• Mayıs Ayı Hikaye Etkinliği

    (Kaç nolu resim olduğunu ön yargıya kapılmadan okumanız için en sona bıraktım.)

    (Mümkünse şu müzik eşliğinde okuyun.

    https://youtu.be/A3CK21RhynY )

    Peter:
    Anne baba nerdesiniz?

    Wilma:
    Burdayım Peter.

    Peter:
    Bir an sizi görmeyince çok korktum.

    Wilma:
    Endişelenecek bir şey yok oğlum. Daha saat sabahın beşi. Hadi yat uyu bakalım şimdi. Sabah olunca konuşuruz tamam mı?

    Peter:
    Peki anne.

    Wilma:
    Hadi uyu bakalım tatlım.

    Peter:
    Anne

    Wilma:
    Efendim tatlım

    Peter:
    Anne beni hiç bırakmayın olur mu?

    Wilma:
    Nerden çıkarıyorsun böyle şeyleri, biz seni hiç yalnız bırakır mıyız? Sen hep bizimle olacaksın güzel evladım benim.

    Peter:
    Peki anne.


    Frank:
    Aşkım, Wilma, kravatım nerde gördün mü?

    Wilma:
    Ah be Frank, ah canım kocacım orada komidinin üzerinde. Az önce kendin koydun ya oraya.

    Frank:
    Evet gördüm aşkım.

    Wilma:
    Hadi kahvaltıya, sofra hazır.

    Frank:
    Ben geç kalıyorum işe, hemen çıkmam lazım.

    Wilma:
    Hayır olmaz Frank. Hemen kahvaltını yap öyle çık. İş yerinde halsiz ve yorgun düşmeni istemem.

    Frank:
    Bayılıyorum senin bu ince düşüncelerine Wilmacım.

    Wilma:
    Ben de senin bu sözlerine bayılıyorum tatlım.

    Peter:
    Anne-baba neden bayılıyorsunuz?

    (Gülüşmeler)

    Wilma:
    Benim güzel oğlum. Yani çok hoşuma gidiyor anlamında kullanıyoruz biz o kelimeyi.

    Peter:
    Peki o zaman neden öyle söylemiyorsunuz? Yoksa benden bir şeyler mi gizliyorsunuz?

    Frank:
    Benim biricik oğlum. Bizim senden hiçbir gizli saklımız olmadı, olmaz da. Yani biz o sözcüğü daha iyi hislerimizi anlattığını düşündüğümüz için kullanıyoruz.

    Wilma:
    Frank bırak şimdi sen Peter’ı. Hani sen işe geç kalıyordun.

    Frank:
    Tamam başladım bile. Biliyor musun aşkım?

    Wilma:
    Neyi?

    Frank:
    Hindenburg öldüğünden beri ülkede anormal şeyler oluyor.

    Wilma:
    Evet çok sevdiğimiz bi cumhurbaşkanı idi.

    Frank:
    Bugün gazetede ona dair yazılar yazacağım tabii izin verirlerse.

    Wilma:
    Yani gazetelerin, mecmuaların sesini kısmak hiç olacak şey değil tabii ki.

    Frank:
    Pek tabii değil ama..

    Wilma:
    Zaten hiç sevemedim o bücür bacaklıyı.

    Frank:
    Neyse bunları sonra konuşuruz. Hadi ben kaçtım.

    Wilma:
    Yine sefer tasını giderken bisikletten düşürme.

    Frank:
    Sen ikaz ettin ya yine düşürürüm.

    Wilma:
    Yaaa ama...

    Frank:
    Yok Wilmam. (dudağına öpücük kondurur.) Tabii düşürmem. Yani umarım.

    Wilma:
    Tamam tamam. Hadi kolay gelsin. Müdürle aranı bozma sakın.

    Frank:
    (Bisikletiyle giderken el sallayarak) Bozmam merak etme.

    Wilma:
    Hadi bakalım oğlum. Büyük çocuğu gönderdik sıra küçük çocukta. Hadi ama ne diye mızmızlanıyorsun. Yesene kahvaltını.

    Peter:
    Yiyorum anne.

    Wilma:
    Ben neden göremiyorum acaba? Benim oğlum yemeklerini yiyecek büyük adam olacak. Şansölye olacak. Başkan olacak. (Yanına gider ve kovalamaca başlar.) Sen yemeğini yemezsen o zaman ben seni yerim. Ham Ham Ham

    (Gülüşmeler)

    Peter:
    Anne yemeğimi bitirdikten sonra dışarıda Eric ile oynayabilir miyim?

    Wilma:
    Tabii ki oğlum. Ben de bu arada evi temizlerim. (Fısıltı şeklinde konuşarak) Şimdi ne olacak, eğer dedikleri gibi yaparlarsa, e o zaman bizler napıcaz? Aman Tanrım düşünmek bile istemiyorum.

    Peter:
    Ne konuşuyorsun anne?

    Wilma:
    Yok bişi oğlum. Sen bitirdin mi kahvaltını?

    Peter:
    Bitirdim anne.

    Wilma:
    Hadi seni bahçeye çıkartayım o zaman. Eric’i de çağıralım.

    Peter:
    Anne oyuncaklarımı da alabilir miyim?

    Wilma:
    Tabii ki yavrum alabilirsin. İstediğini al. Hadi çıkalım.


    ......
    O gün hava mayıs ayının tüm güzelliklerini sunuyor, güneşin parlaklığı çimenlerini yeşilin daha canlı kılıyor, havanın hafif esintisi insanları dışarıya bir an önce kendilerini atma konusunda sabırsızlandırıyordu.
    .....

    Wilma:
    Rebeka, Rebeka!

    Rebeca:
    Ah Wilma sen miydin?

    Wilma:
    Evet benim. Bizim yumurcak Eric ile oynamak istiyormuş.

    Rebeca:
    Dur ben Eric’i çağırayım. Eric oğlum.

    Eric:
    Efendim anne.

    Rebeca:
    Hadi kuzum hava güzel, dışarı çıkın da bahçede oyun oynayın.

    Wilma:
    Rebeka napıyorsun, nasılsın.

    Rebeca:
    Bildiğin gibi bizimkini okula gönderdim. Ben de oğlana atkı örüyordum. Sen nasılsın?

    Wilma:
    İyiyim ben de iş güç bildiğin gibi. Bizim sakarı gönderdim ben de. Yine işe giderken dün sefer tasını düşürmüş. Yani düşürmesi bişey değil de yaptığım yemeklere acıyorum.

    Rebeca:
    Ay öyle canım sorma, bizimki de sanki ağzı delikmiş gibi her çorba içişinde üzerine döker.

    Wilma:
    İzak Bey tarih öğretmeniydi değil mi?

    Rebeca:
    Evet canım tarih öğretmeni.

    Wilma:
    Ya bu böyle olmayacak. Benim biraz işim var. Temizlik yapıcam. Bana gel da kahve yapayım. Şöyle bi güzel laflarız veranda da.

    Rebeca:
    Tamam Wilmacım ortalığı toparlayım ben de gelirim.

    Wilma:
    Hadi o zaman görüşürüz.


    ......
    Biesdorf Berlin’in sanata ve tarihe düşkün mimari yapısı ve doğanın kusursuz güzelliği ve içinden geçen Wuhle nehri ile yaşanılası şirin bir kasabaydı. Müller ailesi ile Schütze ailesi biri katolik biri yahudi olmasına rağmen birbirleriyle çok iyi geçinen iki komşu aileydi. Kasabada cereyan eden ufak tefek birkaç hadiseyi saymazsak yahudi kökenli aileler o ana kadar hiçbir sorun yaşamamışlardı. Ayrıca bu iki aile civarda başka aileler olmasına rağmen birbirleriyle çok iyi anlaşıyor. Birbirlerinin dini günlerini kutluyor ve hediyeleşiyorlardı.
    ......


    Peter:
    Eric gördün mü topaçımı? Dün babam aldı bana.

    Eric:
    A nasıl bişey bu.

    Peter:
    Böyle ipi sarıyorsun sonra fırlatıyorsun ve dönüyor.

    Eric:
    Hadi yapsana bi

    Peter:
    Önce topaçı bi sarayım. Bak izle şimdi. Yani babam gibi yapamadım ama babam çok güzel döndürüyor. Eric al bide sen dene.

    Eric:
    Peter bizi buradan kovacaklarmış.

    Peter:
    Kim kovuyor sizi? Hem neden kovacaklarmış ki?

    Eric:
    Biz yahudi olduğumuz için bizi sevmiyorlarmış.

    Peter:
    Ama biz seviyoruz. Kim söyledi sana bunu?

    Eric:
    Annemle babam konuşurlarken duydum.

    Peter:
    Yok öyle bişey. Hiç olur mu? Sen benim en iyi arkadaşımsın. Gel bisiklet sürelim biz.

    Eric:
    Tamam


    .....
    Wilma ev temizliğini bitirmiş, Rebeka’da işlerine düzene koyar koymaz Wilma’nın bahçeye bakan geniş verandasında kahvelerini içmeye başlamılardı bile.
    .....


    Rebeca:
    Wilma nolucak bizim bu halimiz?

    Wilma:
    Ne olmuş ki halinize?

    Rebeca:
    Görmüyor musun etrafta bizlere yapılanları, söylenenleri. Her geçen gün daha da sıkmaya başlıyor bu durum beni.

    Wilma:
    Yani aslında görüyorum ama düzeleceğini ümit ediyorum.

    Rebeca:
    Savaş çıkartacakmış bu Hitler. Bizi de buralardan sürgüne göndereceklerini söylüyorlar. Sence yaparlar mı böyle şeyler?

    Wilma:
    Yok canım benim. Sen benim 30 yıllık arkadaşımsın. Biz birlikte doğduk burada. Beraber büyüdük. Sen benim kardeşim gibisin. Sizi götüremezler. İzin vermem ben.

    Rebeca:
    Ay inşallah öyle olur. Biz naparız buradan gidersek. Hem Eric daha çok küçük.

    Wilma:
    Biliyorum, biliyorum. Göreceksin bak, her şey yoluna girecek. Yine biz senle tarlamıza ekin ekeceğiz, beraber bağda üzüm toplayacağız, birlikte seninle reçel yapacağız. Merak etme o Hitler denen adamı başımızdan defedeceğiz. Üzme sen kendini.


    ....
    Hayat böyledir işte. Sen hayal kurarsın ama hayat kendi rolünü oynar ve hep sürpriz yapar. Hiç beklemediğin bir anda kapının önünde istemediğin olaylar seni hazırlıksız yakalayıverir. Sen, kaderin sana biçtiği hayat tiyatrosunda kendi rolünü başarılı bir şekilde oynamaya çaba gösterirsin. Dostoyevski’nin dediği gibi “Kendi planlarımızı yapıyorduk ama kaderin de planları olduğunu unutmuştuk.” O istenmeyen kara bulutlar yavaş yavaş Biesdorf kasabasına yaklaşmıştı bile. Bunun ipuçları Frank’in dilinden dökülmekteydi.
    ....


    Frank:
    Aşkım ben geldim.

    Wilma:
    Hoşgeldin bitanem. Nasıl geçti bu gün işin?

    Frank:
    Yorucu ve üzücüydü. Bu günkü haberler hiç iç açıcı değil.

    Wilma:
    Hayırdır ne oldu? Seni üzen nedir? Neymiş o kötü haberler?

    Frank:
    Şu SS Partisi. Hitler Şansölye ilan edildikten sonra ülke hızla bir değişime girdi. Herkes tuhaflaşmaya başladı. Aşırı milliyetçi söylemler, yahudilere yapılan kötü muameleler, kin, nefret ve öfkenin tüm her yere yayılması, insanların birbirine olan güven duygusunun kaybolması, sevgisiz bi toplum olduk Wilma. Bizim gazetede sadece Hitleri öven yayınlar yapmamız bekleniyor. Biz böyle değildik. Bize neler oluyor canım?

    Wilma:
    Evet çok haklısın. Ben de olan biteni görebiliyorum. Tüm bunlar İtalya’nın faşist uygulamaları yüzünden başladı. O adam bizimki ile çok yakınlık kurdu. E nolacak üzüm üzüme baka baka kararıyor işte.

    Frank:
    Yani aşkım bu gidişat bizi nerelere götürür bilemiyorum. Ama baskıcı sistem, bu sistematik baskılar, bu aşırılık söylemleri hiç doğru değil. Bu söylemler bizi felakete sürükler. Ben bunca yıllık komşum Schütze ailesi ile düşman mı olacak mışım? Onlar sırf yahudi olduğu için onlardan nefret etmemi bekliyorlar.

    Wilma:
    Daha bugün konuştuk Rebeca ile bu konuları bizde. Açıkçası çok tedirgin ve çok korkmuş durumda. Ne yapacağını bilemez bi halde. Sanki her an evlerini yerle bir edeceklermiş gibi korku ile bekliyor. Onları teskin etmemiz gerek Frank. Bu bizim onlara karşı görevimiz. O benim en yakın arkadaşım ve dostum.


    .....
    Beklendiği gibi de oldu. Kara haberler çok hızlı bir şekilde yayıldı. Anlaşılan o ki propaganda bakanı Goebbels (Göbels) işini çok iyi yapıyordu. Alman halkına nefreti aşılamış, her türlü kötülüğün sorumlusu olarak yahudileri işaret etmiş ve onlar da üzerine düşeni yapmıştı. Önceleri yahudiler sarı bant takma zorunluluğu getirilmiş, memuriyet görevleri yapmaları yasaklanmış, mal varlıklarını kayıt ettirmeleri mecbur tutulmuştu. Tarihler 9 Kasım 1938’i gösterdiğinde ise, ileride her yerde kırılan yağmalanan yahudi dükkanlarının cam kırıklarının sokaklara saçılması nedeniyle “Kristal Gece” olarak adlandırılan o gün de, yahudilere karşı şiddet hareketi başlamıştı. Polislerin durup seyrettiği bugünde yahudilerin dükkanları yağmalanmıştı. Artık fitil ateşlenmiş ve planlı nefret tohumları meyvelerini vermeye başlamış, yahudilere karşı uygulanan kötülük hareketi başlamıştı.
    ......


    Nazi askerleri (hep bir ağızdan bağırarak):
    Tüm yahudiler dışarı, evde hiçbir yahudi kalmayacak, buradan gidiyorsunuz. Hadi çabuk, çabuk, terk edin evlerinizi. Bu size devletimiz ve partimiz tarafından verilen bir emirdir.

    Rebeca:
    Napıcaz İzak? Nolucak şimdi?

    İzak:
    Bilemiyorum Rebeca. Bende bilmiyorum. Ama sende yaşananları görüyorsun işte. Adamlar delirmiş gibi bizlere saldırıyorlar. Bu işin şakası yok. Hemen çantayı hazırlada çıkalım. Bu pislik heriflerden her şey beklenir. Sağı solu yok bunların.

    Rebeca:
    Nasıl yani? Geri gelemeyecek miyiz?

    İzak:
    Yahova (Allah) bilir. Umarım tekrar geliriz. Sen şimdi oyalanmadan hemen önemli eşyaları bi çantaya koy da çıkalım. Yoksa çanta bile almadan gitmek zorunda kalırız.

    Eric:
    Anne-Baba neler oluyor? Bi yere mi gidiyoruz? Tatile mi çıkıyoruz baba?

    İzak:
    Yok oğlum, yok evladım. Tatile gitmiyoruz. Bi süre bizi başka yerde misafir edecekler. Orada zaman geçirdikten sonra çok güzel bi yere götüreceğim seni. Ama bi müddet buradan ayrı kalacağız. Güzel günler göreceğiz sen merak etme.

    Hadi çabuk, çabuk, adamlar çıldırmış gibi bağırıyor. Şu fotoğrafları da koymayı unutma. Onların ele geçmesini istemem.

    Eric:
    Baba ya peki benim oyuncaklarım?

    İzak:
    Onları alamayız yavrum. Onlara Peter çok güzel bakar. Ben sana gideceğimiz yerde daha güzel oyuncaklar alacağım söz veriyorum.

    Nazi askeri (kapıya ayağıyla vurarak):

    Kime söylüyorum ben. Daha ne bekliyorsunuz? Çıkın dışarı. Yoksa Parti kurallarına aykırı hareket etmekten sizi burada vururum.

    İzak:
    Tamam, tamam, çıktık.

    Wilma:
    Rebeca, İzak nereye?

    -Alman askerlerine karşı.-

    Onların bi suçu yok. Götürmeyin onları. Onlar hiçbir zaman kurallara aykırı hareket etmediler. Acıyın onlara.


    Nazi Askeri:
    Defol git başımdan kadın. Bi kelime daha edecek olursan seni parti yasalarına aykırı hareket etmek suçundan tutuklatırım.

    İzak:
    Frank burası sana emanet. Değerli gördüğün eşyaları alabilirsin. Eric’in oyuncaklarıyla da Peter oynasın artık.


    .....
    Almanya’da her şey çok hızlı bir şekilde kılıf değiştirmeye başlamıştı. Acı ve gözyaşı dolu günler artık yahudiler için sıradan olmaya başlamıştı. Ülkede milyonlar çok hızlı bir şekilde örgütlenmişti. Göbels’in taktikleri çok başarılı bir şekilde icra ediliyordu. Artık Almanlar yahudi veya çingene etraflarında görmek istemiyordu. Gettolar hemen kurulmuş. Yahudiler buralara sevk edilmiş, kadın, erkek, çocuk ve yaşlılar ayrı bir şekilde gruplara ayrılarak getto odalarına alınmıştı. Her gün testler yapılıyor sağlıklı olan işgücü olarak ayrılıyor ağır işlerde ve fabrikalarda gün boyu çalıştırılıyor, hasta ve yaşlılar ise adeta ölümlerini bekler durumdaydılar. İlk olarak Krakow’da Getto kurulmuş ve Schütze ailesi buraya alınmıştı. Tabii aile fertleri birbirinden ayrılarak. Frank ise o da ailesinden ayrılmış, İşçi Partisi tarafından kendisine zorla muhabereci görevi verilmişti. O artık bi kurye gibi çalışıyor. Haber getirip götürüyor, gazetecilik birikiminden ötürü bazen yazı işlerinde görevlendiriliyor, bazen de telefonlara bakarak iletişimi sağlıyordu.
    ......


    Wilma:
    Aa mektup gelmiş Peter. Frank’den olmalı.

    Peter:
    Babam mektup mu yazmış anne?

    Wilma:
    Evet oğlum bakalım ne diyor?


    “Sevgili karıcım Wilma. Seninle uzun uzun konuşmuştuk. Hatırlarsın bu partinin bizi nasıl bir felakete sürükleyeceğini az çok biliyorduk ama ben bu denli ileri gideceklerini, yahudilere karşı bu kadar acımasız olacaklarını hiç beklemiyordum. Artık savaş tüm vahşetiyle ve çılgınlığı ile devam ediyor. Burada yaşananları duymak bile istemezsin eminim. Yahudileri köle gibi çalıştırıyorlar eğer oturacak, dinlenecek olurlarsa kim olduğunu bakılmaksızın bir kurşunla oracıkta öldürülüyor. Ben İzak’ı görebiliyorum görevim icabı. O da çok bitkin ve zayıflamış durumda. Onu ve ailesini kurtarmanın bir yolunu bulmaya çalışıyorum. Bir yandan da burada Getto’da tutulan diğer insanlara da acıyor onlar için hiçbir şey yapamadığım için de kendimle kavga ediyorum. Ama ben inanıyorum bir gün gelecek, insanlar gülecek. Ve bizler yine birlikte oyunlar oynamaya, gülmeye devam edeceğiz. Bu günlerde geçecek. Şu savaş ne zaman biter bilmiyorum ama çok insan ölüyor, geceleri insanların haykırış ve çığlık sesleriyle kabuslar içerisinde uyanıyorum. Umarım sen ve biricik oğlum Peter iyisinizdir. Güzel günlerde buluşmak üzere.

    Seni çok seven ve hep sevecek olan kocan

    Frank Müller”


    Peter:
    Anne babam niye gelmiyor.

    Wilma:
    Canım oğlum şu an da yaşadığımız dünya çok zor zamanlardan geçiyor. Bazı insanlar kendi hırsları uğruna başkalarının canını acıtıyor. Babanda o adamlara karşı savaşıyor.

    Peter:
    Yani burada kötü adamlar mı var anne?

    Wilma:
    Evet oğlum. Hem de çok kötü adamlar var. Ama merak etme. Kötülük her zaman yenilmiştir, yenilmeye mahkumdur, iyiler kötüleri yendiği zaman baban da yine bizimle olacak ve gülüp, eğlenip eskisi gibi oynamaya devam edeceğiz.

    ......
    Ama kötüler bi türlü yenilmiyor, kötülüğün dozu gittikçe artıyordu. Göbels; “Propagandada kullanılan yalanlar ne kadar büyük olursa insanların onlara inanması kolaylaşır, yalanın etkisi artar." diyordu. Günler, haftalar, aylar birbirini kovalıyor ve savaş tüm ürkütücülüğü ve soğukluğu ile devam ediyordu. Gettolarda çalışabilecek durumda olanlar ayrılıp kalanlar gaz odalarına öldürülüp cesetleri fırınlarda yakılıyordu.

    Almanya sınırlarını genişletiyordu, önce çok sayıda Alman vatandaşın yaşadığı Avusturya silah sıkmadan yenilgiyi kabul etmiş sonrasında ise Çekoslavakya ve Polonya işgal edilerek Alman topraklarına katılmıştı. Hitler her askeri başarısından sonra daha büyük hedefler için gözünü karartıyordu. Hep daha fazlasını istiyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgisinin intikamını alıyordu adeta. Frank bu arada sık sık mektup göndererek durumu hakkında bilgiler veriyor ve iyi hissetmelerini sağlamaya çalışıyor, ailesine moral veriyordu.
    ......


    Wilma:
    Postacı geldi oğlum, yine babandan mektup var.

    “Sevgili eşim Wilma. Burası adeta cehennem yeri gibi oldu. Tüm bunların bizlerin birlikte yaşadığı, beraber gezip durduğumuz insanlar tarafından yapılıyor olmasını aklım almıyor. Getto’nun koşulları insanlık dışı. Ara sıra görevlendirmelerde gördüğüm manzarada adeta kanım donuyor. Burada yaşlı ve hasta olanları ayırıp gaz odalarında öldürüp cesetlerini yakıyorlar. İskeletlerine bile tahammül edemiyorlar. Bir insan nasıl bu kadar zalim olur? Neden zalim olur anlayamıyorum. Aynı kaptan yemek yediğimiz insanlara karşı bu öfkenin sebebi nedir anlamak mümkün değil? Burada savaştan ötürü şartlar zorlaştı bazen yemek konusunda sıkıntılar çekiyoruz ama beni merak etmeyin. Ben gayet iyiyim. Birlikte olacağımız günlerin hayalini kuruyor ve kendimi mutlu hissediyorum. Seni de oğlumuz Peter’ı da çok özledim. Burnum da tütüyorsunuz. Şu savaş en kısa zamanda biter umarım ve birbirimize kavuşuruz. Sizden ayrı kaldığım zamanlarda duyduğum hasret size olan aşkımı perçinledi artık daha büyük bir iştiyak duyuyorum sizlere karşı. Sakın üzülmeyin, kendinize dikkat edin ve iyi bakın.

    Sonsuz sevgimin kaynağı Wilma

    Frank Müller”


    ......
    Getto’da her gün bir öncekinin aynısı gibiydi. Yine gruplara ayrılıyorlar kimisi angarya işlere kimisi de fabrikada çalışmak üzere çalışma yerlerine gönderiliyordu. Frank ise sürekli komşularını kurtarma planları yapıyordu.
    .......


    Frank:
    Hay Hitler. Bayım ben 19. Muhabere bölüğünden Frank Müller. İçeride benim tanıdığım ve kefil olabileceğim bir aile var. Onlar vatansever yahudilerdir. Hem o kişi, yani İzak Schütze aynı zamanda iyi bir maliyecidir. Sizlere çok yardımı dokunabilir. Onları yanımıza alabilir miyiz?

    Nazi komutanı:
    Sen kim oluyorsun da böyle konuşuyorsun. Bu ne cüret! Sen partinin yasaklarından haberdar değil misin? Onlar bizim geri kalışımızın tek sorumlusu. Yahudiler bizim ayak bağımız. Onların kanı bu ülkede artık akmayacak. Onların hepsinden kurtulacağız. Seni bu şekilde konuştuğun için parti yasalarına aykırı davranmaktan hakkında işlem başlatacağım. Yıkıl git şimdi başımdan.


    ........
    Artık hızlı ve yargısız tutuklamalarla Almanya bir polis devleti olmuştu. Propaganda bakanı Göbels “Propaganda esnasında yalan söyleyin, inananlar olacaktır. Şayet başarısız olduysanız devam edin." diye telkinlerde bulunuyor bunun sonucunda da adete uyuşturulmuş gibi her söylenilene inanan milyonlar hep Hitlerin konuşmalarını pür dikkat dinliyorlardı.
    ........


    Getto’da İzak 100 kişinin sıkış tepiş yaşadığı odada arkadaşı Jacob ile sohbet ediyordu.

    İzak:
    Jacob sen ne iş yapıyrdun buraya gelmeden önce?

    Jacob:
    Ben elektrikçiydim.

    İzak:
    O yüzden mi seni fabrikada görevlendirdiler.

    Jacob:
    Sanırım öyle.

    İzak:
    Ne düşünüyorsun? Sence bu insanlık dışı zulüm biter mi?

    Jacob:
    Tamamen Naziler’in iki dudağının arasında yaşantımız. Onlar ne isterse ona göre hareket ediyorlar. Senin, benim yaşıyor olmam, onların gözünde, sadece Alman ordusuna karşı hazır ve masrafsız işçi olmamızdan kaynaklanıyor. Burada yaşam ve ölüm birbirine makasın iki ucu gibi çok yakın iki kavram. Tek umudum şu kahrolası savaşın sona ermesi yoksa bizim durumumuz belirsizlikler yumağı.

    İzak:
    Evet haklısın. Ben de tarih öğretmeniydim ama bunun hiçbir önemi yok. O yüzden her geçen gün güçten düştüğüm şu berbat hapishanede vücudum bu ağır işlere daha ne kadar dayanır bilemiyorum. Her gün uykularıma ölüm giriyor. Tam Nazi askerleri tarafından öldürüleceğim sırada uyanıyorum. Tüm bu yaşananlar bir rüya ve sanki bu rüyadan uyandığımızda gerçekleri göreceğiz gibi geliyor bana.


    .......
    Artık işler hiç de Hitler’in istediği gibi gitmiyordu. Polonya’yı da ele geçirdikten sonra büyük bir kumara kalkışmış Sovyetler Birliği’ni işgal etmeye karar vermişti. Hırs, kibir, açgözlülük, intikam duygusu ile yürüttüğü bu savaşta artık yenilgi kaçınılmazdı. Berlin yanıyordu. Her taraf yıkık binalarla doluydu. Berlin’de her yer Sovyet bombardımanı sonucu harebeye dönüşmüştü. Artık Frank’den mektup gelmiyor. Evlerini terk etmek zorunda kalan Wilma ve oğlu Peter çaresizce bombardıman altında koşuşturuyorlardı. Birden büyük bir patlama ve ardından derin bir sessizlik oldu.
    ......

    20 yıl sonra

    Yer: Amerika Birleşik Devletleri Birleşmiş Milletler Barış Konferans Salonu

    Çocukların Gözüyle Savaş adlı Fotoğraf Yarışması Ödül Töreni ve İnsanlık Suçuna Karşı Birlikteyiz konulu panel.

    Sunucu Keanu Reeves:

    Burada çok anlamlı bir konu için hep bir araya gelmiş bulunmaktayız. Maalesef dünyamızda savaşlar bitmiyor. Her gün dünyanın farklı yerlerinde farklı insanlar, insanlık dışı muameleye maruz kalıyor ve yaşamlarını kaybediyorlar. Bizler artık bu felaketlere, bu insanlık dışı durumlara dur demeli ve harekete geçmeliyiz. Dünyanın bir çok coğrafyasında insanlar içilebilir temiz suya ve yaşamlarını idare edebilecek gıdaya muhtaç durumda iken bizler lüks arabalarımızdan, lüks evlerimizden ve şatafatlı yaşantımızdan artık feragat etmek ve fedakârlık yapmak mecburiyetindeyiz. Artık dünya yaşanılır bir yer olmaktan çıkıyor. Ben sözü fazla uzatmadan bu anlamlı fotoğraf yarışmasında birinci seçilen, ödülün almak ve konuşmasını yapmak üzere savaş fotoğrafçısı Zekeriyya Alimov’u sahneye davet ediyorum.


    Zekeriyya Alimov:

    Öncelikle hayatımın en kıymetli ödüllerinden birisi olan bu ödülle beni onurlandırdığınız için hepinize en içten şükranlarımı sunuyorum. Ben bir savaş muhabiri ve fotoğrafçısıyım ama işimden olma pahasına savaşların bitmesini ve dünyada barışın egemen olmasını canı gönülden arzu ediyorum. Hayat tecrübelerim bana öğretmişti ki, ben iyi bir fotoğrafın önce kokusunu alırım, adete ilham gelir gibi hissederim. O anı yakaladığımı düşündüğümde de deklanşöre basarım. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, savaşın en çetin yaşandığı yerlerden birisi olan Berlin’de, Sovyet işgali esnasında her yer, yerle bir olmuşken, adeta bataklıta biten gül gibi bir çocuk ilişti gözüme. Hemen yanına yaklaştım ve elinde bi oyuncak tutan ve yıkıntıya dönmüş şehirde elinde k oyuncakla oturan o pırıl pırıl gözleri parlayan çocuğun o anını ölümsüzleştirdim. Fotoğrafı çektikten sonra yanına yaklaştım ve sordum. Sen burda neyi bekliyorsun, neden oturuyorsun dedim. O da bana “annemi bekliyorum, bana söz vermişti. Beni hiç yalnız bırakmayacağına dair söz vermişti” dedi. Ama etrafında kimsecikler yoktu. Elindeki oyuncak da yahudi olduğu için Gettolara götürülen Eric adlı bir çocuğun ona hediye ettiği bir oyuncakmış. Ona sımsıkı sarılıyor ve saatlerdir annesinin gelmesini bekliyormuş. İsterseniz hikayenin geri kalan kısmını fotoğrafın kahramanı olan Peter Müller’e bırakalım. O da şu anda aramızda. Muhakkak onun da söyleyeceği bişeyler vardır. Ben sözü alkışlarla kendisine bırakıyorum.

    Alkışlar içerisinde Peter Müller sahneye çıktı ve konuşmasına başladı.

    Peter Müller:

    Tüm katılımcıları en içten sevgi ve saygılarımla selamlıyorum. Ben Peter Müller. İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde daha küçücük bir çocuktum. Ve o acılarla birlikte büyüdüm. Babam gazeteciydi ve işini çok severek yapan dürüst bir gazeteciydi. Her zaman doğrunun, adaletin ve iyiliğin peşinden koştu. Hiç yapmacık değildi. Doğru sözlü olması ona pahalıya patlayacaktı ama o insanlığını satmamıştı. Ben savaş esnasında babamın yokluğunda annemden hep onun erdemli ve onurlu davranışlarını dinleyerek büyüdüm. Biz annemle Berlin’de iken savaşın tam ortasında kaldık. Atılan bombalar yüzünden enkaz altında kalan annemi kaybettim. Sonra büyüyünce babamın akibetini araştırdım. Onun arkadaşlarından öğrendiğim şekliyle, -çünkü Naziler savaşı kaybedeceklerini anladığı anda tüm resmi evrakları yakmışlardı-, onun yahudi olan komşumuzu kurtarmaya çaba sarfederken yasalara aykırı geldiği için hainlikle suçlanıp, kurşuna dizilerek öldürüldüğünü öğrendim. (Göz yaşlarını tutamaz ve boğazı düğümlenir.) Evet gerçekten çok acı bir durum. Kimse annesini babasını bir hiç uğruna, saçma bir ihtiras uğruna kaybetmemeli. Ne yazık ki Getto’da bay ve bayan Schütze’de öldürülmüş. Onlar da hayatlarını kaybetti ama oğulları Eric burada aramızda. Onunla arkadaştan öte iki kardeş gibiyiz. Ama ben şimdi çok şükür dimdik ayaktayım. Ben babamın oğluyum ve onun yolundan gidiyorum. İnsanın şu hayata değer katacak ulvi amaçları olmalı bence. Ve bende İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlara karşı kurulan örgüte gönüllü olarak katıldım ve hayatımı bu yola adadım. Dünyanın her yerinde savaş suçlarına karşı mücadele ediyorum, etnik kimliğine ve mensup olduğu dine bakılmaksızın, insanlığa karşı işlenen suçlara karşı sonuna kadar mücadele edeceğim. Bizlerin çektiği sıkıntıları başka çocukların çekmemesi için elimden geldiğince çalışacağım. Kimseden korkum yok. Ben kitapları, ağaçları ve insanlığını yitirmemiş olanları seviyorum. Hepinizi selamlıyorum. Sağolun var olun.


    (11 nolu resim)


    https://hizliresim.com/0jnEne


    Önemli Not: Ben adına tarihi hikaye dediğim bu eserimi yazarken üç gün çalıştım.

    Dönemin ruhunu doğru bir şekilde yansıtabilmek için, İkinci Dünya Savaşı’nı konu edinen bir film (Schindler'in Listesi), çok sayıda belgesel izledim ve çok sayıda makale okudum. Amacım tarihi olayları anlatırken tarihsel bilgilerin dışına çıkmadan okuyucuyu doğru bilgilendirmek. Umarım başarılı olmuşumdur. Tarihten her zaman ders çıkarmamız gerekiyor o yüzden tarihi okumalı ve araştırmalıyız diye düşünüyorum.

    İlave Tarihsel Bilgiler: 30 Nisan 1945’de, İtalya’da Mussolinin baş aşağı asılarak öldürülmesi üzerine aynı utanç verici sonun kendisine da yapılabileceği düşüncesiyle Hitler ve bir gün önce evlendiği karısı odalarına çekilip intihar ettiler. Karısı siyanür hapı içerek, Hitler ise kendini başından vurarak intihar etti.

    Cesedinin sovyetlerin eline geçmesinden korktuğu için generalleri yakmıştır.

    Hiçbir zaman Hitler’in yanından ayrılmayan, propoganda makinası gibi çalışan Göbels’in karısı ise kan donduracak tarzda altı çocuğuna siyanür verdi sonra kendisi siyanür içerek öldüler. Göbels önce karısını sonra kendisini başından vurdu.

    Hitler bir inat uğruna, bir intikam uğruna ve sapkın ideolojisi nedeniyle başlatmış olduğu 1939-1945 yılları arasında süren İkinci Dünya Savaşı sebebiyle dünya üzerinde, 60 ila 80 milyon arasında insanın yaşamını yitirmesine sebebiyet vermiştir.

    Son bir bilgi; Hitler’in kavuşamadığı ilk aşkı Stefi İsak’da bir yahudiydi :/
  • 328 syf.
    ·9/10
    Ben Bodrum'da büyüdüm..Bodrum'u Bodrum yapan iki kişi vardır.Biri Halikarnas Balıkçısı diğeri de Zeki Müren..Çocukluğumda bisikletimi alıp çok kez evinin önündeki sahilde zaman geçirdim..Yıllar sonra gittiğimde ne halikarnas vardı yerinde ne de Zeki Müren..Ona olan hayranlığım o kadar büyüktür ki bulabildiğim her fırsatta onun hk yapılan belgeselleri,yazıları incelerim.Şarkılarını dinleriz arabada eşimle uzun yolcuklarımızda..Bu kitap benim için çok farklı oldu.Onun hakkında yazılan bütün yazılarda veya tv belgesellerinde sadece onun sanatçı kişiliği yer alıyordu fakat bu kitap Zeki Mürenin ''insan'' olan hallerini bütün çıplaklığı ile ele almış.Bir proje gibi başlayan ve ilerleyen kariyeri, insanlara karşı acımasızlığa varan tavırları, satır aralarında hissedilen yalnızlığıyla başka bir Zeki Müren tanıdım daha doğrusu... Müren'i sadece dinlediğimi hakkında hiçbir şey bilmediğimi anladım.Çok şaşırdım kitabı okurken yer yer kızdım ve verdiği yanlş kararların arka planlarını çok merak ettim.Örneğin Zeki Müren bursada 15-16 yaşlarında feninen bir genç olduğu için kötü yola düşme tehlikesindeyken onu alıp okullara gönderen bütün maddi kaynaklarını ve siyasi itibarını onun için kullanan yani kısacası Zeki Müreni Zeki Müren yapan adama en zor zamanında sırt çevirmiş ve ömründe bir kere b ile onun adını asla anmamış olması..Aklım almadı..Veyahut 25 yıldır onun yanında çalışan ve resmen ömrünü ona adayan insanlara nasıl bir günde beş kuruşsuz kapının önüne koymuş..İnatçılığı, kıskançlığı, kindarlığı, hasisliği, zaafları, ulaştığı yerde tek olma arzusu... Bazen de anlaşılmaz bir gönül zenginliği sergileyip, aşık olduğu zaman onu sonuna kadar yaşayan biri...İnsan tarafı çok sorgulanabilir belki ama sanat hayatı anlamında o bir yıldızdı..Bence bir devrimciydi..Bulunduğu yılların siyasi ve toplumsal görüşünü ele aldığımzda kullandığı kostümler,sahne şovları,saçı makyajı,kullandığı kusursuz Türkçe ile..Bir şekilde kendini Türk toplumuna sevdirmiş ve bu sevgiyi kaybetmekten ölesiye ve hastalık derecesinde korkmuş hep..
    Mutlaka okunması gerektiğini düşünüyorum
  • 111 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Zebercet (Yaşayan-ölü)... Keçecizadeler'den kalma insan artığı Zebercet. Keçecizade konağından bozma on iki odalı otelin -babadan kalma mesleğiyle- katibi Zebercet. Otelin mobilyasından, perdesinden, yatağından farksız, bir tür demirbaştır bu garip adam. İmkansızlıktan doğru düzgün eğitim almamış, hayatta hiçbir konuda seçme şansı olmamış, yeknesak bir hayatın temsilcisi Zebercet. Ömründe sevmemiş, sevilmemiş, kimseyle ne bir dostluk alışverişi olmuş ne de bir düşmanlık. Öyle bir hayat ki dakikası bile şaşmayan, yıllardır tek bir tatil günü bile yaşatmayan, hastalığı bile akla hayale getirmeyen bir hayat. Ailesiz, eşsiz, çocuksuz, anasız, babasız, yakınsız, köksüz, kökensiz bir yaşamın ürünüdür Zebercet. O kendince yaşıyordur aslında bir şekil Anayurt Oteli'nde ama esasına bakılırsa bir yaşayan ölüdür de haberi yoktur. Bugün ölse, kaydı silinse, adı sanı bilinmese hiç kimsenin umurunda olmaz. O da aslında yavaşça ölür ama kimsecikler tarafından bilinmez; kendi bile... Ve bir gün Ankara treniyle kendini öğretmen olarak tanıtan bir kadın gelir otele. İçindeki ölü hücreler birden canlanır ve bir yaşam umudu belirir önünde. Fakat bu umuda kesmiş zaman dilimi çok kısadır ve aniden Gebercet çıkar ortaya. Zebercet gidip Gebercet gelmiştir ve tüm hikaye boydan boya değişmiştir artık.

    Gebercet (Ölü-yaşayan)... Adım Gebercet, mezarlıktan doğup geldim ben. Şu salak Zebercet, beni hiç bilemedi, farkına varamadı. Zannetti ki o saçma sapan tekdüze hayatı ölene kadar aynı düzende sürüp gidecek. Ben kaç zamanın, kaç yüzyılın ölüsüyüm be, bırakır mıyım sana bu hayatı, insan artığı, muşmula surat Zebercet. Ne yaptım, tabii ki itinayla bırakmadım ona yaşamı. Yavaş yavaş, sinsice ilerledim onun zihninde. Önceleri küçümencik hastalıklı bir filizdim, sonraları zaman geçtikçe, onun zihninde büyüdüm büyüdüm... O bilmeden bastırdıkça beni, gerilere ittikçe asıl istediklerini, daha da büyüdüm, daha da kocaman oldum ben. Öyle bir büyüdüm ki artık sığamaz oldum onun zihnine. Onun sadece zihnine değil bedenine de sahip olabilmek için yalnızca ufacık bir kıvılcım gerekliydi bana; yalnızca ufacık bir kıvılcım... O kıvılcım Ankara treniyle birdenbire çıkagelen kadından doğdu. O kadının gelişiyle birlikte Zebercet denen geri zekalıda garip bir yaşama sevinci belirdi ve ne oldum delisi oldu salak. Ben kaç zamanın, kaç yüzyılın ölüsüyüm be, sana tattırır mıyım hiç yaşamanın sevincini. Kadın kısa bir sürede çıkıp gitti hayatından ve ben çıka geldim dünyaya. Artık bir ölü-yaşayandım. Zebercet'in bedeni, nefes alıyor, yemek yiyor, tuvalete gidiyor, cinselliği tadıyordu ama aslında her şeyiyle dört başı mamur bir ölüydü; yani bendim. Onun bedeninde, etrafında yer alan her canlıya ölümü kusacak, bastırdığı tüm sapıkça cinsel dürtüleri ortaya çıkaracaktım. İçimde tüm canlılara karşı büyük bir kin vardı ve bu kini hepsine kusacaktım. İçimde kadın-erkek, canlı-ölü ayırt etmeden tüm cinsel dürtüleri dökecek sapıkça bir güç vardı ve ben onu kimseye çaktırmadan kullanacaktım. Bu salak adamın bedeni daha da dayansaydı, neler neler yapacaktım ama vücudu da sümsüğün teki olduğundan ne yazık ki tüm yapacaklarım yarım yamalak kaldı ve ben yine döndüm mezarlığıma. Ama bu burada bitmez. Zebercetler bitmez. Ben yine bir Zebercet bulurum ve yine doğarım küllerimden. Ve yine saçarım tüm dünyaya, nefreti, kini, sapıklığı ve ölümleri...

    *******************************************************

    Zebercet, her gün karşımıza çıkabilecek insanlardan biri aslında. Çoğu zaman görsel ya da yazılı medyada, üçüncü sayfa haberi olarak kıyıda köşede yer alan, bazen gözümüze çarpan bazen de görmezden geldiğimiz fakat çok iyi bildiğimiz bir kişi. Karısını hunharca öldüren adamlar; üvey ya da öz kızına tecavüz eden adamlar, akrabalar; hayvanlara işkence eden insanlar... Bu listeyi daha da genişletebiliriz ama Yusuf Atılgan, Zebercet adlı anti-kahramanıyla kimi zaman görmediğimiz kimi zamanda görmek istemeyip gözümüzü yumduğumuz bir insan türünü o kadar güzel ve detaylı yüzümüze vurmuş ki kendisine hayran kalmamak mümkün değil.

    Kitapta ana karakter üzerinden son derece derinlikli ve psikolojik yönü ağır basan bir anlatım söz konusu. Yazar romanında, insanın ufacık bir olayla çabucak akıllılık sınırını aşıp deliliğe varabileceğini, bastırdığı dürtülerinin canavarca ve sapıkça ortaya çıkabileceğini ve de suçu işledikten sonra yaşanılan suçluluk psikolojisini bizlere mükemmel yansıtmış.

    Romanla ilgili tüm övgü dolu sözlerime rağmen birkaç eleştirim de olacak. Öncelikle bu kitabın roman yerine bir novella olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü Zebercet'in suçu işledikten sonraki halinin anlatımı her ne kadar son derece başarılı olmakla birlikte, ne yazık ki konu bütünlüğü bir anda elimizden kayıp gidiyor. Artık karakterin ve kitabın sonunu beklerken birçok olaya ve duyguya hızlıca giriş yapılıp konunun havada asılı kalmasıyla karşılaşıyoruz. Yani kitabın bir yerinden sonra kalan kısımda içi tam olarak doldurulmamış ciddi boşluklar bulunmakta.

    Fakat tüm bu olumsuz eleştirilerime rağmen Anayurt Oteli, Türk Edebiyatının ana karakteri itibariyle en özel kitaplarından biridir. Ve bu kitabı, nitelikli okur olma yolundan ilerleyen herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. Romanla ilgili bu kadar çok şey anlattıktan sonra filminden de bahsetmeden olmaz. Romandan uyarlama özgün konusuyla ve mükemmel oyunculuklarla Altın Portakal ödülü kazanan bu film, sinemamızın en kıymetli yapımlarından biridir. Son olarak filmden bir sahneyle, incelemeye burada nokta koyuyorum.

    https://www.youtube.com/watch?v=qaPPAhzqTBo
  • 140 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Kesinlikle okunması gereken eserlerden biri.
    Yeraltından notlar-Alıntılar

    "Tek başımayım, ama onlar hep birlik."

    ***

    Kimseyle konuşmak istemezken
    birdenbire öyle değişiyordum ki, dairedekilerle
    yalnız konuşmak değil, artık arkadaşlık etmek
    istiyordum. Onlara karşı duyduğum soğukluk
    birden kayboluyordu. Kgkjhgk

    Bizim romantik, geniş bir
    adamdır, aynı zamanda madrabazın
    madrabazıdır...


    Bizde düşüşlerinin son
    basamağında bile ideallerini kaybetmeyen o
    "geniş yaradılışlılar"ın bu kadar çok olması da
    bu yüzdendir.


    Evet
    efendim, en kaşarlanmış ahlaksızların ruh
    bakımından son derece namuslu kalabilmeleri
    ancak bizde mümkündür. Tekrar ediyorum,
    romantiklerimiz arasından açıkgöz, düzenbaz
    (düzenbaz kelimesini iltifat olarak kullanıyorum)
    sık sık çıkıyor; gerçeklik duygusu, olumlu
    bilgileri birdenbire o derece kuvvetleniyor ki,
    şefleri şaşkına dönüyor, etrafın ağzı açık kalıyor.


    Evde en çok okumakla vakit geçiriyordum


    Okumak bana uygun tek
    dış etkiydi.


    Okumaktan
    başka yapılacak işim, gidecek tek yerim yoktu,
    çünkü çevremde saygıya layık, beni kendine
    çekebilecek bir meşguliyet bulamıyordum.


    Sarhoş değildim. Ama can sıkıntısı insanın
    başına böyle isterik haller sardırıyor! Yazık ki
    umduğum çıkmadı. Pencereden atılacak bir
    adam olmadığım anlaşıldı ve kimseyle
    dövüşemeden meyhaneden çıktım.


    O günkü çekingenliğim korkaklığımdan değil,
    hudutsuz gururumdan geliyordu. Gözümü
    korkutan ne subayın on verşok boyu, ne
    dayağın acısı ne de pencereden atılmaktı; bunları
    göze alacak kadar maddi cesaretim vardı, fakat
    manevi cesaretim yoktu.


    kalbim kâh durur gibi
    oluyor, kâh olanca hızıyla çarpmaya başlıyor,
    çarptıkça çarpıyordu!..


    Kim bilir ne
    âlemdedir adamcağız? Kimleri ezip duruyordur.


    Hayaller beni şu miskin sefahat âlemlerinden
    sonra daha çok sarar, daha tatlı gelirdi;
    pişmanlık, gözyaşları, beddualar, coşkun
    sevinçlerle dolardım. Bazen bütün varlığımı öyle
    baş döndürücü bir sarhoşluk, öyle dört başı
    mamur bir saadet kaplardı ki, kalbimde istihza
    duygusunun izi bile kalmazdı. Baştanbaşa inanç,
    ümit, sevgi kesilirdim. Çünkü o anlarda bir
    mucizeyle, dıştan gelecek bir yenilikle her şeyin
    açılıp genişleyeceğine, önümde hayırlı, güzel ve
    bilhassa tamamıyla hazır bir çalışma ufku (ne
    olduğunu tam olarak kestiremiyordum, ama
    önemli olan da tamamen hazır olmasıydı)
    açılacağına körü körüne inanırdım; yani
    neredeyse, beyaz bir at üzerinde, başımda defne
    çelengiyle dünyanın orta yerine çıkıveriyordum


    Kendimi hiçbir zaman ikinci derece bir rolde
    göremiyordum. Gerçek hayatta en sonuncu
    kademeye isyansız katlanabilmem bu yüzdendi

    Ya kahraman ya da çamurdan; ikisinin ortası
    yoktu. Beni mahveden de buydu zaten.


    Bu âlemlerde beni gece vakti sokağa
    sürükleyecek bir cazibe bulmasam gider miydim
    hiç?


    Hoş Setoçkin’e de ancak arada bir,
    aklıma estikçe, hayallerimden duyduğum saadet,
    bende insanlarla, bütün dünyayla hemen
    kucaklaşma isteği yarattığında gidiyordum; bu
    arzuyu gerçekleştirmek için hiç olmazsa kanlı
    canlı bir kişi olmalıydı.


    O kadar önemli olayları
    fark edemedikleri, insanı etkileyen, hayrete
    düşüren konulara ilgisiz kaldıkları için, ister
    istemez onları kendimden aşağı saymaya
    başladım.


    İğrenç derecede ahlaksızdılar.
    Ahlaksızlıkları gösteriş, yapmacık doluydu;
    elbette ahlaksızlığın arasında zaman zaman baş
    gösteren yapmacık bir kinizmle gençlik, tazelik
    de görünüyordu, ama bu tazelik dahi sevimsizdi,
    çünkü yaptıklarının hepsi yalana dayanıyor,
    yalana bürünüyordu.


    "Nasıl, korktun değil
    mi, korktun, tam manasıyla korktun!" diye kendi
    kendimi yerdim.

    Uygun bir an seçerek kendimi
    göstermeliydim; işte o zaman "Gülünçlüğüne
    gülünç ama zekâsına diyecek yok!" diyecekler
    ve... ve sonra da... Sonra hepsinin canı
    cehenneme!...



    Bazen yüreğimin ta derinlerine zehir gibi acı
    veren bir düşünce saplanıyordu:



    Bir an yalnız kaldım. Dağınık bir sofra, yemek
    artıkları, yerde kırılmış bir kadeh, şarap
    döküntüleri, sigara izmaritleri arasında kafamda
    bir sersemlik, heyecan, kalbimde dayanılmaz bir
    ıstırapla dikiliyordum; üstelik yanımda her şeyi
    görüp duyan ve meraklı gözlerini bana dikmiş
    bir garson da vardı.


    Oraya!.. diye bağırdım. Ya hepsi
    ayaklarıma kapanarak dostluğumu kazanmak
    için yalvaracaklar ya da... ya da Zverkov’u
    tokatlayacağım!



    — Al işte şimdi gerçekle yüz yüze geldin, diye
    mırıldanıyordum. Bu ne senin Como’yu bırakıp
    Brezilya’ya giden Papan, ne de Como
    Gölü’ndeki balo!



    ‘Çökmüş yanaklarıma, üstümden
    dökülen şu partallara bak! Senin yüzünden her
    şeyimi, istikbalimi, saadetimi, sanatımı, sevdiğim
    kadını hepsini kaybettim. İşte silahlar. Ben
    silahımı boşa atıyor ve... ve seni affediyorum!’
    Bunu söylerken havaya ateş edip ortadan
    kaybolurum..."



    O aralık tesadüfen aynada kendimi gördüm.
    Karmakarışık saçlarım, altüst olmuş sapsarı,
    haşin, çirkin yüzümü son derece iğrenç buldum.
    "Pekâlâ, varsın öyle olsun." diye düşündüm,
    "Beni çirkin bulursa daha memnun olurum..."



    O anda, aşkın olmadığı yerde olanca
    kabalığı ve hayasızlığıyla başlayan fuhşun
    manasızlığını ve örümcek misali iğrenç bir şey
    olduğunu apaçık görebiliyordum.


    Peki, hastanede ölmek daha mı iyi sanki?
    — Hepsi bir değil mi? Hem durup dururken ne
    diye öleyim?
    — Şimdi ölmezsen bile sonunda olacağı bu.
    — O zaman düşünürüz...


    Hepsi olmaz, doğru; gene de evlilik
    buradaki hayatından daha iyidir.
    Kıyaslanmayacak derecede iyidir. Hele aşk
    olduktan sonra saadetsiz yaşanabilir. Hayat,
    kederiyle, acısıyla da güzeldir. Yaşamak nasıl
    olursa olsun arzu edilir. Halbuki burada...
    çirkeften başka ne var? Üf!



    Hem de kadınla erkek bir olmaz. Aralarında
    dağlar kadar fark var. Ben böyle yerlerde
    istediğim kadar kirleneyim, gene de kimsenin
    esiri olmadığımdan canım isteyince çeker
    giderim. Bir silkinişte üzerimde tek bir leke
    kalmaz, tertemiz olurum. Ama sen öyle değilsin.
    Sen esirsin. Evet, esir! İraden dahil, her şeyini
    teslim ediyorsun. İlerde zincirlerini koparmak
    istesen de elinden gelmez: Bunlar seni gitgide
    daha sıkı, kıskıvrak bağlar. Bu zincirlerin ne
    melun olduklarını gayet iyi bilirim. Sana daha
    başka şeylerden bahsetmeyeceğim, muhtemelen
    anlayamazsın zaten; söyle bakalım: Şu patrona
    borçlu musun? Gördün mü!



    İyilik bunun neresinde? Demin seninle... birleştik...
    Ama birbirimize tek kelime söylemedik; daha
    sonra sen de, ben de vahşiler gibi gözlerimizi
    dikerek birbirimize bakmağa başladık. Sevişmek
    bu mu? İnsanlar böyle mi birleşmeli? Buna
    rezaletten başka ne denir, rezalet işte!


    Bak Liza, sana kendimden bahsedeyim.
    Küçükken benim de ailem olsa, şimdiki gibi
    olmazdım. Bunu sık sık düşünüyorum. Bir
    ailenin hayatı ne kadar kötü gitse, gene de ana
    baba insana düşman, yabancı olmaz. Yılda bir
    olsun sevgi gösterirler. Hiç olmazsa o zamanlar
    bir yuvan olduğunu anlarsın. Ben ailesiz
    büyüdüm; belki de ondan böyle... duygusuz
    oldum.


    Bilmem, öyle işte Liza. Bir baba tanırdım,
    yüze gülmez, sert bir adamdı, ama kızının
    önünde diz çöker, ellerini ayaklarını öper, seyre
    doyamazdı. Kızı baloda dans ederken
    adamcağız beş saat aynı yerde gözlerini ona
    dikip hayran hayran seyrederdi. Kızının
    sevgisiyle aklını bozmuştu. Kızı eğlenceden
    sonra yorgun düşer uyur; babası uyanarak gider,
    mışıl mışıl uyuyan yavrusunu öpüp koklar, onu
    kutsardı. Kendisi yağlı elbiseyle gezer, kimseye
    zırnık koklatmazdı, fakat son parasını bile kızına
    harcar, pahalı hediyeler alırdı; beğendirince de
    sevincinden deli olurdu. Babalar, kızlarına
    daima annelerden daha düşkün olur. Bazıları
    kızlarını evlerinde prensesler gibi yaşatırlar!
    Zannederim, kızım olsa kocaya vermezdim.



    Namuslu
    insanlar fakirken de iyi yaşıyorlar



    Hatta acılı zamanlar bile
    iyidir, zaten acısız insan mı var?

    Aşkın insana böyle şeyler
    yaptırdığını, insanın sevdiği kimseyi üzmekten
    hoşlandığını bilir miydin?



    Bir de kavgadan sonra barışmak, sevgiliden özür
    dilemek ya da onu affetmek ne doyulmaz
    zevktir!


    Aşk kutsal bir sırdır


    Ortada aşk
    olduktan, sevişerek evlendikten sonra bu sevgi
    niçin sönsün? Bunu devam ettirmenin çaresi
    bulunamaz mı? Çaresiz haller pek nadirdir.
    Kadının kocası iyi kalpli, namuslu bir adamsa
    aşk niçin geçsin?



    Bazı kimseler
    çocuğu yük sayar, kim demiş bunu? Çocuk
    dünyanın en büyük saadetidir

    Küçük çocukları
    sever misin Liza?

    Düşün bir kere,
    şöyle pembe, minicik bir oğlan memeni emiyor;
    hangi erkek, kucağında evladını tutan karısına
    karşı kalbinde kötülük besleyebilir!



    Karıkoca
    ve çocuk tam bir saadet tablosudur. O anların
    hatırı için neler affedilmez.


    Siz şey... kitap gibi konuşuyorsunuz.

    Bu sözleri yüreğimi sıkıştırmıştı. Beklediğim
    bu değildi. Liza’nın alaycılığının, utangaç, kalbi
    temiz insanların, ruhlarına paldır küldür, izin
    almadan girmek isteyenlere karşı gururlarını
    korumak ve bir çeşit çekingenlik perdesinin
    ardına gizlenip hislerini açık etmemek için
    başvurdukları sıradan bir son çare olduğunu
    anlayamamıştım. Halbuki o alaylı sözleri
    söyleyinceye kadar geçirdiği kararsızlıktan,
    ürkeklikten bunu tahmin etmeliydim. Fakat
    edemedim işte ve kötü bir duyguya kapıldım.



    E yeter, bırak ama Liza, ne kitabından
    bahsediyorsun; anlattıklarımla hiç ilgim olmadığı
    halde bana dokundu. Hoş pek de ilgisiz
    sayılmam ya. Tüm bunlar yüreğime dokundu
    işte... Yoksa, yoksa sen bunalmıyor musun
    burada? Anlaşılan hayır, alışkanlığın büyük
    tesiri var! Alışkanlığın insanı ne hallere
    getirdiğine şaşmamak mümkün değil doğrusu.
    Yoksa ciddi olarak, hiç ihtiyarlamayacağını, hep
    böyle genç, güzel kalacağını, seni sonsuza dek
    burada tutacaklarını mı sanıyorsun? Buranın
    çirkefliğinden bahsetmiyorum artık... Yalnız
    şimdiki hayatına dair şu kadarını söyleyeyim:
    Genç, cazibeli, sevimli, iyi kalpli, hassas bir
    kızsın; fakat biliyor musun, demin kendime
    gelince burada, yanında bulunmaktan tiksinti
    duydum! İnsan buraya ancak sarhoşken
    düşebilir. Halbuki başka bir yerde
    karşılaşsaydık, sen de namuslu insanlar gibi
    yaşasaydın, seninle yalnız gönül eğlendirmek
    yerine, basbayağı âşık olabilirdim. seni bekler, önünde diz çökerdim; sana nişanlım
    gözüyle bakar, bunu kendim için büyük bir şeref
    bilirdim. Hakkında fena düşünmeye cesaret
    edemezdim. Halbuki burada bir ıslığımla istesen
    de istemesen de peşimden geleceğini biliyorum,
    çünkü burada ben değil, sen benim keyfime
    uymak zorundasın. Bir köylü bile rençperliğe
    kiralanırken ömrünün sonuna kadar
    satılmadığını, bir müddet sonra gene serbest,
    başına buyruk olacağını bilir. Peki senin
    kurtuluşun ne zaman? Bir de şunu düşün:
    Buradakilere teslim ettiğin, sattığın nedir, bilir
    misin? Ruhunu; dilediğin gibi kullanmaya
    hakkın olmayan ruhunu da vücudunla birlikte
    satıyorsun! Rasgele bir sarhoşun, aşkını kepaze
    etmesine göz yumuyorsun


    Peki senin
    kurtuluşun ne zaman? Bir de şunu düşün:
    Buradakilere teslim ettiğin, sattığın nedir, bilir
    misin? Ruhunu; dilediğin gibi kullanmaya
    hakkın olmayan ruhunu da vücudunla birlikte
    satıyorsun! Rasgele bir sarhoşun, aşkını kepaze
    etmesine göz yumuyorsun.


    Aşk! Aşk her şeydir;
    en kıymetli elmastan üstündür, bir kızın tek
    servetidir aşk!


    Bu aşk için ruhunu veren, ölümü
    göze alanlar vardır. Ya senin aşkının değeri ne?


    Ya senin aşkının değeri ne?

    Tependen tırnağına kadar satılıksın, aşkını
    aramak gereksiz; bunsuz da her şey mümkün
    oluyor. Bir genç kız için bundan ağır hakaret
    olamaz, anlıyor musun


    Bir düşün, burada hayatını
    ne uğruna mahvediyorsun?



    Peki, ama sizleri
    beslemelerinin sebebi ne? Namuslu bir kızın
    burada bir lokma bile boğazından geçmez,
    çünkü neden yemek verildiğini hemen anlar.



    Kimsenin senden yana çıkacağını da
    umma; patrona şirin görünmek için hep birlikte
    seni gagalarlar, çünkü buradaki herkes, vicdanı,
    acıma duyguları çoktan silinmiş birer esirdir. Bu
    çamura bulanmış mahlûkların hakareti de
    dünyanın en adi, en iğrenç hakaretidir. Sağlığını,
    gençliğini, güzelliğini, ümitlerini, sahip olduğun
    her şeyi körü körüne bir sadakatle buraya
    verecek, yirmi iki yaşında otuz beş gibi
    görüneceksin; bir hastalık kapmamışsan, gene
    Tanrı’ya şükret. Belki bugün, ağır bir iş
    yapmadığını, rahat yaşadığını düşünüyorsun







    Senin de tıpkı onun gibi
    olacağına inanmıyorsun, değil mi? Ben de
    inanmak istemezdim, ama kim bilir, belki o tuzlu
    balıklı kadın da sekiz on yıl önce memleketin bir
    köşesinden buraya taze, tertemiz, melekler gibi
    saf gelmişti; kötülük nedir bilmez, konuşurken
    yüzü kızarırdı. Belki senin gibi gururlu, alıngan,
    başkalarına benzemeyen, kraliçeler gibi bakan
    bir kızdı; gönlünü vereceği ve onu sevecek
    erkeğiyle birlikte kendisini tam bir saadetin
    beklediğini sanıyordu. Sonu nasıl çıktı, görüyor
    musun? Bu saçı başı perişan, sarhoş kadın,
    balığı kirli basamaklara vururken, baba evinde
    geçirdiği temiz yılları, okula giderken yolunu
    gözleyip onu ömrünün sonuna kadar
    seveceğine, bütün geleceğinin ona bağlı
    olduğuna, birbirlerini sevmekten asla
    vazgeçmeyeceklerine, büyür büyümez onunla
    hayatını birleştirmeye yeminler eden komşunun
    oğlunu aklından geçirmiştir belki.



    İçimde durmadan kabaran, dinmek bilmeden
    sızlayan bir şey vardı. Eve son derece huzursuz
    döndüm. Ruhumda, cinayet işlemişim gibi bir
    ağırlık vardı.
    Liza’




    Dün geceden aklımda
    kalan en kuvvetli intiba, kibrit çaktığım zaman
    beti benzi uçmuş, ıstırapla buruşmuş yüzü,
    kederli bakışıydı. Çarpık gülümsemesi ne
    zavallı, ne gayritabiiydi o anda! Ama Liza’yı on
    beş yıl sonra da o zavallı, çarpık, lüzumsuz
    gülümsemesiyle hatırlayacağımı henüz
    bilmiyordum.

    "Gelecek, mutlaka gelecek!" diye bağırıyordum.
    "Bugün olmazsa yarın gelecek; ne yapar eder,
    bulur! Şu temiz kalplerin romantikliğine lanet
    olsun! O ‘kirlenmiş, hassas ruhlar’ın iğrençliği,
    ahmaklığı, darlığı yok mu! Halbuki
    anlaşılmayacak nesi var, nesi?.." İşte tam burada
    büyük bir şaşkınlıkla duruyordum.


    Büyük bir şaşkınlıkla duruyordum.
    "Bir insanın hayatını istediği yola sokmak için
    ne kadar az söz, ne cılız (hem de yapmacık,
    kitaptan alma, uydurma) bir idil kâfi geldi!" diye
    düşünüyordum, "İşte bakirelik budur! Tam
    manasıyla işlenmemiş bir toprak!"

    "Aşkını anlamadığımı mı sandın
    Liza?"

    artık
    benimsin, bütün temizlik ve güzelliğinle benim
    eserimsin, sevgili karımsın.

    Evime hür, başın dik olarak,
    Evimin kadını olarak gir!

    aptal, aptal, aptal, aptal,
    aptal!


    — Birisi sizi istiyor; dedi ve yana çekilerek
    Liza’ya yol verdi. Odadan çıkmak istemediği
    belliydi; bizi alayla süzüyordu.

    Evime hür, başın dik olarak

    İnsan hem fakir, hem
    asil olabilir. Şey... çay içer misin?

    Bunun nasıl bir kadın
    olduğunu bilemezsin... O... her şeydir! Belki
    aklından kötü düşünceler geçiyor... Ama onun
    nasıl bir kadın olduğunu bilemezsin!..

    Mesele bundan ibaret,
    yoksa sen oraya seni kurtarmak için geldiğimi
    mi sandın? Böyle mi düşündün? Böyle mi ha?

    Kurtarmakmış! diye devam ettim. Neden
    kurtaracakmışım seni? Belki ben senden de
    fenayım. Niye o gün karşına geçmiş maval
    okurken suratıma, "Ya senin ne işin var burada?
    Ahlak hocalığı taslamaya mı geldin?" diye
    haykırmadın? O gün bütün istediğim, bir kuvvet
    gösterisi yapmaktı; seni ağlatıp ezmekten,
    buhrana sürüklemekten başka düşündüğüm
    yoktu. Ama miskin, mendeburun biri olduğum
    için dayanamadım, korktum ve şeytan bilir
    hangi sebepten sana adresimi verdim.

    Hepinizin
    yerin dibini boylamanız, işte o kadar!


    Huzur,
    sükûnet istiyorum ben. Beni rahatsız etmesinler
    diye bütün dünyayı bir kapiğe satarım.

    Miskin kocakarılar gibi, karşında
    gözyaşlarımı tutamayışım yüzünden de
    affetmeyeceğim seni! Şu anda itiraf ettiklerim
    yüzünden de s e n i affetmeyeceğim! Evet sen,
    yalnız sen, bütün bunların hesabını vereceksin,
    çünkü karşıma sen çıktın, çünkü ben alçağın
    biriyim, yeryüzündeki solucanların en iğrenci,
    en gülüncü, en miskini, en ahmağı, en
    kıskancıyım; gerçi diğerlerinin de benden daha
    iyi tarafları yok, ama gene de hiçbir şeyden
    utanmıyor şeytan alasıcalar! Halbuki ben ömrüm
    boyunca en ufak bir bitten bile fiske yerim;
    benim karakterim de bu işte! Bunların hiçbirini
    anlamasan da bana vız gelir! Senin orada
    mahvolup gitmen de vız gelir!


    İnsan hayatta bir kere,
    o da buhrana tutulunca, olduğu gibi içini
    döker!.. Daha ne istiyorsun? Bu olanlardan
    sonra hâlâ ne diye karşıma dikilmiş canımı
    sıkıyorsun, neden çekip gitmiyorsun

    Liza, beni tahmin ettiğimden daha çok
    anlamıştı. İçten seven her kadının hemen fark
    edeceği şeyi, karşısında bedbaht birisi olduğunu
    anlamıştı.


    Birden oturduğu sandalyede doğrularak içten
    kopan bir taşkınlıkla bana atılmak istediyse de,
    hâlâ benden çekindiği için daha fazla
    yaklaşmaya cesaret edemedi ve durduğu yerden
    çekingen, ürkek bir halle ellerini uzattı... O anda
    içimde bir şey kopmuştu sanki. Liza birden bana
    doğru atıldı ve boynuma sarılıp ağlamaya
    başladı. Ben de kendimi tutamadım ve daha
    önce hiç ağlamadığım kadar, katıla katıla
    ağlamaya başladım...

    hükmetmek, sahip
    olmak arzusunun, sırf kızın yüzüne bakmaktan
    utandığım için alevlendiğine eminim.
    Gözlerimde şehvet parıltıları belirdi, Liza’nın
    ellerini hızla sıktım. Ondan son derece nefret
    ettiğim halde öyle arzu duyuyordum ki! Bu iki
    duygu birbirini körüklüyordu. Bir çeşit intikam
    duygusuydu neredeyse!.. Liza’nın yüzünde önce
    şaşkınlık, hatta biraz da korku belirdi, ama bu
    sadece bir an sürdü. Coşkunluk ve tutkuyla bana
    sarıldı.

    Yeraltı
    hayallerimde bile aşkı nefretle başlayan ve
    manevi zaferimle biten bir mücadeleden başka
    şekilde kuramıyordum, ama dize getirdiğim
    varlığı ne yapacağımı hiç bilemedim. Kadını
    canlandıran, onu uçurumun dibine kadar
    yuvarlanmaktan koruyarak yeniden doğmasını
    sağlayan biricik kuvvetin aşk olduğunu
    biliyorum, ama manevi varlığım o derece
    bozulmuştu ve "canlı hayattan" o kadar
    uzaklaşmıştım ki, demin bana "dokunaklı sözler"
    dinlemeye geldiğini sanıp kızı rezil etmeye
    kalkmamın da, dokunaklı sözler dinlemeye
    değil, bana olan sevgisi yüzünden geldiğini
    anlayamamamın da garipsenecek yanı yok
    bence


    Bir an önce ondan
    kurtulmak istiyordum. "Sükûnet"e kavuşmayı,
    yeraltımla baş başa kalmayı istiyordum.
    Alışmadığım "canlı hayat", beni öyle bir
    sıkıştırmıştı ki, soluğum kesilecek gibi oluyordu.


    Az kalsın şu anda bile yalan söyleyecek, bu
    hareketi kazara, kendimi bilmeden,
    düşüncesizliğimden yaptığımı yazacaktım. Fakat
    yalan istemiyorum artık; bu yüzden açıkça
    söylüyorum ki, avucunu açıp para sıkıştırmamın
    tek nedeni... kötülüğümdür. Bunu daha Liza
    paravanın arkasındayken ve ben odanın içinde
    aşağı yukarı dolaşırken düşünmüştüm. Yalnız
    şunu da söylemeliyim: Bu kötülüğü bile isteye
    yapmıştım, ama içimden, kalbimden
    gelmediğine, muzır kafamın işi olduğuna
    eminim. Merhametsizliğim o kadar yapmacık,
    zoraki, sadece kafa mahsulü ve kitap gibiydi ki,
    yaptığıma bir dakika bile dayanamadım; önce
    yüzünü görmemek için kendimi bir köşeye
    attım, sonra utanç ve ümitsizlikle Liza’nın
    peşinden koştum. Antre kapısını açıp dinledim.



    uzaklaşmamış olmalıydı.
    Sokak sessizdi; hızını artıran ve dimdik yağan
    kar, beyaz bir çarşaf gibi tenha sokağı,
    kaldırımları örtmüştü. Yollarda tek bir canlı
    yoktu, etrafta çıt çıkmıyordu. Hüzün dolu sokak
    fenerleri boş yere göz kırpıyordu. Kavşağa
    kadar iyi yüz adımlık mesafeyi koşarak
    geçtikten sonra durdum.


    "Ne yana gitti? Hem ne diye peşinden
    koşuyorum? Niçin? Önünde diz çöküp
    pişmanlık gözyaşları dökmek, ayaklarını öpüp
    affedinceye dek yalvarmak için mi?" Evet, bunu
    istiyordum; göğsüm parçalanacak gibiydi ve o
    anı asla ama asla soğukkanlılıkla
    hatırlayamayacağım. "Fakat ne lüzumu var?"



    "Belki hemen yarın, sırf bugün
    ayaklarını öptüğüm için ondan nefret etmeyecek
    miyim? Onu mesut edebilir miyim hiç? Bugün
    belki de yüzüncü olarak değerimi anlamadım
    mı? Hayatını cehenneme döndürmez miyim
    kızın?"



    "Hakaretin silinmemesi onun için daha
    iyi, değil mi? Hakaret en yakıcı, en azaplı duygu
    da olsa, bir arınmadır! Nasılsa yarın gene ruhunu
    kirletecek, kalbini kıracaktım. Fakat uğradığı
    hakaret artık asla içinden çıkmayacak; düştüğü
    batak ne kadar zorlu olursa olsun, ruhunu
    yükseltecek, kinle arındıracak olan da yine
    hakaretimdir... hımm... belki de bağışlar... İyi
    ama bütün bunların ona ne faydası olur ki?"



    Kolay elde edilmiş bir saadet mi,
    yoksa insanı yücelten ıstırap mı daha iyidir?


    zira hepimiz yaşamla
    bağını az ya da çok kaybetmiş, kör topal idare
    eden insanlarız.


    Peki neden bazen telaşa kapılır, kimi
    kaprisler, çılgınlıklar yaparız? İstediğimiz nedir?


    Kaprislerimiz,
    isteklerimiz yerine gelse bundan ilk biz zararlı
    çıkarız. Bize daha fazla serbestlik vermeyi,
    ellerimizi çözmeyi, hareket alanımızı
    genişletmeyi, üstümüzdeki vesayeti kaldırmayı
    deneyin bir... sizi temin ederim, o anda tekrar
    vesayet altına girmeye can atarız.


    Ben kendi hayatımda, sizin cesaret
    edemeyip yarıda bıraktığınız şeyleri sonuna
    kadar götürdüm, o kadar; üstelik siz
    tabansızlığınıza sağduyu diyor, böylece kendi
    kendinizi aldatarak avunuyorsunuz. Buna göre
    ben sizden daha "canlı"yım. Daha yakından
    bakın! Biz bugün "canlı"nın nerede yaşadığını,
    neden ibaret olduğunu, adını sanını bile
    bilmiyoruz. Bizi tek başımıza bırakın, elimizden
    kitapları alın o saat şaşkına döner, ne yana
    gideceğimizi, kimden yana çıkacağımızı, kimi
    sevip, kimden nefret edeceğimizi bilemeyiz.

    İnsan olmak, yani gerçek, kendi vücuduna
    sahip, kanlı canlı bir insan olmak dahi bize güç
    geliyor; bundan utanıyor, ayıp sayıyor, bildik,
    genel anlamda insan olmaya çabalıyoruz hep.
    Aslında biz ölü doğmuş yaratıklarız; zaten
    çoktandır canlı olmayan babalardan dünyaya
    geliyoruz ve bundan da gittikçe daha çok
    hoşlanıyoruz. Bundan zevk alıyoruz.

    Yakında.  
    ir kolayını bulup doğrudan doğruya fikir dölleri
    olarak dünyaya geleceğiz. Ama yeter bu kadar;
    daha fazla "Yeraltından" yazmak istemiyorum...

















    "