• 80 syf.
    ·2 günde·5/10
    Görünmez bağlarla sımsıkı bağlandığımız duygular, "ben"in idrakı geliştiğinde neden ortadan kalkma eğiliminde olur? Ortadan kalkan duygular, bizim, "sevgi" adını verdiğimiz, içinde aynı zamanda acizlikten, çeşitli nedenlerle kendini ve yaşamı yok sayma ihtiyacından, tutunacak bir dal aramaktan, model aldığımız tüm ilişkilerden, kadınlık-erkeklik altındaki basmakalıp düşünce biçimlerinden gelen korkular olabilir mi? Ve bu korkular, kendini anlama yolculuğunda görünür olduğunda, bir tür sapmaya uğrayıp götürebilir mi beraberinde "sevgi" dediğimizi de?
    Bu, gerçekten bir kadının, bir erkeğin özgürleşmesi sayılabilir mi?

    Kitap boyunca zihnimde dönüp duran sorulardı bunlar. Gabriele, bir erkekle beraber olarak, erkeğin egemenliği altına girmenin ne denli alçaltıcı bir varoluş biçimi olduğunu savunurken, bundan sadece kaçıyor gibiydi. Erkeğe ve kadına dair, ilişkilere dair gerçek anlamda Adine'ye yol gösterebilecek söylemleri yoktu. Bana kalırsa söylemlerinin bu derin olmayan niteliğine rağmen Adine'nin, o yaşamdan ve Benno'ya olan duygularından kafasını hızlıca çevirip Paris'e giderek, kendisini sanata vermesi gerçeklikten uzaktı.

    Adine şöyle diyordu kitabın başlarında: "Artık sevgisini, ancak kendimi aşarak elde edebilirmişim gibi geliyordu." Aslında bu cümle göz kırpıyordu, kitap boyunca. Bir insanın, kendini aşabilmesi için bazen başka bir insanın mevcudiyetine duyduğu ihtiyaç anlaşılabilir. Fakat roman boyunca, Adine'nin sanatı, özgürleşmeyi dayandırdığı sağlam bir temel göremedim. Benno hatasını anlamış, deli divane bir şekilde Adine'ye yalvarırken, Adine Benno'nun bu yıkılışından hoşnuttu, hatta kendisini defalarca öpmesine, sarılmasına bir defa dahi dur demedi, onu inciteceğinden korkmasına bağladı bunu. Halbuki Adine hala, Benno'nun kendisine olan duygularına bağlıydı. Paris'e gitmesi, atölye açması sadece Benno'ya karşı bir duruş olarak kaldı. Salome neden böyle yazdı, bilmiyorum.

    Adine'ye ne oldu? Adine'nin, bu öykünün devamında ne yapacağına dair düşünebileceğimiz, davranışlarının sarsılmaz bir köklerini bulamadım. Benno'nun, Adine'yle tekrar birleşebilmek üzere söyledikleri, Benno'nun gerçekliğine ne kadar işlemişti? Bunu da bilemiyoruz.

    Kadının kendini arayışı, bu yolda içine girdiği sanatı, bir erkeğin, kendine dair bilinmeyenleri ortaya çıkarmakla, ama buna rağmen Adine'nin bir daha dönmeyeceğinden korkup Benno'nun da acılar içinde Adine'yi istemesiyle bitmemeliydi.

    Salome "özgüleşmeyi" malesef sadece Benno'nun, Adine'ye olan aşkının, Adine'nin Paris'e gidişiyle alev alması-ile duyurmaya çalışmış.

    Benno, nişanı attıktan sonra Adine'nin çekip gidişine aldırış etmeseydi, kendi yaşamına ve işine dönseydi, hiçbirimiz Adine'yi okumaya devam etmeyecektik.

    Adine'yi "gözümüzde" prangalarından kopabilmiş kılan, Benno'nun Adine'yi delice istemesi olmamalıydı.

    Sahi, Adine'ye ne oldu?
  • İnsan çocukken bazı şeylerin farkına daha iyi varabiliyor. Çünkü yetişkinler, çocukları kendi dünyalarına dâhil etmek istemezler. Çocuk da kenardan onları izler. Bu yüzden de olan biteni onlardan daha iyi görür. Gel gelelim büyüdükçe daha çok dâhil olmaya başlar meseleye. Ardından öyle bir an gelir ki kargaşanın ortasında bulur kendini. Haliyle kimse olayları bir çocuk kadar iyi süzemez. İnsan bazen bir adım geri çekilmeli. Ve kenarda durup olan biteni izlemeli.
  • 138 syf.
    ·10/10
    Bunca okumuşluğum arasında Sezai Karakoç okumalarım oldukça zayıf kalmıştı. Bir ara elimde bütün şiirlerinin olduğu Gündoğmadan kitabı vardı. Kitabı henüz bitirmedim. Bir yerlerde diğer yarısının da okunacağı zamanı bekliyordur. Bu arada onun hikâyecilik yönünü de keşfedince elime geçen ilk fırsatta Hikâyeler 2 Portreler kitabını aldım. Ve her gün birkaç hikâye okuyarak bugün bitirmek nasip oldu.

    Kitapta on iki hikâye var. Ve her bir hikâye portre vasfı taşıyor. Yani birilerini anlatıyor. Birilerini anlatırken sanki yazar kendisini anlatıyormuş gibi geldi bana. Kendi düşüncelerini kahramanlarının ağzından söyletiyor.

    Hikayelerde konular daha çok, hayat, ölüm, diriliş, tabiat, fakirlik merkezlerinde yoğunlaşmış. Cümleler kısa değil, devrik hiç değil adamakıllı bütün öğeleri yerli yerinde cümleler. Yazılar bana daha çok bazen hikâye olmaktan öte, deneme türünü de yer yer andırdı. Hikâyeler daha çok şehrin dışında kasabada, köylerde ve yokluklar arasında geçiyor. Belki zamanın iki savaş arasında olmasından kaynaklanıyor. Köyler, kasabalar, kendilerine yetiştirdikleriyle yetmeye çalışıyorlar. Öyle ki etraftaki çalı çırpıları bile pazar yerine satmaya getiriyor kadınlar belki birkaç kuruş için.

    Geç Kalan Adam Öyküsü’nde tek başına yaşayan ihtiyar bir kadının ölümünden önceki son gün anlatılıyor. Kimsesiz kadına yardım etmek için bir vasiyet üzere yola çıkan genç adam maalesef kadına yetişemiyor. Geldiğinde kadını ölmüş buluyor. Adam “Geç kaldım, geç kaldım!” diyerek şehri terk ederken bir ses duyuyor: “Geç kalmadın. O, sana muhtaç değildi ki, geç kalmış olasın. Tam vaktinde geldin. Şimdi, onun çocuklarına, ya da başkalarına yardım edebilir, elini uzatabilirsin. Zaten o sağ olsaydı, yardım kabul etmeyecek, parmaklarıyla sana başkalarını işaret edecekti. Başka yoksulları. Kimseye el açmadan, kimseden yardım istemeden bugüne geldi ve çocuklarını da getirdi. Bundan ötesi, onun sorumluluğunun dışında.” Hikayede bir ölüm var ama bir de bir diriliş var. Kadın ölüyor, adam diriliyor.

    Sade Bir Yüz hikâyesinde avukat olan bir politikacı anlatılıyor. Adı üstünde politikacı. Çok yüzlü. Bazen uzun bekleyişler bezen kısa zaman dilimleri içerisinde oğlu pahasına bir bir yükseliyor politikanın merdivenlerinde. Politik tutku oğlunu ihmal ettirmişti Mustafa Çiçekoğlu’na.

    Pastahanede bir genç, önünde çay, hayaller hayaller. Sılasını, babasına kavuşmayı düşlüyor oturduğu sandalyede Dönüş öyküsünde. Öyle bir dönüş ki bu “Bir dinleniş, gerekli bir tatildir. İçindeki yapay yorgunluğu gidermek için gerekli bir geri çekiliştir. Bir güç tazelemesi, bir kısırlıktan kurtuluş, yeniden doğallaşmasıdır.”

    Her hikâyeyi kısaca anlatmak istesem de yazılar uzayacak. Uzatmayalım biz, kitaptan altını çizdiğimiz satırlarla iktifa edelim.

    “Sıla, içine girilip yıkanılan bir sudur. Bir Kevser nehri, şehirde anılara üşüşmüş parazitler burda temizlenir. Büyük şehirde ruh bitlenir. Cin çarpar ruhu. Sılaya dönüş, bitlerden ayıklanmaktır, cin çıkartmaktır. Köke dönüştür. Ağacın ulu köklerine dayanarak gün fırtınalarından kendini koruması için bir güç tazelemesidir insanın.”

    “Sanki hep gece vardı kadınlar için, ve gündüzler kadınlar için gecelerin loş aralıklarıydı.”

    “Bir tek düşünceye yer vardır namazda. Tam ve saf olarak Allah’la bir olmak.”

    “Politika, zaafları idare etmek sanatı.”

    “İnsan sorumluluklar yüklenerek Allah’a yaklaşır. Ve böylece de özgür olur.”
  • 1- Nefs`e Karşı Cihad

    Şüphesiz en güç cihad, insanın nefsiyle ve nefsinin arzularına karşı yaptığı cihaddır. Müslüman, gerçek cihadı nefsine karşı verir. Nefsine karşı cihadı kazanamayan, düşmanın karşısına çıkmak için kendisinde güç ve cesaret bulamaz. Hz. Peygamber Tebük seferinden dönüşte ashabına şöyle buyurmuştu: " Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz" (Aclûnî, Keşfu`l-Hafâ`, I, 425). Bu hadisinde Hz. Peygamber, en kalabalık bir ordu ile katıldığı Tebük seferini "küçük cihad" olarak vasıflandırırken; nefse karşı verilecek mücadeleyi "büyük cihad" olarak nitelendirmektedir. " Hakiki mücahid nefsine karşı cihad açan kimsedir" (Tirmizî, Cihad, 2) hadîsi de aynı manayı ifade etmektedir.

    Aynı meâlde başka hadis-i şerifler de vardır. Bütün bunlar bize, insanın nefsi ile, nefsinin boş ve mânâsız, hatta gayr-ı meşrû istekleri ile mücadele etmesinin cihad olarak değerlendirildığını göstermektedir.

    2- Ilim Ile Cihad

    Cihad`ın başka bir çeşidi de ilim ile yapılan cihaddır. Dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi cehalettir. Hakk`a ulaşmak isteyen herkesin cehaletten kurtulması, ondan uzaklaşması gerekir.

    Bilginin ortaya koyduğu delillerin gönüller üzerinde icra ettiği tesiri silâh gücü ile temin etmek mümkün değildir. Onun için şöyle buyurulmuştur:

    "Ey Muhammed! Insanları Rabbi`nin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir. " (en-Nahl 16/125).

    Temeli ilim yoluyla tebliğ ve davete dayanan İslâmiyette, bu tebliğ faaliyetinin adı "ilim ile cihad"dır. Bu usûle "Kur`an ile cihad" da denilir. En güzel mücadele şekli Kur`an`ın mücadele şeklidir. Bunun için Cenâb-ı Hak:"Sen kâfirlere uyma, uyanlara karşı Kur`an ile büyük bir cihadla cihad et" (el-Furkan, 25/52) buyurmuştur. Ayet-i kerimede Kur`an ile cihadın "büyük cihad" olarak belirtilmesi, Kur`an`ın ilim ile cihad konusuna ne kadar önem verdiği göstermektedir. Hak ve hakikatı, en tehlikeli zamanda bile, hiç bir şeyden korkmadan ve çekinmeden olduğu gibi söylemek de bir çeşit cihaddır. Rasûlullah (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur:

    "Zalim bir hükümdar karşısında hak ve adaleti açıkça söylemek, büyük bir cihaddır. " (Ibn Mâce, Fiten, 4011)

    3- Mal Ile Cihad

    Mal ile cihad, Allah Teâla`nın insana ihsan etmiş bulunduğu mal ve servetin yine Allah (c.c.) yolunda harcanması demektir.

    Bilindiği gibi dünyada her iş para ile yapılmaktadır. Hakkın korunması ve zafere ulaşılması da yine paraya bağlıdır. Bunun için mal ile cihadın önemi büyüktür. Müslümanların, İslâm`ın yücelmesi hakkın muzaffer olması için her türlü mal, servet ve paralarını bu yolda fedâ etmeleri mal ile cihaddır.

    Hz. Peygamber`in, mal ile cihad hususundaki teşvik edici sözleri ashabı kiramı harekete geçirmiş ve kendileri yoksulluk içinde sıkıntılı bir hayat geçirirken, mal ile cihad farızasını edâ edebilmek için elde avuçta ne varsa getirip Rasûlullah`a vermişlerdir. Bu konuda Kur`an-ı Kerîm`de de pek çok ayeti kerîme vardır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    "Iman edip hicret eden, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden, (mücâhidlere) yer veren ve yardım edenlerin hepsi birbirinin vekilıdır. " (el-Enfal, 8/72).

    "...Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşın. Bilseniz bu sizin hakkınızda ne kadar hayırlıdır. " (et-Tevbe, 9/41).

    "Allah, mallarıyla, canlarıyla mücadele edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır. " (en-Nisâ, 4/95).

    4- Savaşarak Cihad Yapmak

    Cihad, müslümanlara farzdır. Her müslümanın nefsi ile, ilim ve malı ile sürekli cihad yapması, böylece dinin korunması, Hakk`ın galip kılınması için çalışması gerekir. Bazen "I`lây-ı kelimetullah" yani Allah adının yüceltilmesi dinin korunup yayılması içinde elde silâh düşmanla savaşmak icab edebilir. Bu en büyük cihaddır ve müslümanlara farzdır. Hattâ cihad denildiği zaman ilk akla gelen husus, düşmanla sıcak savaşa girmektir.

    Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    "Sizinle savaşanlarla; Allah yolunda siz de savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın." (el-Bakara, 2/190)

    Bu ilâhi emir Allah yolunda, İslâm uğrunda savaşmanın ve İslâm yurdunu düşmana karşı korumanın cihad olduğunu bize ifade etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadis-i şeriflerinde; ganimet elde etmek, şan ve şöhrete ulaşmak, mevki ve makam elde etmek için yapılan savaşın cihad olmadığını, cihadın, Allah (c.c.)`ın adının yüceltilmesi (I`lây-ı kelimetullah) için yapılan savaş olduğunu haber vermiştir.

    Çağımızda bir takım gruplar her ne kadar savaşsız bir dünyanın özlemini dile getirmekte ve bunun için açık veya gizli savaş aleyhtarı faaliyetler sürdürmekte iseler de, bu hiç bir zaman, binlerce yıldan beri devam eden gerçeği değiştirmeyecek ve savaşlar sürüp gidecektir. Cenâb-ı Hak bu değişmez gerçeği aşağıdaki ayet-i kerîmede bize haber vermiştir:

    "Hoşunuza gitmediği halde, savaş size farz kılındı. Hoşunuza gitmeyen bir Şey, hakkınızda hayırlı olabilir. Hoşunuza giden bir şey de, hakkınızda kötü olabilir. Bunları Allah bilir, siz bilemezsiniz. " (el-Bakara, 2/216).

    "Savaşan, ancak kendi öz canı için savaşmış olur. Allah hiç bir şeye muhtaç değildir. " (el-Ankebut, 29/6).

    İslâm dini müslümanlara şerefli bir hayat yaşatmayı hedef edinmiştir. Bu sebeple bu dinin emrettiği savaş, savunma savaşı, zâlimlerden mazlumları kurtarma savaşı, her yere adalet götürme savaşı ve müslümanların haysiyetini koruma savaşıdır. Kur`an-ı Kerîm`de:

    "Kendilerine karşı savaş ilân olunduğunda zulme uğrayanlara cihad etmeleri için izin verildi. Hak Teâlâ onlara yardıma hakkıyla Kadirdir." (el-Hac, 22/39) buyurulup meşrû savunma savaşına izin verilirken her an savaşa hazır olmak da emredilmiştir.

    Savaşın önemini ısrarla belirten İslâm dini ve onun yüce kitabı, barışın da gereğine işaret etmekte, barış teklifi düşmandan geldiği takdirde tavız vermeden teklifin yerine getirilmesini istemektedir:

    " Eğer onlar barış isterlerse sen de onu kabul et. Allah`a güven ve dayan."

    "Her şeyi işiten, herşeyi hakkıyla gören O`dur. Onlar seni aldatmak isterlerse, şunu kesin olarak bil ki, Allah sana yeter. Seni,yardımlarıyla ve müminlerle destekleyen O`dur." (el-Enfâl, 8/63).

    İslâm, müslümanlara yapılan tecavüzlerin hiç birinin karşılıksız bırakılmamasını istemektedir:

    "O halde, size karşı tecavüz edenlere siz de aynıyla mukabele edin. " (el-Bakara, 2/194).

    Yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar müslümanların cihada devam etmelerini isteyen İslâm, savaş hukukunu da en güzel şekilde tanzim etmiştir. Allah Teâlâ`nın:

    " Andlaşma yaptığınızda Allah`ın ahdini (andlaşma hükümlerini) yerine getirin." (en-Nahl, 16/91)

    "Haddi aşmayın, Allah haddi aşanları sevmez." (el-Bakara, 2/190) buyurması; Peygamber Efendimiz`in cephe gerisinde bulunan kadın, çocuk, ihtiyar ve din adamlarının öldürülmemesini, savaşçılara işkence edilmemesini çapulculuk yapılmamasını istemesi, İslâm savaş hukukunun temel kuralları olmuştur.

    Dinimizin müslümanlara farz kıldığı cihadın fazileti ve bu emri yerine getirenlerin Allah katında ulaşacakları yücelikler Kur`an-ı Kerim`de şöyle haber verilmektedir:

    "Allah Teâlâ, Cennet`e karşılık müminlerin canlarını ve mallarını satın aldı. Onlar Allah yolunda savaşırlar. Savaş meydanında şehît ve gazı olurlar. Allah`ın bu öyle bir vâdidir ki, Tevrat`ta da, Incil`de de, Kur`an`da da sabittir. Kim Allah`tan daha çok vadıni yerine getirir? Yaptığınız bu hayırlı alış verişten dolayı sevinin. Işte büyük kurtuluş budur." (et-Tevbe, 9/111)

    "Ey mü`minler! Sizi çetin bir azabdan kurtaracak bir ticaret yolu göstereyim mi? O da şudur: Allah`a ve Rasûlüne iman eder ve Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşırsınız. Bir bilseniz bu iş sizin için ne kadar hayırlıdır. Bu takdirde Allah sizin günahlarınızı mağfiret eder, altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn Cennetlerindeki hoş konutlara koyar. Işte büyük kurtuluş budur." (es-Saf, 6/10-12). Cihadın fazileti hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurur:

    "Rasûlullah`a: "-hangi iş daha hayırlıdır?" diye soruldu. " Allah`a ve Peygamberine iman etmektir. " dedi.

    "-Sonra hangisi faziletlidir, denildi: Allah yolunda cihaddır" cevabını verdi sonra "hangisidir?" sorusuna karşı da: "-Makbûl olan hac`dır, " buyurdu" (Buhâri, Iman, 18)

    Abdullah b. Mes`ud şöyle anlatıyor: "Rasûlullah`a: -Yâ Rasûlallah, Allah katında hangi iş daha sevimlidir? diye sordum. -Vaktinde kılınan namazdır, dedi. -Sonra hangisidir? dedim. -Anne ve babana iyilik etmendir, buyurdu. Sonra hangisidir? sorusuna da: -Allah yolunda cihaddır, cevabını verdi." (Buhârî, Cihad, 1)

    Ebû Zerr (r.a.)`den şöyle rivayet edilmiştir: "-Ya Rasûlallah, hangi amel daha faziletlıdır?" dedim. "Allah`a iman etmek ve onun yolunda savaşmaktır" buyurdu. (Riyâzü`s-Sâlihîn, II, 531).

    Bir adam Peygamberimiz (s.a.s.)`e geldi ve: "-Insanların hangisi efdaldır?" diye sordu. Rasûlullah: "-Allah yolunda malı ve canı ile cihad eden mümin kişidir" buyurdu (Buhârî, Cihad, 2)

    Elde silâh, din ve İslâm diyarı uğrunda hudut boylarında nöbet beklemenin asıl bir görev olduğunu ve bunun Allah Teâlâ`yı ziyadeşiyle memnun ettiğini bildiren Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

    "Hudut ve İslâm diyarının muhafazası için bir gün, bir gece nöbet beklemek, bir ay (nafile olarak) gündüz oruç tutup gece namaz kılmaktan daha hayırlıdır." (Müslim, Imâre,163; Tirmizî, Cihad 2)

    "Iki çeşit gözü, Cehennem ateşi yakmaz: Biri Allah korkusundan ağlayan göz; diğeri Allah yolunda nöbet beklerken uyumayan göz. " (Tirmizî, Fezâilü`l-Cihad, 12)

    Görüldüğü gibi cihad ilâhi bir emir olup kadın erkek bütün müslümanlara farzdır. Bu farzı yerine getirenler Cenâb-ı Hakk`ın hoşnutluğunu kazanacak ve ahirette yüce mertebelere ulaşacaklardır.

    Cenâb-ı Hak:

    "Siz de düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) başlanıp beslenen atlar hazırlayın" (el-Enfâl, 8/60) buyurarak müslümanlara her zaman cihad için hazırlıklı olmalarını emretmiştir.

    Işte bütün bu ayet ve hadislerin ışığında cihad, dünya ve dünya malı için olmayan, Kelîme-i Tevhîd`in kabulü ve gönüllere yerleşmesi için gösterilen cehd ile bunun neticesinde kazanılan kardeşliğin adıdır. Cihad; insanları, kula kul olmaktan kurtarıp Allah`a kul etmeğe davet edişin ve bu uğurda çekilen sıkıntıların adıdır. Cihad, insanları, sınıf, zümre, parti ve bütün beşeri hegemonyalardan kurtarıp Allah`ın hâkimiyeti altına gönül rızası ile davet etmenin adıdır. Kinsiz, kansız ve mutlu bir İslâm toplumu oluşturmak için gösterilen ihlaslı hareketin adıdır. Cihad, her ferdin, kendisini günahlardan arındırıp Allah`a istiğfar etmesi, Allah`a yönelmesi, Allah`a yönelen insanlardan oluşan bir dünya kurması ve bu dünyada kendisi ve insanlar için yalnız Allah`ın hâkimiyetini istemesi ve bunun için devamlı hareket halinde olmasıdır. Cihad, eskiden yapılan ve pişmanlık duyulan bütün yanlış işlerin aksini yapma gücüdür. Cihad, zimmete geçirilen bütün hakları geri iade edebilmektir.

    Cihad, terkedilen hukukullahı telâfi etmektir. Cihad, nefis ve bedendeki her türlü taklıdi terk etmektir.

    Rasûlullah (s.a.s.)`ın torunu Hz. Hasan der ki: "Adam Allah uğrunda cihad eder. Halbuki bir kılıç vurmamış bulunur. Sonra Allah uğrunda cihadın hakkı da; hak ve ihlâsa yakın bulunması, haksızlıktan ve kötü niyetlerden gücü yettiği oranda kusur ve ilgisızlıkten uzak bulunmasıdır."

    Cihad, insanları baskı ve zorlamadan korumak ve kurtarmaktır. Zorlama ve baskı olmayan İslâm`a, insanları davet ederek Allah`ın adını yüceltmektir. Cihad, herkesi, mensubu olduğu akîdeden zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın kabulü ve yayılışına engel olmak isteyen ve gücünün yettiğine baskı yapan hak düşmanlarının kovulması ve her türlü engelin kaldırılması ile, sağlam kalp ve dosdoğru düşünen bir akıl için belirlenmiş en güzel nizamı, yani İslâm`ı hâkim kılmaktır. Cihad, Hz. Peygamber (s.a.s.)`in yaşayıp tebliğ ettiği İslâm`a yapışarak Allah yolunda kendini ve. malını feda etmiş, orta yolu seçmiş, aşırılıktan sakınmış ilâh olarak Allah`ı ve onun hâkimiyetini tanımış, İslâm`ı bütün dinlerin üstünde ve tamamlanmış tek din kabul ederek bu dini müdafaa ve yaşanılır kılmak için çalışmak demektir. Bunun için İslâm`da mutlak surette, öldürme, intikam, din değiştirmeye zorlama yoktur. Düşmanı yenmek, onun kuvvet ve gücünü bertaraf edip, dinde serbest olarak Allah`ın hükmüne tabi tutmaktır ki, işte Allah`ın adını yüceltmek için yapılan cihad şekillerinden birisi de budur.

    Cihad, ne bir savunma savaşı ne düşmana saldırıda bulunup onu imha etme savaşıdır. Kıtal ve kan dökme değildir. Yahut bir üstünlük ve egemenlik kurarak insanları boyunduruk altına alma savaşı da değildir.

    Insanlarla mücadele ve insanlar arası savaş ilişkilerini anlatan pek çok kelime varken, İslâm bu kelimeleri cihad kavramı yerine kullanmadı. Meselâ, harp, kıtal, ezâ kelimeleri cihad kelimesinin yerini tutmamaktadır. İslâm niçin eskiden Araplar`ın kullandığı harp vb. gibi kelimeleri almadı da yepyeni bir ifade olan cihad tabirini aldı. Bunun birinci sebebi, harp tabiri şahsi menfaatler, polemik oyunlar için ateşi sönmeyen, yangını çağlar boyu milletlerin, kabilelerin içinden çıkmayan kıtal anlamında kullanılmıştır. Harplerde genellikle, kişisel ve toplumsal kinler hâkim olmuştur. Harplerde fikir endişesi, bir akîdeyi galip kılma çabası göze çarpmaz.
  • "Kadın inci gibidir Isabel. Bazen senelerce, bazen de bir ömür boyu bir istiridyenin içinde saklar kendini. Fakat bir kez gün ışığı gördü mü çabucak unutur geçmişini. Geçmişte ne kadar saklanmışsa o kadar seyredilmek ister; ne kadar kapalı kalmışsa o kadar açığa çıkmak ister. Işte o an çıkıp geldiğinde, artık ona kimse mâni olamaz. Kendi bile..."
  • 176 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10
    Hangimiz sinirlenince sövüp yermiyoruz ki? Hele bir de haksızlık söz konusu olduğunda. İşte o anlarda daha da gerçek kişilikleri ve düşünceleri ortaya çıkıyor. Gerçek sen daha özgür kalıyor. İşin içinde bir de yaşamla kavganız varsa daha bir derinden sövüp sayabiliyor kişi. Emre Can Baki de böyle bir kişilik ortaya koymuş betikte. Fazla sallamamaya çalışsa da içten içe dert edinip ağzını bozan biri. Kişinin belli sözleri vardır ya hani, kızdığında onu kullanarak rahatlatır kendini. İşte bizim başkişimizin de değişmez birkaç kötü sözü var ama böyle bel altı dediklerimizden. Öyküsünde de, şiirinde de, özdeyişinde de onları kullanıyor. Gerisinde ise bazen sevda acısı, bazen yaşam kavgası, bazen ev sahibi, bazen de işverenleri var. Hepsi de ağzının payını aşıyor yeri geldiğinde. Ama içten içe de derinden seven, insancıl biri.
    .
    Okurken biraz rahatlama sağlıyor, yalan yok. Belki de bastırılmış sözcüklerin, düşüncelerin başkasınca dışa vurulmasını okumaktan kaynaklıdır. Öte yandan +18 uyarısını da koyalım. Hem içerisinde kısa ve orta uzunlukta öyküler var. Kendi başına gelenleri anlatıyor başkişinin hem de şiir ve özdeyişler var. Okuması oldukça akıcı, biçemi sertçe ama içten. Ben ilginç bir biçimde sevdim. Belki okuduklarıma aykırı düştüğü için, belki de aksi yönüme seslendiği için. İlgisini çeken olursa okumasını öneririm. Bir iki saatte biter.
  • Bazı insanlar sahte bir güvenlik duygusuna kapılır ve "İnsan, kendi kendine yeter." derler. Kur'an bunları, "kendi heva u hevesini tanrılaştıranlar"* şeklinde eleştirmektedir. Bazen bu unutma durumu, inanma ihtiyacını Allah'tan başka varlıklara yönelerek giderme şeklinde kendini gösterir. Bazen de inançsızlık, insanda derin bir kötümserliğe götürür.
    *Furkân ,43.