• Alyoşa, neyi bilip neyi bilmediğine şeytanın aklı ermez.
  • 392 syf.
    ·6 günde·Beğendi·8/10
    Zülfü Livaneli her kitabında toplumsal sorunları temel taşı olarak kullanarak hikayesini buna göre şekillendiriyor. Seçtiği mekanlar , karakterler ve sorunlar mükemmel derecede öyle bir kesişiyor ki okurken diyoruz ki keşke bu şekilde yaşayabilsek. Huzursuzluk kitabındaki gibi Ibn Haldun'un "Coğrafya kaderdir" sözü bu kitapta da hikayemizin temel taşlarından birini oluşturuyor.

    Kitabımızda tecavüze uğrayan ve amcasının oğlu tarafından infaz edilmek üzere İstanbul'a götürülen genç kız ile amcasının oğlunun yanı sıra bunlara eklenen üçüncü karakterimiz Profesör İrfandır. Bu üç karakterimizin kendi iç dünyalarındaki sorunlarını anlatan ve bu sorunların aslında hepimizin ortak sorunları olduğunu anlatan bir kitap.

    Uğradığı alçakça saldırı karşısında istenmeyen kişi ilan edilen Meryem'in çektiklerini hala bazı kesimlerde çeken kız çocuklarımız yok mu? Kuzeni cemal gibi ailesinin ona empoze ettiği düşünceleri bir türlü kıramayan ve kendi nesnel düşüncelerini üretemeyen bireylerimiz? Son olarak İrfan gibi her şeyi olmasına rağmen aradığı huzuru bir türlü bulamayan topluma yabancı olanlarımız yok mu?


    Karakterlerimiz kendi iç dünyalarında aslında kendi mutluluklarını arıyorlar. Sahiden size soruyorum mutlulu neydi?Ne yapınca mutlu oluruz? Mutluluk diye bir şey var mı? Parmak izi herkes de farklıdır. Eşi benzeri yoktur. Mutluluk anlayışı da bunun her bireye göre değişin bir olgudur. İyi bir şey yapınca mutlu sayılmayız çünkü Kötü bir eylem gerçekleştiği zaman başkasının hakkı gasp ediliyorsa eğer o işten de zevk alınıyorsa o eylemi gerçekleştiren kişi de mutludur. O zaman mutluluk kavramının belli bir karşılığı yok diyebilir miyiz? Mutluluk başkasının hakkını gasp etmeden yapılan iyi eylemlere mi denir?


    Bu kitap yazarında söylediği gibi Doğu'dan Batı'ya, erkek egemenliğinden kadının özgürlüğüne doğru evrilen bir yapıya sahip. Bu ülkenin özlemlerini bileşkesi. Yurdumuzun kozmopolitan yapısı sayesinde her türlü farklılığın bir arada yaşayabiliyor ya da yaşayama çalışıyor. Ülkemizde birbirine zıt insanlar her gün olaylar oluyor. Halbuki farklılıklarımıza rağmen birbirimize saygı ve sevgi duysak herkesin istediği ütopik Türkiye gerçeğe dönüşecektir.

    Kitabımızda yer alan Şeyh görünümlü Hacı aga sıfatı taşıyan karakterlerimiz günümüzde hala insanların dini eğitimi yanlış aldığın en büyük göstergesidir. Üstüne şu günler de malum gündemden düşmeye bir aile var biliyorsunuz sizde. Bir insan kendi dininin öğretilerini anlamadan etmeden kendi kafasına göre yorumlayarak başkasını nasıl eleştirebilir ya!! İnsanlar kendi inançlarına aykırı olan davranışları kınarken kendileri inançlarına ters düşen daha dehşet şeyler yapıyorlar. Ülkemizde insanlara din özgürlüğü bile tanınmıyor. Dinin sahibi yaratıcıdır ve hesabımızla onla yani bir insan bir insanı nasıl hesaba çekebilir. Dinlerin temelinde böyle şeyler doğrumu ? Siz resmen inandığınız Yaratıcıyı kandırmaya çalışıyorsunuz.. Kendimizi hesaba çekmeden başkasını hesaba çekmek nasıl bir cesaret? Yaratıcı tek ama herkes yaratıcı olmaya özeniyor...
  • 144 syf.
    Neresinden tutup da başlasam bilemediğim anlardan birindeyim. Ama yine de kendi çapımda kritiğini yapmaya çalışacağım.

    Zira yazarımız Metin Savaş şöyle diyor: "Fakat hem çözümleme hem de yorum söz konusu olduğunda keyfiyet devreye girer. Üstelik kendi açımdan kıvırma payı da şudur: 'Ruh Adam'ı ben böyle anladım.'"

    Yazarın bu sözünden yola çıkarak elbet ben de kendi anladığım/anlayamadığım şekliyle birkaç kelamda bulunmak istiyorum. Öncelikle Ruh Adam kitabını iki kez okumuş biri olarak bu kitabın çıktığını gördüğümde biraz heyecanlanmıştım doğrusu. Yazarı tanımamakla birlikte, tesadüf eseri makalesine bir iki sene önce Turk Yurdu dergisinde denk gelmiş; ama çok ilgimi çekmediği için üzerinde durmamıştım. Bu kitap bir çözümleme kitabı. Şerh de diyebiliriz, diyebilir miyiz? Şerh, bir şeyi açıklamak demek; tefsir ise fesere kökünden kapalı bir şeyi açma demek. Şimdi bu kitap hangi kategoriye giriyor yeniden düşünmek gerek.

    Kitap 11 bölümden oluşuyor. Çeşitli dergilerde yayımladığı makalelerin de eklenmiş versiyonu ile birlikte basılmış. Yazar anlayamadığımızı düşündüğü kısımlar üzerine yoğunlaşarak biraz da felsefik terminolojiyle birlikte izah etmeye çalışmış.

    Ama benim için biraz hayal kırıklığı oldu bu kitap. (Bu da benim üzerine fazla manâ yüklememden dolayı)

    Sebeplerine gelirsek, öncelikle arka arkaya dergi makalelerin olması, her ne kadar farklı temalar üzerinde durmaya çalışsa da konuyu anlam bütünlüğü açısından yeni baştan tekrar etmek durumunda kalıyor. Ve bu da beni ziyadesiyle sıktı. Yani kitabın çoğu yerinde aynı konuları ve içeriği görmek durumunda kaldım. Yazar makale usulünü biraz da zannımca aşarak birleştirici ama anlamca çok bir şey ifade etmeyen cümleler kurmak zorunda kalmış. Yani ben on satırda, on satırlık değil bir satırlık şey almış oldum.
    Bunun dışında ise özellikle belli kelimeler o kadar sık tekrar etmiş ki ARKETİP gibi, gerçekten okudukça gerildim. Dipnotlar elbette sayfa düzeni sonunda olur/olabilir, ama uzun ve görüntüyü bozuyor ise kaynakçayı sona da alınabilirdi. Ayrıca teesüfle söylüyorum ki birçok kez imla/yazım hatası görmek beni üzdü. Redaksiyon olayı biraz bahtsız olmuş kendisi için.

    Elbette sarfedilmiş bir emek söz konusu, hakkını yiyemem. Kendisinin de dediği gibi "Bu romanı çalışırken Carl Gustav Jung'dan Franz Kafka'ya, Hilmi Ziya Ülken'den Henri Bergson'a, Mihail Bahtin'den Mircea Eliade'ye kadar farklı tecrübelere giriştim." Çok farklı ve düşünmediğimiz açılardan yakalayıp olaya farklı bir boyut katmış. Bazı gözümden kaçan şeyleri kendisi sayesinde yeniden farketmiş olsam da (çam ağacı nüktesi gibi) bazı çözümlemelerinde kendisine katılmadığımı ifade edebilirim. Bu anlatıya gerçeğinden fazla anlam yüklenmiş demek de hata olabilir. Zira eser gerçekten postmodern bir yazıt. İşin içinden çıkılması zor bir şeye giriştiği için kendisini cesaretinden dolayı tebrik ediyorum. Elbette kendisi de böyle eleştiriler alacağının farkında. Ama benim eleştirim bu yönde.

    Yine de asla ve asla kötü demiyorum; sadece benim beklentimi karşılamadı. Ruh Adam gibi bir kitaptan sonra insan ister istemez beklentisini yüksek tutabiliyor; ama yazarın başta söylediği gibi "hem çözümleme hem de yorum söz konusu olduğunda keyfiyet devreye girer" dediği için Ruh Adam kitabından sonra okumakta bir zarar göremiyorum.

    Var olsun.

    Merve, 2018
  • 241 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Bu kitabın Iyi anlaşılması için yazarıyla yapılan röportaj ı incelemeye koymayı uygun gördüm Herkese iyi okumalar..


    Yazar – Şair  Nesimi Aday’ın Dersim Gazetesi’nde Yazar Faik Bulut ile yaptığı ‘Horasan’dan nasıl geldik?’ kitabına ilişkin yaptığı röportajın tamamını olduğu gibi yayınlıyoruz.

    Türkiye’deki Alevilerin çoğu ve Dersimlilerin neredeyse tamamı Horasan’dan geldik derler. Bunun maddi temelleri nedir, en azından gerçek midir araştıran soran olmamıştı pek. Oysa Horasan’dan sadece gelen olmamıştı, giden de olmuştu. Hatta gidip gelen olmuştu. Uzun bir tarih aralığına tekabül eden bu göçlerin bilinen en büyüğü ise Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail savaşı sırasında cereyan etmişti.

    Yine başka bir klişe de Horasan’dan gelenlerin Orta Asyalı Türk olduğuydu. Oysa yapılan alan çalışmaları ve tarihsel kaynaklar bunun hiç böyle olmadığını gösteriyor. Horasan’dan Anadolu’ya hele Dersim ve çevresine yerleşen Alevilerin hemen tamamının aslen Kürt (Kurmanç-Kırmanc/Zaza) oldukları, dahası sadece Alevi olmadıkları, Sünni ve Şafii Kürtlerin de bu göç yollarına düşürüldüğü/düştüğü görülüyor.

     

    Araştırmacı-Yazar Faik Bulut, Horasan ve Alevilik konusunda ilk çalışmalardan biri olan ‘’Horasan Kimin Yurdu’’ isimli kitabından 20 yıl sonra ‘’Horasan’dan Nasıl Geldik?’’ isimli yeni bir araştırma-inceleme yayımladı. ‘‘Alevilerin Yol Hikâyesi’’ alt başlığıyla sunulan kitap, alan çalışmaları yapılarak hazırlanmış kapsamlı bir içerik oluşturuyor. Faik Bulut, hazırlık sürecinde bir kaç kez İran Horasan’ına seyahate çıkmış, bölgede yaşayan halkların sosyokültürel yapısına dair gözlemlerde bulunmuş ve belgeler ışığında kapsamlı bir çalışma yapmış.

    Yazar, bu seyahatlerde hem kamuoyu hem de kendisi için yeni ve ilk denebilecek bilgi ve belgelere ulaşmış. Kitabın yazılma serüveni 5 yıl sürmüş. Sonuç olarak kapsamlı ve doyurucu bir eser çıkmış. Faik Bulut, ‘’Horasan’dan Nasıl Geldik?’’bağlamında Horasan, İran, Kürdistan, Azerbaycan ve Anadolu’ya göçleri, göç süreçlerinde yaşanan sosyal değişimlerin günümüze etkilerini anlatıyor.

    Nesimi Aday:Horasan konusunda ilk kitabınız ‘‘Horasan Kimin Yurdu’’ 1998 yılında yayımlanmıştı. 20 yıl aradan sonra sizi Horasan’a yönlendiren nedir?

    Faik Bulut: İki ana neden söz konusu. İlki şu: İran’a gitmeden, alan çalışması yapmadan sadece farklı dillerde yazılmış olan çeşitli kaynaklardan yararlanarak yani masa başında hazırlamıştım Horasan Kimin Yurdu isimli kitabı. Oysa elinizdeki bu son kitabı hazırlarken,belki bine yakın kaynaktan yararlandım ve bu süre içinde Horasan’a da gittim, gözümle gördüm. Horasanlılarla konuştum.

    İkinci neden ise şudur:  Kürt kimliğinin çok tartışıldığı bir dönemde, bunu inkâr etmek isteyen resmi ya da sivil (Türkçü, Türkmenci ve kimi Alevici) kesimlerin de kulaktan dolma rivayetlere dayanarak, biraz da Kürt kimliğinin önünü kesmek için,  asıllarını Horasan’a dayandırmalarıydı. En popüler kanıtları da şuydu: “Biz Horasandan geldik!” Bu iddianın ve söylemin, çok tartışıldığını gördüm. Bu durumda  meselenin temeline, özüne esasına inmek gerektiğini düşündüm.

     
    Çünkü bu meseleTürklük, Kürtlük, Alevilik meselesi değildir. Horasan algısı, kavramı Türkiye’de o kadar tahrif edilmişki?! Oysa gerçekler, hep aynı gerçekler. Ben alt üst edilmiş, tahrif edilmiş,  saptırılmış bu gerçekleri ayağa kaldırıp, yerli yerine oturtmaya çalıştım.

    Nesimi Aday: Horasan’a kaç kez gittiniz?

    Faik Bulut: Horasan’a dört defa gittim. Esas olarak Meşhed’e gittim. Çünkü konaklanacak yerler burada daha olanaklı. Kürtlerin çoğunlukla yaşadığı Nişabur’a, Şirvan’a (Şirvan ismi Kürdistan’ın birçok yerinde var, Azerbaycan’da da var) Çınaran’a, Koçan’a, Bojnurd’a, Tus’a gittim, adım adım gezdim, sokaklarında dolaştım.

    Nesimi Aday: Horasan’ın kelime anlamı, etimolojik kökü nedir?

    Faik Bulut: Zaten Xuristan deniliyor. Xur güneşin doğduğu ufuk taraf, yani doğu demek, –istan da bir mekanı ifade eder. Güneşin doğduğu mekan denilebilir.

    Nesimi Aday: Dilleri nedir bu insanların? Kurmancî ya da Zazakî (Kırmanckî) konuşuyorlar mı hala?

    Faik Bulut: Genelde Kurmancî konuşuyorlar. Ama az da olsa Zazakî/Dımılkî konuşan var. Kendilerini Kürt kimliği üzerinden tarif ediyorlar. Alevilik üzerinden değil. Çünkü Şiileşmişler. Orada şov yapan bir sanatçıyla tanıştım. Bizim Kürtçemizi; Kurmancî ve Zazakîmizi espri konusu yaptı. Dedi ki ‘’gelmişkır, gitmiş kır diyerek Kürtçe konuştuğunuzu mu zannediyorsunuz?’’

    Nesimi Aday: Burası, Deylem bölgesini kapsıyor mu?

    Faik Bulut: Yok. Deylem ile  Mazanderan Horasan’dan ayrılar. Ancak Bu sonuncu mıntıkanın Horasan’la coğrafi komşuluğu var. İngilizce yayınlanan Encyclopedia Iranica ve Encyclopedia Britannica gibi ciddi kaynaklara bakılırsa, Deylem bölgesinde yaşayan Zazalar esas olarak Dicle-Fırat havzasından oralara gitmişler. Bunların bir kısmı (bir kolu veya bölüğü) ise, bir Bizans tarihçisine göre Hevraman bölgesinden, Musul-Kerkük civarından savaş nedeniyle daha önceleri Anadolu’ya veya yukarı Mezopotamya denilen mıntıkalara göçmüşler.

    Sözünü ettiğim ansiklopedinin İran ile ilgili olanını, İran’da İmam Rıza makamının içindeki devasa kütüphanede buldum. Daylam maddesine baktım. İngilizce şöyle yazıyor: Deylem halkının önemli kavim ve kabileleri (farklı kolları), daha önce Harput bölgesinde yani Dicle ve Fırat nehrinin arasında yaşıyormuş. Sonradan Deylemistan’a göçmüşler. İyi savaşçı olduklarından İsfahan’da hükümdarların (Selçuklu)Saray Muhafızı olarak görevlendirilmişler; bazı kolları da Anadolu üzerinden Mısır’a paralı asker sıfatıyla gitmişler.

    Demek ki Dersim ve çevresine, önceleri Fırat-Dicle havzasından göçtükleri Deylemistan’dan daha sonra tekrar gelip yerleşmişler. Bu tarihi gerçek, “Aslımız Deylemlidir, Deylemistan’dan geldik” iddiasında bulunarak kendilerini Kürt halkından ayrı tutan/farklı gösteren çevrelerin görüşlerine terstir. “Biz, Deylem’den geldik” söylemi, aslında sonu olan ama başı olmayan bir iddiadır. Bağlantılı olarak belirteyim: Hewraman İran’ın güneyindeki otantik Kürt coğrafyasıdır. Goran lehçesinin Hewramanî alt lehçesi konuşulur. Oraya giden Dersimli veya bir Zaza/Dımılî, bir kaç saat içinde o dille ilişki kurabilir, konuşabilir..

    Nesimi Aday: Horasan’ın yapısına geri dönersek; Anadolu’da yaşayan Alevilerin büyük kısmı,“Horasan’dan geldik” diyor. Son yıllara kadar da, Türk-İslamcı yazarların telkiniyle ‘’Horasan’dan geldik,o halde Türk’üz’’ diyenler vardı. Hatta Horasan’ı Orta Asya da bir yer sananlar bile var. Sizin gibi bir kaç araştırmacının yazdıklarından sonra bu anlayışın değiştiğini gözlemliyoruz. Horasan neresi, Alevilikte neden bu kadar başat bir yer tutuyor? Küçük Horasan ve Büyük Horasan neresi? Merv şehrinin önemi nedir?

    Faik Bulut: Horasan aslında, kadim Dersim gibidir. Bu da Bingöl’ü, Varto’yu, Gümüşhane’yi, Malatya, Koçgiri’yi kapsar. Bugün Tunceli vilayetini kapsasa da öyle değildir. Yunanlıların, Anadolu için “güneşin doğduğu yer demesi” (Anatolia) gibi Horasan da orada yaşayan halklara göre “güneşin doğduğu taraf” ve yerdir. Ucu bucağı olmayan; şu andaki 5-6 Türkî cumhuriyetini, Pakistan, Afganistan, Sibirya’nın güney kesimlerini kapsayan, hatta Moğolistan’ın belli bölgelerine uzanan bir coğrafya. Ama günümüzde bu büyük coğrafya, sanki sadece İmam Rıza’nın kabrinin olduğu bölgeden ibaretmiş gibi sunuluyor. Bu gayretkeşlik niye? Burada kasıt ve tahrifat var. Dolayısıyla Büyük Horasan ve Küçük Horasan diye ayırmak lazım. Büyük Horasan mevcut Türkistan’ın iki bölümünü yani Çin’de, Rusya’da olan Türkistan ve İran’ın da belli bölgelerini kapsıyor.Türk soylu kavim ve kabilelerin asıl çıkış yerleri büyük Horasan yani Türkistan güney Sibirya stepleridir.Türk boyları, MS 9. yüzyılda yaklaşık 700’lerden itibaren Küçük Horasan ve Maveraünnehir’in İran tarafına akınlar halinde gelebilmişler. Türkçü fikir erbabı, Alevilik ile Türklük kavramını aynılaştırmak ve özdeş kılabilmek maksadıyla genel Horasan kavramını, şu anda İran’daki İmam Rıza’nın ziyaretgâhınınbulunduğu Meşhed şehriyle mahsus özdeşleştiriyorlar. Oysa Meşhed, eskiden basit bir köymüş; sonradan gelişmiş. Şimdi de Horasan denen eyaletin başkenti olmuş.

    Nesimi Aday: Horasan’da yaşayanların Alevi/Kızılbaş olduğuna dair yaygın bir kanı var. Fakat obölgede Sünni Kürtler de varmış, doğru mu?

    Faik Bulut: Sünni Kürtler az kalmış. Aslında Yavuz-Şah İsmail mücadelesi döneminde iki ülkenin sınır boylarında yaşayıp İran tarafına taraftan gidenlerin çoğu Sünni Kürt aşiretlerdi. Azerbaycan-Ermenistan-Karabağ-Kızıl Kürdistan veya Kurdîstana Sor-Kars yöresinde yaşayan Şii/Kızılbaş Kürtlerin oranı dikkat çekecek kadar kalabalıkmış. Sünni Kürt aşiretler Silvan, Muş, Erzurum, Kars, Ağrı bölgesinden gönderilmişler veya kaçıp gitmişler. Tabii Malatya, Sivas, Çemişgezek, Bingöl, Harput, Maraş, Adıyaman bölgesinden gidenler yine Kızılbaş Kürtler var.

    Mevcut durumda beni en çok şaşırtan şey şu oldu: Sanıyordum ki İran’a geçip Horasan’da yaşayan herkes Kızılbaştır! Meğer öyle değilmiş; çoğu Şiileşmiş. Mesela bir eve gittim kadınları çarşaflı ve erkekleri namaz kılıyordu.“Sizi Kızılbaş biliyordum?! diye sordum. “Şiileştik, pek azımız Kızılbaş kalıverdi!” dediler.

    Nesimi Aday: İran Devleti’nin yoğun bir asimilasyon politikası güttüğünü ve oradaki Alevi toplulukları Şiileştirdiği haberleri doğru o zaman…

    Faik Bulut: Şah İsmail devrinde “Rıza Şehri” yani eşitlikçi ütopik toplum özlemiyle oraya giden Aleviler de var. Ama bu güzel düşün karşılığını orada (İran toprağında) bulamıyorlar. Tersine; Safevi Şahları, Kızılbaşlık yerine Şii inancını dayatıyorlar. Kızılbaşlar erenleri ve pirleri, buna itiraz ediyorlar. İtiraz edenlerin önde gelenlerini tasfiye ediyorlar; ya görevden azlediyorlar, ya bastırıyorlar, yahut katlediyorlar. Bir bölümü de Horasan’da sınır bekçileri olmak üzere bölgeye sürülüyor.

    Günümüzde ise İran’ın Şii inanç baskısından dolayı mevcut Aleviler,kendi inanç ve ayinlerini rahatlıkla yapamıyorlar. Cem cemaatlerini, adap erkânlarını gizli saklı yürütüyorlar. Kızılbaş kimliklerini ön plana çıkaramadıkları için de Şiileşme başlamış. Onlar, hem Şah Pehlevi döneminde hem mevcut İslami iktidara karşı Kürt kimliklerine sarılıyorlar: “Kürdüz” diyorlar.

    Öte yandan Horasan’dan gelenler sadece Alevilerdenibaret değil. Büyük Sünni Kürt aşiretleri de oralardan göçüp gelmişler. Brukan (Van), Perçıkan (Malatya-Adıyaman), Reşoyan/Rişvan, Rışwan (Adıyaman) Dırêjan (Malatya), Hesenan (Muş) gibi aşiretler buna örnektirler. Aralarındaki bazı kollar, zamanla Kızılbaş olmuşlar. Ama Sünni kalanlar çoğunlukta. Demek ki Horasan’dan hem Aleviler hem Sünniler; aynı zamanda Türk ve Kürt boyları da gelmişler. Dolayısıyla ‘Horasandan geldik, o halde Türküz’ lafının tarihi temeli yoktur.

    Nesimi Aday: Türkiye’deki bazı Kürt Alevilerin kendilerini inanç kimlikleri üzerinden ‘biz Kürt değil, Aleviyiz’ demeleri gibi mi?

    Faik Bulut: Evet, benzer şeyler. Ki Maraş’tan giden üç köy var. Hatta Ayetullah Maraşî diye ünlü bir öncülerinin adını okumuştum. Kum’da yaşıyorlar. Belli ki Sinemilli bunlar; ama orada Şiileşmişler.

    Bir de şöyle bir olgu var: Türklerin Maverrünnehir (Ceyhun-Seyhun) bölgesine inmeden çok önce Kürtler, Merv, Buhara ve Semerkant’a gitmişler. Hatta oraları denetimlerine geçirmiş; oymaklar ve yerleşim birimleri kurmuşlar. Bunların ki, 1514’teki Çaldıran Savaşından çok çok önceki tersine bir göç. Sonra Moğolların istila döneminde Türkler, Acemler ve diğer etnik topluluklarla birlikte batıya sürüklenmişler. İstila dalgası sona erince bu sefer tekrar İran ve Horasan tarafına dönmüşler ki, bu ters göçün tarihi de Çaldıran’dan öncesine denk düşüyor. Demek ki bahsettiğim bu son göçlerin Şah İsmail ve Kızılbaşlık ile herhangi bir ilgisi bulunmuyor. Kavim ve kabileler, can havliyle Moğol akınları önünden kaçıp Irak, Suriye, Kürdistan ve Anadolu’ya sığınmışlar. Mesela Sinemillier Abbasi döneminde, Ebu Müslim Horasani’yle birlikte önce Musul’a gelmişler, oradan Anadolu’ya geçmiş; Erzincan-Elazığ hattında bir müddet kaldıktan sonra Elbistan yörelerine yerleşmişler.Moğol istilasında yaşananların hemen aynısı Timur akınları sırasında gerçekleşmiş. İnsan korku belasına, Horasan ve İran yaylarından Azerbaycan, Anadolu, Kürdistan, Irak ve Suriye taraflarına kaçmışlar. 1400 yılına kadar gerek Timur ve Moğol akınları nedeniyle Anadolu’ya sürekli geliş ve gidişler var.

    Nesimi Aday: Peki, nereden çıktı bu Horasan Aleviliği, bu isim nasıl kavramsallaştı?

    Faik Bulut: Tarih, ortaçağda Horasan Aleviliği diye bir kavramdan söz etmiyor. Tasavvuf hareketinin Horasan ekolünden bahsediyor. Üstelik o bölgenin hemen tümüyle Sünni egemenliğinde olduğuna dair kayıtlar var. Evet, eskiden beri Bâtıniler ve Şiiler de oradaymışlar. Hatta Şiilerle akraba inanca sahip Zeydiler de varlarmış. Fakat onlar, egemen değiller; daha çok muhalif fırkalar, hizipler ve topluluklar halinde mevcutlarmış. Dolayısıyla şimdilerde Anadolu Aleviliği denilen kendine has, özgün bir Alevilik yokmuş ortaçağ devrindeki Horasan’da.

    Horasan Aleviliği; kanımca iki yerden: Birincisi, inanç esaslı yarı efsane yarı gerçek tarihi olaydan: M.S. 700’lerden sonra Emevi karşıtı muhaliflerin tümü Horasan’da toplanmışlardı; Abbasiler, Fatımiler, Şiiler, Zeydiler, İsmaililer ve Ehlibeyt sevdalıları (özellikle Hz. Ali’nin Fatma’dan olmayan oğlu Muhammed bin Hanefiye’nin izleyicileri sayılan Haşimiye fırkası veya hareketi) örgütlenme yapıyorlardı. Örgütleyiciler arasında Ebu Müslim Horasani ve çevresinde biriken Bâtıni, Zerdüşti/Mazdekçi ve Şamanist kümeler vardı. Muhammed peygamberin amcazadelerinden olan ve bu anlamda Hz. Ali’nin de akrabası sayılan aristokrat Abbasi sülalesinin desteğiyle, Ebu Müslim ön plana çıktı. Her şeyi eline aldı. İsyan hareketini yönetti. Ancak sanılanın tersine, Ebu Müslim’in isyanına katılanların büyük bir bölümü Arap kabileleriydi. Yani Türklerin, İranlıların ve Kürtlerin isyanın ilk döneminde büyük katılımları yoktu ve rolleri de azdı. Ebu Müslim Horasan’dan İran, Irak (özellikle Musul-Kerkük üzerinden) ve Anadolu’nun güney kesimine geldikçe Kürt, İranlı ve Türk katılımı biraz arttı. Örneğin Ebu Müslim, Emevi hükümdarına öldürücü darbeyi Nusaybin-Cizre hattında vurmuştu. Ebu Müslim Horasani ismi efsaneleşince, Horasani (Horasanlı manasında) lakabı da destanlaştı. Zafer sonrasında artık herkes kendini siyasi düzlemde Horasani yani Horasanlı sayıyordu ki, zulme karşı başkaldırının bir ifadesiydi bu.

    İkincisi de Cumhuriyet döneminin ideolojik Türk Tarih Tezi anlayışından türemiştir.O devrim önemli tarihçisi ve bu düzlemde teorisyeni sayılan Prof. M. Fuad Köprülü, “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” isimli kitabında, halk İslam’ı denilen inancın izini sürmüş; bu arada “Horasan Erenleri” diye bir kavram öne çıkarmıştı. O kitaptaki bazı notaları eleştirdim kendi çalışmamda. Şu kadarını söyleyebilirim: “Horasan Aleviliği” diye bir ekol, bir yol, bir sürek yoktur. Esasında bugün bildiğimiz anlamıyla Horasan’da Aleviler de yoktular. O devirdeki Aleviler, daha çok, “Bâtıni, Rafızi, Şii, Zeydi, Zındık” filan gibi isimlerle adlandırıyorlardı. Hepsinin ortak özelliği Ehlibeyt sevdalısı olmaktı; bu temelde muhalefet yapabiliyorlardı. Ayrıca Horasan’da bugünkü anlamıyla tek bir Alevilik tanımı yoktu; oradaki insanları örgütleyen tek bir merkez de yoktu. Ehlibeyt ve Bâtınilik propagandası yaparak insanları örgütleyenlerin bir kısmı Mısır’dan gönderilen Fatımi Devletinin görevlileriydiler; bazıları Taberistan’dan giden Zeydi propagandacılarıydılar, kimileri İsmaili mezhebinin önderi Hasan Sabbah’a bağlılarıydılar, kimileri Şii ve bazıları da Türk kökenli halk tasavvufçusu idiler.

    Horasan’dan gelen Bâtıniler, Anadolu’da henüz Alevi ismini almamışlardı: Onlara “Zındık, Işık tayfası, Rafızi” filan deniliyordu. Şah İsmail devrinde Kızılbaş diye isimlendirildiler. 1700’lü yıllardan itibaren bugünkü adlandırmayla Alevi ismiyle anılmaya başladılar.

    O halde Anadolu’daki Alevilerin,“Horasan Aleviliği” diye bir söylemi veya kavramı benimsemelerinin iki ana nedeni daha var: Bir: Türklerin Orta Asya’dan geldikleri fikri, Batılı tarihçi ve araştırmacıların tespitidir. Doğru bir tespittir. Ancak bunu okuyan Türk teorisyen ve aydınları, köklerini keşfetmenin ve uluslaşmanın hevesiyle, Orta Asya’yı, “Ergenekon Destanı”, “Manas Destanı”, “Bozkurt efsanesi”, “Dokuz Işık” hikâyesi gibi masallarla süsleyerek Turan ve Kızıl Elma ütopyaları görmeye başladılar. Sonra da bu Turancılık akımı devreye girdi. İttihat ve Terakki’nin Horasan kavramını öne çıkarması, Balkanlar ve Arabistan gibi ülkelerin kaybedilmesinden sonrasına rastlar. Osmanlı toprakları ardı sıra elden çıkınca, ellerinde bir tek Türk ve Kürt Aleviler kalmış oldu. Anadolu’nun Sünnilerine bile güven yoktu. İttihat ve Terakki adına Alevi araştırması yapan Baha Said, Sünni tarikatlar ve Saray İslamcılığına ver yansın edip, “Alevilerin ne kadar sadık, fedakar olduklarını; Türklüğün ve Müslümanlığın özünü koruduklarını” söyleyip durur. Bu bağlamda Horasan’a işaret eder. Demek ki İttihatçılar “Madem hepimiz Orta Asya’dan ve Horasan’dan geliyoruz. Horasan kavramı üzerinde durursak, böylece Türk ve Kürtleretrafımızda toplamış oluruz” diye düşündüler. İttihat Terakki’nin dağılan Osmanlıdan sonra, kalan halkları Anadolu merkezinde toplama fikri, Cumhuriyet döneminde hem mezhepsel olarak hem de etnik olarak asimilasyona çevrildi.

    Nesimi Aday: Biraz da Dersim’i, daha eski adıyla Çemişgezek’i konuşalım. Bilinenin aksine, ters yönde göçlerin olduğundan bahsettiniz, bildiğimiz kadarıyla Çemişgezek’ten (Dersim’den) ters göç de var. Siz Horasan’a yaptığınız seyahatte Çemişgezeklilere rastladınız mı?

    Faik Bulut: Osmanlı Safevi çatışmasında, kırka yakın Türkmen Alevi ileKürt Sünni beyi, Şah İsmail’e gidiyor. Onun yanında yer alabilmek için kendi şartlarını öne sürüyorlar. Her ne oluyorsa, Şah İsmail bunların çoğunu ya hapsediyor ya da öldürüyor. Bunun üzerine aşiretler tekrar toplanıp ne yapacağını konuşuyorlar. Tam bu süreçte Çemişgezekliler peyder pey İran tarafına, Safevilerin yanına göçüyorlar. Horasan’a henüz gitmiyorlar. Bir müddet Tebriz bölgesinde kalıyorlar. Çemişgezekliler ile diğer Alevi veya Sünni inançlı Kürt aşiretlerinin Horasan’a gidişleri 1550’li yıllarda başlar ama daha çok meşhur Şah Abbas’in iskân (toprağa yerleştirme) politikası çerçevesinde yaklaşık 45 ile 60 bin hane halkından Kürtleri Özbekistan ve Türkmenistan sınırına yerleştirmesiyle başlar. Maksat bu aşiretleri, hem hükümet merkezlerinden uzaklaştırmak hem de çapulculuk yapan Sünni ve Özbek akınlarından korumaktı.

    Nesimi Aday: İdris-i Bitlisi’nin bu süreçteki rolü ve konumu nedir?

    Faik Bulut: İdris-i Bitlisi, Halvetilikbenzeri Sünni Suhreverdi tarikatı mensubudur. Sünni inançlı Akkoyunlu hükümdarının sarayında (Tebriz’de) kâtiplik yapmıştır. Başarılı biri olduğundan Şah İsmail, kendisini yanında çalıştırmak istemiş ama Bitlisi, bunu reddetmiştir. Çünkü babası, bir Safevi hükümdarı tarafından katledilmişti. Yavuz’un babası II. Bayezid daveti üzerine, İdris-i  Bitlisi Osmanlı Sarayı’na gitmiştir. Yavuz Selim tahta geçince, onu,  Doğu siyasetini (İran Şahları ve sınır Kürt Beyleri) konusunda danışman yaptı.  Evet, İdris, Yavuz’la birlikte Çaldıran seferine katıldı; savaş sonunda Osmanlı eline geçen Tebriz’de bir süre kaldı. Ulu Cami’de halka vaaz vererek Tebriz halkını Osmanlı yönetimine ısındırmış oldu. Buraya kadar İdris’in görevi, belirleyici değildir. Asıl işbirliği bu tarihten sonra başlamıştır: Şah İsmail, 1514’teki Çaldıran yenilgisinden iki yıl sonra, tekrar harekete geçmiş, kaybettiği toprakları yeniden ele geçirmek için Osmanlıya karşı büyük bir askeri hamle hazırlığı yapmıştır. Mesela bu çerçevede Diyarbakır şehrini kuşatmaya almıştır. İdris-i Bitlis’i hemen devreye girmiş; Yavuz ile bölgedeki Kürt aşiretlerinin beyleri arasında irtibat kurmuştur. Osmanlı tarafına geçmeleri için Kürt mirleri arasında propaganda yapmış; padişah tarafından kendilerine verilecek ödül vaadinin imzalı ve mühürlü senedini götürüp mirlere teslim etmiştir. Bunun üzerine Kürt aşiret reisleri ve mirleri, Osmanlı tarafını tutmaları karşılığında istenen taleplerini “Ariza” adlı bir mektupta sıralamışlar. Saray dilini ve siyasetini iyi bilen İdris-i Bitlisi, mektubu bizzat kaleme almış, kendi eliyle götürüp Yavuz Sultan Selim’e sunmuştur. Şöyle ki; mirlerin ve reislerin ortak mektubunu imzalayan Bitlis Hâkimi Şerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfâ (Hasankeyf) Emiri Eyyubîlerden II. Halil, İmâdiye Hâkimi Sultan Hüseyin olmak üzere 25-30 kadar Kürt beyi (Ümerâ-yı Ekrâd yani Kürt Mirleri), özetle şunu dile getirmişler: Şah İsmail’in Kürdistan beylerine ve halkına yaptığı zulümden kurtulmak için Osmanlıyla birlikte çalışma isteği; buna karşılık devletten beklenen mükâfat yahut Kürt mirlerinin talepleri.

    İdris’in öncülüğünde yapılan bu ittifak, mühürlü imzalı bir anlaşmayla sonuçlanınca Kürt beyleri ve aşiret reisleri, Osmanlı nezdinde temsilci saydıkları İdris-i Bitlisi’nin başını çektiği 10 bin kişilik bir gönüllü ordu oluşturdular; Şah İsmail’in Diyarbakır kuşatması için gönderdiği askerlerle savaşa girdiler. Şah ordusunu bozguna uğrattılar.

    Çemişkezekliler,  son yüzyıla kadar bu isimle biliniyorlardı ve çatısı altında 5-15 kabileyi topluyordu. Tam bilemediğim bir nedenle, bu isim (Fars aksanına uygun biçimde Çemişkezeklû deniliyordu) değişmiş; yerine Zaferanlû kabile federasyonu geçmiş.

    Nesimi Aday: Zaferanlılarla görüştünüz mü?

    Faik Bulut: Onların en önemli merkezi olan Koçan’da bazı mensuplarla görüştüm. 106 kabile var Horasan’da.Sanırım Şah Abbas döneminden sonra bir idari sistem kurulmuş. Özerklik değil yerel yönetimlerde inisiyatif tanımak için orada yerleşik veya göçebe olan Kürt ezbet, boy, kabile ve aşiretlerini birkaç aşiret federasyonu çatısı altında toplamışlar. Bu idare mekanizmasına “hanlık” adı verilmiş. Buna göre toplumsal/kültürel açıdan birbirine daha yakın olan kabileler, tek federasyon altında bulunuyorlar. Her federasyon, bünyesinde irili ufaklı 5 ile 20 kabileyi barındırıyor. Bu bağlamda 5-6 önemli aşiret federasyonu var. Eskiden Çemişkezeklû diye bilinen federasyon, sonradan Zaferanlû ismiyle anılmaya başlanmış. Muhtemelen Çemişkezeklûların sosyal ve ekonomik gücü azaldığından bu isim değişikliği yaşanmıştır yahut devletin Çemişkezeklûlere karşı bir tutumu olmuştur. Çünkü Çemişkezeklûlar, Qaçar ve Pehlevi hükümdarları devrinde birkaç kez isyan edip, başka mıntıkalara sürülmüşler; kızları gelinleri esir alınarak Türkmenistan Sünnilerine cariye diye satılmıştır. Hanlık yönetimini hatırı sayılır bir şahsiyet temsil ediyormuş; o da devlet ile aşiret federasyonu arasında bir köprü işlevi görüyormuş. İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra, hanlık sistemi ortadan kaldırıldı. Han sıfatı taşıyan temsilcilerin de pek hükmü kalmadı.

    Nesimi Aday: Göçlerle ilgili ‘doğudan batıya olur’ şeklinde klişe bir kavram var. Sizce bu yoğun göçün nedeni nedir?

    Faik Bulut: Çoğu savaşlardan kaynaklı olsa da yaşamsal nedenler de var. Bunlar, çoğunlukla küçükbaş hayvancılığı (koyun-keçi vs) yaptıklarından yaylalara gidiyorlar. Zamanla, ihtiyaca göre daha uzak yerlere göçebiliyorlar. O yıllarda develeri ve atları varsa uzun göçlere (Moğolistan’dan Ukrayna’ya) gidiliyor. Ama koyun keçi besliyorsa,(Horasan’dan Anadolu ve Mezopotamya’ya) daha kısa göçler yapılıyor.

    Nesimi Aday: Dersim’deki Şekakiler (Şavaklar) gibi. Şekakiler iç savaştan dolayı, yani son 40 yılda Dersim’den Erzurum ve Erzincan’a göçtüler.Dolayısıyla hayvancılık yapan yarı göçer Kürt aşiretlerinin binlerce yılda nerelere göçmüş olduklarını, ne kadar dağıldıklarını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu kitabın yazılma sürecinde Şekakilere dair yeni bilgilere ulaşabildiniz mi?

    Faik Bulut:Turistik bir gezi münasebetiyle İran’daki Hewraman, Luristan ve Kürdistan bölgelerini gezerken, şunu öğrendim: Meğer Celali denen aşiret konfederasyonu, Şikak üst konfederasyonunun bir koluymuş; bir ucu da Irak Kürt bölgesinde Gelalê veya Gilala denen mıntıkaya kadar uzanıyormuş. Şavak topluğunun da Şikakların bir kolu olması muhtemeldir. Ama kesin kayıt olmadan konuşamam. Onlar iki koldan gitmiş olabilirler: Şikakların bir kolu Dersim’e gelmişken, diğer bir kolu Musul’a kadar gitmiş. Türkçe kayıtlara yanlışlıkla Şebek diye geçen, aslından Arapça Şabak diye okunması gereken bu topluluk, Musul ile Kerkük çevresinde 40 köyden oluşuyor. Hepsi Bektaşi’dir. Kökenleri konusunda, bu topluluk içinde farklı görüşler var. Çoğu, “Kürt” olduğunu söylüyor; bazıları, soylarını Araplara ve Acemlere  bağlıyorlar  ya da Azerbaycan taraflarından geldiklerini belirtiyorlar; bir kısmı da “bağımsız bir etnik topluluk, millet olduğu” iddiasındadır. Sadece Türkiye’deki kimi Türkçü ve Alevi çevreler, Şavakların “Türk olduklarını” ileri sürüyorlar.

    Nesimi Aday: Haklısınız. Kürdistan Kültür Bakanlığı da yapan Felakettin Kakaî, bir söyleşisinde Kakaîlerin ‘Dersim’den Güney Kürdistan’a göçtüklerini’ söylemişti…

    Faik Bulut: Mümkün tabi. Aynı zamanda Kirmanşah dolayından Dersim’e de göç yaşanmış. Mesela Sivas Gürün’de Yaresan inancından olan Goranilerin olduğunu biliyorum. Tabii, yüzyıllardan bu yana asimile olmuşlar veya Kızılbaş inancını benimsemişler. Acaba Gürün ismi Goran adından mı geliyor diye düşünüyorum.Elimde belge olmadığı için sadece olasılıktan bahsediyorum.

    Nesimi Aday:Horasan’a geri dönersek; ortaçağda oradaki tasavvuf inancının Bâtınilik, Şiilik ve Alevilik Üzerindeki etkisi nedir? Hacı Bektaş Veli-Ahmed Yesevi ve Horasan Erenleri ilişkisi hakkındaki görüşünüzü merak ediyorum?

    Faik Bulut: Kazaklarla bir görüşmem olmuştu. Ahmet Yesevi’nin Türk değil Arap olduğunu söylemişlerdi. Aslında genel kanı da budur. Yesevi’nin anlayışında, bizim halk İslam’ı, popüler İslam dediğimiz tasavvufçuluk var. Onun Divan-ı Hikmet isimli derlemesini: Çerçevesi İslam olan bilgece sözler içeren bir kitap. Manas Destanı, İslam öncesi Şamanizm, Tengiricilik gibi Orta Asya inançlarının İslam anlayışıyla sentezlenmiş halidir Divan-ı Hikmet. Sözgelimi Türkî topluluklarda baskın olana Tengri (Gök Tanrı) kavramı çıkarılmış, yerine Allah inancı konulmuştur. Dış kabuğu İslam, içi hala Tengricilik’tir kitapta yazılanların.

    Ahmed Yesevi’nin Hacı Bektaş ile direkt bir alakası yoktur; aynı zamanın insanları değiller, uzun bir yaş farkı var aralarında. Dolaylı yollardan bir irtibattan, temastan ziyade bazı ayrıntılarda etkilenmeler olabilir. Mesela Hacı Bektaş’ın ondan feyz aldığı dini hocalardan biri, Hanefi mezhebine mensuptur. Fakat bu nokta, belirleyici olamaz. Çünkü İsa peygamber, Yahudiliğin bir mezhebine mensuptu; bu mezhep üzerinden bağnaz Hahamları ve Ortodoks Yahudilik inancını eleştiriyordu. Sonuçta Yahudilik’ten farklı bir din olan Hıristiyanlık ortaya çıktı. Keza Şeyh Addiy bin Musafir, başlangıçta İslam tasavvufundan etkilenmişti ama kurulmasına öncülük ettiği inanç, İslam ile uzaktan yakından ilgisi olmayan Ezdilik (Yezidilik) oldu.
    Buradan hareketle, Ahmed Yesevi ile Hacı Bektaş’ın farklı yollardan benimsedikleri inançsal öğreti, bildiğimiz anlamda tasavvuf bile değildi. Ayrıca tasavvuf akımı,  Ortodoks İslam’dan ayrışmadır; ona itirazdır. Tasavvufun bazı uç noktaları, bugünkü Bâtıniliğe, Kızılbaşlığa, Yaresanlığa, Nusayriliğe hatta Ezidiliğe kadar gidebilmiştir. Bir kolu da geleneksel pasifist tarikatçılık yoluyla Sünni mezhebininçerçevesinde kalmıştır. Bir anlamda düzen içi, sistem dışı akımların ayrışması gibidir.

    Horasan’daki tasavvuf da böyle bir şeydi. Koyu olanı da vardı,radikal Bâtıni olanı da. Aynı tasavvufçu dönüşümü, Kızılbaşların kutsal kabul ettikleri Erdebil Ocağı’nda görüyoruz. Ocak şeyhleri (Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar, vs.) başlangıçta Sünni ve Şafii inançlıydılar; Erbil’deki Sünni tarikat dergâhlarıyla yakın ilişkisi vardı. Siyasal ve toplumsal nedenlerle, Safeviye tarikatı giderek Sünnilikten koptu; Kızılbaşlık erkânını benimsedi. Şah İsmail’in ölümünden sonra Şii-Kızılbaş sentezi oluşturuldu; torunu II. İsmail Sünniliğe meyletti ama zehirlenerek öldürüldü. Son durakta Kızılbaşlık yerine resmi Şiilik kurulmuş oldu.  Onun için Ortaçağ’da Horasan’da o benimsenen Aleviliğe,bugünkü anlamıyla Alevilik diyemiyorum.

    Nesimi Aday: O vakitEhli Haqya da Yaresan diyebilirmiyiz?

    Faik Bulut: O dönem genelde kendilerini Bâtıni olarak ifade ediyorlar. Ehli Beyt fikri değil de Ehli Beyt sevdalısı denilebilir. Çok sonradan, Alevi uzmanı akademisyen İréne Mélikoff’un dediği gibi 17-18. yüzyıllarda gelindiğinde bugünkü Alevilik oluştu; sonradan Anadolu Aleviliği şeklinde kavramlaştı. Bizim kafamızdaki kalıba göre Horasan’daki Alevilik tektir. 12 İmam olayıyla beraber ortaya çıkmıştır. Oysatarihi gelişim tersini kanıtlıyor: Mısır’da devlet kuranİsmaili inancından olan Fatımiler, kendi örgütçülerini Anadolu üzerinden Horasan ve Orta Asya’ya göndermişler; Fatımilerin radikal kolu sayılan Nizari İsmaililiği yani Hasan Sabbahçılar kanalıyla önemli oranda Orta Asya’da ve Horasan’da Bâtıni akım örgütlenmiş; geliştirilip yayılmış. Üstelik Şiiliğin tutucu ve uzlaşmacı, hatta İslam içi anlayışıyla mücadele ederek bu tür faaliyetlerde bulunmuşlar. Mesela herkesin gariban tasavvufçu diye bildiği Hallac-ı Mansur, Hasan Sabbahçıların Basra’daki örgüt sorumlularının önde gelenidir. Hacı Bektaş bile, Moğol akınları önünden kaçarken sığındığı Hasan Sabbah kalelerinde radikal İsmaili öğretisinden etkilenmiş, nasibini almıştır.

    Biz sanıyorduk ki Kerbela’dan ve Necef’ten Horasan’a giden örgütlü bir  grup var. Belli bir yere kadar doğrudur; Abbasiler ile Hz. Ali’nin Fatma’dan olmayan oğlu Muhammed’in Haşim isimli evladına bağlı (Haşimiye fırkası) dava sahibi yetkin örgütçüler, Irak ve Suriye çevresindeki propagandacıları Horasan’a göndermişler; Horasan’dan hac ziyaretine veya ticaret için Arabistan yarımadasına gelen kafileler arasında örgütleme yapmışlar. Ancak tek grup, bunlar değildir. Yukarıda bahsettiğim diğer Bâtıni inanç misyonerleri, Anadolu ve Kürdistan üzerinden İran ve Orta Asya’ya gitmişler.  Bu durumda dört beş çeşit Bâtınilik’ten (yani Ön Alevilik’ten) söz edilebilir. Ama bugünküne en yakın olan, felsefi olarak alt yapısını oluşturan Fatımilerin inanç propagandacılarısayılan (Dai) lakaplı “davetçiler”dir.

    Nesimi Aday: Hacı Bektaş-ı Veli’nin bu süreçteki konumu, etki ve yetki alanları nelerdir?

    Faik Bulut: Tatar istilasından kaçan Hacı Bektaş, Horasan’ın güneyindeki Kuhistan (Afganistan sınırına yakın Belucistan ve Sistan) denen dağlık bölgeye sığınıp bir süre orada kalmıştır. Keza Hacı Bektaş, bir süre için Hasan Sabbah’ın kalelerinde (birinin adı Girduh Kalesi) kalmış; İsmaili öğretiden feyz almıştır. İsmaililiği tam benimseyip benimsemediğini bilemiyoruz.

    Yetmemiş, Hacı Bektaş,  İran tarafındaki Kürdistan’a (Yaresanların olduğu bölge) geçmiş ve Anadolu’daki Kürt coğrafyasında bir süreliğine kalmıştır. Muhtemelen Malatya’nın Arguvan ve çevresi olmalıdır ki, onun talipleri, şimdilerde Hünkarlılar diye biliniyor. Demek ki Hacı Bektaş, her şeyi Orta Asya’daki Türkistan’dan almamış; yukarıda anlattığım yerleri dolaşarak çeşitli felsefi ve Bâtıni görüşlerle tanıştıktan sonra pişmiş; böylece kamil insan,”hünkar” olarak kabul görmüştür. Bütün şekillenmesi, o süreç içerisinde oluşmuş.Türkistan’dan yani Büyük Horasan’dan beri halis muhlis Alevi değildir yani. Aleviliği, muhtemelen Baba İlyas döneminde olgunlaşıp billurlaşmıştır. Onun üzerinde Baba İlyas’ın büyük etkisi de vardır. O da Ebu’l Vefa el Kurdî (yani Kürt Ebu’l Vefa) ve Dede Garkın süreğinden gelmiş; Baba İlyas’tan sonra yerine geçmiştir.

    Nesimi Aday: Mazdeklerin inanç felsefeleri ve komünal yaşayış şekilleri göz önüme alındığında, Aleviliğe etkileri büyük gibi görünüyor. Siz ne dersiniz?

    Faik Bulut: Mazdeklerin etkisine ilişkin iki yabancı kaynak okudum. Bu kaynaklar Türk olsa veya Kürt olsa, önyargıyla yazılmış, kendi milletlerini kayırıyorlar derdim. Bu iki kaynağa göre; Ebu Müslim Abbasiler tarafından katledildikten sonra, onun başyardımcılarından olan bir İranlı ilkçağlardaki ortakçı Mazdekçilik üzerinde bazı değişiklikler yapmış;  Horasan’daki Bâtıniakımla harmanlayıp bir sentez yapmış. O sentez, bugünkü anlamda tam Alevilik değildir ama ön Alevilik denen radikal bir koldur. Onun gerçekleştirmek istediği şey, şimdilerde komünal yaşam denen ama Batınilik ve Alevilik’teki “Rıza Şehri” (bir çeşit dünya cenneti toplumu)projesiydi.

    Alevi aydınları arasında yaygın olan şöyle yanlış bir kanaat oluşmuş:“Alevilik bir senkretik, yani bir sürü inançtan almış, harmanlamış, özümsemiş ve onlardan bir Alevi aşuresi yapmış.. Bu doğru ama yarım doğru.Farklı inançlardan birtakım öğe ve öğretiler alıp sentezlemek sadece Aleviliğe mahsus bir husus değildir. Benzer bir harmanlama ve sentez, Sünnilerde de olmuş.Özellikle Sünnilerin tasavvufi kesiminde çok olmuş. İçinde Eflatunculuk, Kabalcılık, Şamancılık, Zerdüştilik ve Polisyencilik gibi farklı dinlerdeki tasavvufçu anlayışları bulabilirsiniz. Hatta üstü kapalı doğa inançları (mesela dağ ziyaretleri, ağaçlara çaput bağlama gibi) bulabilirsiniz. Aleviler ay tutulunca, cinleri kovmak için teneke falan çalar, bu Sünnilerde de vardır. Bu, eski inançların Sünniliğe de gizlice yansımış halidir. Anadolu’da (Hatay-Tarsus-İzmir hattında) son şeklini almış Hıristiyanlık içinde eski animist ve putperest inançlar çok yaygındır. İncil’in satır aralarında bunların izini bulmak mümkün.

    Nesimi Aday: Ehli Beyt Aleviliğinin ya da Arap Aleviliğinin “Rıza Şehri” ütopyasında yeri var mı? Bir de bu komünal ütopyayı Mazdeklere bağlayabilir miyiz?

    Faik Bulut: Arap Aleviliğiyle ilişkisi yok. Diğer yandan Rıza Şehri ütopyası Mazdekçilere dayanabilir tabi. Bence Rıza Şehri’ni İslam içinde bir çerçeveye oturtan Fazilet Şehri’ni yazan Farabi’dir. Günümüzdeki Bahreyn’de İsmaili Fatımilerin radikal kolu olan Karmatiler, “Rıza Şehri” ütopyasını gerçekleştirmiş; yüz yıldan fazla yaşatmışlar. Farabi’den esinlenen Şah İsmail, Kızılbaşları ve Anadolu Alevilerini yanına çekebilmek için, “Rıza Şehri” (yani Safeviler devrindeki eşitlik ve özgürlük yurdu) fikrini ortaya atmış; bu cennetin kendi topraklarında olduğuna dair propaganda yapmıştır. “Şah’a gidelim” deyişi, biraz da bu propagandadan kaynaklanıyor…

    Nesimi Aday: Erdebil Ocağı mı bu ütopyayı güncellemiş oldu?

    Faik Bulut: Seni şaşırtacak ama Erdebil Ocağı, başlangıçta Şafi ve Sünni’dir. Hatta Şeyh Cüneyd, Şafi Kürtlerin yaşadığı Erbil’deki Sünni tarikat şeyhlerinden el almıştır. Ayrıca Erdebil Safevilerin siyasi sahneye çıkmasından önceki Azerbaycan’da, Şafilik çok üstün bir mezhepti. Moğolhanları geldikten sonra Şiilik yavaş yavaş gelişiyor. Sonraki  süreçte siyasete hızla giren Erdebil Ocağı, yine politik amaçlarla önce Şafi inancını bırakıp tasavvufa meylediyorlar; Ehlibeyt’ten yana tutum alıyor ve Kızılbaş oluyor, dört kuşak sonra da Şiileşiyor. Alevilikteki 12 İmam inancı,Şah İsmail döneminden gelir. Şah İsmail bile o dönem Kızılbaş değildir. Kendisini idam etmek üzere takip eden Akkoyunlardan kaçıyor;Hazar Denizi’nin Lahican isimli yöresinde gizleniyor; Kızılbaşlığa yakın bir felsefeyi altı sene boyunca oradaki mürşit ve pirlerden alıyor. Bir ara Bingöl’e geliyor. Gerek Türkmen gerek Kürt aşiretleri onu govend çekerek karşılıyorlar. Orada bir müddet kalıyor.Şah İsmail’in Kızılbaşlığı benimsemesi sürecinde Yaresan dediğimiz Ehli Haq inancınınetkisine değinmek lazım. Yaresan pirleri (veya sultan lakaplı din önderleri)  Şah İsmail adap erkan öğretmeleri için birkaç pir göndermişler. Bu münasebetle belirtmem gerekir: Yaresan inancının ulu önderi,  Sultan Sahak diyor ki; “ ben de güvercin donunda gidip Hacı Bektaş’ı ziyaret ettim.” Her iki olay, Ehli Haq öğretilerinin hem Kızılbaşlık hem de Alevilik üzerindeki dolaylı etkilerine ilişkin kanıt sayılabilir.

    Nesimi Aday: Hasan Sabbah ve Alamut Kalesi’nin Alevilikteki yeri etkisi nedir sizce? Ya da var mı böyle bir etki?

    Faik Bulut: Özel bir etkisi yok. Ama Fatımi davetçilerinin (Anadolu üzerinden Horasana gitmeleri) misyonunu,İsmaili önderi Hasan Sabbah devralmış. Gerek Fatımiler gerekse Hasan Sabbahçılar, Horasan’da örgütleme ve propaganda yapmışlar. Yukarıda ayrıntılarını verdik zaten. Onların en önemli şahsiyeti de Nasır-i Hüsrev’dir. O da Türkistan ve bölgesinde bir hayli çalışmış. Özbekistan ve Tacikistan gibi ülkelerde Hacı Bektaş pek bilinmez ama onun ayarındaki Nasır-i Hüsrev, hünkâr ve serçeşme olarak görülür.

    Nesimi Aday: Türk mü bunlar?

    Faik Bulut: Yok, değiller. Acemler. Hasan Sabbah’ın dip ataları Arap olabilir ama zamanla İranlılaşmışlar. İrani bir hikmet felsefesini yayıyorlar. Burada şunu söyleyeyim; Turancıların, Türkçülerin çok övündüğü Hacı Bektaş neden Türkistan, Özbekistan, Tacikistan ve çevre ülkelerde benimsenmedi; benimsenmiyor? Neden oralarda Kızılbaşlık yok denecek kadar az? Demek ki, Alevilik-Bektaşilik, öyle iddia edildiği gibi öz be öz Türk inancı değildir. Buna karşılık aynı coğrafyada Nasır-i Hüsrev ve İsmaili felsefesi benimsenmiştir.

    Nesimi Aday: Hacı Bektaş’ın bilinmemesi, tanınmaması konusunu az daha açsak mı, oralarda tanınmama sebebi ne olabilir sizce?

    Faik Bulut: Demek ki Hacı Bektaş Büyük Horasan denilen yerde bulunduğu devirde, bugünkü anlamda henüz Aleviliği benimsemiş değildi.O, yukarıda açıkladığım gibi İran’ın Kuhistan (Horasan eyaletinin güney kesimine komşu şimdiki Sistan ve Belucistan) ve Kürdistan gibi bölgelerine yaptığı yolculuk sırasında farklı Bâtıni inançlarla tanışmış, Hasan Sabbah kalelerine (Girduh Kalesi gibi) sığındığında İsmaili öğretisini almış ve nihayet Baba İlyas felsefesini benimsemiştir. Bunlardan sonra Alevi olabilmiştir.

    Nesimi Aday: Bu durumda Hacı Bektaş’ın Bektaşilik öğretisini İran ve Türkiye Kürdistan’ında yapılandırdığını söyleyebilir miyiz?

    Faik Bulut: Sana bahsettiğim bölgelerdeki yolculuğu sırasında Hacı Bektaş, mesela Anadolu’daki kadar bilge, olgun ve tanınmış bir inanç önderi, diğer bir deyimle hünkâr ve ser çeşme olmuş olsaydı; kaldığı Horasan, Kuhistan, İran Kürdistan’ı gibi bölgelerde taliplerinin, gönül erlerinin ve izleyicilerinin olması gerekirdi. Bu üç önemli bölgedeki yol ve inanç haritasına bakıyoruz; kendisinin etkilediği bir topluluk bulunmuyor; tersine, oradaki radikal Bâtıni inançtan, öğretiden ve felsefeden bizzat Hacı Bektaş etkilenmiş, olgunlaşmış ve bilgisine bilgi katmıştır. Bu sayede Hünkâr Hacı Bektaş oluvermiştir. Bu öğretiyi ta başından beri (yani Horasan’dayken) kurgulamış, kurmuş olsaydı o bölgeyi mutlaka etkilemiş olurdu. Buradan yola çıkarak şunu bile söylemek mümkün: Türkistan ve Horasan’dan yola çıkan inanç önderleri, pirler, serçeşmeler, erenler ve Türkmenler, normal göçlerle yola revan olmuşlar ama esas olarak Moğol akınları önünden kaçarak yola düşmüşlerdir. Bunların önemli bir bölümü, Hasan Sabbah’ın İran’da bulunan 40 kadar kalesinden birine veya birkaçına sığınmış; oradaki İsmaililerle tanış olmuşlardır. Aynı şekilde İran Kürt bölgesindeki Yaresan mensuplarıyla da karşılaşıp fikir alışverişinde bulunmuşlardır. Demek istediğim şudur: Sanılıyor ki topluluklar, erenler, pir ve mürşitler Horasan’da tam Aleviydiler; o halleriyle Anadolu’ya gelip yaşadılar. Bu, mantıklı değildir. Evet, insanlar Horasan’dayken Bâtıni akımlardan (ön Alevi) birini benimsiyorlardı; Ehli Beyt sevdalısıydılar ama Horasan’dan Anadolu’ya gelirken onlarca durakta konaklamış; belki aynı yerde 20-30-50 yıl kalmış, oradaki farklı inanç topluluklarıyla kaynaşmış ve daha sonra ya sürüsüne otlak bulmak için tekrar uzak diyarlara doğru yola revan olmuşlar; yine duraklamış 40-70 yıl kalmışlar. Yahut Moğol ve Timurlenk ordularının akınları karşısında Anadolu’ya, hatta Balkanlara kadar gidebilmişler. Bu sefer de oradaki farklı Bâtıni inançlarla tanışmışlardır. Alevilik, Bektaşilik ve Kızılbaşlık, bu tanışma ve kaynaşma serüveninden sonra yavaş yavaş şekillenip bugünkü halini almıştır.

    Nesimi Aday: Bugün Orta Asya dediğimiz bölgede yaşayan yoğun bir Alevi nüfusu yok? Şunun için soruyorum; Türkiye’de halen Orta Asya’dan geldik Türk’üz diyen Aleviler var. Biliyorsunuz bir kısım Kürt Aleviler de bunu söylerler. Ama o coğrafyada çok az Alevi Türk var.

    Faik Bulut: Evet, Alevi yoğunluğu yok. İsmaililer var. Ama İsmaililik İran’da yasak olduğu için gizlenmiş. Ama şimdiki Horasan’ın sınır bölgelerinde yaşayan az sayıda Kızılbaş var. Bunlar tipik Anadolu Yörükleri, Tahtacıları, Çepnileri gibi giyim kuşam olarak da bir birilerinebenziyorlar.Fakat çok küçük bir topluluk bunlar.

    Nesimi Aday: Bu topluluklara gerçek Türkmen diyebilir miyiz?

    Faik Bulut: Evet. Diyebiliriz.

    Nesimi Aday: Sizce Kürdistan’ın batı çeperinde yaşayan; yani Serhat bölgesinden alıp; Erzurum,  Gümüşhane, Erzincan, Tunceli,Malatya, Sivas, Kayseri, Maraş ve Antep’te yoğun olarak yaşayan Alevilerin Türklükle bir ilişkisi var mı?

    Faik Bulut: Hayır. Yok böyle bir şey. Bir defa Türkmen ismi bile yanlış sunuluyor. Ya da tarih sürecinde değişmişveya bir algı operasyonu olarak dolayıma sokulmuş. Bunu Claude Cahen “Osmanlılardan Önce Anadolu’’isimli kitabında anlatır. Türkmen ismini ilk kez Oğuzlar, Müslüman oldukları zaman, kendilerini Müslüman olmayan diğer Türk boylarından ayırmak için kullanmışlar. Yani Türkmen demek, “Sünni Müslüman olmuş Türk boyu” demekmiş. Dikkat edin: Oğuzlar ve Selçuklar Alevi değil,  Sünni Müslüman idiler. Türkmen sözünü bunun için icat edip kendilerine marka yapmışlar.

    O halde; Türkmen kavramı, Aleviliğe tekabül etmiyorAyrıca Osmanlı zamanında Türk kavramı yok. O kavram oluşmamış henüz. Sadece şu oymak, bu aşiret, falanca boy ismi geçer kayıtlarda. Türkmen sözcüğü Horasan ve Türkistan’da “Sünni Müslüman Türk” manasında kullanılırken, Anadolu’da anlam değişikliğine uğramış; bu kez Selçuklu ile Osmanlı’ya itiraz eden, yerleşik olmayan ve iskan (toprağa bağlı sabit yerleşim) politikasına karşı çıkan göçebe topluluklarını tarif eden bir kavram olmuş. Daha da önemlisi; madem Alevilik öz be öz Türklük idi; o zaman Alevilik-Kızılbaşlık, Horasan, Türkistan ve ardından Anadolu’daki bütün Türkboyları, oymakları ve toplulukları tarafından benimsenmedi! O tarihlerde İran’ın geneli Sünni’ydi, Şah İsmail yani Safeviler, Sünni Kürtler gibi İranlı Sünnileri de önce Kızılbaş yaptı; evlatları da her iki kesimi Şiileştirdiler.

    Nesimi Aday: Ebu Müslim Horasani’nin soy kimliğiyle ilgili bir bilgi belge var mı?

    Faik Bulut: Tartışmalıdır. Arap diyen var, Kürt diyen var, Fars diyen var. Oxford Üniversitesi’nde görevli M. A. Shaban diye bir Ortadoğulu akademisyen, “Abbasi Devrimi” başlıklı İngilizce eserinde yazmış: Ebu Müslim’e sormuşlar “Kimsin; aslın, faslın nedir?” Ancak o, bu soruyu şöyle cevaplamış: “Emevi zulmüne karşı
  • Kemal Özer


    Siz Gıda Güvenliği Hareketi’ni kurdunuz. Deccal Tabakta kitabını yazdınız ve şimdi Şeytan Ye Diyor kitabı ile İnsan Ne Yemeli Yememeli? sorusuna cevap veriyorsunuz. Gelecek nesillerimizin sağlıklı bir hayat sürebilmesi için bireysel bir savaş veriyorsunuz adeta. Çabalarınız takdire şayan… Peki, sizin Gıda Hareketi’ni başlatmanıza ve bu kitapları kaleme almanıza sebep olan neydi? Okuyucularımızla kısaca “temiz gıda” için verdiğiniz savaş hikâyenizi paylaşır mısınız?
    İnsan bazen sehven, bazen kasten, bazen de doğrusunu bilmediği için hata yapar. Yedi-sekiz yıl öncesine kadar, bugünkü bildiklerimizi bilmediğimiz için bizde çok hata yaptık. En basitinden, herkes gibi tüketiyorduk. Yaşadığımız bazı olaylar ve okumalarımız bizi bu sürece götürdü. 6 yılı Tüketiciler Birliği’nde olmak üzere yaklaşık 20 yıldır çok farklı sivil toplum örgütleri çevresinde olmanız nedeniyle; aldığı ayakkabı bozulan da, kredi borcunu ödeyemeyen de, belediye başkanını beğenmeyen de, kaza yapan da, aldığı gıda bozuk olan, gıdadan zehirlenen de, kısacası sorunu olan herkes gelip derdini size anlatıp yardım istiyor. Bu nedenle, size intikal eden hadiselerin sizi etkilememesi imkânsız!


    Geçmiş yıllarda ateşli bir hastalığa yakalanmıştım ve bir tıp fakültesinin (adını burada söylemeyeyim ama Türkiye’nin önde gelen fakültelerinden!) özel bir odasında tedavi görüyordum. Kaldığım oda ortopedi servisine bitişikmiş. Kaza yapıp kolu-bacağı kırılanların çığlıkları ve özellikle de çocukların feryatları hiç kulağımdan gitmez. Bu çığlık nedeniyle odadan dışarı çıktım. Sonradan profesör olduğunu öğrendiğim beyaz önlüklü biri çığlıkları umursamayarak, bir yandan cep telefonuyla konuşuyor, diğer yandan da sigara içiyordu. Odamın penceresi de hastanenin kantinine bakıyordu. Zaman zaman penceremden orada olup bitenleri gözlemliyordum. Bir gün kantine gittim. Meyve suyu istedim. Bana ambalajlı ‘zehri’ verdi. Dedim ki, “Ben taze sıkma meyve suyu istiyorum”. “Yok” dediler. “Neden” dedim. “Bu kadar iş arasında meyve suyu mu sıkılır?” diye cevap verdiler. Tezgâhtaki ambalajlı meyve suyu gözüme ilişti. Baktım ki son kullanma tarihi 3 ay kadar geçmiş. Oradan ayrıldım. Hastane gözlemlerimi odama gidip yazdım. Ardından olup bitenleri bir gazeteye gönderdim ve gazetede yayınlandı. Taburcu işlemlerim sırasında iki doktor arkadaşım odama gelip; “Dekan hanım sizinle görüşmek istiyor. Odasına gidebilir miyiz?”dedi. Kabul ettim gittik. Hastane gözlemlerimi okumuş olan dekan hanım hüngür hüngür ağlıyor…


    O hastane yolcuğu bugün bu kitabın yazılmasına sebep olan olaylardan biri elbette.


    Başka bir sebep de seyahatlerde yaşadıklarım… Zaman zaman yurt dışına gidiyorum. Bir keresinde farklı dünya görüşlerinden iki otobüslük bir ekiple 5 ülke ve 40’dan fazla şehir gezdik. Herkes ne bulursa yiyordu. Oysa ben o geziden dönene kadar 7-8 kilo verdim. Yine bir Ramazan ayında Çin’deydim. Yemeye değer bir şey bulamadığım için günlerce sadece suyla oruç tutmuştum. Buralardaki gözlemlerim, beni toplumları daha iyi anlamak için Kur’an-ı Kerim-i başka bir boyutla okumaya itti. Bu sırada Kehf Suresi 19. ayeti beni adeta çarptı.

    Kehf 19’daki sizi etkileyen şey neydi?
    Malum, Kehf Suresi’nde Ashab-ı Kehf’in dramatik hikâyesi anlatılır. Mağaraya sığınmış olan bu insanlar uyandıklarında içlerinden biri, “İçimizden biri gidip temiz bir gıda getirsin ki, açlığımızı giderelim” der. İlk bakışta bu cümle sıradan bir olay gibi gözükebilir. Hâlbuki hikâyenin bütününe bakıldığında, o sıradanlık bir anda kayboluverir. Zalim kraldan kaçan bu insanlar, yakalanmaları durumunda öldürüleceklerdir. Ashab-ı Kehf’in “içimizden biri gidip, gizlice karnımızı doyuracak bir şeyler getirsin’ demek yerine, en zor anlarında bile ‘temiz gıda’ arayışları beni adeta çarptı. Bizi bu mücadeleye iten ve ‘temiz gıda’ arayışına sürükleyen ana nedenlerden biri de buydu. Allah c.c. neden bu olayda ‘temiz vurgusu’ yapıyordu? Ardından yaptığım okumalarda, Kur’an’-ı Kerim’in sürekli olarak ‘helâl gıda’ ile birlikte ‘temiz gıda’dan söz ettiğini fark ettim. Oysa o ana kadar bu ayetleri defalarca okumuştum. Peki, o halde ‘temiz gıda neydi?’ 19. yüzyıl öncesinde bu sorunun cevabını bilmek neredeyse imkânsız iken, bugün artık çok net bir şekilde biliyoruz.


    Peki, bu sorunun cevabı ne?
    İmam-ı Gazali helâli; “Mutlak mânâda helâl olan şey şudur: Zatı, aynısında haramlığı icap ettiren sıfatlardan uzak ve sebepleri de haram veya kerahiyetin (pis, iğrenç, çirkin, tiksindirici fena şeyler) arız olabileceği şeylerden uzak olanlardır” şeklinde tarif eder. Kur’an’da yasaklanan domuz, sarhoş ediciler, kan, Allah adı anılarak kesilmeden ölmüş hayvanlar ile yırtıcı hayvanların helâl olmayan gıdalar olduğunu çoğu kimse bilir.


    Kur’an Kerim, yenilebilir gıdaların özelliklerini sayarken, hep “Halalen tayyiba” yani “helâl ve temiz” kelimelerini kullanıyor. Helâl kısmı önemli ölçüde anlaşıldığına göre “temiz”den murat ne? İşte Müslümanlar genellikle bu kısmını görmezden geliyor ya da üzerinde pek kafa yormuyorlar. İslam, gıdaların fıtratları bozulmadan üretilip-tüketilmesini ve yasaklananlardan her koşulda kaçınılmasını şart koşar. Özetle İslam, gıdanın sadece “temiz” olmasını ister. ‘Şeytan Ye Diyor!’ kitabı, İslam’ın temiz gıdadan ne kastettiğini anlama gayretidir.

    Yine özetle diyebiliriz ki; gıdanın temiz olmasından maksat, maddi ve manevi kirlerden arınmış olmasıdır. Bu durumda da haklı olarak “Maddi ve manevi kir nedir?” sorusu gelir. Manevi kirler, birçok ilmihalde bulunabilecek bilgiler. Peki, maddi kirden kasıt “Görünür temizlenebilir kirlenme mi, canlılar için zararlı tarım kimyasalları mı, antibiyotikler ve hormonlar mı, genetik değişiklikler mi, raf ömrünü uzatmak için yapılan işlemler ve gıdalara eklenen katkı maddeleri mi ya da hepsi mi?”

    Kanaatimizce hepsi maddi kirlerdir ve ister Müslüman olsun, ister olmasın insanların bundan kaçınması şart! Çünkü bu maddi kirler, insanın ruh ve beden sağlığını tehdit ediyor. İnsanla da kalmıyor, tabiattaki bitki ve hayvan yaşamını da tehdit ediyor. Endüstri, dünyayı fiziki ve kimyasal çöplüğe çevirmiş durumda. Bu çöpler artık evrendeki yaşamı tehdit ediyor. Evrenin ve midelerin çöplüğe çevrilmesine, kim helal ya da caiz diyebilir ki?

    Başkanlığını yürüttüğünüz ‘Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’ bu arayıştan mı doğdu?
    Bugün raflar ve mutfaklar, dinlerin yasakladığı gıdaların da yanı sıra, tabiî yapısı bozulmuş veya menşei bilinmeyen yahut gizlenen, şüpheli ve zararlı ürünlerle dolu. Yine, arz edilmiş ürünlerin etiketlerinde, üretim teknolojisi genellikle yazılmadığı gibi, içeriğinin de önemli bir kısmı yer almaz. Oysa insanların ne tükettiğini bilmeleri en temel insanî hakları... Yiyip içtiğimiz bu ürünler, ruh ve beden sağlığımızın yanı sıra, nesil emniyetimizi de tehdit ediyor. İşte bu sorunlarla mücadele etmek ve başta insan nesli olmak üzere, tüm canlıların sağlıklı bir yaşam sürdürebilmesi için bilinç oluşturma ve çözümler geliştirme amacıyla kurduk. Özetle bu dernek, zikrettiğimiz arayışın neticesi ve kurumsallaşması.

    İlk olarak Deccal Tabakta isimli kitabınız çıktı. GDO meselesi, bu kitaptaki boyutlarıyla başka hiçbir yerde incelenmedi sanırım. Yanılıyor muyum?
    Galiba öyle... GDO meselesi, genellikle sağlık ve açlık boyutlarıyla ele alınıyor. Oysa mesele bu kadar basit değil. Bugün dünyada konuşulması gereken açlık değil, insanların çok yemekten dolayı ölmelerinin nasıl engelleneceği olmalı. Çok yemekten dolayı ölenlerin sayısı, açlıktan ölenlerin binlerce katı fazla! İsrafımızı yüzde 5 oranında azaltsak, açlarımızı yıllarca besler. Biz Deccal Tabakta eserinde, GDO meselesini siyasi, ekonomik, sosyal, çevre, sağlık ve dinî boyutlarıyla ele aldık. Bu nedenle, sanırım bu boyutlarını tümü başka hiçbir kitapta yok.

    Bugün toplumun en büyük eğlence aracı ve haber kaynağı televizyon, sonra da internet… Aynı zamanda halkımızın bu zaaflarını bilen şeytan da oradaki reklamlar aracılığı ile insanımızı “kolay” bir şekilde ağına düşürüyor. Yani özellikle evin alışveriş listesini belirleyen kadınlarımız televizyonda (özellikle de sevdiği bir insan tarafından) önerilen her şeyin iyi ve kaliteli olduğuna inanıyor. Eve gelip ürünü kullandığında tadı yabancı olsa dahi, “Kötü olsa sevdiği kanalda ya da programda reklamı olmazdı” diye kendini avutup, zorla o tada alışmaya çalışıyor. Peki, Şeytan Ye Diyor! kitabınızı okuyanlar hangi noktada ve nasıl aldandıklarını anlayabilecekler mi?
    Mesela birkaç gün önce yayın organlarında “Sokakta satılan sütler tüketilmemeli” şeklinde bir haber vardı. Oysa eskiden ‘sokak hayatın merkeziydi’. Sokağın her anlamda içini boşaltıp, kötü bir kavrama dönüştürdük. Sonra da ‘sokak sütü’, ‘sokak satıcısı’ diye aşağıladık. Bugünkü zenginlerin çoğuna baba veya dedelerinin mesleğini sorsak, önemli ölçüde ilk mesleğinin sokak satıcılığı olduğunu söylerler. Burada iki temel sorun var. İlki, ‘sokak sütü diye bir süt yok.’ Süt ya normal süttür ya da endüstriyel… Burada kötülenen normal (sokak) süt, övülen ise UHT süt. Öven kim? Birkaç profesör... Bunu nerede övüyorlar? UHT teknolojisinin sahibi ambalaj üreticisi firmanın etkinliğinde. Buradaki ikinci sorun ise, meselenin ilmî, ahlakî ve vicdanî boyutu. Ben, UHT sütü öneren kimselerin çoğunun bu sütü içmeye değer bulmadıklarını çok kez şahit oldum.

    İnsanoğlu ilk insandan bu yana (13 bin yıldır) doğal sütü kaynayıp içmiş, hiçbir şey olmamış ama şimdi bu doğal yani işlem görmemiş süt, düşman gibi gösteriliyor. Yerine ise hiçbir besleyiciliği olmayan ve de pankreas kanserine neden olan, endüstriyel ‘UHT süt’ öneriliyor. Sonra da anneler, endüstriyel süte oranla daha besleyici ve daha az zararlı normal doğal sütü bırakıp, 140 derecelik bir ısıl işlemle, bütün yararlı bakterileri ve besleyiciliği yok edilmiş, kutulara doldurulmuş sözde sütü içiriyorlar yavrularına. Bu, gerçekten insanlığa yapılacak en büyük zulümdür. Birileri para kazanacak, birileri de üç beş kuruşluk çıkar için insanları yanlışa yönlendirecekler. Bu gerçekten acı verici bir durum!

    Bu durum, sütle sınırlı değil elbette... Düşünün, yıllarca yumurta ve tereyağı için kolesterol, zeytinyağı içinse kanser yapar diye ekranlarda milleti kandırdılar. Ayçiçeği ve mısırözü yağını sağlıklı ve hafiflik sembolü gösterdiler. Margarin kolesterol yapmaz diye insanların beynini yıkadılar adeta…

    “Zeytinyağında kızartma yapılmaz” deyip, insanları zeytinyağından soğutmak için “Zeytinyağlı yiyemem amman, basmada fistan giyemem amman...” diye türküler yaptırıp bilinçaltımızı yönettiler. Oysa zararlı olan zeytinyağı değil, bu düşünce ve ahlaksız yaklaşımdı. Yıllar sonra birde gördük ki, dünyanın en çok zeytinyağı tüketen toplumu İtalyanlar, tüketmeyen toplumlara oranla çok daha az kanser olmuşlar. Keten veya pamuktan yapılmış basma giyen kadınlar, petrol ürünü tekstil giyen kadınlar oranla daha az kanser oluyorlar. Ayçiçeği ve mısırözü ise ısıtılınca transyağa dönüşüyor yani obezitenin ana sebeplerinden! Margarin gerçeğini ise bilmeyen kalmadı…

    Bugün bize yağ diye sunulan sözde yağları bir düşünün. 3,2 kg fındıktan 1 lt yağ elde edilebilirken, 1 lt fındık yağı nasıl olur da 2 TL’ye satılabilir? Hep birden, bu değirmenin suyu nereden geliyor diye sormamız gerekmiyor mu?

    Neredeyse her alışveriş sepetinde kutu sütler, hazır yoğurtlar, margarinler, cipsler, şeker, çikolata, bisküviler, kola ve gazozlar, puding karışımları, hazır kek karışımları, sucuk, salam, sosis vb kolayca hazırlanan veya yemeye hazır yiyecekler var. Durum böyle iken insanlarımız bunca yıllık alışkanlıklarından nasıl kurtulacaklar?
    Öncelikle belirtmek isterim ki, bizim evde gıda alışveriş için markete gidilmez. Yalnız olmadığımı biliyorum. Ama ne yazık ki çoğunluk böyle yapmıyor. Öncelikle yapmamız gereken, büyük dedemizin ne tüketip ne tüketmediğini araştırmak. Eğer sağlıklı bir yaşam sürmek istiyorsak, büyük dedemizin tüketmediklerini asla tüketmeyeceğiz. Dedemiz hayatta ise artık onlar da torunları gibi tüketseler de, onların babaları öyle değildi. Onlara babalarının neler yediğini sorup, onu reçete yapabiliriz.

    Bu ilginç bir yaklaşım…
    İlginç mi bilmem ama doğrusu bu. Bugün ne yazık ki, dede, oğul ve torun aynı şekilde tüketiyor. Bu nedenle dedelerimizi değil, büyük dedelerimizi örnek almamız gerekiyor. Alışkanlıkları değiştirmek öyle sanıldığı kadar zor değil. Alışkanlıkları değiştirmek için ilk yapmamız gereken beynimizi ikna etmek. Beynimizi ikna edersek, gerisi gelir. Mesela, çayı şeker ekleyerek içiyorsak, öncelikle şekerin her türünün; diyabete, karaciğer sorunlarına, obeziteye neden olduğunu beynimize anlatmamız gerekiyor. Şekersiz çay içmek, üç-beş gün zor gelecek. Bu sürede biraz direnmek ve daha açık çay içmek yeterli olacak. Kısa bir süre sonra, bugüne kadar hiç çay içmediğinizi fark edeceksiniz. Artık size kimse şekerli çay içiremeyecek.

    Sözünü ettiğiniz ürünleri ele alırsak; bu ürünlerde çoğunluğu petrol türevleri ve böcekler dâhil birçok hayvandan elde edilen katkı maddeleri kullanılır. Sonra biri çıkıp bunların kaçınılmaz olduğundan söz eder. Peki, amaç ne? Rafa sunulan sözde gıdanın ‘raf ömrünü uzatmak’. Oysa raf ömrü uzatılan bu ürün, bizim ömrümüzü kısaltıyor. Bugün bu ülkede, yedi kişiden biri böbrek hastası. Artık çocuklar diyabet hastası olarak doğuyor ve 2 yaşında kanser olanların sayısı da maalesef artıyor. Genç kızlar evlilik yaşı gelmeden göğüs kanseri oluyor ve 25-30’lu yaşlarda menopoza girer hâle geliyorlar. Milyonlarca kişi böbrek, diyabet veya hepatit hastası... Alzheimer, kalp/damar sorunları, kadın hastalıkları gibi sayısız hastalık kol geziyor. Kısacası, toplumun yarıdan fazlası hasta... Yüzde 15’i her gün hastaneye gidiyor… Yüzde 10’na yakını her gün ilaç kullanıyor. Her 4 yeni evli çiften biri kısır...

    Bizi bu hale nasıl getirdiler? Toplumu, gıda diye sunulan bu janjanlı/ambalajlı ürünler bu hâle getirdi. Kendine değer veren, ailesini seven biri, sadece tavsiyeye veya ambalajına bakarak bu zehirleri tüketmeyi sürdürebilir mi? Konuyu biraz açarsak, mesela bir fil, bir de çocuk düşünelim. Küçücük bir çocuk, bir fili elindeki bir dal parçasıyla yönetir. Bu çocuğun kendisinden kat ve kat güçlü bir fili yönetebilmesinin tek nedeni, filin iradeden yoksun olmasıdır. İş gıda ve sağlık olunca, kocaman fili yöneten insanın irade ve aklına ne oluyor acaba? Bu durumda kendi sorununu görmezlikten gelen irade ve aklın bir önemi kalır mı?

    Haklısınız. Peki, biz bu hâle nasıl geldik?
    Önce gıdanın bir silah olabileceğini keşfettiler. Sonra da bunu, kelimenin tam anlamıyla silah olarak kullandılar. Böcekleri öldürmek adı altında toprağı ve bitkileri zehirlediler. Toprağın ve tohumun tabiî yapısını bozdular. Genetiğini değiştirdiler. Böceklerden korunma adı altında, milyarlarca ton kimyasal zehri bitkilere sıktılar ve sıkmaya devam ediyorlar. Tarım ürünleri; gübre ve hormon olarak adlandırılan kimyasal zehirlerle besleniyor. Nihayetinde bunları biz yiyoruz.

    Endişelerimizi azaltmak için de ‘doz masalı’nı uydurdular. “Bundan şu kadar yersen bir şey olmaz, şundan bu kadar yersen bir şey olmaz.” İyi de herkes her şeyden ölçerek mi yiyor ya da yiyecek? İçinde ne olduğunu, ne kadar olduğunu nasıl bilecek? Bilse ne olur ki? Tek başlarına dururken zararı olmayan iki maddeyi bir araya getirirseniz, karşınıza nükleer bir bomba çıkabilir.

    Kullanılan bir böcek öldürücü, o an için tırtılları bitkilerden uzaklaştırmış hatta yok etmiş olsun. Oysa sonuç bu kadar basit değildir. Sonuç; artı ürün, eksi tırtıl hiç değildir. Neticeyi doğru okuduğumuzda, eksi tırtıl, artı yeni ve daha güçlü bir böcek! Yeni sağlık sorunları ve zincirleme çevre felaketleri. Gelecek yıl daha güçlü veya daha fazla ilaç, daha fazla tedavi gideri, daha fazla büyümüş manevi sorunlar ve hastalıklar, vb…

    Bir çiftçinin tarlasına atacağı bir torba endüstriyel yani kimyasal gübre ve ilaç, belki üründe bir nebze verimlilik sağlayacak. Bu verimlilik, bir birim olsun. Oysa bu kimyasal gübre ile beslenen gıdayı tüketen insan zarar görecek. İster yağmur, isterse sulama ile bu gübre toprağa karışacak ve toprağın yapısı bozulacak. Aynı şekilde yeraltı sularına ulaşacak. Bu suyu tüketen insan ve hayvanlar ölümcül hastalıklara yakalanacak. Bir birim sözde kâr elde etmek için, bu kimyasalı kullanan çiftçinin kendi çocuğu da kaçınılmaz olarak hastalanacak. Kısa vadede kazançlı bu çiftçi tüm varlığını harcasa; ne o sağlığı geri getirebilir, ne toprağı eski haline döndürebilir, ne de su suyu arındırabilir. Bunu başardığını düşünsek bile, harcadığı maddi miktar, elde ettiği maddi kazancın onlarca kat fazlası olacak. Hadi diyelim ki maddi zararının karşılığını aldı. Peki, manevi kaybını geri getirebilecek mi?

    Diyorsunuz ki, bugünkü endüstriyel ürünler Kur’an’ın öngördüğü ‘temiz’ kavramını karşılamıyor. O halde, bir Müslüman’ın evine kesinlikle girmemesi gereken ürünler hangileri?
    Dini, ırkı, rengi, yaşam şekli ne olursa olsun, insan mükerremdir. Bu mükerrem varlığa ‘helâl ve temiz gıdalar’ yaraşır. Ne Müslüman ne de diğer insanlar, bugünün endüstriyel gıdalarının hiçbirini kesinlikle tüketmemeli. Çünkü bu sözde gıdalar, bu mükerrem insana asla layık değiller. İnsana yaraşan, Yaratıcının sonsuz ilmi ile yarattığı tabiî gıdalardır. İnsan ve çevre sağlığını bozan, gelecek nesilleri daha şimdiden tehdit eden bu sözde gıdalar tüketilemez.

    Bir yazınızda diyorsunuz ki, bugünkü gıdalar fizikî açlığımızı doyuruyor ancak biyolojik açlığımızı doyurmuyor. Nasıl oluyor, bunu biraz açar mısınız?
    Günlük ortalama kişi başına 400 gr ekmek tüketen Türkiye halkı, dünyanın en çok ekmek tüketen toplumu. Buna karşın, dünyanın en sağlıksız ekmeğini tüketen de yine bizleriz. İçerisine eklenen şüpheli ve sağlıksız katkı maddelerinin zararları bir yana, ekmeğin beyaz undan yapılması bile başlı başına bir sorun. Tahıl, geçmişte olduğu üzere sadece değirmende öğütülüp, kepek ve rüşeymi ayrıştırılmadan ekmek yapılıp tüketilince, 100 birim besin elde ediliyorsa, kepek ve rüşeymi ayrılan beyaz undan elde edilen ekmekle beslenen bir kişi sadece 7 birim besin elde eder. 93 birimini ise çöpe atar. Beyaz ekmekle midesini yani fiziksel açlığını gideren bir toplum, biyolojik olarak aç değil midir? Fizikî açlığını giderdiği halde, biyolojik açlığını gidermeyen bir toplum hastalanmayıp da ne yapacak?

    Bugün raftan satın aldığımız her yüz gıdadan en az doksanında, soya veya mısır ya da bunlardan mâmul katkı maddeleri var. Aynı üründen, adı farklı binlerce ürün… Artık tavuk ve sığırlar bile soya ve mısırla besleniyor. Biz et, çikolata, çorba, yağ, tatlı tükettiğimizi zannederken, aslında önemli ölçüde sadece soya ve mısır tüketmiş oluyoruz. Peki, bu durumda ‘doz’ ne olacak? Bunca çeşit nimet varken, neden sadece soya ve mısır? Çünkü ‘mono tarımla hedeflerine daha kolay ulaşıyorlar.’ İnsanların fiziki açlığını giderip, biyolojik açlığını gidermemesinden birilerinin çok büyük çıkarı var. İnsanlar tek tip beslenmeli ki, sağlıksızlaşsınlar. İnsanlar sağlıksızlaşsın ki, sağlık endüstrisi ayakta kalsın ve bu kısır döngü sürüp gitsin.

    Buradaki can alıcı soru şu: Fili kontrol edebilen çocuk/insan, iş, sofrasına gelen gıda söz konusu olunca neden filin gösterdiği hassasiyeti göstermiyor? Neden şeytan ve şeytanlaşmışların dediklerini dinliyor? Neden hazzının esiri oluyor?

    Tarım Bakanlığı üretim izni varsa, ambalajı güzelse, bir de reklamı bol bir markanın ürünü ise halkımız doğal olarak o gıdayı güvenli olarak görüyor. Ama sizin anlattıklarınızdan gerçeğin öyle olmadığını anlıyoruz. Peki, bir insan market veya pazar alışverişine çıktığında, bir ürünü alırken aldanmaktan nasıl ‘emin’ olabilir? Ne alıp, ne yiyeceğimizi şaşırdık diyenlere neler önerirsiniz?
    Bir ürünün Bakanlığın izniyle üretilmesi; dünyanın hiçbir yerinde helal, temiz, sağlıklı, tabiî ve GDO’suz olduğu anlamına gelmez. Sadece, devlette kaydı olan bir üretici anlamına gelir o kadar. Daha basit ifadeyle, vergi mükellefliğinin başka bir göstergesi! Kendi bahçenizde hiçbir tarım kimyasalı kullanmaksızın tabiî tohumlardan ürettiğiniz üründen daha sağlıklısı olabilir mi? Tarım Bakanlığı’nın izni olmaksızın üretilen bu ürün için, ‘üretim izni yok’ o halde ‘kötü’ diyebilir miyiz? Buradaki izin değil, ruhsatlandırma. İkisi birbirinden çok farklı... Mesela, bir berber dükkânını açarken nasıl ki işletme ruhsatı alıyorsa veya siz gazete çıkarırken nasıl basın kanununun gereğini yapıyorsanız, gıda üreticilerinin de yaptığı, sadece ilgili mevzuatın prosedürünü tamamlamak, o kadar. Bu nedenle, Tarım Bakanlığı üretim ruhsatı almış ürünler için ‘güvenli’ denilemez.

    Bazı kimseler şiddetle bu ürünleri önerse de biz, pastörize, rafine veya benzer teknik kullanılarak üretilen gıdaları tüketim listemizden çıkarmalıyız. İnsanlar, biri kendine bir hap versin, ben onu yutayım yoluma devam edeyim istiyor. İnsan aracına yakıt almak için bile bir istasyona gidince, “Deposunu doldur da, ne olursa olsun” mu diyor? Aracına en uygun yakıtı seçen insan, neden kendisine aynı özeni göstermiyor? Benzinle çalışan bir araca motorin koyduğumuzda aracın başına ne gelirse, şaibeli ve besin değeri olmayan ürünlerde insan için benzer sorunlar meydana getirir.

    Bizim yapmaya çalıştığımız iki şey var. Birincisi, Allah’ın ‘helal ve temiz’ vurgu ve talebini hatırlatmak. İkincisi ise haplar yerine reçeteler sunmak. Hapçılığa alışırsak, sürekli bize hap sunacak birilerini ararız. Oysa elimizde bir reçete olur da, kendi ilacımızı kendimiz yaparsak, hiç kimseye muhtaç olmayız. Aslında insanın yapması gereken en önemli şey: Gıdasının ilaç, ilacının da gıda olup olmadığına bakması… Bunu yaptığı anda temizi bulmuş olur. Harama da önemli ölçüde düşmez.

    Bu nedenle biz de kitapta temel reçeteleri vermeye çalışıyoruz. Ama kitabı henüz okumamış olanlara özet verecek olursak; beyaz undan yapılan her şeyi terk edip, ‘tam buğday unu’na yönelmelerini; ister pancar isterse de başka şeylerden elde edilsin, isterse beyaz, ister kahverengi, isterse de tatlandırıcı şeklinde olsun, şekerden uzak durup yerine pekmez, hurma gibi sağlıklı besinleri tercih etmelerini; rafine beyaz tuz yerine rafine edilmemiş kaya tuzu kullanmalarını; hazır endüstriyel sütlerin yerine normal sütü kaynatıp içmelerini ve yoğurt yapmalarını; kola, gazlı içecek ve hazır meyve suları yerine mevsiminde meyve yemelerini; ev yapımı sirke kullanmalarını; çikolata, kek bisküvi yerine kuru üzüm, hurma, badem, fındık, ceviz yemelerini; soğuk sıkım sızma zeytinyağı dışındaki tüm yağları terk etmelerini öğütlüyoruz. Görüldüğü gibi, kimseye “Bir şey tüketme” demiyoruz. “Onu değil bunu tüket” diyoruz. “Bozulmuşunu değil, temizini tüket” çağrısı yapıyoruz. “Sen babanı dinleme, büyük deden gibi tüket, onun gibi hiç doktora gitmeden sağlıklı bir ömür sür” diyoruz.

    Kitabınızı okuyanların, çocuklarının ve torunlarının da geleceği güvende olacak diyebilir miyiz?Okuyanların güvende olacağını garanti edemem. Ama okuyup da, uyarıları hayatlarında uygulayanlar için bu garantiyi kesinlikle verebiliriz. Şeker, çikolata, kola vb yerine kuru üzüm, hurma ve badem, ceviz yiyen bir çocuk veya insanlar, tıpkı hurma yediği için kanser ve diyabet olmayan Arap köylüleri gibi sağlıklı kalacaklardır. Hibrit yani kısır tohumlardan üretilmiş gıdaları yiyen bir nesil, elbette kısır olur. Bunlardan kaçınırsak, güzel bir gelecek bizi bekliyor olacak.
  • 251 syf.
    ·13 günde·Puan vermedi
    500 yıl önce kesilmiş bir ağaç, geride kalan kütüğü sayesinde halen yaşıyor olabilir mi? Ağaçlar besin alışverişi için koloniler kurabilir mi? Tek başına bir ekosistem oluşturamayan bazı ağaçlar, orman olup topluluk ruhu ile mi yaşamak zorunda? Ağaçlar sosyal varlıklar mı yani? Ya da bir başka ağaç tek başına asırlarca bir tarlanın ortasında yaşayabilir mi? Münzevi diyebilir miyiz O’ na?
    Hasta olan ağaçlar, fil sürüleri gibi sağlıklı olanlar tarafından tekrar ayaklanana kadar yalnız bırakılmıyor, hasta ağaçlara enerji akışımı sağlıyor? Bazı ağaçların çürüyüp toprağa karışması onlarca yıl sürerken, bazı ağaçlar yosunlu taşlar sayesinde asırlar boyu hayatta mı kalıyorlar? Doğa neden her ağacın yaşam standardını farklı hale getirmiş? Nasıl yani; ağaçlar arasında da mı sınıfsal ayrım var? Hadi canım!
    Ağaçlar türlerini ve yaşamlarını sürdürebilmek için yapraklarıyla beslenen böceklere, tırtıllara karşı ne kadar acımasız olabiliyorlar? Ağaçlar işkencecimi yoksa sadece öz savunma mı yapıyorlar? Yoksa bazı ağaçlar diğer ağaçlara karşı soykırım mı yapıyor? Ne yani ağaçlar faşist mi?
    Yok canım! İnsanoğlundan çok yıllar önce iletişim yollarını bulup mantarlar sayesinde internet ağımı kurmuşlar? Mantarlar yok olursa ormanlara ne olur? Mantarlar neden zehirlidir peki? Birbirlerine rakip olan ağaçlar bile, eğer söz konusu olan hayatta kalmak ise belirli sürelerle dost olabiliyorlar mı? Ağaçlarda mı politik davranıyorlar yani her devrin ağacı mı bunlar?
    Sessizce göğe yükselen ağaçların hiç ses çıkarmadığını mı düşünüyorsunuz? Ağaçların yanlarında üreyen küçük ağaççıkları orman işçileri kestiği zaman ağaçların kökü hava alıyor, ve mutlu olduklarını mı zannediyorsunuz?
    Şehirlerde kaldırımları süslemek için ektiğimiz ağaçlar ekosisteme faydalımı, peki köklerini salacak yer bulamayan bu zavallılar ne kadar mutlu? Ellerimizle diktiğimiz ağaçları toprağa dikerken köklerine zarar verirsek diğer ağaçlarla iletişim kurmasını engelleyip ağacı yalnızlığa mı mahkum ediyoruz? Peki kültür bitkilerinin sesi var mıdır?
    Ormandan koparıp götürdüğümüz bir meşe palamudunun ya da evimizde dekorasyon olarak kullandığımız, özene bezene boyayıp sanat yaptığımızı zannettiğimiz bir çam kozalağının kış boyu beslenmek zorunda olan hamile bir ağacın kışlık besini olmadığını nereden biliyoruz? Ağaçlarda ensest üreme var mı? Ya doğum kontrolü? Yada öğrenme yeteneği? Eğitimlerini ebeveynlerinden alıyor olabilirler mi? Susuz kalan ağaçlar ne yapıyor acaba? Aman tanrım! Çığlık mı atıyorlar?
    Bencil kayınlar, yalnızlığı seven meşe ağacı, yaşamın tadını çıkara çıkara büyüyen ladinler, tutumluluk ve sabrın simgesi porsuk ağacı. Her birinin kendilerine özgü karakterleri var ve bu karakterleri ile bizler onların doğup, büyümelerine ve eceli ile ölmelerine izin verdiğimiz süre içinde eko sistemi koruyabiliriz ancak. Eceli ile ölüm?
    Kitap bugüne kadar ağaçlar hakkında doğru bildiğimiz ne kadar çok yanlış olduğunu anlatıyor bizlere. Yazar Peter Wohlleben bir orman mühendisi. Yıllarca Hümmel köyünde yönettiği ormanda yaptığı gözlemleri sonucu ortaya çıkarmış bu kitabı. Burada bilimsel gerçeklik geliyor tabi aklımıza. Gözlem ile elde edilen veriler bilimsel gerçeklik midir? Tabi ki yeterli değildir. Şunu da dip not olarak paylaşmakta yarar görüyorum. Yazarın bir çok gözlemi laboratuvar ortamında deneye tabi tutulmuş ve doğrulanmıştır. Bu bilim kuruluşlarını da kitabında belirtmiş yazar. Peter Wohlleben bu konuda yalnız değil. Suzan Simard ki bu konunun öncülerinden ve Paul Stamets ve bir çok bilim insanı aynı görüşteler kitabın yazarı ile. Fakat bir çok bilim insanı da bu görüşü paylaşmamakta. Fakat bu görüşü savunmayan bilim insanlarının karşı çıkış nedenleri hakkında sağlıklı bir bilgiye ulaşamadım. Söz konusu kapitalizm ise ve ormanlar üretilecek bir mal ise korunmalarına karşı çıkmak sistemin bir getirisi olabilir elbette.
    Ormanlara bakış açımızı değiştirecek Ted konuşmalarını eklemek konunun daha kolay anlaşılmasına yardımcı olacaktır diye düşünüyorum.
    Suzanne Simard’ ın TED konuşması
    https://www.ted.com/...language=tr#t-180889
    Paul Stamets
    https://www.ted.com/...language=tr#t-693166
    Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü’ eklediği bir TED konuşması.
    https://www.facebook.com/...os/1703993666302694/
    Kitap Ali Sinan Çulhaoğlu’ nun bence oldukça başarılı çevirisi ve Tema Vakfının katkıları ile Kitap Kurdu Yayınları tarafından piyasaya sürülmüş. Dönüşümlü kağıt kullanıldığını varsayıyorum çünkü kitabın her hangi bir yerinde böyle bir açıklamaya rastlamadım. Sunu ve Önsöz ile birlikte 36 bölümden oluşuyor kitap. Bazı bölümleri gereksiz şekilde uzatmış yazar ama kitabı yıllar boyunca, ormanın her hücresini hissederek gözlemlediği varsayılırsa eğer, daha kısa yazmak mümkün mü tartışılır tabi.
    Kitap oldukça rahat okunur bir dille yazılmış. Hatta bilimsel açıklamalar bile konu ile ilgisi olmayan okurları dahi zorlamayacak sadelikte.
    Son zamanlarda doğa ile ilgili kitaplar okumayı tercih ediyorum. Belki sıkıldım romanlardan, şiirlerden ya da insan belli bir yaşa gelince tüm izmleri hayatından çıkarıp doğanın gücünü, onun koruyuculuğunu, sessizliğini daha derinden hissediyor. Ağaçların Gizli Yaşamından önce okuduğum kitaplardan özellikle All Gore’ un Gelecek #31226337 ve Henry David Thoreau’ nun Doğal yaşam ve Başkaldırı #32313492 kitapları en çok etkilendiklerim. O nedenle her iki kitaba yaptığım incelemeyi de eklemek istedim. Her iki kitabın da doğaya ve dünyaya bakış açımızı değiştireceğini tahmin ediyorum. Ve son olarak Peter Wohlleben kitabı sayesinde de ormanlara daha farklı bakmayı, ormanda yürürken daha dikkatli adımlar atmayı, kopardığım bir yaprağın kilometrelerce öte de bir ağacın canını yaktığını fark ettim. Sırf bu nedenlerle bile okunmalı bu kitap.
    Bir daha ki sefere ormanda yürüyüşe çıktığımızda hafif bir çıtırtı duyarsak eğer, dikkat edelim zira bu duyduğumuz şey, sadece rüzgarın sesi olmayabilir.
    Kitabın incelemesini burada sonlandırabilirdim ama kitabı okuduktan sonra yaptığım araştırmaları ve doğa hakkında düşüncelerimi de eklemek istedim. O nedenle dilerseniz buradan sonra okumama hakkınızı kullanabilirsiniz.
    Ormanlar hakkında bizlere öğretilen yalanlar, ormanları üretilebilecek meta olarak görmemizi sağlıyor ve bilgi eksikliğinden dolayı ağaçlara acı çektirilirken ya da onların ömürleri kısaltılırken sessiz kalmamıza neden oluyor. Bu yalanların en acımasızı ‘’Ormanların gençleştirilmesi’’. Ormanlarda ki yaşlı ağaçlar da mantarlar üremeye başlar ya da diğer ağaçların daha fazla güneş ışığı alması gerekirse ‘’gençleştirme’’ adı altında kesip yeni ağaçlara yer açmalıyız ki orman gençleşsin ve bir bütün olarak yaşamaya devam etsin. Bu kocaman bir YALAN. Çünkü ormanlar kendi başlarına bir eko sistem. Ormanları tek tek ağaçlardan oluşan bir sistem olarak görmek hastalıklı bir bakış açısı. Orman, ormandır. Tek başına bir eko sistemdir. O nedenle hangi ağacına ne zaman, ne kadar güneş ışığı gerektiğine ya da bünyesini saran bir hastalıkla nasıl mücadele edeceğine kendisi karar verebilir. Bize bu konu da hiç ihtiyacı yok. Yeter ki biz kendimizi üstün yaratıklar olarak görmekten vazgeçip ormanın işine karışmayalım. Bizlere ormanların gençleştirilmesi yalanının söylenmesinin tek bir sebebi var. Kapitalizm. Çünkü insanoğluna barınmak için kereste, ısınmak için odun gerekli. Bu nedenle ağaçların eceli ile ölmelerine izin vermiyor ve kendi ellerimizle iklim değişikliklerine sebep oluyoruz. Kapitalizmin gereğidir. Pazarlanabilir her ne varsa pazarlanabilir. Bunun ormanlar olması, ya da pazarladığımız ürünün eko sisteme zarar vermesi bu gerçeği değiştirmez.
    Üstelik bu gençleştirme işini, medeniyetin sembolü olarak gördüğümüz ve vazgeçemediğimiz bana göre dünyanın sonunu getirecek olan TEKNOLOJİ ile yapmaktayız. O kocaman, ürkütücü makinalar ağaçları gençleştirmek adı altında, orman zemininde dolaştıkça, ağacın çevresinde ki çürümüş yaprakları, küçük akarları, ağaçların biz insanoğlundan yüzyıllar önce kurduğu ve haberleşmesini sağlayan internet ağını (mantar ağlarını) yok ediyoruz. Böylece haberleşemeyen ağaçlar, yağmurun geleceğini, böcek istilalarını hatta belki mevsim değişikliklerini bile öğrenemeyip yaşam fonksiyonlarını kaybediyor.
    Bizlere bilimsel doğrular olarak aktarılan bir çok şeyin kapitalizmin bir oyunu olduğunu zamanla anlıyoruz. Bunun en tipik örneği de son zamanlarda ses bulan ‘’Kolesterol’’ gerçeği. İlaç sektörünün bir tuzağımı yoksa kolesterol masum mu tartışmalarının sürdüğü gibi ormanlar da benzer sebeplerle tartışılmaya devam ediyor. Şöyle ki ormanlar Maslow’ un ihtiyaçlar hiyerarşisinde ki en önemli iki basamağını sağlamakta biz insanoğluna. Nedir bu iki basamak. Fizyolojik ihtiyaçlar (açlık, susuzluk, vb.) ve güvenlik (barınma, ısınma vb.) ihtiyacıdır. Bu iki ihtiyacın büyük bölümü de ormanlardan sağlanıyor maalesef. Hal böyle olunca ormanların sessiz çığlıklarını uzun yıllar boyunca duymamız pek mümkün görünmüyor.
    Ağaçların acıyı hissedebildiğini, hafızaları olduğunu ve ebeveyn ağaçların çocuklarıyla birlikte yaşadığını öğrenmemiz gerekiyor artık. Onları sanki sıradan bir işmiş gibi devasa makinelerle kesip hayatlarını altüst etmeye yaktığımız odunlarla karbon salınımını arttırıp küresel ısınmayı artırmaya hakkımız yok. Ormanların kıyımı başladığından (Endüstri Devrimi ile) petrol, gaz ve kömürü ısınma amaçlı kullandığımızdan beri, ormanların yüzyıllardır depoladığı karbon rezervlerini havaya saçıyor, sera gazlarını arttırıyor, böylece küresel ısınmaya sebep oluyoruz..
    Ormanları korumak için alınan tedbirleri, hemen her yıl dünyanın belli ülkelerinde yapılan uluslararası ormancılık ile ilgili sempozyumları, ormancılık ile ilgili kursları, eğitim seminerlerini incelediğimizde ormanlarla ilgili alınan önlemlerin hepsinin ‘’ormanlar için’’ değil ‘’insanlar için’’ olduğunu görüyoruz. Ağaçları ne zaman kesmeliyiz ki odun üretimini arttırabilelim. Ormanları estetik hale nasıl getirmeliyiz ki rahat ve korkusuzca dolaşıp orman havası alabilelim. Ormanlarda yaşayan memelilerden, kuşlardan ve balıklardan, yemeklerimizin daha lezzetli olması için defne yaprağı, çam fıstığı, kekik, tohum, ot, mantar ve benzerlerinden nasıl daha fazla üretebilelim. Sabah kahvaltıların olmazsa olmazı olarak bizlere öğretilen balın üretimini nasıl arttıralım bunun için arıcılığı nasıl geliştirelim? Peki daha sağlam, daha güvenli, daha yüksek evlerde oturmak için kum, çakıl, taş üretimi konusunda ormanlardan nasıl yararlanabiliriz? Savaş tedbirleri de almamız gerekli değil mi? Savunma için de ormanları korumalıyız öylemi? Bu önlemlerin hiç biri ormanların yararına değil.
    Zavallı insanoğlu. Kendini dünyanın efendisi olarak gördüğü sürece, zarar verdiği eko sistemde ilk kendinin yok olacağı gerçeğini nasıl görmemezlikten gelebiliyor. Karbon salınımının sonumuz olacağı gerçeği ile yüzleşmek zorundayız ve bunu sağlamak için bizlere öğretilen bazı alışkanlıklarımızdan vazgeçmemiz ya da en azından tüketimlerimizi azaltmamız gerekmekte. Bireysel olarak ta yapabileceğimiz bir çok şey var. Neler mi yapabiliriz.
    - Gardroplarımızı küçültelim. Giyim sektörü tonlarca tatlı suya mal oluyor. Az giysi az karbon salınımı
    - İnşaat sektörüne milyarlarca lira vermeyelim. Keşke şehirlerimizi kerpiç evlerle inşa edebilsek.
    - Daha az et yiyelim. Çünkü inekler ve koyunlar oldukça fazla miktarda metan gazı salınımına sebep oluyor. Et yeme oranı arttıkça karbon salınımı da artıyor. Hatta genel yiyecek tüketiminde de cimri davranalım. Çünkü ne erkeğin kalbine giden yol midesinden geçiyor, ne de can boğazdan geliyor.
    - Bulduğumuz her fırsatta mangal yakmayalım. Hele de direkt toprağın üstünde hiç yakmayalım. Zaten yeterince kötü hava soluyoruz. Mangal olmadan da yaşamak mümkün.
    - Ampul yakmaktan vazgeçelim. Ene azından enerji tasarruflu olanları kullanalım.
    - Ve belediyeleri alternatif yollar yapmıyor diye değil, toplu taşımayı özendirici tedbirler almadığı ve bisiklet yolları yapmadığı için eleştirelim.
    Daha az odun kullanarak daha fazla ısınma sağlanabilir mi? Roket sobalar bu nedenle tasarlanmış. Şu an ki yaşamlarımıza ne kadar uygun bu sobalar tartışılır ama, en azından bu konuda çabalayanların olması bile güzel.
    http://permacultureturkey.org/roket-soba/
    Ağaçlar ile ilgili bu çalışmalar aslında yolun çok başında. Milyarlarca yıldır doğaya köklerini salan bu heybetli canlılar sadece 150 yıldır bilim olarak incelenmekte. O nedenle ne yüzde yüz doğruluğundan emin olabiliriz ne de ağaçların konuşabilmesini şarlatanlık olarak değerlendirebiliriz.
    Hollywood filmlerinde işlenen bazı konular şaşırtıcı bir şekilde bizlere geleceğin dünyasından doğru bilgiler sunuyorlar. 50 yıl önce çekilen Uzay Yolu dizisinde gördüğümüz otomatik kapıları şaşkınlıkla izlerken, o zamanlar hayal ürünü gibi gelen oysa bugün benzin istasyonlarının tuvaletlerinde dahi o kapıların kullanıldığı gerçeğini nasıl görmezlikten gelebiliriz. O nedenle, Oz Büyücüsü ya da Avatar filminde izlediğimiz konuşan ağaçlar belki de geleceğin habercisidir kim bilir? Belki de ağaçlar konuşuyor bizlere gerçekleri anlatıyordur.
    Hep doğayı korumaktan söz ediyoruz. Oysa doğayı korumamız değil O’ na dokunmamamız gerekiyor. O kendi ekosistemini kuruyor ve koruyor bizim desteğimize ihtiyacı yok...
  • Yazar: Selim
    Hikaye Adı : Satranç
    Link: #31929722
    Müzik Parçası : Veridis Quo

    2018’in temmuz ayının 2. haftası Salı günü genel göz muayenesinde miyop olduğum ortaya çıktı. Malum orta yaş biriydim. Artık gözlük kullanacaktım. Eve doğru yürümeye başladım. Apartmanda ikinci katta oturuyordum, manav dükkânım onun altıydı, bugün erken kapamayı uygun görmüştüm. Dükkânımın yanı kafeteryaydı, dükkânı kapayınca arada bir soğuk bir şeyler içmek için uğrar eski tanıdık yüzleri görüp bir çift laflamak hoşuma giderdi. Genellikle masa oyunları oynanırdı, satrançta masa oyunları arasında sıkça tercih edilen bir oyun türüydü. Ben kimseyle satranç oynamazdım yalnızca evde kitap okumak için fırsat bulduğum o ender aralarda bilgisayar zekâsıyla maç yapardım o kadar.

    Satranç güzel bir oyundur. Mantık ve zekâya davet eder. Bazılarının, doğal nedenlerle hiç tanışamama bahtsızlığını saymazsak, sadece hayal gücünün harekete geçirici etkisinden bihaber olanlarla beraber buna istinaden mantık silsilesinden uzak duranların satranç oynadıkları hiç ama hiç görülmemiştir. Fakat onlar arasından da yine birçoğu parçası olmadıkları – istemedikleri için - veya hiç parçası olmayacakları bu oyunu izleme fırsatı yakalayanlar – çıkanlar - olmamış mıdır? Olmuştur tabii, yine bunlardan bir kısmı pek anlamasa da – belki biraz bundan ötürü - büyüleyici bir gücün altındaymışçasına bu oyunu yakın, uzak ara izleme fırsatı bularak mantıklı bir seçimde bulunarak hayranlıkla izlemişlerdir. Bilirsiniz satranç her yerde oynanır, bazen rastlarsınız kafeteryada, sokak araların da yahut evlerde oyun masalarında, deniz kıyısında da olabilir, parklarda da. Bu oyunun düşkünleri yalnız oynamakla kalmazlar bazı, bazı Grand Master seviyesindeki profesyonellerin video içeriklerini de youtube gibi zahmetsizce ulaşabilecekleri ortamlarda izlerler. Her seviyeden oyuncu kendisini bu ‘’zekâ ölçer’’ gibi oyunla bir kez tartmak ister gibidir sanki. Her oyuncunun bir *elo puanı vardır. Geçmişte oynanmış binlerce satranç maçının kayıtlarına baktığınızda pek az oyunun birbirine birebir benzerlik taşıdığını görürsünüz, daha çok oyun açılışları, oyun sonları benzerdir. Satranç hayal gücü ile aklı birleştiren bir oyun türüdür. Geometriyle cebirle alakalı olduğu kadar sezgiye de dayanır.

    Oturduğum sokağa varınca doğrudan eve çıkmak yerine kafeteryaya girdim.

    Günün gece kıyafetleri giydiği saatlerdi. Sıradan bir gün diyebilir miyiz? Hayatın rutine sürüklediği pek çok kişi için öyleydi. Akşamın hediye paketi gibi içinde sürpriz barındırdığı düşüncesiyle hareket eden bir avuç genç bir araya gelmişti. **kendilerini yalnızlıktan kurtarma düşüncesiydi onları bir araya getiren. Dert, tasa, kaygı, günlük sıkıntılar gri binalar arasında gerilmiş çamaşır ipi gibi tüm şehri sanki birbirine bağlamıştı. Tüm şehri gün boyu gezmiş izlenimler biriktirmiştim bana öyle geliyordu ki tüm şehir sanki dertlerini önemsemez gibi umursamaz görünürken, diğer yandan acıyı iliklerinde hisseden insanlar kadar duyarlı davranabiliyordu birbirine.

    Böyle düşünmenin Anton Pavloviç Çehov'un, ya da Franz Kafka'nın üzerimdeki etkisinden kaynaklanabileceği aklımdan geçmiyor değildi. Malum esin veren yazarlardı, her ikisi de.

    İçerideki curcunadan anlıyordum ki kafeteryanın dar ortamında ***Blitz gösterisi, gölge boksu gibi çoğunun izleyici olmasına rağmen aralıksız izlenen etkileyici bir karşılaşma, gövde gösterisi az sonra başlayacağa benziyordu. İki oyuncu birazdan satranç tahtasının iki ucunda bir araya gelecek kıran kırana birbiriyle çarpışacaktı, ya biri ya diğeri kazanacaktı, beraber de bitebilecekti belki ama kimse bu olasılığa imkân vermiyordu, konuşulanlardan anlaşılan.

    Oyuncular iki genç adamdı. Biri uzun, diğeri kısaydı, uzunu kolejliydi, Diğerinin ise emekçi olduğu her halinden belliydi. Kolejlinin adı Cem’di. Çoğunluğun Beyazlarla başlayacak olan Cem’in kazanacağına dair mutlak bir inancı vardı. Kısanın kazanmasına sanki kendilerinden biri olduğunu düşündükleri için olsa gerek şans tanımıyor gibilerdi.

    Akşamleyin kafeteryanın hıncahınç dolu ortamında, çıkıp gitmeyi düşündüğüm bir sıra eski okul arkadaşlarımdan birine rastladım her zamanki gibi selamlaştık sonra bana ‘’ Necdet sence oyunu hangisi kazanacak?’’ diye sordu. Böyle bir soru beklemiyordum. ’’Ne bileyim ben?’’ dedim ‘’Kâhin miyim hem kim kazanırsa kazansın bana ne’’ izleyici grubu oynanan oyunun çevresinde halka olmuştu, yanımdaki arkadaşla ben yukarıdaki platformdan izliyorduk olup biteni, soğuk soda içiyordum. Her iki oyuncu sakin ama dikkatli gözüküyordu. Satranç saati başlatıldı. Sabırsızlıklarını belli etmek istemeyen kızlı erkekli karışık bir güruhtan oluşan kalabalık izleyici kendilerini zor zapt ediyor gibiydi. Klima yerine eski tip beyaz kanatlı bir tavan vantilatörü çalışıyordu mekânda, bu durum ise içerideki atmosferin ısısını düşürmese bile muhafaza eder gibiydi. Kolejli bu mekâna sıklıkla uğrayan tanıdık bir simaydı, fakat kısa olan diğerini hiç görmemiştim, ‘’kim bu oyuncu daha önce hiç rastlamadım?’’ diye sordum. Arkadaşım sabah akşam, şu sıralar buradan hiç ayrılmadığı için ‘’ O mu?’’ dedi, ''su tesisatçısı, karşıdaki dükkânda yeni işe başlamış, Gazetede bulmaca çözmeye meraklıymış, arada bir satranç oynarmış oyuna ilgisini öğrenince buraya davet ettiler ismi de Kemal.'' Oyun masasının üzerinde Cem’in tarafında sigara içerken külünü boşalttığı bir kül tablası vardı, Kemal’in tarafındaysa ayraçlı bir kitap duruyordu. Miyop’tum. Kitaplara ilgim olduğu için sordum, ‘’yazarının adını görebiliyor musun?’’ ‘’Albert Camus’’ dedi ‘’Yabancı adlı kitabı.'' ‘’Tamam’’ dedim, sırtımı oyuna dönerek, ‘’Kemal kazanır’’ öyleyse. Arkadaşım ‘’Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun ki?’’ dedi ‘’Adam kitap okuyor’’ dedim. Ben de kitap okurdum, Camus’un yabancısı değildim. ‘’Kitap tutkunları satrançta, satranç oynayanlar kitapta hızlı ilerlerler’’, diye ekledim. İnanmazcasına ‘’Ama kalabalıktan daha mı iyi bileceksin?’’ diye sordu arkadaşım açık bir şüpheyle, ‘’Unutma Cem kendisini ispatlamış biri’’ Cevapsız bıraktım. Cem saçıyla veya izleyici kitlesiyle uğraşıp duruyordu. Kemal’in ise bulmaca çözer bir havası vardı.

    Satrançta hamle sırası size geçtiğinde hangi yoldan gitmeyi kararlaştırmak isteyebileceğiniz türden bir seçim listesi olurdu her daim elinizde seçeneklerden birini değerlendirirdiniz. Seçimlerinizde yanılabilirdiniz. Yanılgı bilgisizlikten doğardı. Oyuncuların çoğu bilgisizlilik içinde olurdu olmasına ya yine de oyunun ustası gibi davrandıklarından (bambaşka görürlerdi kendilerini) öyle de gözükürlerdi. Oyuncu hamle sırası kendine geçtiğinde yanlış bir seçimde bulununca kaybederdi. Kendi taşınızın kazanacağınızı sanırken yanlış hamle seçiminde bulununca kaybederdiniz. Mutlak kazanacağınıza sizden bile daha fazla inanan çeşitli kimseler olurdu, her zamanki gibi. Aslında onlarda bu oyunda, seçim işinde uzman kimseler olmazdı kendileri kaybetmezdi ki nihayetinde kendilerini, bu arada da sizi oyalarlardı yalnızca, bu sırada da kazanan her zaman özellikle beyazlar olurdu, beyaz taşlarla oynayan rakip sanki doğuştan talihli gibi davranırdı. Hamle üstüne hamle yapardı. Kuraldı, beyazlar her daim oyuna önce başlardı, bunun avantajını kullanırlardı, onlar önde siz arkada oyun tamamlanırdı. Bir de çokbilmiş tavırlarla gerçekten gazeteciymişçesine bilgi aktarımı yapanlar olurdu ki uzaktan oyunu izleyip, kritik sandıkları değerlendirmelerde bulunanlar, bunlar oyunu izlerken çevresindekilere bazı kritik tahminlerde bulunurlardı, fazla ciddiye alındıklarının bilincindeydiler. Aslında ne konuştuklarını çoğunlukla kendileri de bilmezlerdi, pek öngörülü kimselermişçesine kasılırlardı, aslında gerçekten bilge insanların böyle bir ruh hali içerisine girdikleri pek gözükmemiştir. Yaptıkları kötücül biraz gerçek dışı değerlendirmelerle bütün ilgiyi üzerilerine çekmeye bayılan kimselerdir bunlar. Boş teneke gibi ses çıkarırlar, aslında hiçbir özgünlükleri de yoktur. Bunların ağzına ne diyor diye bakan hep birkaçı olur, aç kulaklarla dinleyen, anlamasalar da, masala dalıp gitmiş gibi gözükürler hep. Fakat oyunu az çok bilen kimseler vardır ki bu tür kimselerden imtina ile uzak durmaya çalışırlar, bazen kızarak bazen gülerek. Dezavantajı kırmak, tersine çevirmek, kazanmak isteyen gerçekçi olmalıydı ki bu tutarlılık demekti. Kafa karıştıran seslere kulak tıkamak demekti bu, (malum kütüphane sessizliği konsantrasyon için gerekli bir şeydir) içindeki sese kulak vermeliydi ki yanılmasın, doğru olanı yapmak güdüsüyle hareket etsin. Yoksa hep başka bir (bahara) oyuna ertelenebilirdi kazanma umudu, beklentisi sonuçsuz kalarak. Bu oyunu kaybedenlerden bazıları koltuklarına sımsıkı yapışıp çekilip gitmek istemezlerdi çoğunlukla, oyunda ilerleyemezlerdi de fakat gündem de kalmak izlenmek isterlerdi hep sanki. Çoğunluğun oyuna dönük mutlak ilgisi, böylelerini oyunda tutardı. Fakat tüm bunlardan dolayı oyun çekiciliğini kaybetmese de aslında tutkunu oldukları her oyunda kaybettiklerinden bir süre sonra kendilerine dönük çekiciliklerini kaybederlerdi. Böyle, böyle zamanla izleyenler için değil ama daha çok kendileri için devam ettirirlerdi oyunu.

    Karşılaşma tamamlanıp Kemal kazanınca, eski okul arkadaşım inanmazlıkla yanaşıp ‘’Nasıl bilebildin?’’ diye sordu, ‘’Bilebilmek için ****Capablanca olmaya gerek yok’’ diye cevapladım. ‘’Kitaplar, satranç. Bu ikisi kişinin empati düzeyini artırır, birbirini ilerletirler,’’ Cem’i işaret ettim ‘’ oysa onu şimdiye değin bir defa olsun elinde kitapla görmemiştim.’’


    *ELO, bir sıralama, derecelendirme sistemidir.-

    ** Andrey Tarkovski demiştir ki, Tek başınalığı sevmeyi öğrenin kendinizle daha çok baş, başa olabilmeniz için. Genç insanların, kendilerini yalnız hissetmemek için gürültü patırtı ve agresif davranışlar göstermek gibi bir problemi var, ve bu üzücü bir şey. -Sanat, Anlam, ve Yalnızlık üzerine

    ***Blitz-Blitz (Yıldırım) olarak tabir edilen terim satrancın hızlı oynanmasına denir. Belirli bir zaman diliminde oynanan maçlardır. Genellikle tercih edilen zaman dilimleri 5 Dakika ya da 1 Dakika + 10 Saniye dir. Kısacası satrancın hızlı oynanan versiyonudur.

    ****José Raúl Capablanca y Graupera Kübalı dünya satranç şampiyonu. 1921 ile 1927 yılları arasında dünya satranç şampiyonu unvanını taşımıştır.