


    Evler uzakta.

    arabalar garajında olsa gerek,

    Insanlar misafirlikte!


    Sokak lambaları loş.

    Mavi önlüğümün rengi 

    Mora çalıyor sanki.


    Gelirken yollarda 

    bir tanecik kedi bile yoktu.

    Sokak köpekleri de uyudu belki.


    Rüzgâr uğuldamıyor,

    Ses yapmasın diye 

    Ay dede ona kızmış olmalı.


    Annemin deyişiyle;

    Çantam deve yükü gibi!

    O kadar kitabı ne demeye...


    Neyse ki yemeğimi yedim,

    Büyüdüm,güçlüyüm...

    Sahi annem 

    ne pişirecekti bugün?


    Eve varmama az kaldı.

    Yağmur yerlere göl durdurmuş!

    Gider gitmez 

    Ayağımı sobaya dayayıp 

    Çoraplarımı kurutayım.

    Evde yapıştırıcı var mıydı?

    Görüyor musun, yine açılmış!

    .

    Salla beni rüzgâr!

    Hareketsiz kalbim.

    Dök yapraklarımı 

    sarardı benzim. 

    Dolunay!

    Parlat bakışını 

    gölgemi okşarken.

    Çalkalan deniz!

    Hışıltınla ninnimsin.

    Kapan gözlerim!

    Ben yaşını silerken.

    İpimi tutan ince dal!

    Kırılma, düşersem 

    incinirim.

    Ey karanlık, saklan!

    Bulursam seni 

    kendime küserim.

    .

    Şu klozet...

    Sifona dokununca

    üzerine yüklenen tüm elemleri

    sinesine çekebiliyor.

    Hem de kime ait olduğuna bakmadan...

    Usanmadan hep aynı iş!

    Dinliyor her geleni.

    Derdini anlatan içini boşaltıp

    rahatlıyor ve gidiyor.

    Ne bir teşekkür ne minnet!

    O beklemiyor.

    Şu klozet diyorum

    tanıdığım bir çocuğa çok benziyor.

    Onun da kimseye,

    sinesine çektiği elemlerin biriktiği

    lağım çukurlarından

    Bahsettiğini  göremezsiniz.

    Kendisi bile bilmez fakat ben bilirim.

    Öylesine çürük kokan

    öylesine mide bulandıran

    Lağım çukurlarıdır ki bunlar

    Gençlik gibi, ömür gibi, ölüm gibi

    Bir çocuğa yakışmayacak kadar iğreti...

    .

    Şu dal, barışın simgesiydi güya. Mutluluğu çağrıştırırdı.

    Vefasız bir yaprak tarafından terkedileceği kimin aklına gelirdi?

    Oysa dal “ gitme” demişti yârine. “ölürsün, yanarım…”



    Uçurtması güneşe kaçan bir çocuk vardı.

    Gözyaşları içinde uçurtmasını tutsun diye yalvarmıştı dala.

    Dal o sırada kendini yaprağının cilvesine kaptırmış;

    Hoş kokulu çiçeklerin, sevimli meyvelerin hayâlini kuruyordu.

    Yapraksa rüzgârın, iki âşığın sigarasından çalıp getirdiği

    tutkunun büyüsüyle raks ediyordu. Yanağında kızaran

    nazlı edalar gizli sevdası rüzgâraydı aslında.

    Dal, kendini öyle salmıştı ki hayallerine ne yaprağın

    nifak girmiş yüreğini ne de çocuğun hıçkırıklarını duyuyordu.



    Rüzgâr zalim ve sinsiydi. Uçurtmayı güneşe üfürmüş,

    çocuğun umutlarını söndürmüştü. simdi de yaprağın

    gönlünü çeliyordu. Dala acı çektirmek istiyordu. Sırf o,

    tüm gücüyle esmesine rağmen kırılmadı diye. Sözü vardı rüzgârlığına. Dalı en derinden; yüreğinden kırmalıydı.

    Bir sinüzit gibi başını ağrıtan zihnini tıkayan bu

    gurur meselesini çözmeliydi. Beklemeye tahammülsüz,

    koştu yaprağa:

    _ “gel kaçalım. uçalım uzaklara!” çılgınca bir özlemle:

    _ “ es öyleyse”diye fısıldadı yaprak.



    Dalın feryatlarına karıştı rüzgârın kahkahası.

    Cız edivermisti yârin ayrıldığı yer.

    _”ah” diye inledi dal. “Gitme yârim. Ölürsün, yanarım.”

    Yaprak, rüzgârın kollarında bir o yana bir bu yana savruluyordu.

    Bir cenazenin külleri gibi. Çoktan anlamıştı uçamayacağını.

    Bir uçurtmaya özenmemeliydi. Bir uçarı rüzgâra aldanmamalıydı.

    Öyle sadık bir yâri aldatmamalıydı.



    Toprak… ölmüştü yaprak. Kurumuştu dal.

    Ta yüreğinden kırılıp düşmüştü vefasız yârin mezarı üstüne.



    Birkaç adım ötede, sigarasından dumanı çalınan iki âşık,

    Ateş başında birbirine sarılmış şiirler okuyordu. Neden sonra

    ateş titremeye başladı. Yakacak bir şeyler bulmak gerekiyordu.



    Belli ki hissetmişti gönül;

    Ölmüştü yaprak ve yanmıştı dal.

    Son…

    .

    Anladım, dünya boş ve değersiz

    İnsan bir hamal sırtı eğersiz

    Didinir durur bitmez çırpınması

    Nihayetsiz sanır bu hayatı

    Bilmez, o bir kuyudur ki dipsiz…

    Yutuverirse seni kalıverirsin kimsesiz

    Ne bir mal ne de itibar kalır, 

    Yok; kifayetsiz!

    .

    Allah'a emanet ettiğim seni,

    Her baktığımda içimde buldum.

    Yumdum gözlerimi şimdi

    Kendimi de emanet ettim... 

    Ölmedim korkmayasın

    Güleryüzlüyüm hala 

    umursamaz takılıyorum.

    Yaşıyor muyum diye de sorma 

    Onu ben de bilmiyorum.

    Bildiğim tek bir şey var:

    Rabbime hasretliğiyle 

    Güç bela ayakta ruhum...

    .

    İfadesini kaybetmiş suretim 

    Bana dert değil

    Okuyacak olan gözlerimden okusun 

    Adımı deli koydular suskun diye hislerim 

    Sıkıntı yok! 

    Dinleyen sessizliğimden dinlesin...

    Görmüyorsan baktığım manayı, 

    Duymuyorsan anlattıklarımı

    bari sus da eziyet etme, anlamıyorsun. 

    Bir nefeslik ömrüm var zaten 

    Bırak beni kendi halime, 

    Kar kış etkilemez beni.

    Güldürmeye çalışma gülmem!

    Ağlatmaya çalışma ağlamam! 

    Kızdırmaya çalışma kızmam! 

    Sevdirmeye çalışma... 

    Bıktırdılar anlıyor musun?

    Bilmiyorsun...

    İçimde kalıyor hepsi, herşey!

    İçimden gülüyorum, içimden ağlıyorum,

    İçimden kızıyorum, içimden seviyorum,

    İçimden acıyorum 

    kendim gibi birini görünce...

    İçimden çekiyorum yalnızlığımı 

    Baktığım hiçkimse de 

    kendimi göremeyince...

    .

    İnsan sabaha doğar 

    İçinde bi yarın kaygısı 

    Bir melek kapıyı çalar 

    zilin sesi ölüm şarkısı 

    Ve doğan güneş batar 

    Düşer yarınlar toprağa 

    can verir insan solar 

    Dökülür yaprakları sonsuza

    .

    Bütün kelimeler isyan edercesine suskun

    Sevgim ölgün, nefretim yorgun

    Hissiz gibiyim , gülüşlerim solgun 

    Ağlayışlarım sessiz, ümitsiz gibiyim...

    Bu bana yakışmaz bilirim

    Baksana, zaten bu ben değilim 

    Benden içeride bir ben var 

    Bazen böyle beni benden çalan... 

    Peki ya dışımdaki ben kimim? 

    ...Sorular var bir yığın 

    Cevabını bildiğim ama anlamadığım.

    Bu imtihanı bana bir yaşatan var 

    Kaybettiğim her sonuçta sığındığım.

    .

    Bir nefes sonramdan bihaberim Madem 

    Daha ne üzülür gam çekerim? 

    Bir asır mı yaşarım bir saniye mi Bilmem

    Bir bilinmezin içinde ömrederim

    .

    Diyorum ki bulutlara 

    bana da öğretin ağlamayı

    Sonra sakinleşip susmayı

    Bana da öğretin 

    Güneşle dost olmayı

    Yağmur sonrası 

    gökkuşağı açmayı 

    Diyor bulutlar 

    dertsiz ağlanmaz 

    Tesellisiz susulmaz 

    Derde rağmen gülebilene 

    Dost olur güneş 

    Hem hüzne hem ümide 

    Boyanabilende açar gökkuşağı 

    Boyanabildiğin kadar renklisin 

    Korkuya,sevgiye,mora,pembeye...

    .

    Ay karardı bakışlarımda lakin güneş doğdu ferine 

    Bir yıldız kaydı gecemden lakin Ümit durdu vecdime 

    Lakin ey! çare 

    Gül sarardı bahçemde lakin hazan yeşerdi gönlümde

    .

    gözlerimdeki feryadı dinliyorum, dargın...

    zorla susturulmuşum.

    dudaklarımın sıkılışına bakıyorum, kızgın...

    zorla güldürülmüşüm.

    Susuyorum, madem öyle istiyorlar...

    susunca da kızıyorlar, anlamıyorum.

    dayanıyorum, madem üzülüyorlar...

    gözyaşlarım darılıyor bu kez isyan ediyorlar...

    gülümse diyorlar, sana gülmek yakışıyor!

    ağlamayı kim ister ki?

    ya ben anlatamıyorum

    ya da onlar...

    hayır, anlamıyorlar...

    .

    KARANLIK BU,

    ÇİLİNGİR SOFRASI

    İçiyorum şehrin ışıklarını sarhoş etmiyor

    Dikiyorum güzellikleri kafama kâr etmiyor

    Sıkıyorum alnımda yumruğumu

    Yumup gözlerimi

    Söylediğim türküler feryadımı

    Dillendirmiyor.

    Ayyaş desinler gönlüme fark etmez

    Sarhoş olam zaten ancak unuturum  

    Gözlerimden acı şarap akarken

    Hüzün niyetine

    Kafası güzel desinler

    Boşver alışırım.

    Gecenin bağrı soğukmuş meğer

    Köprü altı sıcak

    Karanlığın kucağına bağdaş kurarım

    Önümde dertler çilingir sofrası

    Bakarım gökyüzüne ara sıra

    Belki birkaç yıldız görüp

    Umutlanırım.

    .

    Yarım kalan her adımda yolda kaldığımı hissediyorum... 

    Tökezleyip düştüğüm her kaldırıma sarılıp ağlıyorum...

    Başımı çarptığım her taşa bulaşan kanımı,

    Ne kadar uğraşsamda silemiyorum...

    Kalkmak istiyorum ayağa, dimdik! 

    Bacaklarım titriyor ayakta duramıyorum...

    Neye kızmalıyım şimdi Atamadığım adımlara mı? 

    Öfkemi kime vurmalıyım Kaldırım taşlarına mı?

    .

    Yüreğimden kopan bir çığlık kadar sessiz haykırışlarım.

    Gözlerimden yağan sağanak bir yağmur kadar ıslak...

    Ellerimden tutan şu rüzgar kadar serin Hayalin 

    Ve inad edercesine hislerime tutsak...

    Düşlerimden seçilen kabus kadar karanlık mı kaderim? 

    Bilemem, susar bir gün belki sayıklayışlarım.

    Sevemem isyanı, ümid ederim, lakin

    son nefesim gibi yorgun yakarışlarım.

    gözyaşımla doldurduğum kadeh !

    İçmek için koşacağım sana lakin 

    Bir ihtiyar kadar ölgün adımlarım .

    Ve ölmüşüm gibi donmuş suretim .

    Geçmişim kadar sahte bir hayat bu

    Ve ben sarhoş olmak için seçilmedim 

    Yaşamak arzusundayım aslında ben 

    Lakin gömmek istiyor bilinmezliğin

    .

    Aynamdan gözlerime yansıyan 

    hüzünlü halim! 

    Yavaş bağır zira tek kelime duymaya 

    yok mecalim!

    .

    BİLİR MİSİN?

    Kömür mü, deniz mi, yosun mu, ela mı yârim gözlerin?

    Zehir midir, bal mı bilmem kelam-ı sözlerin?

    Yeşili- kırmızıyı sever misin bilmem;

    yeşil vuslat, kırmızı aşktır bilir misin?

    Hasretlik mi, kara sevda mıdır çektiği gönlümün?

    Yağmur mu, gözyaşı mıdır çağladığı gözümün?

    Üzerine çakılan; şimşek midir, acı mı göğsümün?

    Çıkardığı kıvılcımlar gecemde yıldızdır bilir misin?

    Meltem midir, fırtına mı, sevdam nefesin?

    Okşar mısın, savurur musun bedenimi?

    Hançer misin, ateş mi, ben bilemedim.

    Yüreğimi yakar mı, deşer mi sevdan çözemedim…

    Zengin mi, Miskin mi, yoksul musun sevdiğim?

    Kimsen öyle kal, kalbimdeki bronz taht senin...

    Be sevgilim ;

    Aşktan kim ölmüşte ben öleyim!

    Aşktan ölen şehit değil mi?

    Şehitler ölmez bilmez misin?

    .

    saklamaya calistigim bir ates ki;

    kor tutmus icimde...

    sondurmeye kiyamadigim bir ask ki;

    yanar durur icinde...

    sevmeye doyamadigim bir yar ki;

    gunes kadar uzak...

    soylemeye korktugum bir itiraf ki;

    vuslat kalbime yasak!!!

    .

    adresi bir hayaldi sadece

    gonderemedigim mektuplarimin

    hanceri mesafelerdi belki de

    icimdeki hasret yaralarimin

    yaş icirerek doyurdugum gozlerimin

    hic kimsesi yoktu belki,kim bilir?

    yalnizlikla hukumluydu kalbim

    hak muebbet istemistir belkide 

    kim bilir?

    .

    Yetim ufuklara çökünce gecenin hicranı

    Sensiz parıldayan yıldızlara kızarım!

    Dayarım hasret silahımın namlusunu

    Sensiz doğan güneşin alnına, sıkarım!

    Azgın bir yalnızlık fırtınası,

    Sardı hayatımın dört bir yanını

    Sen yoksun ya hayallerimin yaldızı

    kilitsiz mapuslarda, Kalbim esir kaldı…

    Uzun yaz günleri, uzun kış geceleri…

    Hayatım sona ererken sevgili!

    Yanımda olmandır tek dileğim…

    Uzun kış gecelerinden, uzun yaz günlerine…

    Ahir zamana ererken hayatım,

    Hasret eker Gönlüme sadece kaderim!

    Yoksun yine sevgili! Yanımda…

    Bir başıma kalmak zorunda mıyım, Dünyada?

    Dikenlerin büyüyüp, etrafı kapladığını izlerim

    Sıra halinde uzanırlarken acı veriyorlar…

    Uçları zehre bulanmış,

    Batmaya kurban arıyorken, 

    Ben, Nasıl içlerine girebilirim?


    Duyuyor musun yağmurun ayak seslerini

    Üzerindeki deniz mavisi kubbecikten

    Bir şarkı gibi dinle ki, onlar;

    Duyduğu her sözde seni arayan

    Hüzne dökülen bir aşkın izleridir…

    Gel ki gülsün prensesin hisleri

    Gül ki dinsin gözlerinin yaşları

    Sönsün kalabalık şehrin ışıkları ve

    Efsun gözlerin aydınlatsın karanlıkları

    .

    HÜZNE TUTSAK

    Feryadı yüreğimin ta ezelden 

    kanayan yarasına şöyle bir bak

    hüzün bulutları çökmüş üzerine 

    kan ağlayan gözlerine bak 

    gel ilaç ol acılarına tez elden

    canhıraş sancılarına bak

    hicranını dindir, hadi tut ellerinden…

    kara dumanlar sarmış dört bir yanı

    rengi solmuş güle şöyle bir bak

    hüzzam hastası tüm çiçekler

    güneşi tutulmuş umutlarıma bak

    dileğimi tutan yıldızlar da yandı

    karanlığa tutsak mehtap

    afitabını yak!

    Geriye tek sen kaldın…

    .

    Ellerimin saklısısın. 

    Titreyip yazamadığı ruhu göklerde sözlerisin. 

    Damla damla düşerken yer yüzüne her bir harfi; 

    bulutları seyreden gözlerimsin

    .

    Boğazı düğümlü gözyaşlarım boğulur yürek selimde.. 

    sızı görünümlü dertlerim sancılanır sesimde… 

    çağırmayı denediğim her türküde yârimsin, 

    dinlesen de dinlemesende…

    .

    Seni görünce Hecesi küle dönerdi söyleyeceklerimin. Gecesi güne sönerdi göklerin. Secdesi güle çökerdi için için ve ahdesi vefaya söylerdi dileklerimi, rabbe yalvarırken. Diken diken batardı toprağa kirpiklerim. Fenası bekaya çıkarken ruhumun, aşkım Rabbime dönerdi, sen muhabbetim olurdun.

    .

    Rüzgarın öpmeye doyamadığı gözyaşım!

    Soğuk vurmuş eline yüzüne

    Kalbimin kurutmaya kıyamadığı gözlerim!

    Hazan vurmuş her mevsimine

    .

    Hayallerden daha uzaklara dalmış

    İki göz,

    Ulaşılmaz duygulara tercüman 

    Sağır ve dilsiz.

    Ruhunun derinliklerine sığınmış

    Aşkı sensiz.

    Karanlık bağımlısı, kötümser

    Ve ümitsiz.

    Rüyalardan daha güzel gelir olmuş 

    Kabusları

    Korkutur olmuş gecelerini 

    Toz pembe hülyaları

    En fazla ölüme kadar giden

    Dua ışıkları 

    Yalnızlık, gözyaşları 

    ve sönmüş umutları...

    Baldan daha tatlı 

    düşüncelerle boğuşmak.

    Zehir kadar da acı

    Duygularda boğulmak.

    Nefsini dinleyip de 

    yanlış yollara sapmak 

    Günah, isyan ve 

    Kendi kalbinden kovulmak...

    Yeni bir başlangıç

    Sondan daha ulaşılmazdır.

    Vuslat ne kadar uzakta ise 

    Firak o kadar yakındır

    Hayata karşı mücadelesi

    Cevapsız sorulardır

    Yaşam kavgası, bir hayal çıkmazı 

    Ve sırlardır...

    Sözde dostlardan daha candandır 

    Kalem ve silgi

    Bir parça kağıttan başkası yok 

    Sırtını vereceği

    Toplu tüfekli savaşlardan geri değil 

    İçindeki

    Dünya, ahiret ve 

    kararsızlık seçimleri...

    .

    Bu hayata nefesi son çekişim ey rüzgar! 

    Bugün aldığım nefes bile terkeder beni

    Son nefesim olur, alamam geri.

    Ağladığım son günüm bu ey yağmur! 

    Kaynağına dönmez akıp gitmiş yaşlar.

    Faydası yok ne hüznün ne acının...

    Bazen ağlatır gülümserken hatıralar.

    .

    ne yaşamayı becerebildiğim ne de ölmeyi becerebileceğim hayat! senden çok özür dilerim. insan vesvasları ile tıkış tıkış, şeytan kadehleriyle dopdolu, çaresini bulamadığım derdim! çok üzgünüm...

    .

    Sonbaharın baskınıyla üşümeye başladı yüreğim.

    şimdi altına dönüştü zümrüt yeşili çimenler.

    sararıp soldu renk cümbüşü çiçekler.

    kuş cıvıltılarının bıraktığı sevgiler yok artık.

    hazan vurdu, şimdi nefretli bu gözler.

    eylülün rüzgarıyla savurdum umudu.

    sevdayı, özlemi, dünyayı, mutluluğu...

    geriye, bir ömür dolusu hüzün ve

    bir yürek dolusu nefret bıraktım kendime.

    acılar mı, insanlar mı, gerçekler mi?

    canımı yakan, sevgi mi yoksa nefret mi?

    sonbahar mı yaşamaktan nefret ettiren?

    soldurduğu yapraklar mıydı sevgim?

    isyanım mı yoksa beni benden eden?

    neden yaş yerine asit damlıyor gözlerimden?

    duygusuz bakışlarımın, ağlayışlarımın sebebi...?

    hissiz, karanlık, karamsar kalbimin katili kim?

    .

    Devrilmiş bir cümle kadar dengesiz geçirdiğim zamanımı ölçemeyen saatler…

    .

    Sanki içimde biriken devasa bir çığlık var. Arasında eziliyorum boz renkli sislerin. Sözleri olmayan bir feryatname okuyor gözlerim. Dudak hareketleri kulağımı çınlatıyor. Olmayan sesi içimde yankılanıyor harflerin. Ağırlığını kalemin, taşıyamıyor dizlerim.

    .

    Gece yarılınca gider karanlık.

    Gün ağardıkça unuturum seni.

    Gün batarken özlerim.

    Gece yarısında gelir gam geri

    Adını yıldızlara söylerim

    .

    Bilmediğim manalar var dilimin ucunda. Yetiremiyorum kelimeleri.

    .

    Hayat beni çağırıyor duyabiliyorum. 

    Her sese kulak verecek kadar güçlü değilim.

    Ölüm sadece bakıyor gözlerime aynadan 

    Yansıyan yüzümdeki serinliğe sahip değilim

    .

    Kayboldum özleminde şu anın.

    gözyaşımın çizgisinden yarılmış yanağımı görmüş olmalı yağmur.

    Bilememiş güneş misali doğduğumu. Gün batımında büyüdüğümü. Vakit gece sanmış olmalı, baktım, gök kuşağında siyah pek mağrur. Unuttum sanmış günün ağarışını. Yıldız açmış zift karanlığında beyaz. Uyumak istesem yüzüme şarap serpecek uyanayım diye zaman. Sarhoş ettiğini bilmeden dünya, kısıp gözlerini yine de bakacak yorgun düşmüş hafızama. Mayhoş tadıyla karışık duygularımın, naralar atıyorum içimin sokaklarında. Sokağımın lambaları yanıp sönüyor. Sanrıları düşüyor peşime geçmiş anıların. Göz kapağım devrilip geri dikiliyor.

    .

    Güzel insanlar biriktirmek istiyorum hazine sandıklarımda 

    umursamadan kim ne demiş. Saklamak istiyorum her birini ruhumun en derinlerinde kendilerinin bile bulamayacağı yerlere.

    .

    Bazen ruhu karmaşıktır insanın. Neyi nereye koyacağını bilemez.

    .

    Rüzgarın saçlarını okşadığı uysal göllerden birisin işte. Tam alnının ortasında şirin mi şirin bir adacık var. Tam kalbinde vatanımın bayrağını taşıyorsun. Yanaklarından süzülen parlak tüylü ördekler şu ilerideki sandalla yarışa girmeye kararlı görünüyorlar. 

    Gökyüzü de hayli şefkatli bugün. Bana annemi özletti. Gözlerim ılık ılık doldu duygulandım. Baksana nasıl kollarını dünyalar kadar açmış kocaman sarılmış sana. Sen de manalı bakıyorsun hani. Şefkati ve güveni en derinlerinde hissetmiş gibi masmavi.

    Biliyor musun şu an içimde bir yerlere vuslat destanı yazıyorsun bu masum halinle. Ardındaki ağaçlarla yemyeşil bir huzur türküsü söylüyorsun özlemimi teskin etmek için. Teşekkür ederim. 

    A! Bayrağımın yanıbaşında dikilip duran sıska sokak lambasını yaktılar. Biraz ışığa ihtiyacım vardı iyi oldu. Işığın ihtişamıyla gözümü alıp almadığını mı soruyorsun. Hayır, bayrağım daha göz alıcı. 

    Hey! Sağ tarafına bak. Bak siyahlı beyazlı yavru ördekler defileye çıkmış endan sergiliyor. Öyle hoşlar ki güzelliklerinin silüeti kalıyor geçtikleri her yerde. Hani sevinç gözyaşları sımsıcak bir gülümseyişin üzerine iner ya salına salına. Öyle nazlı yürüyorlar. 

    Havanın beti benzi attıkça gölgeler coşuyor. İyi dinle sana gördüklerimi anlatıyorum.   

    .

    Bakma aynaya zira aksi düşen suretinde günahın var. Siretinden utanmalısın. Ağlama öyle sessizce. Duyabiliyorum gözlerinde çığlık var. Ve görüyorum ahlı nefesinde bir yangın… iyice aç kulaklarını göğsünün ki kafesinde gönlün ve onun içindeki ses var, dinle. Öyle ki pişmanlık sözlerinde karanlık bir gece var. İsyan olmalı bu. Saklanmalısın. Hayır, endişelenme Yare sığın. Yıldız doldurur yar gönlüne iki kaşı arasından yatıştırır karanlığı. Lakin dikkat et de sen günahlarını yıldızların nurunda yakıp aydınlığa çıkayım derken Yarin narında kavrulmayasın. İsyandan saklandığın sokaklarda divaneler gibi dolanıp da sonra bildiğin yollarda kaybolmayasın.

    .

    kocaman soru işaretlerim var. kırışmak istiyor göz altlarım. bükülmek istiyor belim. nefesim daralmak, gözlerim kararmak… şiirleri, geceyi solumak istiyor kelimelerimin. şarkıları, sabahın ilk ışıklarını gıdığından öpmek… güldürmek istiyor beni zaman, en zarif hülyamdan gıdıklamak... izin vermek istiyorum hayata. Ve kendime bir şans daha... şimdi, burada, sadece biraz daha kalmak...

    .

    Gözlerinde kaybolmayı dilediğim nehir! Akma bu tarafa bulamazsın kendini.

    .

    Günahkarlığımı bile bile cehennemin sahibine sığınmak. Yaramazlık yapan bir çocuğun dövüleceğini bile bile yine ana babasına sığınması gibi.

    .


    Bir nefes var boğazımda tetikte. Çıkmaya hazır, girmeye hazır, düğümlenip kalmaya hazır, yokluğa hazır… varlığı nimetimken neden?

    Bir ruh var göğüs kafesimde. Bir de kalbim sol yanımda. Savaşmaya hazır, kazanmaya hazır, kaybetmeye hazır, ölmeye hazır… nefs ve şeytan düşmanımken neden?

    Bir mezar var kaderimde. kazılmaya hazır. Tenim renginde toprağım. çiçekler açmaya hazır, alevler saçılmaya hazır. Akıbetim cennet olmaya cehennem olmaya hazır. Azrail bir melek iken neden?

    Bir dünya var gözlerimin önünde. Görmediğim bir inanç var içimde. Hissedişimin huzuruyla gönlüm; yaşamaya razı, ölmeye razı. Varlığım yokluktan gelmişken yokluğa dönemeyişim neden? Varlığımın kıymetini bilemeyişim?.. 

    hiç işte, bir hiçim.

    .

    Uçmak değil marifet, yere çakılmamak…

    .

    Susmayı öğretir ilim. Susamıyorsan cahilsin. Susabiliyorsan alim.

    .

    Ruhum feryat figan içinde. 

    İçimdeki isyankar kan ter içinde. 

    Kendimde değilim. 

    Dünya gurbet, gaflet zehir, 

    ölüm hastalığında kalbim. 

    Hayır, bu ben değilim.

    .

    Hangi kafiye uyduracak içimdekileri kağıda kaleme?

    Hangi nakaratta takılacağım senin adına yârim?

    Hangi kulak dinleyecek yazsam seni gözlerime?

    Hangi yaş sızlayacak yanağımdan yoluna doğru?

    Hangi rakkas oynayacak hasretimin türküsüyle?

    .

    Bulutların yağdığı, koyu bir hüzün var

    Benim duyduğumsa onun tınısı 

    Umutların çaldığı, efkarlı bir türkü var

    İçime çektiğim ses onun yankısı 

    Bu musikiye eşlik eden bir his var

    Söylemeye çalıştığım bir dert şarkısı...

    .

    DUYGULARIN AĞLAYIŞI

    Saat dün sularında bir hüzne tutuldu güneşim

    Ortamın karaltısında görünmez oldu zaman

    Siyaha gark oldu aydınlık ışık hüzmeleri…

    Hedefini bulamadı Pertev mızrakları

    Saplandı bir kuytu köşeye ve

    Kanlı yaşlarla söndü afitabımın ateşi

    Aşık pervanelere mezar oldu alevleri…

    Feza okyanuslarına varıyordu al ırmakları

    Bir yıldız kaydı tuzlu suların arasından

    Ve karaya çıkamadan battı karanlığa…

    Bir lodos fırtınasıyla savruldu yapraklarım

    Toprağın cazibesine yenik düştüler

    Birer birer döküldüler yokluğa…

    Koşmaktan bitaptı gözbebeğim

    Yorulmuştu hep uzaklara adım atmaktan

    Gri hicranları seyretmek acıtıyordu

    Göz kapaklarının arkasına saklandı son çare

    Bir çözüm değildi bu da

    İmkansızları, hayal ediyordu şimdi de…

    Kirpiklerini yararak çağlayan şelaleleri

    Damlıyordu gamzelerime doğru

    Acılı bir tiyatro oynuyordu ağıt sahnesi…

    Duygularım gece siyahında dostsuz ve dertliydi

    .

    disarida yagmur, iceride ben,

    gozlerimde yas,bende sevda var.

    gozyasimda ask,sevdamda karalar var.

    gonlumde huzzam,

    ellerimde kalan;

    bir avuc hicran var....

    .

    Kendimi sensizliğe terkettim sevgili

    Nefsimi yalnızlığa hapsettim

    Hiçliğe tutsak ettim duygularımı

    Her saniye biraz daha gömüyorum kalbimi

    Hiç kimsesiz, tek başınalığa…

    Acı, keder, üzüntü, gam…

    İki kaşımın arasından yükselen

    Kapkaranlık dumanlar…

    Hangi güneşi söndürecek 

    şimdi geçmeyen zamanlar…

    Ölümcül bir hüzzam hastasıyım

    Umutlar; sanki lanetliymişim gibi

    Can havliyle kaçıyorlar benden…

    Gitmek istiyorum dünyadan…

    Kendimden ve arzularımdan kaçmak…

    Nefsime inat, yarsız kalmak istiyorum…

    Anlıyor musun sevgili,

    Sadece rabbimi istiyorum!...

    .


    Gecenin ruhuma doldurduğu karanlık! 

    Yırtıl artık yırtıl ki, ışık sızsın ruhuma.

    Ey şu gece ruhumu sızlatan ışık! 

    Kısıl artık kısıl ki, gönlüm kamaşmasın.

    Ey karanlığı yırtık gece!

    Yaman artık yaman ki, yıldızlar düşmesin.

    Ey şu ruhumun yamandığı secde!

    Sarıl artık soluma ki, titriyor, üşümesin.

    Ey içimde sızım sızım, ışık içen karanlık!

    Seril artık yerlere ki ruhum çok yorgun.

    Ey sol yanımda uyuklayan gönlüm! 

    Uyan artık gör ki her yer aydınlık!

    Ey yıldızlı gecenin umut sızıntısı! 

    minnettarım benimle olduğun için 

    Ey aydınlanan ruhumun gözyaşı ! 

    Akarken neden ılık ve sakinsin?

    Oysa nekadar da heyecanlıyım ben

    Artık gönlüm özgür ,ruhum coşkun.

    Geceme gün doğarken seyret beni

    Nasıl da mutluyum gör 

    ve nasıl da huzura doygun...

    .

    Susmak ne güzel kelam imiş 

    Gözler ne güzel tercüman.

    Dinleyebilmek gönül işi imiş

    Okuyabilmek ise pek yaman.

    Dertliyi söyleten dert, 

    şifasız, merhemsiz bir yara imiş

    Bak hale ki, susturan dert ise 

    dumansız, dermansız yakan...

    " Ah" etmek yaraşmaz imiş 

    Derdi nefesinden üfleyene .

    Tek seferde içine çekmek imiş mesele.

    İyi edecek ilaç, söndürecek yel sormadan 

    Kanamak, yanmak gerekmiş

    O'ndan başka dert-tabip aramadan.

    .

    Kendini bir şey sanma güneş!

    Isıtamıyorsun işte 

    yağmuru benim yanağımda.

    Hep soğuk,

    Hep kuru izler kalıyor.

    Hep ışık, Hep bahar değilsin 

    Yalan söyleme!

    Kavuruyorsun umudumu 

    Hep yanıklar, çizikler kalıyor.

    .

    KANAMAK VE …

    Susmak ne zormuş böyle içinde feryatlar koparken

    Konuşmak ne zormuş hiçbir şey olmamış gibi gülücükler saçarken

    Kalkabileceğine inanmak ne zormuş böyle her düşüşte 

    Yaraların kabukları soyulurken.

    KANATMIŞ OLMAK…

    Ve ney zormuş ki söyle

    Kanattığın bir yaraya merhem olsun diye Allaha yalvarırken canın yanması kadar

    Kim demiş vicdan yok! 

    Hangi merhem iyidir ki pişmanlığın akıttığı şifa kadar gözlerinden?

    Hangi cinayet ağırdır bir yarayı kanatmaktan

    Merhem bulamadıkça Allahtan şifa umarak ağlamaktan…?

    .

    Dili yok mudur acının,

    Neden anlatamıyorum? 

    Sesi yok mudur ki,

    Kimseye duyuramıyorum?

    Tadı yok mudur ki tatsınlar?

    Bilseler ya ne kadar zor .

    Kokusuz da mı yoksa bu? 

    Verdiği ıstırabı bir anlasalar...

    .

    Tıkırtı… sessiz ve karanlık bir kimsesizliğin ortasında bir çocuğun oyun oynarken çıkardığı tıkırtıları duymak. Bu kadar masum muydu içindeki çocuğun kalbi? Oysa o hep günahkardı çocukken.

    .

    Zaman aktı gözlerimin altından. 

    Damla damla yağdı yanaklarımdan.

    çizgi çizgi kader üşüştü alnıma. 

    Yazgısında keder düştü bahtıma.

    .

    Bir günah işlersin. Pişmanlık rabıtası yaparken bilmeden isyan edersin. farkına vardığın an nefsinden daha da korkarsın. O öyle merhametli affeder ve yardım eder ki günahı da tövbeyi de isyanı da unutur, Yare dalarsın.

    .

    Dertsiz görünür asi kulun sözde rahat yaşar dinden ahlaktan bihaber. İsyankardır üstüne üstlük. Lakin hidayet nimetine en muhtaç odur Rabbim. Ruhu sensizlikle azaptadır. Senin firakında gurbettedir. Sabreder farkında bile olmadan. Esirdir nefsine. işkence eder şeytanlar kalbine. Yaradır her zerresi.sıkılır gönlü her gecede. Acır soluğu zikrinsiz. Çilelidir başı. Sana sığınacağını bilmez. Kimsesiz sanır kendini. Yapayalnızdır Rabbim. Senden gafil kalan kulun Senden uzak oluşunun zulmü altındayken mazlumdur. Yardımına muhtaçtır. Yardım et Rabbim.

    .

    Artık  bütün taşlar yerli yerine oturmaya başlıyordu. Kelebek, içindeki sessizliğe anlam verebilmenin heyecanını yaşıyordu sonunda. Toz kanatlarındaki ihtişamın ve hassaslığın sırrına da vakıf olmak üzereydi. Hissediyordu. Geçmişi, şimdiyi ve ihtimali var ya da yok bir geleceği. Kelebek, aynaya baktığında sonsuzluğa giden kapıları görebiliyordu. Bir tanesi yangın bir tanesi ışık bir tanesi de boşluk. Şu kadarcık zamanda ne kadar da büyük bir mana inşa edilmiş meğer içimde ve dışımda diye şaşkınlığını dile getirdi kelebek. Haklıydı. 

    Üç beş yaşlarında gördüğü bir rüyayı anımsadı. Sonra geçenlerde gördüğü bir tanesini ve yaklaşık iki yıl önce sadece gözünde canlandırdığı uyku uyanıklık arası bir şeyi…

    Sanki geçmişte yaşadığı her şey iyiliğiyle de kötülüğüyle de hakikati anlamasını kolaylaştırmak adına başına gelmişti. Gayet intizamlı ve kusursuz bir şekilde parça parça ayrılıp binlerce pazılın bir bütün oluşturduğu dev bir resme dönüşüyordu hayatı. Kadere inancı artıyordu. Zira ruhundan gelen bu tarifsiz senfoni alelade bir şekilde maymunun, çam ağacının, gökyüzünün yahut toprak ananın ortaya koyabileceği bir senfoni değildi. 

    Bir yaratıcının varlığına inanmamak elde miydi? İmkansızı mümkün kılan bir inanca davet ediyordu bütün bunlar onu. Hiçliğinin farkına vardıkça korkularını imha ediyordu kelebek. Ne ölümden ne de yaşamaktan korkuyordu. her şeyden, beş duyuluk gerçekliğin lezzetiyle beraber ruhunun azalarını keşfettikçe kat kat daha fazla haz alıyordu. Çünkü büyük resmin her parçasında yegane bir gerçeklik seziyordu. 

    Aciz fakat harika bedeni, ruhuna mükemmel bir çerçeve olmuştu. Beş duyuluk gerçekliğiyle dünya da bedenine çerçeve olmuştu. 

    Peki ya büyük resimde, bütün çerçevelerin ötesinde nasıl bir hayat ya da ölüm vardı? Kelebek, sonsuzluğa açılan asıl kapının eşiğinde gibi hissediyordu kendini. Şu muhteşem yaratıcı için, alacağı tek nefesten dahi firar etmeye hazırdı. Delicesine, aşıkçasına O’na kavuşmayı diliyordu. 

    .

    Aşağı, en aşağı yerim.

    Çıkar çıkar yükseğe, en tepeden düşerim.

    Himmetiyle teselli olur kalkarım.

    Teslim olamazsa kalbim, yerin de dibine düşerim.

    .

    Ruh nefse aşık olur. Buradan kalp doğar. Kalp kimin tarafına meylederse insan ona çeker.

    .

    Bahçen çiçekli mi saklı mı? Suluyor musun kilitliyor musun? Saksı mı sandık mı? Bahçen hangi renk? Rengarenk mi iki renk mi, tek renk mi? Gök kuşağıyla mı sınırlı yoksa? 

    İnsan bazen beyaz kadar özgür ve bilgedir. Bazen siyah ve beyaz kadar kuralcı. Bazen gök kuşağı kadar uyumlu. Bazen de hayat kadar süprizdir. 

    Bahçende yaşıyor musun gömülü mü?

    .

    Tek kelime…

    Senden duymak istediğim tek bir kelimeydi benden esirgedin.

    Tek kelime etme ve git.

    Tek kelimeydi sevgiye ve nefrete yeten.

    Kırgınlıktı içindeki.

    .

    Görür gibi hissedebilir mi insan?

    Öyle! gözü fersiz, önü ışıksız...

    Duyar gibi dinleyebilir mi insan?

    Anlatsa anlaşılır mı?

    Cümle harfleri hiçe sayıp, sessiz kelamsız...

    Ne hayaldir ne de hayat yaşadığı.

    Yakaza halli bir duygu, dua olup 

    gerçekleşebilir mi yersiz zamansız?

    Gerçeği bile boşverebilir mi insan? 

    Fikri yere serip, beden başı akılsız...

    İnanınca böyle nazlanır mı insan?

    Çelimsiz kulluğuyla, biçareliğine rağmen

    Vuslat arzularken "sanki dertli" fakat

    Sonsuz Kudretiyle Merhametine yaslanıp 

    Yar'e sığınmakla bu insan

    " sahiden gamsız"...

    Nasihati oldur ki kulun verilenden çıkardığı;

    Acizliğince fakirdir insan, günahkardır.

    Vacip olur gözlerine 

    Pişmanlığa sabır ile ağlamak.

    Eşref-i mahlukattır.

    Rabbin lutfuyladır insan.

    Her nefesini şükr ile O'nun zikrine bağlamak

    Her vakit üzerine vacip olur.

    O halde var sen düşün âkil insan! 

    Seni dahi bir hikmete binaen Yaratan'a 

    Senin için yarattığı her bir ânâ

    Rıza göstermen, Hak üzere sana lazım olur.

    .

    Havanın sıcaklığını betimleyecek olsaydım bunun yerine alnımdan damlayan teri kalemime mürekkep edip yazarkenki halimi görmenizi dilerdim.

    .

    Bakma aynaya zira aksi düşen suretinde günahın var. Siretinden utanmalısın. Ağlama öyle sessizce. Duyabiliyorum gözlerinde çığlık var. Ve görüyorum ahlı nefesinde bir yangın… iyice aç kulaklarını göğsünün ki kafesinde gönlün ve onun içindeki ses var, dinle. Öyle ki pişmanlık sözlerinde karanlık bir gece var. İsyan olmalı bu. Saklanmalısın. Hayır, endişelenme Yare sığın. Yıldız doldurur yar gönlüne iki kaşı arasından yatıştırır karanlığı. Lakin dikkat et de sen günahlarını yıldızların nurunda yakıp aydınlığa çıkayım derken Yarin narında kavrulmayasın. İsyandan saklandığın sokaklarda divaneler gibi dolanıp da sonra bildiğin yollarda kaybolmayasın.

    .

    Bir günah işlersin. Pişmanlık rabıtası yaparken bilmeden isyan edersin. farkına vardığın an nefsinden daha da korkarsın. O öyle merhametli affeder ve yardım eder ki günahı da tövbeyi de isyanı da unutur, Yare dalarsın.

    .

    FATMA ZEHRA AKYİĞİT FZA

    .

    DEVAM EDECEK...
  • 68 syf.
    ·4 günde·8/10
    Kitap iki karakter üzerinde yoğunlaşmıştır: Akıl hastası İvan Dimitriç ve akıl hastanesinin doktoru Andrey Yefimıç. İvan Dmitriç aslında eğitimli, kültürlü, tartışmacı ve zeki bir karakterdir. Doktor Yefimıç ise, doktor olmasından dolayı mutsuz, mesleğinin gereklerini tam anlamıyla yerine getirmeyen, görev için geldiği kasabada kendini yalnız ve mutsuz hisseden yine eğitimli ve kültürlü bir karakter. Bu ikisinin yolları bir gün kesişir ve biri akıllı diğeri deli olan bu iki insan günlerce ve saatlerce felsefi bir tartışmanın içinde bulurlar kendileri. Böylece doktor yaşadığı yalnızlığını hafifletir ve konuşabileceği birini bulduğunu farkeder. Bunu şu sözlerle ifade eder:" Benim hastalığım, yirmi yıl içinde  bütün kasabada tek bir akıllı adam bulabilmemdir. Ama o da bir deli!"


    İvan Dmitriç... Bu karakter bana Suç ve Ceza'nın Raskolnikov'unu anımsattı. Raskolnikov işlediği bir suç yüzünden , Dmitriç ise işlemediği suçlar yüzünden zamanla aklını yitirmeye başlamış karakterlerdir. Her ikisindeki korku, endişe ve huzursuzluk bana çok benzer geldi. Çehov'un da tıpkı Dostoyevski gibi Rus bir yazar olması ve zaten kitabında ondan alıntıladığı bi kısım olması, bana ondan etkilenmiş olabileceği ihtimalini düşündürdü.


    Doktor Yefimıç ise Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Yaban kitabında tasarladığı Ahmet Celal karakteriyle benzerlikler taşımaktadır nazarımda. Her ikisi de kendini memleketinin bir kasabasında bulur, her ikisi de aydın kişilerdir ve kişilikleri dolayısıyla gittikleri yerde yalnızlık çekmekte, sohbet edecek kimseyi bulamamakta bu yüzden kendilerini saatlerce odalarına kapatarak kitap okumaktadırlar.


    Doktor, Dmitriç ile yaptığı felsefi sohbette, bir akıl hastanesi ile sıcak bir evin birbirinden farkı olmadığını, insanların istedikleri takdirde acıyı duyumsamayabileceğini, mutluluğun insanın içinde olduğunu savunur. Ancak akıl hastanesine kapatıldığı andan itibaren düşüncelerinin yanlışlığını acı bir tecrübeyle kavrar. Hastane korkunçtur. Zaman bir düşman gibidir. Yataklar ve giysiler kokmuştur. Diğer hastaların gülümseyişleri, ay ışığı, gecenin karanlığı, sessizlik korkunçtur. Doktor dayanamayıp çıkmak ister ancak bu mümkün değildir çünkü daha önce göz yumduğu bekçinin hastalara uyguladığı şiddet şimdi kendini de bulmuştur. Ama bu duruma fazla dayanması gerekmeyecektir çünkü tam bir gün sonra felç geçirererek ölecektir...


    Değinmek istediğim bir kaç küçük nokta var. İlk olarak doktorun kibarlığı... Kibarlık elbette kötü değildir ancak bu durum bazen başkalarını üzmek istemeyen insanın kendisini üzer. Hayır demeyi bilmeyen insan çoğu zaman kullanılır. Rahatsızlığını dile getiremeyen insan rahatsız edilmeye mecbur bırakılır. İkincisi doktorun önem vermediği işi... Eğer görevini eksiksiz yerine getirseydi, insanlara, çevresine ve çalıştığı yere karşı duyarlı olsaydı bir çok kişinin daha mutlu bir yaşam sürmesine muktedir olabilirdi. Ancak bu umursamazlığı nihayetinde kendisini de mutsuz kıldı. Bakımıyla ilgilenmediği akıl hastanesinde, bakımıyla ilgilenmediği akıl hastalarıyla birlikte yaşamak zorunda kaldı. Üçüncüsü ve sonuncusu ise toplumun açıkça dayanaktan yoksun kuralları... Bir deli aynı zamanda zeki biri de olabilirdi. Ama kimse bunun bilincinde değildi. Bir deliyle konuşmak için ise yalnızca bir deli olmak gerekirdi(!) Peki hiç düşündünüz mü kim akıllı, kim deliydi? 

    Altıncı Koğuş
  • HAYATIN ÇIĞLIKLARI
    Doktorun odasından çıktığımda moralim oldukça bozuktu. Kolesterolüm yüksekmiş. Diyet yapmalıymışım. Elimde yememem gerekenlerin listesi ve reçeteyle yürürken hayatımda hiçbir zaman diyet yapmadığımı düşündüm. Dahası, şimdiye kadar bana dayatılan hiçbir yasağa gönül rızasıyla boyun bile eğmemiştim. İçimdeki asi ruh burada da kendisini gösteriyordu. Biliyordum, belki birkaç gün o yiyeceklerden uzak duracak sonra da bildiğimi okuyacaktım.
    Hastane koridorları oldukça kalabalıktı. İnsanlar sürekli bir koşturmaca içerisindeydi. Herkes kendi derdinin çaresinin peşindeydi. Tıpkı dışarıdaki hayat gibi… Yaşam mücadelesi veriyordu. Ben de doktorun söylediklerini düşünüyordum. Yok iyi kolesterol, yok kötü kolesterol… Bir de trigliserit diye bir şeyden bahsetmişti. Doktor sanki karşısındaki kişi bu işten anlıyormuş gibi tıbbi terimler de kullanarak uzun uzun konuştu. Hiçbir dediğini anlamadım. Sadece kanımda biraz fazla yağlanma varmış. O da ilerde damarlarımdaki kanın akmasını yavaşlatabilirmiş. Tek aklımda kalan buydu.
    Hiç de önemsemiyordum. Zaten doktorlar her şeyi fazlasıyla abartırlar. Belki de kanım yağlanmayacak. Bunu kim bilebilir ki. Daha şimdiden doktorun söylediklerini kafamdan silmeye başlamıştım Bu düşüncelerle hastane içinde ağır adımlarla yürürken iki doktorun konuşmasına şahit oldum.
    --30 yaşında akciğer kanseri olan bir kadına hastalığının oldukça ilerlediğini söylemek öyle zordu ki. Hem de Üçüncü Evre… Bazen nefret ediyorum bu meslekten.
    --Haklısın. İdam hükmünü mahkumun yüzüne karşı söylemek gibi bir şey. Üstelik de af yok. Temyiz yok.
    Doktorların arkasından konuştuğu kadın az ileride yürüyordu. Aramızda birkaç metre mesafe vardı. Yüzünü görmek istiyordum. Neden bilmem ama merak etmiştim. Hızlı adımlarla ona yetiştim. Uzun boylu, zayıf, şık giyimli bir kadındı. Fark ettirmeden yüzüne baktım. Biraz solgundu. Ama daha çok hüzün doluydu. Öylesine çekici ve öylesine güzeldi ki. Yüzündeki hüzün bile güzelliğini engelleyemiyordu. O yorgun adımlarla az ötemde yürürken gözlerimi ondan alamıyordum. Sonra kendime geldim. Bakışlarımı kaçırdım. Beni fark edebilirdi. Rahatsız olabilirdi. Ama o kadar iç dünyasına çekilmişti ki, kimseyi görecek durumda bile değildi.
    Belli etmeden onun her hareketini izliyordum. Hastane çıkışında bir süre durdu. Derin derin nefes almaya başladı. Gözleriyle etrafı taradı. Sonra gökyüzüne baktı. Sanki bir şey arıyordu. Ya da bu güzellikleri bir daha göremeyeceğini düşünüyordu. Bu düşüncemden rahatsız oldum. Belki de içinden dua ediyordu, kim bilir. Ama yüzündeki hüzün daha da artmıştı sanki. Düşünceliydi. İçinde yaşadıklarını o kadar merak ediyordum ki.
    Beş dakika öncesine kadar beni rahatsız eden kolesterol derdinden sıyrılmıştım. Aklıma bile gelmiyordu. Sadece kadını izliyordum. Aklımda sadece o vardı. Hüznün bile gölgeleyemediği güzellik vardı.
    Hastane bahçesinde ağır adımlarla bir süre dolaştı. Sonra yeşili bol olan sessiz bir yer bulup, oradaki banka oturdu. Elindeki telefona bir şeyler yapıp çantasına koydu. Sonra da çantasından kalın bir dosya çıkarıp dikkatlice okumaya başladı. Uzaktan izliyordum onu. Dosyayı tekrar çantasına koyduğunda derin bir sessizliğe büründü. Endişeli olduğu belli oluyordu. Ne de olsa hayatı o dosyadaki yazılanlara bağlıydı. Orada yazan değerlere, rakamlara… Üçüncü Evrenin ne olduğunu bilmiyordum ama doktor idam mahkumu dediğine sonun başlangıcı olmalıydı. Galiba o biliyordu, bu evrenin sonuçlarını. O yüzden de endişeleniyordu.
    Yanına gitmek, onunla konuşmak istedim ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Çekiniyordum. Daha fazla üzülmesini istemiyordum. Belki yalnız kalmak isteyebilirdi. Belki de acısını tek başına yaşamak… Hem böyle bir durumda olan kişiye ne söylenebilir ki. Zaten bir kaç dakika önce bir insana söylenebilecek en ağır cümleleri duymuştu. Nasıl teselli edilebilir ki. Ama gitmeliydim yanına. Bir şekilde onunla tanışmalıydım. Başka türlü rahat edemeyecektim.
    --Merhaba.
    Şaşkın bir şekilde yüzüme baktı.
    --Merhaba.
    Gerçi bu söz dudaklarından kendiliğinden döküldü. Anlamsızca…
    Gülümsüyordum ama yüzümdeki gülümseme daha öncekilere benzemediğini biliyordum. Çünkü kendimi zorluyordum.
    --Bence en iyisini siz yapıyorsunuz. Hastane gibi böylesine soğuk bir ortamın en güzel yerini bulmuşsunuz kendinize.
    Anlamamıştı. Saf saf yüzüme bakıyordu. O kadar çaresizdim ki ben de. Saçma sapan sözcüklerle kadının ilgisini çekmeye çalışıyordum.
    --Bir arkadaşım yoğun bakımda kalıyor. Kalp krizi geçirmiş. Onu görmeye geldim ama bana göstermiyorlar. Kaç saattir bekledim, göremedim. Durumuyla alakalı bir şey de söylemiyorlar.
    Sonra sesimin tonuna biraz merak unsuru katarak sordum.
    --Siz de mi birini ziyarete geldiniz?
    Aslında onu yönlendirmek istiyordum. İstediğim cevabı vermesini bekliyordum.
    Bir süre şaşkınlığını üzerinden atamadı.
    --Efendim? Şey… Evet… Evet, bir arkadaşımı ziyarete geldim.
    Sahte bir endişe içinde sordum.
    --Umarım durumu iyidir?
    --Evet... Evet, gayet iyi… Yakında tamamen iyileşecekmiş. Hiçbir sorunu kalmayacakmış. Doktorları öyle söyledi.
    Sesi titriyordu. Sanki kabahat işlemiş bir çocuk masumiyeti içinde konuşuyordu.
    Yüzüne sevgiyle baktım. Dudaklarımda hafif bir gülümseme vardı. Sesimin titremesinden korktum.
    --Umarım arkadaşınız tamamen iyileşir. Umarım tez zamanda ayağa kalkar. Bunu yürekten diliyorum.
    Başını önüne eğdi.
    --inşallah.
    Ama umutsuz olduğu belli oluyordu. Sanki biraz önce yakında tamamen iyileşecek, hiçbir sorunu kalmayacak diyen o değilmiş gibiydi. Gerçi bu sözlerde farklı bir ima gizliydi.
    İkimiz de birbirimize yalan söylüyorduk. Ama ikimiz de yapmacıktan uzaktık. İkimizin yalanları da oldukça masumdu.
    Bir süre sessiz kaldık. Bir şeyler söylemeliydim, en azından sohbeti devam ettirecek bir şey. Aklıma sadece hasta ve hastane ile ilgili sözcükler geliyordu. Oysa ben onu bu ortamdan uzaklaştırmak istiyordum. Yüzündeki bu hüznü silmek istiyordum.
    Bir anda kendisine elimi uzattım.
    --Ben, Kerem…
    Gülümsedi. Belki de ilk kez… Öyle güzeldi ki. Eli o kadar sıcaktı ki. Ya da bana öyle gelmişti.
    --Ben de, Hayat…
    --Çok memnun oldum, Hayat Hanım. Sizi tanıdığıma gerçekten çok mutlu oldum.
    Abartılı bir coşku vardı, sesimde. O da bu coşkuya kayıtsız kalamadı.
    --Ben de çok memnun oldum, Kerem Bey.
    Sürekli sorular soruyordum. Bunu yaparken de neşeli tavırlar sergiliyordum. Aslında zihnindeki karabulutları dağıtmak istiyordum. Annesi, babası ve bir kız kardeşi varmış. Bir devlet dairesinde memur olarak çalışıyormuş. Ama son günlerde işine pek sık gitmiyormuş. Zaten yıllık iznini kullanıyormuş. İzni bitince belki de işten ayrılabilirmiş. Bu son sözleri söylerken bakışlarını kaçırıyordu. Ben de pek fazla üzerine gitmedim. Kendimden bahsederken de oldukça neşeli bir profil çiziyordum.
    --35 yaşımdayım. Kendime ait bir ofisim var. Sigorta poliçesi satıyorum. İki kardeşim ve annem var. Kardeşlerimin ikisi de evli. Annemin tek düşüncesi bir an evvel beni eli yüzü düzgün biriyle evlendirmek. Kadının tek kriteri bu. Eli, yüzü düzgün biri… Haftada bana en az iki tane kısmet buluyor.
    Benim bu neşeli tavrıma Hayat da gülümseyerek katılıyordu.
    --Siz de üzmeyin kadını. Bir an önce evlenin.
    --Aslında iki kardeşimi de annem evlendirdi. İkisi de onun bulduklarıyla evli. Yani bir nevi görücü usulü… Ama ikisi de gayet mutlu. Çocukları bile var.
    --Demek ki anneniz bu işi biliyor. Bence siz onun bulduğu biriyle evlenin. Hem siz annenizin baskısından kurtulur, mutlu olursunuz. Hem de onu mutlu etmiş olursunuz.
    --Ben evlensem asıl o zaman sorun başlayacak. Asıl annem o zaman boşlukta kalacak. Çünkü onun tek işi bu. Oğlu için birini bulmak değil, o kişiyi aramak. Böyle avunuyor. Böyle zaman geçiriyor.
    Normal bir ortamda böyle bir konuyu asla açmazdım. Ama farklı bir ortamdaydım. Değer yargılarımı düşünecek zaman değildi. Bir an durdum. Hiç düşünmeden bir soru sordum.
    --Siz evli misiniz, Hayat Hanım? Parmağınızda yüzük göremedim?
    Sol elini düz tutup bir süre anlamsız gözlerle baktı. Sonra da gülümseyerek bana döndü.
    --Hayır. Evli değilim.
    Sesinde farklı bir duygusallık vardı ama kendisini çabuk toparladı.
    --Belki de evlenmem için baskı yapan bir annem olmadığından…
    İkimiz de güldük.
    O an güzelliğine övgüler sıralamak geldi içimden. Sustum. Bir başlayabilsem zaten susmazdım.
    --Hayat Hanım. Haydi, bir yere gidip bir şeyler yiyelim. Tam da yemek vakti…
    Önce kabul etmedi. İşi olduğunu söyledi. Ama o kadar ısrarcıydım ki. Ve o kadar şirinlikler yapıyordum ki. Dayanamadı.
    Ağır adımlarla park yerine doğru yürümeye başladık. Hayat’ı içinde bulunduğu durumdan kurtaramıyordum. Bir an için bile kendi dünyasına çekilse yüzündeki hüzün belli oluyordu. O yüzden de sürekli konuşuyordum. Belki de hayatımda hiç olmadığı kadar konuşuyordum.
    Arabada da sessizliği devam ediyordu.
    --Hayat Hanım. Nerede yemek yemek istersiniz?
    Yüzüme öyle güzel baktı ki. Sanki bir teslimiyet vardı bu bakışlarda.
    --Bilmem. Siz nerede isterseniz…
    Başka bir şey sormadı. Yol boyunca tek bir laf bile etmedi. Ben de konuşamıyordum. Sanki tüm sözcük stoğumu bitirmiş gibiydim. Yüzüne bakmaya çekiniyordum. Yüzündeki hüznü görmeye dayanamayacağımı biliyordum.
    Sahilde salaş bir lokantaya gittik. İçerisi yeterince kalabalıktı. İki kişilik bir masa bulup oturduk. Garson siparişleri almaya geldiğinde salata dedi.
    --Sadece salata almak istiyorum.
    Gülümseyerek karşı çıktım.
    --Bence çok ideal bir kilonuz var. Eğer düşünceniz diyet yapmaksa inanın bana, buna hiç ihtiyacınız yok.
    Hafifçe gülümsedi.
    --İsterseniz bu işi bana bırakın.
    Sonra da cevabını beklemeden garsona siparişi verdim.
    Gergindi. Hiçbir şeye adapte olamıyordu. Biraz olsun ilgimi üzerinden çektiğimde sisler ülkesinde kayboluyordu. Yemek geldiğinde onu da iştaha getirmek için hemen birkaç lokma aldım. Ama Hayat benim kadar aceleci davranmıyordu. Lokmaları hem küçük hem de hareketleri oldukça yavaştı. Zoraki yediği belli oluyordu. Gerçi benim de ondan farkım yoktu. Benim de lokmalar boğazıma diziliyordu.
    --Keşke sadece salata almama izin verseydiniz. Pek aç değildim. Bunca yiyeceklere yazık olacak.
    --Acele etmemize gerek yok, Hayat Hanım. Nasılsa bizi kovacak değiller ya. Yemeğimizi bitirdiğimiz zaman kalkarız.
    --Sizi de işinizden ettim.
    --Rica ederim. Merak etmeyin, benim ofiste çalışanlar var. Bugün bütün günümü size ayırabilirim. Hem sayenizde ben de biraz olsun kaytarmış olurum.
    Nezaketen gülümsedi. Ama sıkıntısını atamıyordu üzerinden. Haklıydı. İçinde pimi çekilmiş bir el bombası taşıyordu. Sanırım ne zaman patlayacağını biliyordu.
    Dayanamayıp sordum.
    --Hayat Hanım. Sizin bir sorununuz var sanki. Yoksa hastanede yatan o arkadaşınıza mı üzülüyorsunuz?
    Yine yönlendirici bir soru sormuştum.
    --Şey, evet…
    Bir süre yüzüme baktı. Sonra da tane tane konuştu. Sesindeki hüznü hissedebiliyordum.
    --Arkadaşım akciğer kanseri…
    Normal bir zamanda olsak aşırı bir tepki verirdim. Ama kendimi tuttum.
    --Kanser mi? Allah yardımcısı olsun. Üzüldüm. Umarım şifa bulur. Tıp çok ilerledi. Artık neredeyse tüm hastalıkların çaresi var.
    Söylediklerime kendim de inanmıyordum. Ne de olsa söylenmek için söylenen sıradan sözcüklerdi. Bakışları hala üzerimdeydi. Üstelik de tepkisiz davranıyordu. Ama çektiği duygusal acıyı saklıyordu.
    --Sanırım iyileşme şansı pek yok. Çünkü hastalık çok ilerlemiş. Yani Üçüncü Evrede…
    Üzüntümü saklamak için bir çaba sarf etmenin anlamı yoktu. İçimden geldiği gibi davranıyordum.
    --Üçüncü Evre mi? O ne demek…?
    Metanetini hala koruyordu.
    --Eğer iyi bakılırsa en fazla bir yıllık ömrün var, demek.
    O an mideme bir yumruk yemiş gibi hissettim. Bu kadarını beklemiyordum. Oysa görünüşte gayet sağlıklıydı. Ya da öyle görünüyordu. Bir yıl… En fazla… O da iyi bakılırsa… Bu haksızlıktı. Böylesine genç, böylesine güzel bir kadının ölmesi…
    Aman Tanrım…
    Hayat’ı hasta olarak görmeye alışmıştım. Evet, kötü bir hastalığı vardı. Ama onun adını ölümle aynı cümle içinde kullanmak hiç aklıma gelmemişti. Evet, hastaydı. Ama hep de hasta olarak yaşayacak sanıyordum. Hayat ve ölüm… Hayır, bu olamazdı. Olmamalıydı.
    --Lütfen, Hayat Hanım… Arkadaşınız hakkında bu kadar olumsuz düşünmeyin. Yarının neler getireceğini bilemezsiniz. Kimse de bilemez. Ben umutluyum, arkadaşınız eski sağlığına kavuşacak. Siz de inanın. O kişi yeniden ayağa kalkacak.
    Bu sözleri o kadar yürekten söylemiştim ki; gülümsedi. Gülümsemesi içtendi.
    --Umarım dediğiniz gibi olur, Kerem Bey.
    Bir şey hatırlamış gibi konuşmanın seyrini değiştirdim.
    --Sahi, biz neden hala birbirimize siz diye hitap ediyoruz ki. Lütfen bundan sonra bana sadece Kerem deyin. Ben de sana Hayat diyeceğim. Sakıncası var mı?
    Yeniden gülümsedi. Gülümsediği zaman o kadar güzel oluyordu ki.
    --Hayır, yok. Hiç sakıncası yok, Kerem.
    İkimiz de güldük. Birlikte gülmek o kadar güzeldi ki.
    Başarmıştım. Sonunda Hayat’ın yüzündeki hüznü biraz olsun silmiştim. İçindeki karabulutları dağıtmıştım. En azından şimdilik… Bu da bir şeydi. Yanındaydım. Üstelik de bana güveniyordu. Bunu hissediyordum.
    Hesabı ödeyip kalktığımızda ikimizin de yüzünde bir gülümseme vardı ama yine de o gülümseme içimizde sakladığımız düşünceleri tam olarak engelleyemiyordu. Arabaya bindiğimizde elini direksiyonu tutan elimin üzerine koydu.
    --Kerem. Sana çok teşekkür ederim. Ama eve gitmem gerek.
    --Elbette, Hayat. Kusura bakma. Genelde çenem bu kadar düşük değildir. Bugün nedense bir şey oldu bana.
    Yüzüme bakarak gülümsedi.
    --Bence çok sevimliydin.
    Bir şey diyemedim. Gülümseyemedim bile.
    Arabada yeniden sessizliğe büründük. İkimiz de konuşamıyorduk. Sanki bir şey bizi engelliyordu. İkimiz de belli bir tedirginliği yaşıyorduk. Evine yaklaştıkça Hayat’ın tedirginliği daha da arttı. İçinde sakladığı duygular harekete geçmişti. Çantasını tuttuğu eli istemsizce titriyordu. Yüzü daha da solmuştu.
    --Hayat…?
    Cevap vermedi. Sabit bir noktaya bakıyordu ama bir yeri gördüğünü sanmıyordum. Titremesi artmıştı. Daha fazla dayanamadı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı.
    --Hayat…!
    Arabayı uygun bir yerde park ettim. Elini tuttum.
    --Hayat, ne oldu? Neden ağlıyorsun?
    Ne yapacağımı bilemiyordum. Nasıl teselli edeceğimi bilemiyordum. Öylesine çaresizdim ki. Biraz önce uzun uğraşlar sonucu gülümsettiğim kadın şimdi hıçkırıklara boğulmuştu.
    --Hayat, ne olur yapma. Kendimi çok kötü hissediyorum.
    Belki de ağlaması lazımdı. İçinde gün boyu biriktirdiği tüm olumsuzlukları belki de bu şekilde dışarı atabilirdi. Ama dayanamıyordum ağlamasına. Onun bu hıçkırıkları benim de içimi dağlıyordu.
    --Hayat. Ne olur konuş benimle. Lütfen.
    Yüzüme baktı. Gözyaşları yanaklarını tamamen ıslatmıştı. İsyan eder gibi haykırdı.
    --Ben kanserim, anlıyor musun! Kanser…! Yakında öleceğim!
    O yeniden hıçkırıklara boğulurken ben susuyordum. Bir şey söyleyemedim. Gerçi bu durumda olan birini hangi söz teselli edebilirdi ki. Ya da hangi söz inandırıcı olabilirdi. Çaresizdim. Bir o kadar da güçsüz…
    Düne kadar benim de kendi hayatıma karşı isyanlarım vardı. Sorunlarım, ilişkilerim, faturalar, yaşamın zorluğu… Hepsi öyle sıradan şeylerdi ki. O an yaşamanın tek bir amacı var diye düşünüyordum. Yaşamanın kendisi…
    Ellerini sımsıkı tutuyordum. İçim kan ağlıyordu bu güzel gözlerden akan yaşlar için. Bir dileğim olsa, tek bir dileğim; Hayat’ı yeniden güldürmek için kullanırdım. Onu yeniden hayata döndürmek için… Bunu yapardım.
    Sonra elimi omzuna attım. Başını omzuma gömdü. Bir şey yapamıyordum ağlamasına. Durduracak gücüm yoktu. Sadece sarıldım. Sadece yanında olduğumu bilsin istedim. Keşke acılarını paylaşabilseydim.
    Uzun süre ağladı. Sonra kesik kesik hıçkırmaya başladı. Sonra da sustu. Gözleri kapalıydı. Hafif hafif saçlarını okşamaya başladım.
    Fısıltı şeklinde konuşuyordu. İçliydi.
    --Çok kötüyüm, Kerem. Kaç aydır tedavi görüyorum. Umudum yoktu ama yine de bir umut işte. Bu sabah sonuçları aldım. Kanserli hücre her yeri sarmış. Düşünebiliyor musun, düşmanlar bedenimde. Sahip olduğum, sığındığım kale düşman işgali altında. Yakında tamamen ele geçirecekler.
    Benim de canım yanıyordu. Duygularım kanıyordu. Gözyaşlarım içime akıyordu.
    --Seni anlıyorum.
    Başını omzumdan hızla çekerek doğruldu. Kolumu omuzundan almak zorunda kaldım.
    --Beni anlıyor musun. Demek beni anlıyorsun, ha. Siz beni anlayamazsınız, Kerem Bey! Kimse de anlayamaz! Beni anlamak için tüm yaşadıklarımı teker teker yaşamanız lazım! Kemoterapiyi, radyoterapiyi… Yuttuğum tonlarca ilacı…! Beni anlamanız için insanların bana nasıl acıyarak baktıklarını görmeniz lazım! Sabah uyandığınızda bu günde ölmemişim diye sevinmeniz lazım!
    Bir an irkildim. Ben hiç bunları hiç düşünmemiştim. Bir süre sustu. Derin derin nefes alıyordu. Sonra yüzüme baktı. Biraz olsun sakinleşmişti. Öyle mahcup bir ifadesi vardı ki; sanki sesini yükselttiği için özür diliyordu bu bakışıyla. Zaten biliyordum, o an bağırdığı, isyan ettiği kişi ben değildim. Hem bu şekilde rahatlayacaksa eğer, bana istediği kadar bağırabilirdi. Yeniden konuşmaya başladığında sesi titriyordu. Daha bir duygusallaşmıştı. Öfke yoktu.
    --Biliyor musun, Kerem… Bu koskoca dünyada öylesine yalnız hissediyorum ki kendimi. Sanki tüm dertler benim sırtımda gibi. Sanki bu dünya ancak ben ölünce kurtulacakmış gibi. Kendimi zaten bu dünya için bir fazlalık gibi görmeye başladım son günlerde… Sanki ben ölünce herkes rahat edecek. Çok yalnızım, Kerem. Ben çok yalnızım.
    Sesimin titremesine aldırmıyordum artık.
    --Doktor tam olarak ne söyledi?
    Yüzüme baktı.
    --Üçüncü evre ile ilgili bir şeyler söyledi. Sesi beynimde yankılanıyordu. Kendimi hep güzel şeyler için şartlamıştım. Doktor hastalığımın her yere sıçradığını söyleyince o an düşünme yetimi kaybettiğimi sandım. Sözlerinin anlamını kavrayamıyordum. Panik halindeydim. O an yanından kaçmak istedim. Sanki o sözleri duymazsam hastalığım beni ele geçiremeyeceğini düşünüyordum. Ve odasından kaçarak uzaklaştım. Sonrasını biliyorsun zaten…
    --Ben yanındayım, Hayat. Yalnız değilsin. İnan bana, her zaman yanında olacağım.
    Yüzüme baktı. Güzel gözlerindeki yaşlar henüz kurumamıştı.
    --İyi ki varsın. Bugün iyi ki karşıma çıktın. Yoksa ben bu travmayı atlatamazdım.
    --Ama ilk karşılaştığımızda oldukça güçlü görünüyordun. Benden bile güçlü…
    --Sen öyle san. O anlarda ne kadar kötü bir durumda olduğumu tahmin bile edemezdin. Aklımdan öyle aptalca düşünceler geçiyordu ki. Hatta çantamdaki tüm ilaçları yutmak da bunlardan biriydi. Belki de sen beni yeniden hayata döndürdün.
    Hınzırca gülümsedi.
    --Tabi, şimdilik…
    --Saçmalama, Hayat. Böyle kötü fikirleri kafandan at. Seni sevenleri düşün.
    O an yüzünde bir endişe oluştu.
    --Sahi, Kerem… Bizimkilere ne söyleyeceğim? Ya da nasıl söyleyeceğim? Benimle birlikte gelmelerini istemedim. Üstelik de telefonumu bilerek kapattım. Eminim defalarca aramışlardır beni. Onlar da sabahtan beri benden gelecek müjdeli haberi bekliyorlar.
    --İstersen bir şey söyleme. En azından bugün söyleme. Daha sonuçlar belli olmamış, de. Ya da yeni tetkikler yapacaklarmış, de. Geçiştir şimdilik. Halin çok kötü çünkü. Biraz kendine gel. Sen bu düşünceye alış, sonra söylersin. Telefon için de şarjı bitti, dersin.
    --Sanırım en doğrusu bu.
    Bir yerden su aldık. O suyla yüzünü yıkadı. Sonra da kağıt havluyla sildi. Yüzündeki solgunluğu kapatmak için de hafif bir makyaj yaptı. Evine doğru giderken biraz olsun kendine gelmişti. Kartvizitimi uzattım.
    --Hayat, burada telefon numaram yazılı. Yarın öğle vakti beni arıyorsun ve buluşuyoruz, anladın mı?
    Şaşırmıştı.
    --Neden? Zaten sana yeterince zahmet vermedim mi?
    Kararlıydım.
    --Lütfen, Hayat… Yarın buluşuyoruz ve o doktora birlikte gidiyoruz. Anlaştık mı? Her şeyi öğrenmek lazım. Kaçarak bir şey elde edemeyiz.
    Çoğul cümleler kullanıyordum. Tavrım hoşuna gitmişti. Gülümseyerek başını salladı.
    --Peki. Dediğin gibi olsun.
    Evlerinin kapısında arabayı durdurdum. Ben de indim. Ona elimi uzattım. Ama o kollarını açarak bana sarıldı. Öyle sıcacıktı ki.
    --Teşekkür ederim. Her şey için teşekkür ederim sana, Kerem.
    Sonra da apartmandan içeri girdi. Bir süre arkasından baktım. Gerçekten de yalnızdı. Çok çaresizdi. Üzerinde taşıyamayacağı kadar büyük bir yük vardı.
    xxx
    Hayat telefon ettiğinde saat 12 ye geliyordu. Hastanede buluşalım teklifini kabul etmedim. Kendisini evinden aldım. Arabada gülümseyerek konuşuyordu benimle. Dünkü o kötü durumundan sıyrılmıştı. Ya da öyle görünüyordu. İçindeki fırtına dinmişti. Ya da çok iyi gizliyordu.
    Doktoru aradığımızda hemen gelebileceğimizi söyledi. Kısa bir zaman sonra odasındaydık. Hayat’ın yüz ifadesini gördüğünde sevindi. Bu hastalığın en önemli ilacının moral gücü olduğunu özellikle belirtti. Hayat pek fazla konuşmuyordu. Benim içimde ise sorulması gereken onlarca soru vardı. Daha öncesinde kanserle ilgili bir şeyler biliyordum. Onlar da tamamen ya kulaktan dolma bilgiler ya da tanıdıkların yaşadıklarında edindiğim izlenimlerdi. İlk kez gerçek anlamda bir şeyler öğrenmek istiyordum.
    --Doktor Bey. Hayat Hanım’ın durumunu bize anlatabilir misiniz? Ama ne olur, bizim anlayabileceğimiz şekilde…
    Gülümsedi. İnanıyorum ki daha önce pek çok kez bizim yaşadığımız durumla karşılaşmıştı.
    --Hayat Hanım bize geldiğinde hastalık oldukça ilerlemişti. Kemoterapi, radyoterapi uyguladık. Bunun sonucunu almak istedik. Ama tümörler lenf bezleri de dahil pek çok organı sarmıştı. Dünkü tetkiklerde gördük ki tümörlerin çapı oldukça büyük. Yani hastalık üçüncü evrede...
    --O ne demek? Yani üçüncü evre…?
    Bir süre durdu. Hayat’ın yüzüne baktı. Oysa Hayat oldukça sakindi. Sanki sorun bir başkasına aitmiş gibi dinliyordu. Doktorun bakışlarıyla kendine geldi.
    --Lütfen anlatın, Doktor Bey. Bütün gerçekleri bilmek istiyorum. Nelerle karşılaşacağımı bilmek istiyorum.
    --Bu evre çok tehlikeli bir dönem, Hayat Hanım. Şu an ki durumunuzla ortalama ömrünüz bir yıl diyebilirim. Gerçi çok nadir olarak bunun üzerinde hatta çok üzerinde yaşayanlar olabildi. Onlar tedaviye uyum sağlayabildiler.
    Doktorla konuşurken Hayat oldukça rahattı. Sesi hiç titremiyordu. Onu hayranlıkla izliyordum.
    --Yani tedaviye uyum sağladılar ama yine de öldüler, öyle mi?
    --Evet. Tedavinin amacı da zaten bu. Hastanın ömrünü uzatmak...
    O an Hayat’ın gözlerine baktım. Sarsılmıştı ama belli etmiyordu. Yarası acıyordu ama acısını saklıyordu. İsyanı vardı ama çaresizdi. Haykırışlarını kimsenin duymayacağını biliyordu.
    Doktorla 15 dakika kadar konuştuk. Hastalığın seyriyle ilgili bir şeyler anlattı. Zamanla akciğer zarında iltihaplanma olacağından bunun da akciğerde su toplamasına neden olacağından bahsetti. Çok ağrılı bir dönemmiş. Üstelik de solunum güçlüğü çekmeye neden olabilirmiş. Hastanın psikolojisiyle alakalı bir şeyler de söyledi. Ama ben sadece o bir yıllık ömre takılmıştım. Dinliyordum ama kendimi o kadar kötü hissediyordum ki. Zaman zaman Hayat’a bakıyordum. Onun tepkisini ölçmek istiyordum. Güçlü görünmeye çalışıyordu. Sanki bir başkasıyla alakalı konuşuyorduk. Oysa özne kendisiydi.
    --En kısa zamanda yeni bir tedaviye başlamamız lazım.
    Doktorun busözünden sonra Hayat ayağa kalktı. Ona elini uzattı. Anlamıştım, konuşma bitmişti. Sonra da oradan ayrıldık.
    Hastane koridorunda ikimiz de sessizce yürümeye başladık. Bir süre sonra Hayat koluma girdi. Sanki; iyi ki varsın, diyordu. Sanki varlığımdan destek alıyordu. Bu şekilde dışarı çıktık. Ama ikimiz de konuşmuyorduk.
    Hayat arabada da sessizliğini korudu. İçinde fırtınalar esiyordu, biliyorum. Düşünüyordu. Yarınını düşünüyordu. Sonra birden elimi tuttu. Gülümsedi.
    --Teşekkür ederim, Kerem. Varlığın benim için o kadar değerli ki.
    Gülümsemesi içtendi. Sesinde en küçük bir korku, endişe yoktu.
    --Senden bir şey isteyebilir miyim?
    --Elbette, Hayat. Ne istersen…
    Gülümsemesi devam ediyordu. Çok masumdu.
    --Çimlerin üzerinde oturmak istiyorum. Yiyecek olarak hafif bir şeyler alıp sere serpe uzanmak istiyorum. Olabilir mi?
    Yüzüne baktım. Gülümserken sadece başımı sallayarak onayladım. Konuşamadım. Sesimin titremesinden korktum.
    Yol boyunca ikimiz de konuşmadık. Kadıköy Sahil Yolundan Caddebostan’a geldik. Arabayı büyük bir marketin otoparkına çekip içeri girdik. Alışverişimizi yapıp yürüyerek sahile indik. Sahil her zaman ki gibi insanları ağırlıyordu. Kimi portatif sandalyelerinde kimi de yere serdikleri örtülerin üzerinde oturuyordu. Çimlerde oturanlar da vardı. Uygun bir yer bulup çimlerin üzerine oturduk. Hayat etrafa neşeli gözlerle bakıyordu.
    --Ne iyi ettik de geldik. Biliyor musun, uzun zamandan beri böyle bir yere gelmek istiyordum. Buradaki insanlara öyle çok imreniyordum ki.
    Bir süre dudağındaki gülümsemeyle yüzüme baktı. Sevgi doluydu.
    --Sana çok teşekkür ederim, Kerem.
    Poşetten yiyecekleri çıkartırken ben de gülümsemesine kayıtsız kalamadım.
    --Asıl ben sana teşekkür ederim. Sayende temiz bir hava alıyorum.
    --Çok iyisin, Kerem. Gerçekten… Daha dün tanıdım seni, bak bugün neler paylaşıyoruz.
    Sonra bir şey hatırlamış gibi sordu.
    --Hayatında biri var mı?
    Böyle bir soru sormasını beklemiyordum.
    --Nasıl yani…?
    --Öyle iyi birisin ki. Ben senin içinde yaşadıklarını biliyorum. Sert görünümlüsün ama çok da duygusalsın. Pek çok kadın için ideal birisin. O yüzden soruyorum; hayatında biri var mı, diye.
    Nasıl bir cevap vereceğimi bilemedim.
    --Şey… Evet. Daha doğrusu, Hayır.
    O an öyle bir kahkaha attı ki. Ben bile şaşırdım.
    --Çok tatlısın Kerem. Sanki yaramazlık etmiş bir çocuk gibisin. Evet mi, hayır mı. Korkma, seni onun elinden almam.
    Zoraki gülümsedim.
    --Aslında biri vardı ama ayrıldık. Daha doğrusu anlaşamadık.
    Bir anda yüzündeki gülümseme kayboldu.
    --Öyle mi. Çok üzüldüm, Kerem… Neyi paylaşamadınız ki? Ya da neden ayrıldınız? Ne kadar sürdü ilişkiniz?
    Soruları peşpeşe sıralıyordu. Ama ben yine de kaçamak cevaplar veriyordum.
    --Bilmem. Galiba ikimizin de kendi doğruları vardı. İkimiz de değişmeyi reddediyorduk. Yine de iki yıldan fazla sürdü. Sonunda ayrıldık.
    Üzgün olduğu yüzünden belli oluyordu.
    --İki yıldan fazla mı? İki insanın birbirini tanıması için yeterli bir süre oysa. Yine de birbirinizden hoşlanmamış olsaydınız bu kadar sürmezdi.
    Bu konunun açılması beni rahatsız etmişti. Hayat’ın derdine karşı benimki… Hiç de adil değil. O hayatıyla mücadele ederken ben nelerden bahsediyordum. Parçalanmış gibiydim. Bir yanım deli dalgalarla boğuşurken diğer yanım Hayat’ın karşısında yaramaz bir çocuk gibi duruyordu. Ayrılmış olsam da bu ilişki sanki bir suçun itirafı gibiydi. Hem de affedilmeyen bir suçun… Öyle hissediyordum. O ise sürekli sorular soruyordu.
    --Söylesene, Kerem… Hala onu seviyorsun, değil mi?
    Yüzüne bakmadan cevapladım.
    --Bilmiyorum. Emin değilim aslında…
    --Adı ne?
    Zorlukla cevaplıyordum. İçimdeki fırtına devam ediyordu.
    --Nil. Yani Nilüfer.
    --Nilüfer. Ne güzel bir isim. Kerem, ben sana çok kötülük yapıyorum.
    --Kötülük mü? Bu da nereden çıktı?
    --Tabi. Belki de şu an ilişkini kurtarmak isterdin. Belki de onun yanında olmak isterdin. Ben sana ayak bağı oluyorum.
    --Hayat. Lütfen, böyle konuşma. Ben şu an senin yanında olduğum için çok mutluyum.
    Hafifçe gülümsedi. Mahcup bir ifade vardı yüzünde.
    --Eğer onu seviyorsan bırakma, Kerem. Sonra çok pişman olursun. Geride çözülmemiş bir problem bırakırsan ileride yaşayacağın olası ilişkini de etkiler.
    Cevap vermedim. Aslında haklıydı. Nilüfer’i hala seviyordum. Ama aşırı inatçıydı. Pire için yorgan yakabilen cinsten... Pek çok kez kavga ettik. Ama yine de ayrılığımız kısa sürdü. Küçük bir bahane yaratarak yeniden aramıza köprüler kurduk.
    Ben sessiz kalınca Hayat da fazla üzerime gelmedi. Yiyeceklerden yemeye başladı. Sonra da bilgiç bir şekilde bana baktı.
    --Sakın onu sahiplenmeye kalkma.
    Şaşırdım. Ne demek istediğini anlamadım.
    --Ne?
    --Sakın onu sahiplenmeye kalkma, dedim. Yani kendi doğrularını ona dayatma. Kendi ayakları üzerinde durmasına izin ver. Her zaman korumaya kalkma.
    --Ne demek istiyorsun, Hayat? Bu sözler de nereden çıktı?
    Güldü.
    --Bazı kadınlar sahiplenilmeye dayanamazlar. Sanki bir kafese kapatılmak gibi gelir onlara. Sana akıl hocalığı yapıyorum. Kadınlar hakkında bilinmeyenleri söylüyorum. Bedava yaşam koçluğu, daha ne istiyorsun.
    Bunu söyledikten sonra küçük bir kahkaha attı. Gerçekten gülüyor muydu yoksa içindeki duygularını mı bastırıyor, anlaşılmıyordu.
    --Ama koçluğum pek uzun sürmeyecek. O yüzden de sen önerilerimi bir an evvel ciddiye al. İlişkini kurtarmaya bak…
    Bir şeyler söylemek istedim. Sözlerindeki imayı anlamıştım. Bana fırsat vermedi.
    --Keşke Nilüfer’le bir kez olsun konuşma şansım olsaydı.
    Hiç cevap vermedim. Belki de bu konunun uzamasını istemiyordum.
    Saatlerce çimlerin üzerinde oturduk. Çok rahat davranıyordu. Kimi zaman neşeli gülücükler saçıyor, kimi zaman da kollarını yastık yapıp yere sırtüstü yatıyordu. Hastalığından hiç bahsetmeden sürekli konuşuyordu. En basit konuları bile büyük bir ciddiyetle anlatıyordu. Öyle tatlıydı ki. Ama konuşmalıydım. Hastalığıyla ilgili planlarını bilmeliydim.
    --Hayat. Doktorun dediği tedavi…
    Bir anda yattığı yerden doğruldu.
    --Kalkalım mı? İstersen biraz da deniz kenarında dolaşalım.
    Çaresizce kabul ettim.
    --Tamam. Sen bilirsin.
    Sahilde yürürken iki koluyla birden koluma girdi. İyice sokuldu bana. Belki de beni bir liman olarak görüyordu. Sığınmıştı. Sanki bu dünyada bir tek ben varmışım gibi davranıyordu.
    Yavaş adımlarla yürüyorduk. Hava yavaş yavaş kararıyordu. Yüzüme baktı.
    --Çok yoruldum. Gidelim mi?
    Öylesine yumuşak bir ses tonuyla söyledi ki.
    Yine yavaş adımlarla arabaya kadar yürüdük. Kapıyı ona açtığımda bana gülümsedi. Acısını saklıyordu. Gözlerindeki hüzünden anlıyordum bunu.
    --Burasını çok sevdim, Kerem. Beni buraya yine getirirsin, değil mi?
    --Elbette geliriz. Yeter ki sen iste.
    --Belki Nilüfer de gelir. Kimbilir. Üçümüz… Sen, ben ve o…
    Yüzümü astım. Gördü.
    --Asma yüzünü hemen. Valla çocuk gibisin. Hemen de bozuluyorsun.
    Hayat’ın evine doğru giderken ikimiz de suskunluğumuzu koruyorduk. İkimiz de kendi fırtınamızda boğuşuyorduk. İçimde hastalığı ile ilgili cevap bekleyen sorular fazlasıyla birikmişti. Soramıyordum. İzin vermiyordu.
    Evine geldiğimde arabanın kapısını açtım. Yavaşça indi. Yine koluma girdi. Apartmana birlikte girip asansöre kadar eşlik ettim. Sonra bana sarıldı. Sımsıkı…
    --Bugün seni fazlasıyla yordum. Ne olur, hakkını helal et.
    --Bu ne biçim laf, Hayat. Lütfen böyle konuşma. Ben de sayende çok güzel bir gün geçirdim.
    Bir şey demedi. Asansör gelince kapıyı açıp kısa bir süre yüzüme baktı. Bakışlarından ürkmüştüm. Öyle çok şey söylüyordu ki.
    Arabaya bindiğimde hemen hareket edemedim. Yalnızdım, çaresizdim. Dahası, ne yapacağımı bile bilmiyordum.
    Sonra oradan uzaklaştım. Ama Hayat’tan uzaklaşamıyordum. Onun sevecen bakışları, sözleri benim içimi doldurmuştu. Gittiğim her yere onu da içimde taşıyordum.
    Hayat ertesi günü aramadı. Sonraki gün de ben aradım ama telefonu açılmadı. Sanırım uygun değildi. İyice merak etmeye başlamıştım.
    Sonraki günlerde ne kadar da arasam telefonlarıma cevap vermedi.
    Hafta sonu evine gittim. Apartman girişinde karşılaştığım kadından Hayat’ın hangi dairede oturduğunu öğrendim. Kapıyı kız kardeşi açtı. Ona Hayat Hanım’ın arkadaşı olduğumu, kendisini görmek istediğimi söyledim. Biraz sonra Hayat kapıda göründü. Beni görünce gülümsedi. Sadece elimi sıkacak sandım ama yine her zaman ki gibi bana sevgiyle sarıldı
    --Hoş geldin, Kerem. Bu ne güzel sürpriz.
    Sesi yorgundu. Kendisi de öyle… Bunları fark etmemiş gibi davranıp tatlı sert bir tepki gösterdim.
    --Defalarca aradım. Telefonuma neden cevap vermedin? Merak ettim seni.
    Mahçuptu. Kendini savunmak için bir şeyler söyleyeceğini sandım.
    --Haydi, içeri gel. Sana kahve ikram edeyim.
    Salona girdiğimde annesi oturduğu koltukta meraklı gözlerle bana bakıyordu. Ayağa kalkmak istediğinde rahatsız olmamasını söyledim. Elinden öptüm. Kadın karşı koymadı. Ama merakı artmıştı, bunu görebiliyordum.
    --Anne Bu, Kerem Benim arkadaşım. Annem, Türkan ve kız kardeşim Zuhal.
    --Memnun oldum.
    Havadan sudan konuşabiliyorduk sadece. Oysa Hayat’la yalnız kalmak istiyordum. Sorularıma henüz cevap alamamıştım.
    --Aslında seni dışarı çıkarmak istiyorum. Biraz hava alırdık. İstersen kahveyi dışarda içebiliriz?
    Annesinin yüzüne baktım.
    --Tabi annen izin verirse…?
    Annesinden izin almaya gerek görmedi. Bu dikkatimden kaçmamıştı.
    --Anne. Ben Kerem’le kahve içmeye gidiyorum.
    --Tamam, kızım. Geç kalmayın ama.
    Tekrar annesinin elini öptüm.
    --Merak etmeyin, efendim. Fazla geç kalmayız.
    Arabaya bindiğimizde sitemkar davrandım.
    --Seni merak edeceğimi biliyordun. Neden telefonlarımı açmadın, Hayat?
    Gülümsedi. Bu gülümsemesiyle kendini affettireceğini sanıyordu.
    --Seni yeteri kadar üzdüm, Kerem. Ben nasılsa öleceğim. Ölümüme tanıklık etmeni istemedim.
    Sinirlenmiştim. Farkında olmadan sesimi yükselttim.
    --Sana böyle konuşma, dedim! Kimin ne zaman öleceğini bir tek Tanrı bilir. Yarın belki de her şey çok daha güzel olacak! Neden kendini de beni de üzüyorsun ki!
    O da sertleşmişti. O da sesini yükseltti. İlk kez benimle bu tonda konuşuyordu. İsyan vardı, sesinde.
    --Bak bana, Kerem! Ne kadar zayıfladığıma bak! Kaslarımın eridi! Gücümün ne kadar tükendiğini biliyor musun, ha! Ağrı kesicilerle ayakta duruyorum ben!
    Durdu. Bir süre sessizce yüzüme baktı. Sanırım bir şeyler söylememi bekledi. Ne de olsa bir kadındı. Bir zamanlar diri olan bedeninin bu denli değişime uğramasına vereceğim tepkiyi merak ediyordu. Ama sustum ben. Sadece hiçbir şeyi yokmuş gibi davranıyordum. Sonra yorgun sesiyle yeniden konuşmaya başladı.
    --Önce umutlar ölür, derler. Bu sözü ilk kez duyduğumda ne anlama geldiğini hiç de önemsememiştim. Oysa o kadar doğru bir söz ki. Hayatım boyunca önemsediğim tüm değerler bir anda geri plana düştü. Düşünebiliyor musun; düne kadar o kadar çok planlarım vardı ki. Hepsi, ama hepsi bir anda önemsizleşti. İnsanı hayatta tutan değerler bunlar. Umutlar, hayaller, beklentiler… Ben hayallerimi yitirdim, Kerem. Umutlarımı, tüm beklentilerimi… Ben yarınlarımı kaybettim. Ve sen bana diyorsun ki; yarın her şey daha güzel olabilir. Bunu iyi niyetinle söylüyorsun, biliyorum. Ama benim bir geleceğim yok. Benim yarınım bile yok. Sadece bugün var, anlıyor musun. Bu an… Benim sahip olduğum başka hiçbir şey yok.
    Cevap veremedim. Yüzünde yenilmişliğin izleri kendisini o kadar belli ediyordu ki. O konuşurken çaresizliğini anlatıyordu. Benim çaresizliğim ise suskunluğumdaydı. O içinde yaşadığı fırtınaları gösterebiliyordu. Benim fırtınalarım sessiz yaşanıyordu ama içimde sağlam bir şey bırakmıyordu.
    Arabayı hareket ettirmeden önce yukarı baktım. Hayat’ın annesi ve kız kardeşi oradaydı. Kendisine baktığımı görünce el salladılar. Onlara karşılık verip yola çıktık.
    Bir süre ikimiz de konuşmadık. Sonra bana seslendi. Sesi o kadar müşfikti ki.
    --Kerem…
    Gözlerimi yoldan ayırmadan cevap verdim.
    --Efendim?
    Sesi hala çok yumuşaktı.
    --Yüzüme bakar mısın, lütfen?
    Baktım. O kadar huzur dolu bir gülümsemesi vardı ki. Gözlerine baktım. Canlılığını koruyordu. Üstelik de sevgi doluydu.
    --Ne olur bana kızma.
    --Bu nasıl bir söz, Hayat. Ben sana neden kızayım ki.
    --Biraz önce sana karşı sesimi yükselttim. Uzun zamandan beri birine bu tonda konuşmadım. Aslında hoşuma bile gitti. Evde kimseye bağıramıyorum. İsyanlarımı dile getiremiyorum. Çünkü onların gözünde görüyorum bana acıdıklarını. Seni çok daha yakın görüyorum kendime. Bu yüzden senin de bana acımanı istemiyorum.
    Bir an bu sözüne de karşı çıkmak istedim. Ama yapamadım. Sadece başımı salladım. Hayat’a acımıyordum aslında. Böylesi genç ve güzel bir kadının kaderine isyan ediyordum belki. Onu tanıyordum artık. Tanıdığım birinin hayatımdan uzaklaşmasını istemiyordum. Hayır, acımak değildi bunca üzüntümün nedeni. Bu başka bir şeydi.
    --Ben öleceğim, Kerem. Doktor en fazla bir sene dedi. Ama ben birkaç ay içinde öleceğim. Böyle söylediğime üzülme. Hem ben alıştım bu düşünceye. Ne de olsa herkes bir gün mutlaka ölecek. Çok daha genç insanlar ölüyor. Yeni doğan bebekler bile… Yine de ben şanslıyım. Yani pek çok kişiden… 30 yıl yaşadım. Düşünsene, hiç de az bir süre değil.
    Konuyu değiştirmek istedim. Çünkü sözleri moralimi bozuyordu.
    --Hayat. Ailenle bu konuyu konuştun mu? Onlara söyledin mi doktorla konuştuklarımızı?
    O kadar sakindi ki. Hatta benden bile…
    --Evet Her şeyi anlattım. Hastalığımın üçüncü evresinde olduğunu, tümörün her yeri sardığını, fazla bir ömrümün kalmadığını… Hatta tedavi olmayacağımı bile söyledim.
    O an öyle bir tepki gösterdim ki; ben bile şaşırdım. Arabayı uygun bir yerde durdurdum.
    --Nee! Ne demek tedavi olmayacağım. Hayat, sen ne diyorsun!
    Gülümsedi. Elini elimin üzerine koydu. Kendinden emin bir hali vardı. Bu hali beni korkutuyordu.
    --Biliyor musun. Şu an kendimi tamamen özgür hissediyorum. Hayatım boyunca başkaları benin adıma karar verdi. Ta en başından… Benin bu dünyaya gelmemi başkaları istedi. Onlar istedikleri gibi eğitti, beni. İstedikleri gibi yönlendirdi. Sonra büyüdüm. Onların istediği okula gittim. Onların istediği işi yaptım yıllarca. Sonra…
    Bir süre durdu. Kendi kendine güldü. Yüzünde alaycı bir ifade vardı. Başını iki yana salladı. Sonra da titrek sesiyle devam etti.
    --Sonra birini sevdim. Hem de yürekten… İstediğim gibi… Öyle ki ayaklarım yerden kesilmişti sanki. Bunca zaman bekledim ve en sonunda istediğim gibi bir mutluluğu elde ettim, demeye başladım. Ama o kişi sevgiyi sahip olmak olarak değerlendiriyordu. Ben ise paylaşmak olarak… Bana sahip çıktığını söylüyordu. Hem de gururla… Oysa ben ondan böyle bir şey istemiyordum Ki. Ben kendi kendime sahip çıkabilirdim. Bu davranışıyla benim kanatlarımı kırdığının farkında bile değildi. Sevgiyi kendi anlayışına göre yaşamak istiyordu. Kabul etmedim tabi. Ayrıldım ondan. Hem de canım yana yana, duygularım kanaya kanaya ayrıldım. Bir daha da yüreğime kimseyi almadım. Ya da hep o vardı aklımda. Onun varlığından kurtulamadım. Zaten başka kimseyi sevemedim.
    Sonra kendisini toparladı. Duygusallığından arınmıştı. Yüzüme baktı. Kararlı bir bakış vardı gözlerinde.
    --Pek çok kez öldüm ben, Kerem. Pek çok kez duygularımı, arzularımı acımasızca öldürdüler. Hayallerimi ezip geçtiler. Ama artık yeter. Artık kendi istediğim gibi ölmek istiyorum. En azından nasıl öleceğim konusunda kendim karar vermek istiyorum. Bunu bilmek beni özgürleştiriyor işte. İlk kez bu duyguyu tadıyorum içimde. İlk kez kendi kanatlarımın varlığına inanıyorum. İlk kez bu kanatların benim bedenimi taşıyacağına inanıyorum. Ben kendi kanatlarımla istediğim gibi o bilinmezliğe uçacağım, anlıyor musun. Bu yüzden kendimi özgür hissediyorum, Kerem. İlk kez bu denli mutluyum.
    Tüm söylediklerine yürekten inanıyordu. Tüm cümleler kararlı bir şekilde çıkıyordu dudaklarının arasından. Duygusal bir gülümsemeyle yüzüme baktı.
    --İlk kez ölümü uzak tutuyorum kendimden.
    Bu cümleyi söylediğinde boğazıma bir şey tıkanmıştı sanki. Konuşamadım. Bir şeyler söylemek istedim ama ne söyleyeceğimi bilemedim. Sadece onu izliyordum. İçimde bir fırtına başlamıştı. İsyan ediyordum. Susturamıyordum sessiz çığlıklarımı. Konuşamıyordum. Sadece yüzündeki huzuru seyrediyordum. Ama ben huzur bulamıyordum. İçimdeki isyanı dindiremiyordum.
    Sonra arabayı çalıştırdım. Nereye gideceğimi bilmeden bir belirsizlikte yol alıyordum. Önümde uzanan bu yol tam da hayatım gibiydi. Yaşıyordum aslında ama nasıl yaşadığımı bilmeden hayatımı tüketiyordum. Bir ömür içerisinde yol alıyordum ama o yolun beni nereye sürükleyeceğini bilmiyordum. Hayat, kendi hayatıyla ilgili kesin cümleler kullanıyordu. En azından kalan ömrü hakkında planları vardı. Benim hiçbir planım yoktu. Günübirlik bir hayat sürdüğümü düşünüyordum. Şimdiye kadar hiçbir şeyi elimde tutamadım. Hiçbir şeyi umursamadım. Sevdama bile sahip çıkamadım. Bu hayat hep böyle sürer sanıyordum. Yarını düşünmeden yaşıyordum.
    Sahil yolundan Maltepe’ye kadar gittik. Yol boyunca ikimiz de suskunluğumuzu koruduk. Arabayı uygun bir yerde park edip bir kafeye girdik. Oturmasına yardım ettim. Koltuğa otururken yüzündeki acıyı gördüm. O an gözlerini sımsıkı yumdu. Onu böyle görmek benim de canımı yakıyordu. Yanındaki koltuğa oturdum. Sonra Hayat’ın yüzüne endişeli bir şekilde bakarak sordum.
    --Peki, ailen nasıl karşıladı senin tedaviyi reddettiğini?
    Hafifçe gülümsedi.
    --Ben kahve içmek istiyorum.
    --Peki.
    Masadan kalkıp kahvelerimizi aldım. Tepsi içerisinde getirip yeniden masamıza oturdum. Ama sorduğum sorunun cevabını hala almamıştım. Israrımı sürdürdüm.
    --Seni dinliyorum?
    Neden hala soruyorsun, neden beni rahat bırakmıyorsun; dercesine bana baktı. Bakışlarında bir öfke yoktu. Onun için endişelendiğimin farkındaydı. Sorumu sakince cevapladı yine de…
    --Elbette ki üzüldüler. Önce onlar da senin gibi karşı çıktı ama sonrasında kabul ettiler. Daha şimdiden evimiz bir cenaze evi gibi oldu. Bana bir ölüye bakar gibi bakıyorlar. Acıyorlar.
    Bu cümleleri söylerken acı acı gülümsüyordu.
    --Hiçbir iş yaptırmıyorlar bana. Mutfaktan su almama bile izin vermiyorlar. Sen yorulma, biz getiririz, diyorlar. Bir makarna bile yapamıyorum. Hemen elimden alıp kendileri yapıyor. Bu ne demek, biliyor musun, Kerem…
    Tabi ki biliyordum ama nasıl cevap verebilirdim ki. Sadece suskun gözlerle ona bakıyordum.
    --Ben artık öldüm, demek. Anlıyor musun, ben öldüm. En basit işleri yapma şansımı bile elimden aldılar. Sanıyorlar ki bana iyilik ediyorlar. Oysa böyle davranarak benim canımı yakıyorlar. Beni bana bırakmıyorlar, Kerem. Şu kalan birkaç aylık ömrümde istediğimi yapmama izin vermiyorlar. Hala, ama hala nasıl yaşayacağıma onlar karar veriyor. O yüzden elimdeki bu son hakkımı istediğim gibi kullanacağım. Tedavi olmayacağım. Birkaç ay daha fazla yaşamak için bedenimi delik deşik etmelerine izin vermeyeceğim.
    Aslında ben de Hayat’ın ailesinin bir ferdi olsaydım, ona tedavi olması konusunda baskı yapardım. Önemli olan şey; Hayat’ın yaşamasıydı. Ama nefes almak yaşamak demek değil ki. Çok canı yanıyor çünkü. Üstelik de ağrı kesicilerin bile yetmediğini söylüyor. O gün doktor yakın bir zamanda akciğerinin su toplayacağını söylemişti. Bu da onun nefes almasını zorlaştıracaktı.
    Hayat’ın çektiği acıları ben yaşamıyordum. Ailesi yaşamıyordu. Bir yerde okumuştum; “katlanması en kolay acı; başkasının çektiği acıdır”. Ne kadar acımasız bir laf… Ama ne kadar acımasız olsa da, doğru… Zaten hayat oldukça acımasız. Hoyrat, bencil… Bizim gözümüzde Hayat yaşasın da nasıl yaşarsa yaşasın. Doğru olan buydu. Bu bencillik miydi acaba. Ya da bencillik neydi ki.
    Beden onundu. Acılar onun… En doğru kararı da yine o verecekti. Bedeni sürekli eriyordu. Öylesine güçsüzdü ki. Bir insan için en büyük işkence, aklı yerinde olup da bedenine hükmedememek olsa gerek. Bedeni acı çekiyordu. Ama bedenine hükmedememek çok daha fazla acı veriyordu, Hayat’a.
    O an kahvelerimizi yudumlarken ikimiz de oldukça düşünceliydik. Benim yüzümdeki endişe belli oluyordu. Hayat’ın yüzündeki gülümseme ise çok şey anlatıyordu. Sanki hayata meydan okuyor gibiydi. Kolumu omzuna attım. Bu hareketimi bekliyor gibi başını omzuma yasladı. Öyle hafifti ki.
    Sonra o durumdayken sakince konuşmaya başladı. Sesi oldukça yorgundu.
    --Ne garip, değil mi. Herkesin bu hayattaki beklentileri farklı. Herkesin hayata bakışı farklı. Sabah uyandığında herkeste bir işe gitme telaşı başlıyor. Oysa sabah uyanmak bile başlı başına bir ayrıcalık. Ama kimse bu ayrıcalığın farkına varmıyor.
    Başını omzumdan kaldırıp yüzüme baktı.
    --Sabah evden dışarı çıktığında onlarca kişiye günaydın derdim. Şimdi etrafımda kimseyi bulamıyorum. Günaydın diyecek kimseyi bulamıyorum, Kerem. O zaman bu günaydınlar çok fazla değer kazanıyor. Hatta içten gülümsemeler, yürekten sevmeler de öyle. Bunları paylaşacağın insanları arıyorsun. Ama bulamıyorsun. İşte o zaman kaybetmeye başladığını anlıyorsun. Tüm güzellikleri… Teker teker hem de…
    Bir süre durdu. Dudağında hüzün dolu bir gülümseme vardı. Kolumu omzundan çekip yüzümü ona döndüm. Sesinde isyan vardı. Tükenmişlik vardı. Yine de dimdik durabiliyordu.
    --Biliyor musun, Kerem… Bu durumda önce umutlarını kaybediyorsun. Sonra da dostlarını… Hayat o kadar acımasız davranıyor ki sana; aldıkça alıyor, aldıkça alıyor. Hiç doymuyor. Duygularını, heyecanını, arzularını… Sonra dostlarını, arkadaşlarını… Sana bir şey bırakmıyor. Hani demiştim ya bir keresinde; kötü adamlar bedenimi ele geçirdi diye… Bedenim benim kalem… Sığınağım, limanım… Şimdi kalemi düşmanlar ele geçirdi ve acımasızca yağmalıyor. Yakıyor, yıkıyor. Yakında sadece bir enkaz kalacak geriye. Sonra da sessiz çığlıklarım…
    Hayat’la ilk kez karşılaştığım hastane bahçesindeki günlerim aklıma gelmişti. O gün nasıl da konuşuyordum. Nasılda çenem açılmıştı. Ben bile şaşıyordum kendime. Şimdi ise susuyordum. Hayat konuştukça büyüyordu gözümde, ben sustukça küçülüyordum. Sanki tüm bunlar benim suçummuş gibi davranıyordum. Sanki Hayat’a haksızlık yapılmıştı. Üstelik de beni kollayarak yapılan bir haksızlık… O karşımda bu denli acı çekerken benim sağlıklı olmam haksızlıktı. Böyle düşünüyordum.
    Sadece dinliyordum. Konuşsun istiyordum. İçinde ne varsa… Söylemek istediği, söyleyemediği… Artık itiraz etmeyecektim. Hiçbir konuda ona kendi düşüncemi dayatmayacaktım. Kendi hayatı üzerinde benim söz söylemeye hakkım yoktu. Her zaman yanında olacaktım ama. Her zaman ona destek olacaktım. Bırakmayacaktım.
    --Kerem. Beni deniz kenarına götürür müsün?
    Yüzüne sert bir şekilde baktım.
    --Bana böyle davranma, Hayat?
    Şaşırmıştı.
    --Nasıl yani…?
    Ciddi bir tavır takınarak konuştum.
    --Rica eder gibi söylüyorsun isteklerini. Kesin bir dille söyle. Mesela; Kerem, haydi sahile gidelim, gibi…
    Gülümsedi.
    --Ben nasıl söylüyorum?
    --O kadar kibarsın ki. Oysa ben senin ağzından çıkan her isteğini zevkle yapmak isterim. Ben senin yanında çok mutluyum, Hayat. Senin biraz olsun gülümsemen için her şeyi yaparım.
    Yüzüme sevgiyle baktı. Yine de sözleri ağırdı.
    --Bir idam mahkumunun son isteklerini yerine getirmek gibi mi?
    Kendimi toparladım. Gülümseyerek cevap verdim.
    --Hayır birtanem. Sadece seni mutlu görmek için. Çünkü sen mutlu olduğunda ben de mutlu oluyorum.
    Cevap vermedi. Ama yüzüme öyle bir baktı ki. Bu bakışlarda o kadar çok anlam yüklüydü ki.
    Elinden tutup yavaş adımlarla deniz kenarına doğru yürümeye başladık. Hayat yine koluma girmişti. Deniz kenarındaki kayalıklara vardığımızda gözlerini kapayıp uzu uzun nefes aldı. Denizin o kendine has kokusunu içine doyasıya çekti. Sonra da banklardan birine oturdu. Ben sadece ona eşlik ediyordum.
    Birden ayağa kalktı.
    --Kerem. Ben oraya gitmek istiyorum.
    İşaret ettiği yerde çimlerin üzerine oturmuş bir çift vardı. Erkek gitar çalıyor kız da sesiyle ona eşlik ediyordu. Yavaş adımlarla yürüyüp onlara yakın bir banka oturduk. Hayat’ın yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. Gençlerin şarkısı bittiğinde onların yanına gitti.
    --Çocuklar. Ne kadar güzel çalıyorsunuz. Sizi tebrik ederim.
    Gençler de onun bu samimi konuşmasından etkilenmişti.
    --İsterseniz katılabilirsiniz bize. Çok seviniriz.
    --Sizin keyfiniz bozmak istemeyiz. Öyle harika bir görüntünüz var ki. Ama sizden bir isteğim olabilir.
    --Elbette.
    Hayat bana baktı. Çocuksu bir hali vardı. Öyle tatlıydı ki. Sonra gençlere dönerek isteğini söyledi.
    --Romantik bir parça çalmanızı istiyorum. Şöyle dans edebileceğimiz duygusal bir şey...
    Şaşırmıştım. Ama o oldukça neşeliydi.
    --Elbette çalarız. Neden olmasın.
    Genç adam gitarın tellerine dokunduğunda ortaya tatlı bir müzik nağmesi yayıldı. Hayat gülümseyerek bana elini uzattı.
    --Kerem. Benimle dans eder misin?
    Ben şaşkın bir şekilde dururken o hafifçe güldü.
    --Yoksa teklifimi geri mi çevireceksin?
    Uzattığı eli tuttum. Yavaşça beline sarılıp dansa başladık. Öyle hafifti ki. Öylesine mutluydu ki. Dudaklarındaki gülümseme öyle yakışıyordu ki kendisine. Öyle güzeldi ki. O an sımsıkı sarılmak istedim. Sadece sarılmak… O an canına can olmak istedim. O ise gözlerini yummuş kendi dünyasında salınıyordu. Huzur doluydu. Sanki her şey çok güzeldi. Sanki acılar, kederler bizden çok uzaktı. Tüm güzellikler bizimle birlikteydi.
    Kollarımla sardım onu. Başını omzumdaydı. Yoldan geçenler bize bakıyordu. Onlar da gülümsüyordu. Herkes mutluydu. Kötülük yoktu o an. Hastalık yoktu. Acı yoktu.
    Ama çok sürmedi.
    Hayat bir anda acı içinde kıvrandı. Her ne kadar acısını saklasa da yüzünden belli oluyordu ızdırabı. Müzik hala devam ediyordu. Kulağına fısıldadım.
    --İstersen oturalım.
    Bana sımsıkı sarıldı. Başı hala omzumdaydı.
    --Hayır. Dansımızı bitirmek istiyorum.
    Zaman geçmek bilmiyordu. Müzik susmuyordu. Acılar dinmiyordu. Bir süre sonra gence müziği bitirmesi için işaret ettim. Onlar da durumu anlamıştı.
    Yüzünde zoraki bir tebessümle gençlere teşekkür etti. Sonra arabaya doğru yürümeye başladık. Acısı hala devam ediyordu. Buna rağmen belli etmek istemiyordu. Benden saklamaya çalışıyordu. Bacaklarından tutarak kucağıma aldım. Hiç sesini çıkarmadı. Bana sımsıkı sarılıp başını boynuma iyice gömdü. Bir kuş kadar hafifti. Yüreği yüreğimde atıyordu.
    Yavaşça arabaya bindirdim.
    --Hayat. Bir tanem. İster misin seni hastaneye götüreyim.
    --Hayır, Kerem. Sanırım çok yoruldum. Sen beni eve götür. Biraz dinlenirsem kendime gelirim.
    --Peki.
    Çaresizdim. Üzgündüm. Dahası yalnızdım. Oysa daha fazla mutlu etmek istiyordum Hayat’ı. Daha fazla gülümsetmek istiyordum. Güçsüzdüm.
    Koltuğa iyice gömüldü. Sanki uyumak istiyordu. Arabanın içinde ölüm sessizliği vardı.
    Evine vardığımızda Hayat biraz kendine gelmiş gibiydi. Ya da öyle davranıyordu. Gülümsüyordu. Zoraki olduğu belli oluyordu.
    --Kerem. Bugün benim asla unutamayacağım bir gün. İnan bana, çok mutluydum. Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.
    --Ne demek, Hayat… Bugün benim için de güzeldi. Özeldi. Sayende harika bir gün geçirdim.
    Bir şey söyleyecekti vazgeçti. Ne demek istediğini anlamıştım. Günümü berbat ettiğini söyleyecekti galiba. Oysa ben ciddiydim.
  • KURTASÎ YA PİRTÛKÊ - KİTABİN ÖZETİ

    QEDRÎ CEMÎLPAŞA-DOZA KURDİSTAN

    BAŞLANGIÇ
    ✔Kurd milleti, milattan 2000 sene evvel Küçük Asya'nın doğu yamaçlarında devlet kurarak nüfuzlarının şarkta Hindistan hududuna, cenupta Basra Körfezi'ne ve Umman Denizi'ne kadar uzanmış olduğunu tarih bize bildirmektedir.
    ✔Îsa'dan takriben 10.000 sene evvel yapılan umumi göçte iskandinavya'dan Güneye İndu-avrupayi (Arî) ırkının bir cüzü olan Kurdler Ararat dağına gelmişlerdi. Kurdler milattan 4000 sene evvel bu geniş ülkeye yayılmış. O tarihte bu geniş ülkenin lisanı Kurdçe, resmi dini de Zerdeşt dini idi.
    ✔İlk Kurd padişahını adı Tosa diğer adıyla Diyakos idi. M.Ö 1808 de Afganîstanın Belh şehrinde padişahlık etmiştir.
    ✔M.Ö 9 yy.da Keykubad bütün Kurdleri birleştirerek Med İmparatorluğunu kurmuştu.
    ✔Keykubad'ın torunu Keyaksar Asur hükümetini yıkarak Ninivayı ele geçirdi.
    ✔Kutiler; Subari, Huri, Lolo, Kasi adıyla 4 kabileye ayrılır.
    ✔Huriler M.Ö 2000 de Amed'de yaşamışlardır.
    ✔Lolo ve Kasiler mö 2000de Akadları yenerek Babilde 700 sene hüküm süren Kurdîvan devletini kurmuşlardır. Mö 600de Küçük Asyaya(Anadolu) geldiler. Yani Kurdler Küçük Asyada ilk devlet kuran millettir.
    ✔İlk önce Dîyarbekir, Amed namı ile yad edilirdi. Amed: Kurdçe, Medlere ait anlamına gelir.
    ✔Huriler Subarilerle hemırktır.
    Hazreti Merduh-Tarihi Merduh kitabında gösterir ki Lolo, Kuti, Kasi, Huri namındaki milletler Zagros Dağı Kurdlerindendirler. Bunlar Sümer, Elam, Akad hükümetleri ile hemasır olup onlarla harpler yapmışlar.


    KURDISTAN COĞRAFYASI
    ✔Türk hükümetine göre Kurdler dağlı Türkler, İran'a göre ise Kurdler İranidirler.
    ✔1914-18 harbinde Türklerin yaptığı Ermeni katliamında Kurdlerin sakladığı Ermeni sayısı 60 bini gösteriyor.
    ✔Kurd edipler Kurdleri göçebe halinden kurtarmağa çalışıyor, kendilerini araziye bağlayarak medeni hayata alıştırmak istiyorlardı.
    ✔Ereb Şemo'nun Şanın Yolu kitabı İttihad-ı Sovyet memleketinde neşredilen ilk Kurdçe romandır.
    ✔Azerbaycan Meclis-i İlmi'sinde bir Kurd kısmı vardır. Leningırat İlmi Meclisi'nin Kurd Kısmı Qanadê Kurdo reisliğiyle sekiz Kurd ulemasından müteşekkildir. Bu ilmi meclis otuz seneden beri ulema ve mütehassıslar yetiştirmekte ve Kurdçe neşriyat yapmaktadır.
    ✔Birinci Dünya Harbinde Kurdler, Wilson Prensipleri ile aldatıldılar.
    ✔Her uyanık millet gibi Kurdlerin de birinci gayesi, her şeyden, hatta ekmek ve sudan evvel milli mevcudiyetlerini belirten lisanlarını saldırılardan korumaktir.





    KURD MİLLETİNİN GEÇEN 60 SENE ZARFINDAKİ SİYASİ CİDALINA AİT HATIRAM
    ✔Türkçe konuşanların imtiyazlı bir sınıf teşkil ettiğini gören bazı kimseler Türkçe konuşmakta bir fayda görmekte idiler.
    ✔İslamiyette kavmiyet olmaz, Elhamdülillah hepimiz karaların ve denizlerin Hakanının kulu olmak mutluluğu bize kafidir. Eşitlik ve adaletle hükmeden halifeye itaat farzdır. Lakin ahaliyi Türkçe konuşmaya zorlarsa aykırı bir bir yol tutmuş olur ki dinen böyle bir hükümete karşı durmak farzdır.
    ✔ Bahusus (özellikle) Nur talebeleri Üstadı meşhur Molla Said in (Bediüzzaman Said Nursi'nin) yakışıklı, babayiğit tavrı ile Kurdlere mahsus giydiği şal u şepik elbisesi ve kolhoz (başlığı), desmalı (mendili) ile başı yükseklerde dolaşmasını temaşadan pek çok zevklenirdim.
    ✔ Gedikpaşa Mahallesi'nde Kurd Terakki ve teavün Cemiyeti merkezini açmışlardır. Maalesef bu cemiyet çok devam edemedi. Çünkü kendisini Kürdistan'ın manevi babası ve tarikat şeyhlerinin başında gören Seyîd Abdulkadir Efendi merhum ile Bedirhanilerin anlaşamamazlığı ile de bu suretle nihayete ermiş oldu.
    ✔ Halil hayali Kurd milletinin her cihetten mahrumiyetini görerek Kurd lisanının Sarf ve Nahvini ve sözlüğünü meydana getirmişti. O tarihlerde Ziya Gökalp ile birlikte Kurdçe'nin sarf ve nahvini kaleme almışlar.
    ✔ "Genç Türk" hükümeti Türkçülük ve turancılığı devletin şuuru yapmış, İslam unsurlarının öğündükleri Osmanlılık, Türkçülük şekline çevrilmişti. İşte bu nedenle kendilerini mazlum vaziyette gören Araplar, Arnavutlar, Kurdler de milli teşekküller meydana getirdiler. Araplar müntediül Edebî, Arnavutlar Başkim, Kurdler de Hevî cemiyetini tesis etmişlerdi.
    ✔ Turancılıkta o kadar taassup gösteriyorlardı ki din lisanı Arapça ve Kuran'ın Arapça gelmiş olmasına rağmen ve kendilerinden adetce 5 10 kat fazla olan Arapları da türkleştirmek isteğimi istemek gafletini gösteriyorlardı.
    ✔ 1911 senesinde Halil hayali Bey'in bizleri teşvik etmesiyle bir Kurd Talebe Cemiyetinin tesisini kararlaştırdık. Tüzüğünü tanzim ettikten sonra resmen hükümetten lazım gelen ruhsatı alarak Hêvînîn teşekkülünü ilan ettik.
    ✔Mösyö Cak Ermeniler'in Kurdler aleyhine yaptıkları propagandaların tesiri ile Kurdleri o kadar vahşi bir dağ adamı olarak işitmiş olacak ki hayretini gidermek için beni görmeye geldi. Kendisi gibi tertemiz bir beyefendi ile karşılaşınca yanlış bir fikirle aldatıldığına itiraz etti ve özür diledi.


    HÊVÎ CEMIYETİ’NİN MİLLİ SAHADA HİZMETLERİ
    ✔Hêvî, Kurd milletinde milli duyguları, Kurd mefkuresini uyandırmak ve kültürüne çalışmak gayesini gütmekteydi.
    ✔Rus Kazakları, ellerindeki iki bin metre uzaklığındaki hedefe isabet ettirebilecek uzun menzilli tüfekle yanlarında asılı bulunan "bir vuruşta deveyi ikiye böler" tabirine misal olacak şekilde keskin meşhur Kazak palalarına mukabil, vallı Kurdlerin elinde en uzun menzili bin metreyi aşmayan ve her patlayışta soba borusu dumanı gibi bir duman çıkaran dokuz ateşli mavzer tüfeği ile sanki tenekeden yapılmış gibi ince hafif kılıçlar vardı. Bu gayr-ı müsavi [eşit olmayan] silahlara rağmen yine her çarpışmada Kurdler, Rus Kazaklarına muvaffakiyetle mukavemet etmekte, bazen de tefevvuk etmekte [üstün gelmekte] idiler. İaşeden mahrum, cephane noksanı pek nakıs [eksik] bir surette ikmal edilen Kurd Aşair Alayları, harbin müşküllerine [zorluklarına] nasıl dayandıklarına hâlâ akıl erdiremiyorum.
    ✔Türkiye hükümeti 'Ruslar sizi katliam eder' bahanesi ile Rusların işgal ettikleri yerler ahalisini Rus gelmeden evvel yerlerinden çıkararak tehcire tabi tutmakla, kışın dondurucu, şiddetli soğukluğunda bunları mahvetmek istiyordu. Vesait-i nakliyeden [ulaşım araçlarından] mahrum ahali, Türklerin icbarı [zorlaması] ile süm- mettedarik [hazırlıksızca] elde bulunan çok mahdut vesaitle hiçbir erzak taşımaya imkânları olmadan yola çıkarılıyor ve bu yolcu kafilelerini daha ziyade perişan ve mahvetmek için durdurmadan mütemadiyen garbe doğru harekete icbar ediyordu. Maksatları, tüfek kullanmadan bu kafileleri imha etmekti. Bundan dolayı Abdülmecit Bey'in harpte hizmeti, yararlığı görülmüş, askerî Hamidiye Alayi'nda miralay olduğuna ehemmiyet verilmiyerek, bir jandarma çavuşu kendisini tazyik ediyordu. Ben bu halden çok müteessir oldum. Zemini müsait bularak Türk hükümetinin zulmünden ve milletimizi mahvetmek istediğinden bahsi açtim. Mübahasamız [sohbetimiz] esnasında Abdülmecit Bey "Ahhh" dedi. "Allah belamı versin, harbin bidayetinde Ruslar bana adam gönderdiler. 'Ne istersen rütbe, mal vereceğiz bizimle ol' dediler. Ben, alçak Ittihat ve Terakki hükümetinin bir İslam hükümeti olduğunu düşünerek 'halifeye ihanet nasıl olur' diyerek kendilerine cevab-i red verdim. Sonradan bu alçak hükümetin hakkımızda ne hayın olduğunu anladım, amma iş işten geçti.
    ✔Ittihat ve Terakki hükümeti yaptığı Tehcir Kanunu ile ölümden kurtulan Kurdleri Anadolu'ya, garbe nakil ve orada vilayetlere tevzi ederek [dağıtarak] Kürdistan'ı her ne şekilde olursa olsun Kurdlerden boşaltmak, yerlerine Türk getirip yerleştirmek istiyordu ki, artik bir daha "Kurd davası vardır" denilemez hale gelsin.
    ✔Erzurum cephesi bozgunundan sonra alayımız Karadeniz havalisinde faaliyette bulunan Pontusçu Rum çetelerinin takibine gönderildi. Bir müddet bu çetelerle uğraştık. Rusların Çar hükü- metinden kuvvet alan çeteler, Karadeniz sahilindeki eski Pontus hükümetini yeniden kurmak istiyorlardı. Bu esnada bazı Türk zabitlerinin vahşetini gösteren bir vak'ayı okuyucularıma anlatmak isterim.
    Süvari bölüğümüz, çetelerin takibine memur hareket kumandanı Çarşamba Ahz-i Asker [Asker Alma] Şube Reisi Şükrü Bey'in emrine verilmişti. Bir müddet Çarşamba ve Samsun taraflarında dolaştıktan sonra Ayı Tepesi namı ile tanınan sarp bir mahalde yerleşmiş Pontusçu çetelerini, başka kuvvetlerin de iştirakiyle muhasara etmeğe gidiyordu. Hareket kumandanı Şükrü Bey, yolumuzda bulunan Rum köylerinde tarama yaptırıyor, 15-16 yaşlarında ve daha küçük yaşta bulunan çocukları toplatıyordu. Bu toplanan 20 kadar çocuğu askerî kuvveti ile beraber getirerek Ayı Tepesi'ne yakın deredeki kulübeye koydu. Bir müddet bana, bunları gidip sonra öldürmemi emretti. Muharebe esnasında askerî emre itaatsizliğin cezasının pek ağır olduğunu bildiğim halde fazileti her kaygidan üstün gören Kurd damarım tuttu, bu cinayeti yapmaktan beni menetti. "Ben bu iși yapamam" dedim, "çetelerle harbe hazırım, lakin bu çocukları öldüremem" diye cevap verdim. Hiddeti, gazabı fayda vermedi; ısrarı, şiddetli emri yürümeyince bu işe elverişli diğer birisini göndererek zavallı çocukları birer birer kulübeden çıkartarak öldürttü. İşte bu türk zabiti tarafından insaniyet ve Medeniyete aykırı yapılan şahidi olduğum yüz karartıcı bir hadise.
    ✔ Amed'de Hêvî Cemiyeti mensupları gençlerin teşebbüsü ile 1918 tarihinde Kurd Tealî Cemiyeti ismi ile bir cemiyet tesis edildi.
    ✔Mistefa Kemal Amed şubesine yazdığı bir yazıda, ecnebi istilasına uğrayan memleketi düşmandan temizledikten sonra, Kurd kardeşlerinin milli haklarına riayetkâr olacağını bildiriyordu.
    ✔ Muzafferyetten sonra da Kurd milletinin hukukuna riayet değil, mevcudiyeti bile inkar edilmek suretiyle ahde vefasızlık gösterildi.
    ✔Mondros Mütarekesi'yle harp nihayetlenince Istanbul'da bulunan Kurd vatanseverleri, Kürdistan'ın hukuk-u milliyesini [milli haklarını] elde etmek amacı ile Kürdistan Teâli Cemiyeti namıyla bir siyasi cemiyet tesis etmişlerdi. Bu cemiyetin müessisi bulunan Bediüzzaman Molla Said, Müküslü Hamza, Motkili Halil Hayalî Beyler faaliyete geçerek cemiyete aza kaydetmekte idiler.
    ✔Amerikan komiserinin Kürdistan'ın büyük bir kısmını içine alan bir Ermenistan teşkiline karar verildiğini söylemesi üzerine Bediüzzaman cevaben, "Kürdistan eğer deniz sahilinde olsa idi diritnavutlarınızla [deniz zırhlılarınızla] belki bu kararı tatbik ede- bilirdiniz. Fakat Kürdistan dağlarına diritnavutlarınız çıkamaz. Bu kararınız da tatbik edilemez" demişti.
    ✔Aide Toi, Dieu Taidra
    Sen kendine yardımcı ol, Allah da sana yardım eder.
    ✔ Sevr Anlaşması'nda Kürdistan faslının 62. 63. 64. maddelerinde Kürdistan hududu tayin edilmiş.

    ✔Madde 62:
    Işbu muahedenin mevkii meriyete vezi tarihinden [yürürlüğe girdiği tarihten] itibaren 6 ay zarfinda Ingiliz, Fransız, Italyan hükümetleri tarafindan tayin edilecek üç azadan mürekkep bir komisyon Istanbul'da toplanarak Kurd unsurunun sakin bulunduğu Fırat'ın şarkında bilahare tayin edilecek Ermenistan hududunun cenubunda [güneyinde] işbu muahedenin 27. maddesinin ikinci ve üçüncü fikralarında gösterilen Türkiye, Suriye beynel nehreyn hudutlarinın şimalindeki [kuzeyindeki] mıntıkada mahalli bir Kurd muhtariyet-i idare planını izhar edecekler. Işbu planin bazı noktalarında komisyon azaları arasında ihtilaf zuhur ederse bu ihtilafi tabi oldukları hükümetlere bildireceklerdir.
    Bu plan Kürdistan muhtariyeti arazisinde bulunan Asurî, Kildanî ve sair irkî ve dinî ekalliyetlerin [azınlıkların] muhafazası hakkında kâfi teminati ihtiva edecektir. Iran hududuna müteallik [yakın] noktadan ihtiyaç hâsıl olursa Ingiltere, Fransa, italya, Iran, Kurd memurlarından mürekkep bir heyet, mahallinde yapacağı tahkikata binaen lazım gelen tadilatı yapacaktır.


    ✔Madde 63: Osmanlı hukumeti 62. maddede zikredilen komisyon tarafindan ittihaz olunacak mukarreratı [alınacak kararları] kendisine tebliğ tarihinden itibaren üç ay zarfinda kabul ve tatbik etmeği şimdiden taahhüt eder.
    ✔Madde 64:
    Işbu muahedenin meriyete [yürürlüğe] konması tarihinden bir sene sonra 62. maddede zikredilen menatık ahalisi, Milletler Cemiyeti'ne müracaat eder ve halkın büyük bir ekseriyeti Türkiye'den müstakil olmak [ayrılmak] isterse, Milletler Cemiyeti de mezkûr [söz konusu] ahalinin istiklale ehil olduğunu kabul et- tiği takdirde, Milletler Cemiyeti'nin bu mıntıkaya ait her türlü hukuk ve mündeiyatından [yetkilerinden] Türkiye'nin feragat etmesi tavsiyesine, Türkiye hükümeti riayet edeceğini şimdiden taahhüt eder. Bu feragatin teferruati müttefik devletlerle Türkiye arasında tanzim olunacak bir mukavele ile tesbit edilir. Bu feragatin vukuu halinde şimdiye kadar Musul vilayeti dâhilinde yaşamakta olan Kurdler, arzuları ile müstahsil Kurd hükümetine iltihak etmek isterlerse müttefik devletler hiçbir vecih ile bunların arzularına muhalefette bulunmıyacaklardır.
    ✔Cemiyetin faal, genç azaları; Kürdistan'da cemiyetin maksatlarını teyid edecek bir fikir cereyanı uyandırmak ve ameli harekette bulunmak üzere 1921 senesinde Ekrem Cemilpaşa ile Müküslü Hamza Bey'i Kürdistan'a göndermişlerdi. Ekrem, Diyarbekir havalisinde gizli olarak çalıştığı esnada evinde misafir olduğu Hevêrkan aşiret reisi Abdülkerim Ali Remo kendisini tutarak Türklere teslim ettiğinden, Ankara İstiklal Muhakemesi'nde [Mahkemesi'ndel muhakemesi yapılmak üzere mevkufen [tutuklu olarak] Ankara'ya gönderildi. Hamza Bey de bu suretle ele geçerek Diyarbekir'de bir süre hapsedilmişti.
    ✔Teşkilat-ı Içtimaiye Cemiyeti, uzunlama olarak üç renkten müteşekkil; yukarıda kırmızı, ortada beyaz üzerinde güneș ve altta yeşil renkli Kurd bayrağının renk ve tesbit ederek milli bayrak olduğunu ilan etti.
    ✔ nutkunda söylediği gibi, Yunanlılarla harbin en şiddetli bir zamanında Samsun'a çıkan bir Ingiliz zabiti, hükümetinin kendisine iki vapur dolusu harp malzemesini hediye gönderdiğini haber vermişti. Îngilizlerin, dost ve müttefiki Yunanlıların Türklere mağlup olmalarını istediklerine bundan daha açık bir delil olamaz.
    ✔Ismet İnönü, bir defasında Diyarbekir Milletvekili Pirinççzade Feyzi Bey'i, diğer defasında Milletvekili Zülfizade Zülfi Bey'i birer Kurd sifatıyla beraberinde götürerek orada, "Biz Kurdler, Türklerle kardeşiz, ayrılmak istemeyiz, aramızda bir fark yoktur" diye söyletmek suretiyle kendilerine, milletlerine karşı tarihî lanete müstahak bir hıyanet yaptırdı.
    ✔Antep harbini yapanların ekserisi Kurdtüler. Antep'in kurtuluşunu ve Gaziantep diye adlanmasını Kurd kahramanlarının cesurane ve fedakarane savaşları temin etmişti. Bu harplerde "Vurun Kurd uşağı namus günüdür" diye medih yolunda çağrılan türküler harpten sonra "Vurun Türk uşağı namus günüdür" şekline çevrilerek, Kürdün hizmet fedakârlığına karşı her vakit olduğu gibi yine nankörlük gösterilmişti.
    ✔Bunlardan vatan şehidi maslup [idam edilen] Dava Vekili Muhammed efendi - Bavê Tujo ki, ona Hacı Ahti diye de isim verilmekte idi- muhakemesi esnasında hâkimin bütün israrlarına rağmen Türkçe ifade vermek istememiş, Kürdistan'da adaletin layıkı ile yerine getirilmesi için muhakemelerin Kurdçe olarak yapılması fikrinde ısrar ettiğinden, nihayet tercüman vasitasıyla ifadesi Kurdçe olarak alınmıştı. Cesur ve milletini çok seven Bavê Tujo, 1925 senesi istiklal Muhakemesinde de sorulan suallere arslanca cevap vermiş- ti. Zalim Türk süngüleri ile çevrili olduğu halde asılırken 'Yaşasın Kürdistan!' diye haykıran kahramanı, Türk askeri bir taraftan asarken diğer taraftan süngü ile yaralamışlardı.

    ŞEYH MAHMUT BERZENCÎ'NÎN MELEKİYETİNİN İLANI
    ✔ 1917 senesinde İngilizler Irak'ı işgal etmişlerdi. Şeyh Mahmut Berzenci'nin hükümdarlık tesisine itiraz etmediler. Fakat sonra İngilizler şeyin nüfuz mıntıkasını kısarak Süleymaniye'ye hasretmek istediler. Şeyh Mahmut İngilizlere karşı isyan ederek 27 Mayıs 1919'da Süleymaniye'den İngilizleri çıkardı. 9 Haziran 1919'da İngiliz Kuvvetleri ile yapılan şiddetli çarpışmada Şeyh İngilizlerin eline düştü İngiliz Mahkemesi Şeyh Mahmut'a idam hükmü verdiyse de onu Hindistan'a Sürgün etti. 1922'de Lozan'da Milletler cemiyetinde Türkler Musul'un kendilerine istemesi istemesi üzerine, İngilizler Şeyh Mahmudu Hindistan'dan Süleymaniye'ye gönderdiler. Şeyh bir hükümet teşkil etti. İngilizlerle anlaşamayan Şeyh onlara karşı ikinci defa isyan etti. İngiliz ve Irak askeri 19 Haziran 1924 süleymaniye'yi tekrar işgal ettiler Şeyh Mahmud İngiliz ve Irak hükümetleri ile siyaset ile uğraşmamak şartıyla af edildi ve ittifak etti.
    İngilizler Irak ile 1930da anlaşması sonucu Irak bağımsız bir devlet olarak Milletler Cemiyeti'ne girmesi üzerine Kurdler bu durumu protesto ederek Süleymaniye'de gösteri yaptılar.
    Şeyh Mahmut Irak hükümeti aleyhine isyan etti. Xaneqîn'den Zaxo'ya kadar Kurd mıntıkasında İngilizlerin güvencesinde bir Kurd hükümet teşkili istiyordu. Askeri imkanı bulamayan Şeyh teslime mecbur oldu Reşit Ali Geylani'nin 1941 İnkılabına kadar Irak'ın cenubunda Sürgünde kalan Şeyh inkılabdan istifade ederek Kürdistan'a döndü.
    ✔Şeyh Mahmut 1923 Sovyet hükümetine dostluk talebi mektubunda şöyle diyordu:
    "Bütün dünya 1917 Oktober Inkılâbı'nın [Ekim Devrimi'nin] hürriyet avazını işitti. Milletinizin zalim ve müstebit [zorba] bir idareden kurtulduğuna bütün âlem sevindi. Kurdler haklı olan milli davalarında muvaffak olmak azmi ile giriştikleri mücadelede ellerini size doğru uzatıyor. Bütün kalpleri ile ve samimiyetle sizinle arkadaşça ve kardeşçe yaşamak arzusunu besliyorlar. Aramızda diplomasi, irtibat olmadığından ahvalimize tafsilatıyla vakıf olmayan Sovyet hükümetine bu yazı ile her şeyi bildirmeğe imkân yoktur. Mazlum, esarette bulunan milletlerin hamisi olan Sovyet hükümetinin Kurd milletini de himaye edeceğine emindir. Bütün Kurdler Sovyet hükümetine 'şarkın hamisi' nazarı ile bakmaktadırlar. Mukadderatlarını Sovyet hükümeti mukadderatına bağlamağa hazır olan Kurdler, mütekabilen sizinle irtibat tesis etmeği sabirsızlıkla bekliyor."
    ✔ Musul'un aidiyetini isteyen İngilizler ve Türklerin talebi üzerine 30 Eylül 1922'de Milletler Cemiyeti Musula heyet-i tahkikat gönderdi. Komisyon ne Türk ne de Arapların bir hakkı olmadığını ahalinin büyük bir ekseriyetinin(8/6) Kurd olması itibariyle Kürdistan Devleti'ne ait olması lazım geldiğini bildirdi. Rapordan memnun kalmayan İngiliz ve Türklerin talebi üzre Milletler Cemiyeti ikinci tahkikat heyetini gönderdi. Bu heyet raporunda Cenubi Kürdistan'ın Irak'a ilhakının lüzumunu bildirerek, Kurdler için de sâkin oldukları yerlerde Kurd lisanınin resmi lisan olarak mekteplerde okutulması, idari, adli hükümet dairelerinde Kurd lisanının istimali [kullanılması] zaruretini bildirmişti.
    ✔ Mahmut Durak Kaziyye-i Kürdiye (Kurd sorunu) ismili kitabının 242., 243. sayfasında Kurdlerin dağlı Türk olduğunu ve aralarında ihtilaf bulunmadığını işaret ediyordu. Bilakis Kürdistan'da bilhassa diyarbekir'de Kurdler her zaman Türkülerle ihtilaf ve mücadele halindedirler. Birçok Kurd aydınlarının hapis cezası çekmekte olması buna delildir.
    ✔ Milattan 4000 sene evvel bugün sahibi oldukları arazide yerleşen Kurdler, memleketlerine gelip geçen büyük fatihlerin kahhar ordularına milli mevcudiyetlerinden bir şey kayıp etmeden bugüne kadar mukavemet gösterdiklerini tarih söylemektedir.
    ✔ Kurd Fizuliye Devleti 932 senesinde Lor Bölgesinde 5 asır boyunca saltanat kurmuştur, hüküm sürmüştür.
    Delmiyan Devleti 942 senesinde Bağdat'ta teşekkül ederek 127 sene hüküm sürdü.

    ✔ 1930'da İngilizlerle anlaşmasından sonra Irak müstakil bir devlet olarak Milletler Cemiyeti'ne girmişti.
    1931de Şeyh Ahmed Barzani Kurdlerin milli haklarının tanınmasını dava ederek isyan etti.


    1944 Mele Mustafa isyan etti. Irak hükümeti Barzani ile yaptığı ittifakta Kurdlerin milli taleplerini kabul etti. Mele Mustafa'nın reyislik ettiği Kurd Demokrat Parti ile aşair kuvvetleri Irak hükümeti ile 1969 tarihine kadar harp ettiler. Irak hükümeti elindeki savaş araçlarıyla Kürdistan'ı viraneye çevirmesine rağmen Kurd Savaşını susturamadı.
    ✔ İngilizlerin Kürdistan'a ayak bastıkları günden itibaren bugüne kadar Kurdler milli haklarını istemekten vazgeçmemişler ve Irak hükümetlerinin zorla tatbik etmek istediği idareye rıza göstermişlerdir.
    ✔ Barzani 565 silahlı bir kuvvetle Sovyetler hükümetine iltica etmişti.
    ✔ "Ortadoğu'da Arap lisanı da dahil Kurdçe'den daha bir lisan yoktur" (Ziya Gökalp-Giresun Gazetesi-1926)
    ✔Büyük Îskender İran ülkesine hakim olduğu zaman İran'ın vasi bölgelerinde konuşulan umumi lisan Kurdi lisanı idi. (Tarihi Merduh s.401)


    KOÇGİRİ KIYAMI
    ✔Şadan aşiret reisi Paşo kendini Kurd milli Kuvvetleri kumandanı ilan etmişti.
    ✔Şiir : s. 92

    Koçgirî başladı harbe
    Sesi gitti şarka garbe
    Bir ordu asker geldi
    Dayanamadılar bu derde

    Dilo yeman, yaman, yaman
    Çîya girte berf û dûman
    Me ra bişîn Şehê Merdan
    Ew dermanê hemû derdan

    Ovacığın aşireti
    Zabeteyledi mahalleleri
    Geriden imdat gelmedi
    Hozat çekmedi gayreti

    Dilo yeman, yaman, yaman
    Çîya girte berf û dûman
    Me ra bişîn Şehê Merdan
    Ew dermanê hemû derdan

    Kurdistan'ın orduları
    Kahretti barbarları
    Vatan için öleceğiz
    İstemeyiz moğolları

    Dilo yeman, yaman, yaman
    Çîya girte berf û dûman
    Me ra bişîn Şehê Merdan
    Ew dermanê hemû derdan

    Yemîn edenler elmaya
    Zulfikar-ı Murteza'ya
    Geriden teller çektiler
    Biz uymayız eşkıyaya

    Dilo yeman, yaman, yaman
    Çîya girte berf û dûman
    Me ra bişîn Şehê Merdan
    Ew dermanê hemû derdan


    İSMAIL AĞA SIMKO'NUN KIYAM HAREKETİ
    ✔ Doğuda İran-Türkiye hududu üzerinde bulunan şikak aşireti reisi İsmail Ağa kıyam ederek İran Kürdistanı'nın mühim bir kısmını Urmiye Gölü havalisini 1920 senesinde hüküm altına almıştı.
    ✔ 1925 senesinde Rıza Han İran Şahin şahıs ve diktatörü olunca İsmail Ağanın öldürülmesinin çok müşkül olduğunu anladı Rıza Şah. Bu nedenle İsmail Ağa ya yakınlık gösterip dostluk kurmuştu İsmail Ağayı Şino'ya davet etti. İsmail Ağa davete icabet ederek şino ya gelerek hükümete misafir oldu ama Rıza Şah İsmail Ağaya hıyanet ederek onu öldürdü.


    ŞEYH SAİD EFENDİ'NİN KIYAM HAREKETİ
    ✔ Halifeyi ecnebi devletlerin tahakkümünden kurtaracak ve İslamiyet'in muhafazasını sağlamlaştıracak inancı ile mustafa kemale içten bağlılık gösteren Kurdler Yunan harbinin kazanılmasında yardımcı olmuşlardır. Yunanlılar denize dökülüp harp kazanıldıktan sonra mustafa kemal yüzündeki perdeyi yırtarak din ve dünya işini birbirinden ayırıp halifeyi saltanattan uzaklaştırdı. Mustafa Kemal dinsizliğe doğru her adım attıkça Türk Kurd aydınları çok kıymetli bir şahsiyet olan Cibran aşiret reisi Miralay Halit Bey'in etrafında toplanarak 1922 senesinde İstiklal mânâsına gelen Azadi adı ile bir siyasi cemiyet teşkil ettiler.
    ✔Azadi hareketinin Amed'de de şubesi açıldı.
    ✔Azadi teşkilatına dahil subay arkadaşlardan fırka erkan-ı Harbi İhsan Nuri ve Zabit arkadaşları Rasim, Hurşit, Tevfik Cemil ile beraber mahiyetindeki askerlerle daha çekilerek isyan ettiler.
    ✔ Zaten Azadi Cemiyeti'nin gizli teşekkülünden haber almış olan hükümet bu teşekkülü yok etmeye bir bahane arıyordu. Bu nedenle Cibranlı Halit Bey, Yusuf Ziya Bey, Hacı Musa Bey ve 20 kadar arkadaşlarını tevkif ederek Bitlis askeri muhakemesine getirdiler. Bu mahkeme Şeyh Said Efendiden de ifade almak istedi ama Şeyh Efendi istenen ifadeyi vermedi.
    ✔Şeyh Efendi halkı barıştırıyor yapılacak olan kıyam hareketine zemin kurmak istiyordu.
    ✔ Şeyh Efendi piran'dan Hani nahiyesine geldiğinde Piran vukuatını haber alan Hani nahiyesi ahalisinin heyecan halinde olduğunu gördü. İsyanın çabucak Lice Çapakçur Darahini ve diğer mıntıkaları da sirayet ettiğini görünce "mukadderatı ilahi böyleymiş" diyerek İsyan hareketi başkanlığını ister istemez üzerine aldı.
    ✔ Kıyamcılar Şeyh Said Efendi'nin Emir-i Mücahidi-i Nakşibendî sıfatıyla ile isyan hareketi riyasetini üstlendiğini ilan ettiler.
    ✔ Türk hükümeti emniyet memurlarının icat ettiği ingilizdir diye bir Türk komiseri ile yapılan temaslar ve Amed'de Kürdistan Harbiye Bakanlığı adına gönderilmiş olduğu söylenen İngiliz silah fabrikalarının teklifleri gibi uydurma haberler, hep bunlar emniyet memurlarının kamuoyunu yanıltmak için tertip ettiği yalanlardır.
    ✔ Kürdistan'ın muhtelif mahallelerinde başlayan isyan hareketi az bir zaman zarfında çabucak birçok yerlere sirayet etti.
    ✔Amedî 60 kişilik bir kuvvetle zapt etmeye çalışan Mihê Helê askerlere karşı muvaffak olamadı.
    ✔ Şeyh kuvveti de Varto'ya yürürken Türk askerine yardım etmekte olan Hormek ve Lolan aşiretlerinin mücahitlere arkadan yaptıkları hücumlarla askerler esaretten kurtulmuştu.
    ✔ Hesebanlı Halit Bey ve arkadaşları ise Malazgirt ve Muş havalisini tamamen ele geçirdi ama Motki, Hormek ve Lolan aşiretlerinin bu böldede de askerlere yardım etmesiyle Halit Beyler İran arazisine ilticaya mecbur kaldılar. Türk hükümeti kendisini İran arazisinde tevkif ederek idam etti.
    ✔ Gökdereli Şeyh Şerif ve Yado Ağa Paluyu ele geçirdi. Lakin Şeyh Şerif tevkif edilerek İstiklal mahkemesine gönderildi.
    ✔ Şeyh Said Efendi'nin bacanağı Cibran aşiret reislerinden Kasım Bey, Şeyh Sait Efendi'nin Çarbuhur köprüsünden geçmek istediği haberini Türklere yetiştirdiğinden Şeyh ve beraberindekiler köprünün iki tarafından kurulan pusuya düşürülerek hafif bir müsademeden sonra yakalanarak varto'ya getirildiler. Ve mühim bir kuvvet muhafazasında Amed İstiklal mahkemesine sevkedildiler.
    ✔Yukarıda kısaca bahsettiğim isyan sahalarında Kurdlerin gösterdiği insan kuvveti üstü cesaret ve fedakarlıklar, tanzim edilip bir tertibe tabii olmamasından ve her neferin kendi başına hareket etmesi nedeniyle kıyam hareketi amacına ulaşamadı. Nizam ve intizama bağlanmayan başıbozuk yapılacak hareketlerden bir fayda olmayacağı bu tecrübelerle de sabit olması bize ibret dersi olmalıdır.
    ✔ İsyan hareketi Kurdlere çok pahalıya mal olmuşsa da Kurd milletinin bütün dünya milletleri gibi bir hayat hakkına sahip olduğunu da aleme anlatmıştır.
    ✔ İsyan hareketi bertaraf edildikten sonra vahşi girişimlerde bulunuldu:
    -150 kişinin iplerle sımsıkı yekdiğerine bağlanarak makinalı tüfeklerle feci şekilde katledilmesi isyanın umumi boyutunu anlatabilir.
    - 70 kişilik bir kafile hapis edildikleri samanlıkta diri diri yakışmıştı.
    - 1924 senesinde takip alay kumandanı Tahir Bey İsyan halinde bulunan Hoyitli Nuh Bey'e yiyecek vermek ile itham ettiği Motika'nın Torin köyü muhtarı Çaçan ile oğullarının kollarını bağlatarak büyük bir kazanda kaynatılan Kaynar suya birer birer batırarak haşladığını söylerken tüylerim ürpermektedir. Bazı zalim, vahşi kimselerin yaptığı bu alçaklıklara bakarak insanın insanlıktan nefret edeceği geliyor.
    ✔ İstiklal Mahkemesi kendisini Zaza olduğunu söylemesini idamına kafi derecede bir Cürüm addederek Doktor Fuat'a idam hükmünü vermişti.
    Dr. Fuat idam hükmünden sonra şu iki mısralık şiiri yazmıştır:

    Şevek tarî ya hebû ya tinebû nîv;
    Deşt di xew da çîya digrî ne hilate hîv.

    ✔ Asılırken darağacı altında Yaşasın Kürdistan diye kahramanca haykıran Bavê Tûjo'yu (Hacı Ahti) insanlık duygusundan mahrum türk askerleri süngü ile yaraladılar.
    ✔ Kemal Fevzi, 1925 isyanı ile hiçbir alakası olmadığı halde ruhunda ve kaleminde yaşayan büyük mukaddes milli ateşin tehlikesini anlamış olan Türk hükümeti kendisini zulmen astı. Kurd gençlerinin ibret ve hürmetle hatıralarında yaşatmaları lazım gelen bu fedakar büyük zat kendilerine numune olmalıdır.
    ✔ Bir defasında mahkeme reisi İslam arasında fitne çıkarmanın küfür olduğunu bildiren Kur'an'dan bir ayet okudu. Bunun ayet olup olmadığını sordu. Şeyh Efendi bu Kur'an'dan bir ayettir dedi. Öyle ise niçin İslam arasında fitne soktun diye soran mahkeme reisine cevaben küçümser bir şekilde "Ya... Siz müslümanmısınız?" demek suretiyle mahekme reisinin islam ile bir alakası olmadığını anlatmak istemiştir. Mahkeme reisi bu cevabı kızdı ise de şey sözünü söylemiş oldu.
    ✔ Kurdler ecnebilerden azıcık bir yardım almış olsa idi Kürdistan böyle elim ve yoksul halde olmazdı.
    ✔ Hüküm verildiği 27 Haziran 1925 gününün akşamı Dağ Kapı meydanında kurulan 51 adet darağacında asılarak rahmeti Rahman'a kavuşturulan bu kahramanlar ilelebet Kurd milletinin ölmez hatıralarında yaşayacaklardır.
    ✔Türk hükümeti İsyan esnasında kim kendisine yardım ettiği ise evvela bunları ilk kafile olarak sürgün etti.
    ✔ Kürdistan'dan uzaklaştırma icraatı gerçekte Kurdlere maddi ve cismani büyük zararlara mal oldu ise de milli mefkürenin zihinlerde yerleşmesine fırsat vermesin itibarıyla da çok faydalı oldu.


    XOYBÛN CEMİYETİNİN TESİSİ
    ✔1927 senesi Eylül ayında toplanan kongre Xoybun namıyla siyasi bir cemiyet tesisine karar verdi.
    ✔İhsan Nuri Irak'tan kaçarak Agirî'ye gelmişti. Çok iyi İdaresi sayesinde mevki kazanan İhsan Nuri'nin Ağrı'da bulunduğunu haber alan Xoybun Merkezi, kendisini Ağrı Askeri Murahhası ve Milli Hareketin Umumi Kumandanı olarak tayin etti. İhsan Nuri Ağrı'da medeni bir hükümet esasını kurdu.
    Her türlü medeniyetten yoksun olan Ağrı'da, Ağrı adında gazete neşr etti. Gazetede Kurd milli davasından bahis yazılar yazılmakta idi.
    İhsan Nuri Tahran'da bulunduğu dönemde Nejad-i Kurd isimli kıymetli bir tarih kitabı da neşretmiştir.

    Ağrı gazetesinin bir nüshasında aşağıdaki Helbê Agirî marşı neşredilmiştir:
    S. 122

    ✔ İhsan Nuri ve dolayısıyla Xoybun, Ağrı'da kurduğu milli ve Medeni teşkilat ile Kurdlerin de her medeni millet gibi hürriyet ve İstiklal mücadelesindeki kabiliyetini ispat etmiştir.
    ✔ Türk hükümeti, Savaşçıları aldatmak istiyor af edileceklerini söyleyerek kendilerini hükümete boyuna eğmeye davet ediyordu. başvekil İsmet Millet Meclisi'nde bir affın icrası zaruri olduğunu kabul ettirmiş. Böylece Sürgünde olan ve mallarına el konulan Kurdler yerlerine döndüler. Daha sonra bu kanunun iptal edilmesiyle tekrar Sürgüne gönderildiler. Her zaman Kurdleri Yalanlarla bir surette aldatan Türk hükümeti bu sefer İhsan Nuri ve Arkadaşları tarafından aldatılmış oldu. Böylece Ağrı Dağı'nda İsyan daha kuvvetli olarak devam etti.
    ✔ o günlerde İstanbul'dan Diyarbakır'a gelmiş olan Ekrem ile Xoybun Cemiyeti'ne iltihak ettik. Gizli olarak çalıştığımız Amed'de hükümete tedbir olarak Türkiye dışına çıkmayı tercih ettik.
    Hoybun Cemiyeti mümessilleri beni ve Ekrem'i Merkez azalığına seçtiler.
    ✔ Gün geçtikçe kahraman İhsan Nuri Paşa'nın Ağrı'daki milli faaliyetleri ehemmiyet kazanıyordu. İhsan Nuri Paşa ağrıyı müstakil Kürdistan'ın bir vilayeti halinde idare ederek idari ve askeri bir teşkilat vücuda getirmişti. Xoybun Cemiyeti paşalık rütbesi ile Celali Aşireti reisi İbrahim Heskî Paşa'yı Ağrı vilayeti Valiliğine tayin etti.
    ✔ Ağrı'da muntazam bir teşkilat ve askeri kuvvetin hazırlanmakta olduğunu gören Türk hükümeti bunun daha ziyade tehlikeli bir hal almaması için ortadan kaldırmaya teşebbüs ederek Salih Paşa'nın kumandasında tertip ettiği 40bin piyade 10 batariye top, 550 mitralyöz ve 50 harp tayyaresinden mürekkep bir askeri kuvvetle Ağrı Dağı'ndaki Kurd milli kuvvetlerine 11 Haziran 1930 tarihinde taarruza geçti. Ağrı'nın güneybatısında bulunan Kurd milli Kuvvetleri Türk ordusuna hücum ederek Ağrı'ya saldırısını durdurdu. 20 Haziran muharebesinde Türk ordusu muvaffak olamadı. Kurd milli Kuvvetleri bu muharebeden ganimet olarak 30 mitralyöz 60 deveyükü cephane 500 çadır ele geçirdi. Ağrı civarındaki Türk kışlaları yakılarak müdafileri kısmen öldürüldü kısmen esir alındı. 11-20 Haziran sürecinde yapılan çarpışmalarda 5 Türk teyyaresi de düşürülmüştü. 27 temmuza kadar yapılan harbin en şiddetlisi Zilan Deresi civarında yapıldı. Londra'da neşredilen Times gazetesi 24 Temmuz 1930 tarihli nüshasında Ağrı'ya taarruz eden Türk kuvvetlerinin 60000 kişi olduğunu gösteriyordu. Sonuç olarak Türkler bu girişimden muvaffakiyet elde edemedi 800 ölü 200 yaralı 700 esir verdiler. Birçok ganimet de Kurd Kuvvetleri'nin eline geçti.
    Türk askeri Ağrı civarında 130, Zîlan civarında 200 köyü tahrip ederek ve yakarak yaklaşık 10bin masum ahaliyi katlederek muvaffakiyetsizliklerinin hıncını almakta idiler. Buna mukabele olarak Ağrı Kurd Kuvvetleri Beyazid'e kadar uzanan hat üzerinde düşmana şiddetli bir taaruz yaparak zayiat verdi: 2 adet ağır top 24 adet dikers ve 30 adet hotchkiss mitralyözü 600 adet tüfek pek çok miktarda bomba cephane telefon makineleri ve benzeri levazımı Harbiye zapt etmişler 8 Türk Tayyare sini de mitralyoz ve tüfek kurşunları ile düşürmüşlerdi. 3 aydan beri büyük bir askeri kuvvet ile yapılan hücumlara rağmen türk ordusu Ağrı'nın hiçbir mıntıkası ele geçirememiş. Türk ordusu muvaffakiyet elde edemediğinden tashih-I Hudut (sınır düzeltme) ismi altında Van vilayetinin bir kısım arazisini iranilere terk etmek suretiyle Ağrı kahramanlarının her taraf ile ilişkisini kesebilmişti. Haftalarca acçlığa katlanan Mücahitler nihayetinde aile ve çocuklarını açlıktan kurtarmak için maalesef ağrıyı Terk etmeye mecbur kalmışlardır.
    ✔MK hükümeti 1928 senesinde yaptığı af kanunu ile Kurdleri yatıştıramayacağını anlayınca Ağrı harekatından sonra 1932 senesinde asimilasyon için kanun neşretti. 5 Mayıs 1932 tarih ve 2237 numaralı kanun: anadili Türkçe olmayanlardan oluşan köy, mahalle, sanat ve hizmet zümresi ve iş sınıf teşkili veya bu gibi kimselerin bir mahalleyi, bir sanat zümresini veya bir şubesini kendi mensuplarına mahsus ve münhasır vaziyete getirmesi yasak olacaktır.
    ✔ Hindistan hükümet reisi büyük mütefekkir ve büyük insan merhum Nehru "Alem Tarihinden Görüşler" adlı kitabında diyor ki ...Mustafa Kemal teşkil ettiği hususi İstiklal mahkemelerinde binlerce Kürdü merhametsizce mahvetti. Şeyh Said, Dr. Fuat ve diğer bazı liderleri idam etti...
    ✔ Büyük alim Dr Abdullah Cevdet Bey'in Roji Kurd Mecellesinin 9 Temmuz 1913 nüshasında yazdığı İttihat yolu başlıklı makalesi:

    Belirli ve seçkin bir şahsiyete sahip olmayan bir ferdin hiçbir toplumsal değeri olmadığı gibi, şahsiyetine sahip olmayan bir milletin de “esamisi okunmaz”, ve konuşan hayvan suretinden başka bir şey olmaz.

    Hafıza alışkanlığı fertlerde ne ise milletler için de tarih odur. İnsan hayatı ve hatta hayvan hayatı, hafıza hazinesinin sürekli çalışmasıyla belirlenir ve devam eder.

    Amnésie complette yani “nisbanê tam” denilen, hastalıklı olmuş adam. Bir bitkiden, bahçelerimizde, dağlarda, rüzgarın istediği yöne yeşil yapraklarını eken bir ağaçtan başka bir şey değildir. Bir milletin ki mazbut ve mükemmel olarak bir tarihi yoksa, o millet hiç yaşamamış gibidir.

    Kürdlerin tarihi var mı?

    Bir “Şerefname” ile bir millet tarihî şerefini veyahut tarih şerefini tasarruf ve muhafaza edemez. Yaşadığımız asır, şaka değil, yirminci asırdır. Geçmişinin tarihine, geleceğinin tarihine sahip olmayan millet kendisine sahip değildir. Kendi kendisine sahip olmayan milletler ve fertler memluk (köle) olur, başkalarının olur.

    Geleceğinin tarihine dedim. Okuyucuların belki pek çoğu bu garip tabire şaşmıştır. Evet milletler geçmişlerinin tarihlerinden pek çok daha ziyade mühim olarak bir de tarihi geçmişlerine sahip olmalıdırlar. Daha doğrusu milletler geçmişlerinin tarihine sahip ve geleceklerinin tarihine memluk(nesne) olmalıdırlar.

    Bir milletin geleceğinin tarihi o milletin “ideâl”idir. Yakın zamandan beri mefkure (amaç) kelimesiyle ayakta tuttuğumuz ve ifade ettiğimiz “ideâl”dir. Kürdlerin hakikaten asrımıza layık bir tarih kitabına sahip olmadıklarını, gelin hep birlikte itiraf edelim. Sonra Kürdler bir “ideâl”e sahip midirler? Sahip iseler, o „ideâl? nedir ona bakalım.

    Büyük hekimlerden biri diyordu ki bir milletin gelecekte ne olacağını öğrenmek kadar kolay bir şey yoktur:

    Ne olmak istediğini öğrenmeye çalışınız, bir millet ne olmak istiyor, o ne olacaktır? Bu halde demek ki milletlerin geleceğini keşfetmek için ne evliya olmak, ne de deli olmak lazım değil.

    Genç Kürdlere sormak ve anlamak isterim. Ne olmak istiyorlar?

    Veyahut ne olmamak istiyorlar. Osmanlı İmparatorluğunda bir unsur mu? Unsur fakat nasıl unsur, çürüyen ve çürüten bir unsur mu, yoksa yenilenen ve yenileten, yaşayan ve yaşatan bir unsur mu? Bir kere bu sorunun cevabı kesin bir şekilde verilmelidir. O zaman yol göstermek kolaydır. Öncelikle okur-yazarların oranı en az yüzde kırka (%40) çaresine ulaşmak. İkincisi en fazla bir ay içinde yedi-sekiz yaşında bir çocuğun okuma yazmayı ve okuduğunu doğru okumayı öğrenmesine müsait olan harfleri esas itibarıyla kabul ve şimdiye kadar kullanılan harfleri terk etmek. Diğer her mesele bence ikinci derecede kalır.

    30 Mayıs 1913
    Doktor Abdullah CEVDET
    Rojî Kurd-Hejmar: 1

    ✔Erivan'da kurulan Kürdoloji Kongresi'nin aldığı kararlar:
    A) Kürdü, Türk kültürünün tesirinden kurtarmak,
    B) Kürdün aslını eski hadiselere dayanarak bulmak ve bir Kurd tarihi yazmak,
    C) Kurdlerle Yezidilerin ve Ermenilerin ırki münasebetlerini bulmak,
    D) Bir kürdistan haritası yapmak,
    E) Kurdçedeki lehçeleri birleştirip tek bir dil vücuda getirmek ve bir gramer ile bir lügat yapmak ve yazıyı tesbit etmek.
    Görülüyor ki, verilen kararlar, Kurdlüğün ilerletilmesi ve benliğine sahip olarak yaşatılması gayesini hedef almaktadır.
    ✔Amerika savunma bakanı Mc. Namara 1965 senesi Şubat ayında Amerika Meclisi silahlanma bütçesinde söylediği sözler: Ortaşark'ta sükunet ve istikrarın temini 3 engelin çözümü ile mümkündür.
    1. Arap devletlerinin İsrail Devleti ile anlaşması.
    2. Arap devletlerinin birbiriyle iyi geçinmesi.
    3. Ortaşark devletlerinde mevcut kuvvetli Kurd ehliyetlerinin (azınlıkların) hukukunun temini ile mümkün olabilir
    ✔ Bir münasebetle İsmet İnönü 1935 senesinde Kürdistan'a yaptığı bir seyahatte Amed ovasına yerleştirilmiş zavallı perişan Türk göçmenleri görüp hal ve ahvallerini sormak suretiyle gönüllerini hoş etmek istemiş ve göçmenlerle demiş ki: " İnşallah etrafınızdakilere Türkçe konuşmayı öğretiniz. "
    Göçmenler cevaben "Paşa hazretleri biz Kurdçe öğrendik"
    Paşa: İyi oğlum iyi lisan öğrenmesi fena değildir, demiş.
    ✔ Kurd lisanı edebiyatı iktisadı hayatı Osmanlı Devleti tabiyetine girmeden evvel daha ileri seviyede idi. Kürdistan'da herkes bilimin ve sanatın kadrini bilir. Cezire, Soran, Siirt, Bitlis, Amed ve Kürdistan'ın her tarafında Mümtaz müderrisler vardı. Şehadet (diploma) almak için 12 ulûmdan imtihan vermek lazımdı. Osmanlı Devleti idaresine geçince mektepler azaldı.
    Evliya Çelebi Rojki Emareti'nin merkezi olan Bitlis'te gördüğü ilim, Marifet ve umran Osmanlı Devleti'nin diğer bölgeleri ile kıyas kabul etmez derecede yüksek olduğunu söylemektedir.

    KURDLER NE İSTİYOR NE VERİLMELİDİR
    ✔Ingilterenin son zamanlarda irlandada gösterilen mubalagali mutalibata karşi takindigi mutedil vaziyetten alinacak dersler vardir. Ingilterenin irlandayi cezalandırması mümkün idi. Fakat ingiltere bunu yapmadi. Çünkü bu muvakkat muvufakiyet idi. Aksi takdirde hüsrani intaç ederdi (hüsranla sonuçlanırdı). Suriyede fransanin gösterdiği itidal yumuşaklik bir çoklarinca zaaf ile tefsir edilmektedir. Halbuki bu tarzi hareket hakim ve tedbirli fransiz siyasetini gösterir.
    ✔«Roji Kürd» mecmuasini yazi masasinin üstünde gören bir muhterem ve muazzaz dostum, nedir bu mecmua dedi? Kürdolojiye organı yani Kürtlük hakkindaki sosyal ve ırksal incelemelerin yayın aracı dedim. Arkadaşim mecmuayi açti gözü Kürtçe yazilmiş bir makaleye tesadüf edince: madamki Kürtçedir tefrika gazatasidir diyerek «ROJI KURD» u masanin üzerine birakti bu bir hadisedirki bence kayd ve dikkat edilmeğe çok layiktir. Bu sureti hüküm avama mahsus ve umumidir.
    ✔ Kürt vatanperverleri ulvi gayeye doğru açilmiş olan şahrah üzerinde hiç bir sedayi iğfale (aldatıcı söze) kulak kabartmadan çok metin hatvalarla ileriye yürümektedirler. Hakkindan emin ve bunu İman-ı milliyenin yaktigi aşk kaynagindan aldigi kuvvetle tahakkuk ettireceğine mütmein olan Kürt gençleri hiç bir an öfkeye kapilmadan pür ümit gözlerini son devrin vücuda getireceği hadisata tevcih etmişlerdir. Zülüm saçan mahkemelerin kurduğu idam sehpalarinda yaşasin Kürdistan diye haykiran kahramanlrin hatiralari kalplerde yaşadikça ideali uğruna ölmesini ve öldürmesini bilen mefkureli bu bedbeht gençler hiç bir zaman en tabii hak olan milli davadan vazgeçemezler. Her milletin kavuştuğu, ve kavuşmakta olduğu mesut hayat nihayet Kürt milletinede mecvud ve mukadderdir. Bunu kalbimizin bütün kudretile böyle bilir ve iman ederiz. Okumasinlar diye kapatilan mekteplerden hariçte kalmiş kanli, canli gençlerden tutunuz da son nefesini saymakta olan ihtiyarlara varincaya kadar bütün millet bu refah ve saadet getirecek günü beklemektedir.

    TÜRK AFF-İ UMUMİSİ KARŞİSİNDA KÜRDLER
    ✔Türklerin şimdiye kadar Kürtler için ilan ettikleri aflar ancak bir tuzak olmuştur. Devletin sözü olan af kanununa, hükümetin sözüne güvenerek Türk hakimiyetinin havzasına giren Kürtlerden kaçi bu gün berhayattir?
    ✔Türkler bu gün yeni bir tecrübe daha yapmak istiyorlar. Büyük Kürd davasini Kürt azmi ve imanini yenerek değil fakat hile ile Kürt civanmertlegini, Kürt ruhunun safvetini tuzage düşürerek halletmeğe çalişiyorlar.
    ✔Kürt kıyam-ı millisnin hedef ve mahiyeti bu gün dünyaca malum olmuştur, hiç bir irtica ve eşkiyalik olamaz ki, bir hükümet on sene bütün vesaiti itfaiyesile ugraşsinda onü iskat ve tiskin edemesin. Eğer bu öyle bir hareket ise ve türk hükumeti buna ordusu ile, Jandarmasile, istiklal muhakemelerile, tehcir ve tebidlerile nihayet affi umumilerile hal ve teskin edemiyorsa demek Türk hükümeti bir imanla, bir imana dayanan mukaddes bir gaye ile, bir hakla çarpişiyor.
    ✔Yüreğinde hak ve insaf hissini taşiyan her izan sahibi insan, hemen teslim ederki bütün bu hadisat bir milletin milyonlarca nüfusu ile bir milletin umumi ve kendiliğinden kiyamidir. insanca yaşamak için şerefle ölüme atilişidir. Kürt davasi bir milletin hakki hayat davasidir.
    ✔Xoybun mesaisine iştirak eden Bedirhaniler Botan emaretinin verdiği bir hissi gururla kendilerini daima arkadaşlardan üstün tutmagi farzetmek istiyerek daima diktatorane bir tavir takinmalari, milli sahada yapilmakta olan hizmetin sirf kendi mesailerile husule geldiği fikrini harice telkin etmek istemeleri milli faaliyete iştirak etmiş olan arkadaşlarin kendilerine karşi kirginliklarina sebep olmakta idi, bu kabilden olarak ecnebi müellefatinda Kürt milli mesailine dair bedirhaniler tarafindan yapilmiş gibi gösterilen bazi malumatlarin yanlişliklarini teshih ederek bu hususa çalişmiş olan vatanseverlerin tarihi mesai ve emeklerini belirterek mesailerini şükranla yadetmegi vicdani bir borç addatmekte yim. Mesela Amerikali DANA ADEM IşMITIN «JONNEY ONOY BRAN MIN» adli kitabinin 157 inci sahifesin¬ de bildirilen «modern ilk kurt mecmuasi Bedirhaniler tarafindan Botan lehçesile neşredilmiş olduğu» haberi doğru değildir.
    ✔Bedirhan biradeler tarafindan ilk defa olarak latin hurufile neşredildigi alfabe haberide sihattan aridir. Latin harflerinin kabulünü ilk evvela 1913 tarihinde istanbulda posta memuru Hevi cemiyeti mensuplarindan Faiz bey Hevi cemiyetine teklif etmişti. Doktor Abdullah Cevdet beyde arap harflarinin Kürt lisanini temamile ifade etmediğini söyliyerek bu harflerin latin harfleri ile tebdili lüzümunu Roji Kürd mecmuasindaki yazilarinda soyluyordu. 1931 senesinde Şamda Ali Aga Zilfonun evinde toplanan Celadet bey Bedirhan, Mikisli Hamza bey, şam kürtlerinden Musa bey ve Ekrem cemilpaşadan mürekkep bir komisyon latin harflerinin bu gün kullanilan şeklinin kabulünü ve Kürd lisanina tatbikini muvafık gördü.

    DERSİM KIYAMI VE TÜRK ASKERİ HAREKETİ
    ✔Seyit Rıza'nın kardeş oğlu olan rehber Seyit Rıza'ya karşı Türklerle beraber olmuştu. Daha sonra Türk hükümetinin fena yüzünü gördüğünü söyleyerek Seyit Rıza'dan af dilemişti ve kendisine katılmıştı. Seyit Rıza'nın sağ kolu mahiyetinde olan Ali Şirin evine misafir olmuştu. Ali Şir misafirine yemek tedariki yaparken rehber ansızın tabancası ile ateş ederek öldürdü. Ali Şirin karısı kocasının öldürüldüğünü görünce o da tabancası ile Rehbere ateş ettiği ise de çıkan Kurşun rehbere arkadaşlık eden efendinin başına isabet ederek öldürmüştü rehber ikinci bir kurşunla Ali Şir'in karısı zarife'yi de öldürerek başlarını kesip türklere götürdü. .....

    MAHABAD CUMHURİYETİNİN TESİSİ
    ✔Kanaatimce merhum Pêşewa kardeşi Sadri Qazi'nin safdilliğinin kurbanı oldu. Ben Mahabad'da iken bizzat Qazi Muhammed'in ağzından işittim: Kardeşim Sadri ki Tahran'da milletvekiliydi ne yapıyorsan ikna edemiyorsun. O, Kavami Saltana'nın Demokrat bir devlet adamı olduğuna Kürtlerin haklarının tanınmasına taraftar olduğunu fikrindeydi. Halbuki Saltana İngilizlerin adamı ve Kürtlere düşmanlık yapmış bir kimsedir. Qazi Muhammed'den işittiğim bu sözlere bakılırsa Kavami Saltananın aldatıcı yalan vaatlerine inanan kardeşi Sadri'nin tesiri ile merhum Qazî Muhammed'in teslim olduğu muhtemeldir.

    BAĞDAT PAKTI
    ✔Bağdat Paktı Bolşeviklik tehlikesini önlemek için Pakta dahil olan devletlerin kuvvetlerini birleştirerek müttefik bir cephe teşkil etmek gayesiyle yapılmıştır.
    ✔Malumdur ki Ingilizler, Irak'a ilk girişlerinde cenupta Irak hükümeti, şimalde bir Kürt hükümeti yapmak niyetinde görünüyorlardı. Sonra Irak hükümetini kuvvetlendirerek bekasını temin için Kürdistan'ın Irak hükümetine bağ- lanmasını kendi menfaatleri icabindan gördü. *Irak'in istilası günlerinde Kürtlere hususi bir teveccüh gösterir gibi olan Ingilizler, hemen birden bire Kürtlerin aleyhine döndüler. Irak hükümetinden memnun olmayıp kıyam eden Kürtler aleyhine Irak hükümeti ile beraber orduları ile, tayyareleri ile şiddetli tenkil harbi yaptılar. Bu pakt, alakadarlarının hepsi tarafindan zahiren bir müdafaa pakti' diye tarif edildi ise de hakikatte her şeyden evvel Iran, Türkiye, Irak hükümetleri için yalınız Kürt tehlikesine karşı müşterek hareket amacı ile yapılmıştır.
    ✔Türkiye Başvekili Adnan Menderes, iktidar mevkiinde iken Israil Devleti Başvekili'ne yazdığı ve Arap gazetelerinin de elde ederek neşrettikleri mektubunda Menderes, 'Kürdistan' ismi ile tanılan coğrafi kitanın, devleti tarafindan itiraf edilmemesi şartıyla Israil'in Arap memleketleri üzerindeki bütün metalıbatinin [taleplerinin] Türkiye tarafindan teyid edileceğini vaad etmekte idi.
    KÜRDÜN AYDIN VE GENÇ EVLATLARINA
    ✔Muvaffakiyetsizliğimizin en büyük sebebinin cehalet dir. Kürde hayr [iyilik] istemeyen hilafet hükümetlerinin ihmal edici elleri arasına, kendimizi dini bir tevekkülle teslim ederek uzun asırlar boyunca milletimizin benliğini tebarüz ettirecek [ortaya çıkaracak] milli duygulara ilgi göstermeden, uyuşturucu telkinlerle gittikçe cehaletin baskısı altında ezilip kalmışızdır. *Balkan milletleri aydınlarının çalışma tarzı bize örnek olmalıdır. Osmanlı Devleti'nin kara zulmü altında inliyen bu milletlerin aydınları, bütün varlıklarıyla milletin çocuklarını fikren yetiştirmeğe koyuldular. Tahsilini ikmal etmiş olan gençler kendilerine mevut olan [vaadedilen] her türlü refahı bir tarafa atarak basit ve her şeyden mahrum köylere yerleşerek çocukları okuttular, fikirlerinin açılmasına çalıştılar; bu suretle hakiki, muhlis vatanse- verliğe numune olmağa hak kazandılar. Şehirlerde oturup konforî, mükemmel yerlerde bağdaş kurarak yükseklerden atıp tutmadılar. Neticede Osmanlı Devleti'nin ezici boyunduruğundan kurtuldukları gibi, dünya milletleri arasında da şerefli bir mevki elde ettiler.
    ✔(Ey xortên şêr û şepal bidêrin gotinên vî sal dîti).
    Altmış senelik mücadele safahatının hakiki aynası olan bu müzekkerenin [yazıların] Kürtçe lisanı ile yazılması lazımdı; fakat şoven devletlerinin, insanın en tabii haklarından olan öz lisanı ile tahsil etmek zevkinden Kürdü men etmesi sebebiyle Kürtçe lisaniyla layıkı ile ifade edemeyeceğim vakayı Türkçe yazmağa mecbur kaldığıma teessüf etmekteyim.
    NEWROZ
    ✔4.000 sene evveline [anlaşılıyor] ki Kürtler Ahura'ya taparlardı; yani ateşe, nura, aydınlığa taparlardı. Karanlıktan ikrah eder [iğrenir], korkarlardı. Kürtler, hakikatin ateşten, nurdan doğduğuna inanırlardı. Bu- nun için eski Kürtler ateşi mukaddes bilirler ve taparlardı. Birinci, ikinci, üçüncü Zerdeşt vardır. *Birinci Zerdeşt'in Zend ismiyle yazdığı kitabın büyük bir kısmı maalesef zayi olmuştur. Kitaptan bakiye kalan birkaç sahife bugün Hindistan Zerdeştlerinin yanındadır. Üçüncü Zerdeşt'in yazdığı kitap Avesta'dır. Kürtçe lisanı ile yazılmıştir. Bu kitap da Hindistan Zerdeştlerinin yanındadır. Zerdeşt dininde ateş mukaddestir; fakat mabut [ilah] değildir *Zerdeşt dininin üç mühim esasatı vardır: lyi düşünmek, iyi konuş-mak, iyi yapmak; Farisî tabiri ile pêndari nig, güftari nig, kirdarî nig.

    RIYA AZADAN
    Pir giran e lo bira!
    Bavê te mir tu nel'imal,
    Bavê ku tu xwedi kir, bi nazdarî, bi şekir
    Çav li rê bû li derî belkî nişkav tu weri
    Tu, li ber serî rûnenişt, xwêdan ji ru nemalişt,
    Dil û xatir jê ne xwest; te maç nekir herdu dest,
    Pê ra neçu ser gorê maxa paşin bi dorê.
    Min jî wek te winda kir, dê, bav, bira û agir
    Ji ber turanperestan, bûme xwinî, j'Kurdistan.
    Me hev nedît carek din, gorrê ew giş revandin.
    Ev bist sal e ser gerdan dixwum kulan û derdan
    Min pir tengî û tali kişandin ji her ali
    Lê bê hêvî nebûm hêç min berneda şop û rêç
    Ma çi bikim tiştê çû lê nagerim nadim dû
    Eve rêza azadan ne rev heye ne bazdan
    Sistî nabe li ser vê ev bext ji me wa dibê
    Tim namîne dem wisan wê bê roja wan kesan
    Ev toleyên bê yek ol ji dolar ra bûne kol
    Neçar ewê bimirin ji bîr nabe, çi kirin
    Bê mezel û gor û kêl bibin tune ku hat pêl
    Hew bi tenê ev welat deşt û çiya teht û lat
    U ev gelê ku em jê cewher bêzar û kejê
    Naçe namre tu cara ne, b'kuştinê ne b'dara
    Gerek jê ra bi yek can em pêwan bin bê razan
    Biparêzin ji dijmin; bi te, bi wî û bi min.
    Reşîdê KURD