• 288 syf.
    ·5 günde·9/10
    Lubunya, yazarımızın çeşitli transseksüel bireylerle yapmış olduğu çeşitli karşılıklı konuşmalardan oluşan, bilimsel açıdan mühim, sosyolojik bir belge niteliği taşıyan nadide bir eser bana göre. Bir toplumdaki yasalar ve düzen asla çoğunluğu dikkate alarak kurulmamalıdır. Bir toplumu oluşturan şey yalnızca çoğunluk değildir, aynı zamanda azınlık da toplumun en az çoğunluk kadar önemli bir kısmını oluşturur. Peki neye göre bazı insanlara azınlık diyoruz da bazılarına çoğunluk? Bir toplumda azınlık olarak anılan kesim normal dediğimiz çoğunluğun dışında kalan kesimdir, bu dışta kalma durumu sosyolojik olarak bir sorun olmasının yanında felsefi olarak da büyük bir önem arz eder. Toplumda dini görüşü, ideolojiksel yönelimleri, cinsel yönelim ve kimlikleri, ırkı farklı olan insanlar genellikle ana toplum dediğimiz çoğunluk tarafından dışlanırlar. Bu dışlanmanın ana sebebi olarak şu da belirtilebilir: Çoğunluk, kendisini toplumun tamamı, bütünü saymaktadır ve azınlık kısmının aslında hiçbir zaman asıl topluma dahil olmadığını, olamayacağını kabul etmektedir. Bu büyük bir yanılgıdır. Şayet toplum yalnızca tek cins, çoğunluk olan insanlardan oluşsaydı, o oluşuma toplum adını veremezdik. Aslında toplum demek bir yandan da farklılık demektir. Farklı bireylerin bir araya gelip bir ana bütünü oluşturmalarıdır. Ama günümüzde bu farklılıklar adeta kanserli bir hücre olarak kabul edilmekte ve toplumdan kesilip atılmaya uğraşılmaktadır. Ama çoğunluk bu kesilip atılmaya çalışılan parçanın en hayati parçalardan biri olduğunun günümüzde ne yazık ki farkında bile değildir.

    Kendimize toplum diyebiliyorsak her türlü farklılığı kabul etmişiz demektir bana göre. Çünkü asıl toplum kavramı buna dayanır. Gökkuşağı gibiyizdir aslında, her türlü renk olmalıdır ki en parlak şeye, en umut verici ışıltıya; beyaz renge ulaşılmalıdır. Aksi takdirde yalnızca birkaç renkle karanlıklara gömülüp gidilir. Transseksüelizmden bahsetmek istiyorum biraz sizlere. Aslında cinsiyet meselesi sanıldığı kadar basit ve kolay belirlenebilen bir şey değildir. Doğumda bir insanın cinsel organına bakıp cinsiyetini teyit etmek bizlere yalnızca biyolojik olarak, başka bir deyişle atanmış cinsiyet anlamında o insan hakkında bilgi verir. Cinsiyet, çeşitli fiziksel şekillerden fazlasıdır. Atanmış cinsiyetin yanında bir de kişinin beyinsel olarak bir cinsiyeti vardır. Mesela bir insan doğuştan doktorlar tarafından erkek olarak belirlenmişse şayet bu, o kişinin beyinsel olarak da erkek olduğunu kanıtlamaz. Bu asıl cinsel kimlik kimi insanlarda hemen yerine oturur, kimi insanlarda bunun için biraz zamana ihtiyacı vardır. Fakat bazı insanlar vardır ki doğuştan gelen, atanmış cinsiyeti ile beyinsel olarak cinsel kimliği birbirinden farklıdır. Transseksüelizm aslında ifade edebildiğim kadarıyla budur. Birçok insan günümüzde sırf bilgisizlikleri yüzünden, translığı ya da diğer cinsel kimlik ve yönelimleri sonradan kazanılan bir özellik olduğunu, bir 'tercih' olduğunu ve insanların bunu seçtiğini sanıyor. Ama asıl durum bu yargıların tamamen üstündedir.

    Öncelikle cinsiyet nedir, buna yoğunlaşmamız gerek. Bir kadına neden kadın, bir erkeğe neden erkek deriz? Fiziksel farklılıkları düşünmeden cevap vermeye çalışın buna. Toplum olarak cinsiyet farklılıkları üzerine öyle tabular oluşmuş ki bizde, toplumsal cinsiyet diye bir kavramı zihinlerimize yerleştirmişiz. Bu kavramı zihnimizden çıkarmaya yarayacak olan bilgi birikiminden yoksun olduğumuz için de toplumsal cinsiyet tabularına uymayan insanlara şaşkınlık ve korkuyla yaklaşıyoruz. Mesela bir kadın olmak duygusal olup, ayrıntılı düşünüp, çocuk bakıp büyütmekten mi ibarettir? Eminim ki, toplumdan birçok insan kadının ayırt edici olarak duygusal anlamda daha narin olmasını gösterecektir. Peki bir erkek de en az bir kadın kadar duygusal manada narin bir yapıya neden sahip olamasın? Ya da bir erkeğe korumacı diyorsak, bir kadın neden en az bir erkek kadar korumacı olamasın? Bizim toplumumuzda en büyük eksiklerden birisi de budur zannımca. "Neden olmasın?" kalıbını, sokakta limoni olduğumuz bir arkadaşımız geçerken başımızı çevirip görmezden gelmemiz gibi görmezden geliyoruz. Biz aslında toplum olarak neden olmasınlardan korkarız. Çünkü neden olmasın demek rahatsızlık verici bir etmendir. Neden olmasın demek insanı rahatından ettirir, çünkü önceden oluşturulmuş bir düzene öylesine alışmış durumdayızdır ki, neden olmasın diyerek bu düzeni yeniden kurmaya başlamak bizim için yorucu bir meseledir. Toplum olarak da dinlenmeye böyle meyilli olunca hiçbir zaman rahatımızı bozamaz hale geliyoruz. Gerçeklere ve doğrulara ulaşmak söz konusu ise rahatımız varsın hayatımızın sonuna dek bozulsun.

    Duygular, davranışlar ve yönelimlerin tamamı toplum tarafından cinsiyetlere göre sınıflandırılmış haldedir. Bu kara düzen öylesine yerleşmiştir ki, bu düzenin dayattıklarına tamamen ters olan bir insan bile sırf düzen böyle emrettiği için sesini çıkaramaz hale gelip kendisini umutsuzca yontmaya çalışmaktadır. Bu sınıflandırılmalara uymayan kişiler de toplum tarafından birçok damga giyerek, korkulu bakışlarla toplumun öte tarafına itilir. Bu sınıflandırmaya uymayan insanlar da kendi ellerinde olmayan şeylerden dolayı yargılanıp toplumdan dışlandıklarını dile getirdiğinde bile toplum onları muhatap olarak bile kabul etmez. Sanki çok korkulan düşüncelerden çekinilmesi gibi, Orta Çağ'da bilimsel gelişmelerin arkasında duran insanların sorgusuz sualsiz öldürülmeleri gibi, günümüz toplumu da her türlü farklılığa karşı son derece korkak ve aşırı derecede serttir. Bu açıdan baktığımızda aslında çağımızın Orta Çağ'dan geri kalır bir yanı yok bana kalırsa. Toplumsal olarak dışlanma da dolaylı olarak bir ölümdür çünkü. Bir insanı dışlayarak, onun yaşamını devam ettirmesi için gerekli olan toplumun dışına ittirerek elinden tüm imkanları almış ve yıllar önceden ölüme mahkum etmiş olursunuz. Haksız yere ölüme mahkum edilen insanların öykülerinin de bir derlemesidir aslında Lubunya.

    Toplumdan dışlanan kesimin hayatlarını devam ettirebilmeleri için pek fazla seçeneği de yoktur aslında. Mesela hayat kadınlarının hep alt kesimden çıkmasının sebebi de budur aslında. Ayrıca toplumdan sürekli olarak dışlanan insanlar sanıldığı gibi kaba değillerdir, onlar yalnızca "tetikte"dirler, bu da doğal, beklenebilecek bir sonuçtur. Cinsiyet değişikliğine giden transseksüel bireyler de toplumdan itilerek sadece sınırlı para kazanma yollarına muhtaç bırakılmışlardır. Seks işçiliği de burada karşımıza çıkan ciddi bir konudur. Bir birey cinsiyet değiştirir, toplum onu anlayamadığı için dışlanır ve kendisinin de istemediği arzumadığı yollara girmek zorunda kalır. Toplumun bu insanlara baktığında düşündüğü tek şey onların ne kadar sapık insanlar olduğudur, çünkü sonuçta seks işçiliği yapıyorlardır (!) Bu öylesine büyük bir ironidir ki toplum bu şekilde kendi kendine birçok çelişkiye düşer aslında. Transseksüel bireyleri toplumdan iteleyen ve onlara para kazanmak için seks işçiliğinden başka çare bırakmayan toplum, bu çaresizliği bir sapıklık olarak görmekte ve onları tekrar ve tekrar dışlamaktadır. Ayrıca daha en başından, transseksüel birey cinsiyet değiştirme yoluna gitmeden dahi toplum o kişiden haz etmemeye başlar. Topluma göre o kişi sırf özendiği için ya da marjinal olmak için cinsiyetinden memnun olmadığını iddia ediyordur, ama gerçek tam tersidir aslında. Cinsiyet disforisi sanıldığı gibi sonradan kazanılan bir yeti, özenti ya da değişiklik isteği değildir. Bu uyumsuzluk trans bireylerin içinde doğdukları günden itibaren vardır. Bu uyumsuzluğu kendileri keşfedene dek onlar da kendilerini "normal" sanırlar. Bu açıdan röportajların belki de hepsinde, transseksüel bireyler kendilerini keşfetme sürecini anlatırken şu ifadeyi kullanmışlardır. "Dünyada bu halde bir tek ben varım sanıyordum." Yalnız değilsiniz... Bir düşünün, toplumun belirli nadir ve değerli renklerini oluşturacak bir kesimden bir insan bile kendisinin yalnız, toplumdan bağımsız olduğunu düşünüyor; toplum baskısı dediğimiz şey o denli fazla ki insanları kendi benliklerine bile yabancı hale getiriyor. Tıpkı Amerika'da siyahi komedyenlerin yine siyahi insanlarla dalga geçmesini andıran bir durum bu. İnsanın kendi kendine yabancılaşması. Ama bu açıdan kitapta da onların derinine indiğimiz transseksüel bireyler bu yabancılaşmayı bir noktadan sonra reddederek kendilerini tanımayı ve tanıtmayı cesaretle seçmişlerdir.

    Ataerkil düzen de aslında bu toplumsal cinsiyetin ve insanın kendine yabancılaşması kavramlarının en büyük sorumlusudur. Kadın ile erkek arasındaki farklılıkların saplantılı olarak vurgulanmasına ihtiyaç duyulması dahi bu konunun ciddiyetini gösterir bizlere. Toplumsal cinsiyetin gerektirdiği planlanmış farklılıkları her fırsatta dile getirir ataerkil sistem. Kadın böyle olamaz, der. Kadın güçlü olamaz, erkek onu teselli eder, erkek koruyucu kollayıcıdır. Eğer duygusal açıdan narin bir erkek görecek olursa hemen ikazlarına başlar ataerkilizm, böyle yapamazsın, sen erkeksin, erkek adam güçlü olur, gibi kalıplaşmış dayatmaları toplum aracılığıyla o kişiye iletir. Aslında bu dayatmalar daha çocukluğumuzdan itibaren başlar. Erkek çocuklara sürekli oyuncak silah, araba alırız. Bir erkek çocuğa mesela bir bebekle oynamak istediği zaman engel olunur hemen, o kız oyuncağı, diyerekten. Yani eşyalara, oyuncaklara hatta mesleklere bile bir cinsiyet yükler bu sistem. Cinsiyet takıntılı düşünce sistemi bu yüzden sadece insanlarla uğraşmakla kalmaz, hayatın kendisine dahi cinsiyet belirler. Başka bir yönden bakacak olursak, ataerkillik kadın cinsiyetini ortaya biyolojik nedenler koyarak ezmekle kalmaz ayrıca olası bütün farklı cinsel yönelim ve kimlikleri de yok sayar. Ortaya bir ideal erkek ve kadın figürü oluşturur ve bunlara uymayanları büyük bir kinle dışlar. Mesela onun standartlarına göre eşcinsel bir erkek toplumundan dışlanmalıdır, çünkü bir erkek ataerkilliğin belirlediği standartlara göre yalnızca kadınlara ilgi duyabilir. Böylelikle heteroseksüellik dediğimiz, bir kişinin karşı cinsiyetten birine ilgi duyma durumunu, 'olması gereken' bir durum olarak tanımlar ve topluma bunu empoze eder. Heteroseksüelizm dışındaki yönelim ve kimlikleri bu yüzden 'yanlış' ve 'hastalıklı' olarak kabul eder. Halbuki homoseksüellik de, transseksüellik de, biseksüellik de heteroseksüellik kadar normal ve olası cinsel yönelim ve kimliklerdir. Farklılıkları 'olmaması gereken' bir kefeye koyması bu sistemin topluma verdiği en büyük yanılgıdır.

    Toplumumuzda özellikle medya etmeni de homofobiyi, transfobiyi ve bifobiyi tetikleyen etmenlerden birisidir. Örneğin medya hep translara karşıdır, bir kavga veya haksızlık olduğunda sadece trans bireyin tepki gösterdiği kısmı topluma yansıtarak toplumu transfobiye teşvik eder. Medya manipülasyon için en etkili araçlardan biridir, özellikle de bizim toplumumuzda. Televizyon izlenme oranının bu denli fazla olduğu bir ülkede doğal olarak manipüle edilme ihtimali de doğrusal oranda artar. Fakat medya da kendi içinde ciddi çelişkilere düşmekte, fakat toplum manipüle edilmekten dolayı bunların da farkına varamamaktadır. Ekrana bazı trans gibi görünen fakat oldukça mantıksız hareketler sergileyen bazı itici kişilerin çıkması da medyaya göre toplumun transseksüelliğe soğumaları ve buna özenmemeleri için yapılmış bir uygulamadır. Ama bu da zaten baştan ölü bir fikirdir. Çünkü trans olmak ya da başka cinsel kimlik ya da yönelimlere sahip olmak özentiler, etkilenilerek olan bir durum değil, insanın içinde doğuştan gelen bir yönelimdir. Dolayısıyla medya da dışladığı şeyin ne olduğunu tam olarak bilmemekle birlikte, kendi içinde boş çabalara girer. Zaten bu durum tarihsel dönemlerde de böyle değil miydi? Bir fikir ya da durum dışlanır ama o dışlanan şeyin aslı asla bilinmezdi. Zaten bu bilinçsizlik yüzünden dışlamalar meydana gelir.

    Erkekten kadına cinsiyet değiştiren trans bireyler ataerkil bir düzende belirli yönlerden daha da çok sıkıntı çekiyor. Erkekliğin yüceltildiği bir toplumda erkek iken kadın olan trans bir birey toplum tarafından daha da çok aşağılanır. Çünkü erkeklik gibi "büyük bir nimet" (!) olan şeyi kadınlığa değişmek topluma göre ahmaklıktır. Kadın iken erkek olan bireyler ise bu kara düzende adeta yükselmiş gibi, rütbe atlamış gibi görünürler. Bu açıdan cinsiyetçi olarak bir yükselme, alçalma söz konusudur. Toplum bu değişiklikleri kabul edebilse dahi bir alçalma yükselme paradigması olduğu sürece kabul edilmek de bu açıdan bir işe yaramayacaktır. Çünkü toplum bu bireyleri hem kabul edebilmeli hem de ataerkilliğin dışında düşünmelidir. Bu kabul edilme konusunda röportajlardan birinde, kadın iken erkek olan Derya, yazarımızın işaretlenmesi gereken resmi belgelerde cinsiyet kısmına neyi işaretlendiği sorusu karşısında halen daha kadını işaretlediğini belirtir. Çünkü toplumun buna henüz hazır olmadığını söyler. Bu açıdan toplumun mantıklı bir şekilde kabullenebilmesi de büyük önem taşıyor. Bu ataerkil toplumda Derya kendini erkek olarak kabul edebilmiştir ancak toplumun o hastalıklı düşünme biçimini bırakıp, Derya'yı kendisinin beyan ettiği gibi erkek olarak kabul ederse asıl büyük adım atılmış olur. Toplumun içine düştüğü başka bir büyük hata da farklı cinsel yönelim ve kimliklere sahip insanları sapık olarak kabul edip, mesela bir lezbiyenin gördüğü tüm kadınlarla yatmak isteyeceğini sanmalarıdır. Sokaktan geçerken transseksüel bir birey ya da lezbiyen bir çift gördüklerinde çocuklarının gözlerini kapatmaya bile çalışırlar, bu durumu bir sapıklık olarak görerek. Oysa asıl sapıklık eşcinsel bir bireyin gördüğü tüm hemcinsleri ile yatacağını düşünmeleridir aslında. Heteroseksüel bireyler nasıl ki gördüğü her erkeği veya her kadını birlikte olunacak biri olarak görmüyorsa aynı şekilde homoseksüeller ve biseksüeller de bunu bu şekilde görmüyor. Toplum onları kendinden ayrı bir insan kategorisine koyacak kadar ileriye gitmiştir, bu örneklerden bunu anlıyoruz aslında.

    Bu röportajlarda aktivist olan trans bireyler de var. Yıllardır trans bir birey olan, hem kendi haklarını hem de kendi gibi başka bireylerin haklarını savunmaya çalışan cesur insanlardan birinin bir ifadesini çok doğru ve yerinde buldum. Bir mücadele gerektiren herhangi bir meselede; bu ister toplumdaki her türlü cinsel yönelimlere ve kimliğe sahip olan insanların toplum ve devlet tarafından kabul görmesi olsun, ister başka bir mücadele gerektiren durum olsun, bu mücadelenin içinde olan aktivistlerin bazılarında içine düştükleri bir umutsuzluk vardır. Hemen bir sonuca varılacağı yanılgısıdır bu. Mücadele zaten hemen sonuç veren bir şey de değildir aslında bir bakıma. Transseksüellik, homoseksüellik, biseksüellik 90'lı yıllara dek psikoloji dünyasında bir hastalık olarak kabul ediliyordu. Ama geçmişten beri verilen mücadeleler sonucu en sonunda gerçeğin ne olduğu anlaşıldı. Mücadele eden insan en başta önünde uzun bir süreç olduğunu kabul etmelidir. Üstün bir sabır işidir mücadele etmek. Hatta ve hatta mücadelesinin kendisinin çaba gösterdiği dönemden çok sonrasında da sonuç verebileceğinin de bilincinde olmalıdır. LGBTİ+ bireylerinin toplum ve devlet tarafından normal insan olarak kabul edildiği ülkelerde dahi bu, birçok mücadelenin sonucunda gerçekleşmiştir. Belki de bu mücadele başladığı zamandan beri, mücadele eden birçok insan bu başarılı sonucu göremeden yaşama veda ettiler. Ama bu demek değildir ki, onların çabaları boşuna olmuştur. Belki onlar mücadele ettikleri şeyin sonucuna, ödülüne şahit olamadılar ama binlerce kişinin bu sonuca ulaşmasına katkıda bulundular. Mücadele ederek ölmek mücadeleyi daha da kutsallaştırır bana kalırsa. Bizlerin mücadele ettiği şey bizi kapsamayacak olsa bile en azından gelecek nesillerin iyiliği için mücadele etmeye devam etmeliyiz. Umutsuzluğa düşüp sabırsız davranmamalı, her daim o mücadeleci ruhu diri tutmalıyız.

    Seks işçiliği yapmak zorunda bırakılan trans bireylerin deneyimlerinin tamamı aslında toplumun birçok kısmının gizli eşcinsel kategorisine girdiğini de gösteriyor. Kendilerinin tabiri ile. Aslında bu açıdan toplum da bir bakıma kendilerini tanımaktan, kendilerini yine kendilerinin dışladığı kişilerden biri olarak görmeye çok korkuyorlar. Şu zamana dek birçok trans, eşcinsel, biseksüel birey devletsel imkan olarak zaten sahip oldukları haklara ulaşamamış, her türlü kısıtlamaya uğramışlardır. Bu açıdan LGBTİ+ bireylerin aslında haklarını elde etme çabası yoktur, aksine onlar zaten haklara sahiptirler ama birtakım mecralar bunlara erişmelerine izin vermemektedir. Ayrıca şuna da dikkat çekmek istiyorum ki, bu konu yalnızca LGBTİ+ bireylerin sorunu değil, tüm toplumun sorunudur. Çünkü başta da belirttiğimiz gibi toplumun o ışıltıya, beyaz renge ulaşması için tüm renklere ihtiyacı vardır. Onların uğradığı haksızlıklar genel olarak toplumun bir sancısıdır, olmalıdır da. Hayatımızda LGBTİ+ bireyler var, bunu öncelikle toplum olarak kabul etmemiz gerekiyor. Eğer insanlar belirli dönemlerde sırf ırklarından, ellerinde olmayan, doğuştan gelen şeylerden ayrımcılık gördüyse homofobi, transfobi ve bifobi de bir tür ırkçılık sayılmaz mı? Böyle olmayı onlar seçmedi. Ve böyle olmak da ne kötü bir durum ne de hastalık. Heteroseksüel insanlar ne ise aslında LGBTİ+ bireyler de öyle. Toplumsal cinsiyetçiliği ve ataerkilliği bir kenara bırakıp, tüm renkleri olduğu gibi kabul edip, karanlıklara gömülmekten kurtulmamız gerekiyor artık. Aksi taktirde yalnızca bir kaç tane renk ile karanlıklara gömülmeye mahkumuz. Işıl ışıl parıldayalım, tüm toplum olarak.
  • “Ruhsuzluğu aradan geçen yıllarla birlikte büsbütün beter olmuştu...”
  • Öğrendim ki...
    Kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsınız.
    Kendinizi sevilecek insan yapabilirsiniz,
    Gerisini karşı tarafa bırakırsınız..

    Öğrendim ki...
    Güveni geliştirmek yıllar alıyor,
    Yıkmak bir dakika..

    Öğrendim ki...
    Sevimlilik yaparak on beş dakika kazanmak mümkün
    Ama sonrası için bir şeyler bilmek gerek..

    Öğrendim ki...
    Kendini en iyilerle kıyaslamak değil
    Kendi en iyinle kıyaslamak sonuç getirir..

    Öğrendim ki...
    İnsanların başına ne geldiği değil
    O durumda ne yaptıkları önemli..

    Öğrendim ki...
    Ne kadar küçük dilimlersen dilimle
    Her işin iki yüzü var..

    Öğrendim ki...
    Karşılık vermek
    Düşünmekten çok daha basit..

    Öğrendim ki...
    Bütün sevdiklerinle iyi ayrılman gerek
    Hangisi son görüşme olacak bilemiyorsun..

    Öğrendim ki...
    'Bittim' dediğin andan itibaren
    Pilinin bitmesine daha çok var..

    Öğrendim ki...
    Sen tepkilerini kontrol edemezsen
    Tepkilerin hayatını kontrol eder..

    Öğrendim ki...
    Kahraman dediğimiz insanlar
    Bir şey yapılması gerektiğinde
    Yapılması gerekeni
    Şartlar ne olursa olsun yapanlar..

    Öğrendim ki...
    Affetmeyi öğrenmek deneyerek oluyor..

    Öğrendim ki...
    Bazı insanlar sizi çok seviyor
    Ama bunu nasıl göstereceğini bilemiyor..

    Öğrendim ki...
    Para ucuz bir başarı..

    Öğrendim ki...
    En iyi arkadaşla sıkıcı an olmaz..

    Öğrendim ki...
    Düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden bazıları
    Kaldırmak için elini uzatır..

    Öğrendim ki...
    İki insan aynı şeye bakıp
    Tamamen farklı şeyler görebilir..

    Öğrendim ki...
    Aşık olmanın ve aşkı yaşamanın çok çeşidi vardır..

    Öğrendim ki...
    Her şartta kendisiyle dürüst kalanlar
    Daha uzun yol yürüyor..

    Öğrendim ki...
    Hiç tanımadığın insanlar,
    iki saat içinde,
    senin hayatını değiştirir..

    Öğrendim ki...
    Anlatmak ve yazmak ruhu rahatlatır..

    Öğrendim ki...
    Duvarda asılı diplomalar
    İnsanı insan yapmaya yetmez..

    Öğrendim ki...
    Aşk kelimesi ne kadar çok kullanılırsa, anlam yükü o kadar azalır..

    Öğrendim ki...
    Karşısındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin
    nereden geçtiğini bulmak zor..

    Öğrendim ki...
    Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez.
    Gerçek aşkların da!

    Öğrendim ki...
    Tecrübenin kaç yaş günü partisi yaşadığınızla ilgisi yok,
    Ne tür deneyimler yaşadığınızla var..

    Öğrendim ki...
    Aile hep insanın yanında olmuyor.
    Akrabanız olmayan insanlardan ilgi, sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz.
    Aile her zaman biyolojik değil..

    Öğrendim ki...
    Ne kadar yakın olursa olsunlar
    En iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir.
    Onları affetmek gerekir..

    Öğrendim ki...
    Bazen başkalarını affetmek yetmiyor.
    Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor..

    Öğrendim ki...
    Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın
    Dünya sizin için dönmesini durdurmuyor..

    Öğrendim ki...
    Şartlar ve olaylar,
    Kim olduğumuzu etkilemiş olabilir.
    Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz..

    Ataol Behramoğlu
  • Öğrendim ki... 
    Kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsınız. 
    Kendinizi sevilecek insan yapabilirsiniz, 
    Gerisini karşı tarafa bırakırsınız. 

    Öğrendim ki... 
    Güveni geliştirmek yıllar alıyor, 
    Yıkmak bir dakika. 


    Öğrendim ki... 
    Hayatında nelere sahip olduğun değil 
    Kiminle olduğun önemli. 

    Öğrendim ki... 
    Sevimlilik yaparak 15 dakika kazanmak mümkün 
    Ama sonrası için bir şeyler bilmek gerek. 

    Öğrendim ki... 
    Kendini en iyilerle kıyaslamak değil 
    Kendi en iyinle kıyaslamak sonuç getirir. 

    Öğrendim ki... 
    İnsanların başına ne geldiği değil 
    O durumda ne yaptıkları önemli. 

    Öğrendim ki... 
    Ne kadar küçük dilimlersen dilimle 
    Her işin iki yüzü var. 

    Öğrendim ki... 
    Olmak istediğim insan olabilmem 
    Çok vakit alıyor. 

    Öğrendim ki... 
    Karşılık vermek 
    Düşünmekten çok daha basit. 

    Öğrendim ki... 
    Bütün sevdiklerinle iyi ayrılman gerek 
    Hangisi son görüşme olacak bilemiyorsun. 

    Öğrendim ki... 
    'Bittim' dediğin andan itibaren 
    Pilinin bitmesine daha çok var. 

    Öğrendim ki... 
    Sen tepkilerini kontrol edemezsen 
    Tepkilerin hayatını kontrol eder. 

    Öğrendim ki... 
    Kahraman dediğimiz insanlar 
    Bir şey yapılması gerektiğinde 
    Yapılması gerekeni 
    Şartlar ne olursa olsun yapanlar. 

    Öğrendim ki... 
    Affetmeyi öğrenmek deneyerek oluyor. 

    Öğrendim ki... 
    Bazı insanlar sizi çok seviyor 
    Ama bunu nasıl göstereceğini bilemiyor. 

    Öğrendim ki... 
    Ne kadar ilgi ve ihtimam gösterseniz 
    Bazıları hiç karşılık vermiyor. 

    Öğrendim ki... 
    Para ucuz bir başarı. 

    Öğrendim ki... 
    En iyi arkadaşla sıkıcı an olmaz. 

    Öğrendim ki... 
    Düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden bazıları 
    Kaldırmak için elini uzatır. 

    Öğrendim ki... 
    İki insan aynı şeye bakıp 
    Tamamen farklı şeyler görebilir. 

    Öğrendim ki... 
    Aşık olmanın ve aşkı yaşamanın çok çeşidi vardır. 

    Öğrendim ki... 
    Her şartta kendisiyle dürüst kalanlar 
    Daha uzun yol yürüyor. 


    Öğrendim ki... 
    Hiç tanımadığın insanlar, 
    iki saat içinde, 
    senin hayatını değiştirir. 

    Öğrendim ki... 
    Anlatmak ve yazmak ruhu rahatlatır. 

    Öğrendim ki... 
    Duvarda asılı diplomalar 
    İnsanı insan yapmaya yetmez. 

    Öğrendim ki... 
    Aşk kelimesi ne kadar çok kullanılırsa, anlam yükü o kadar azalır. 

    Öğrendim ki... 
    Karşısındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin 
    nereden geçtiğini bulmak zor. 

    Öğrendim ki... 
    Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez. 
    Gerçek aşkların da! 

    Öğrendim ki... 
    Tecrübenin kaç yaşgünü partisi yaşadığınızla ilgisi yok, 
    Ne tür deneyimler yaşadığınızla var. 

    Öğrendim ki... 
    Aile hep insanın yanında olmuyor. 
    Akrabanız olmayan insanlardan ilgi, sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz. 
    Aile her zaman biyolojik değil. 

    Öğrendim ki... 
    Ne kadar yakın olursa olsunlar 
    En iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir. 
    Onları affetmek gerekir. 

    Öğrendim ki... 
    Bazen başkalarını affetmek yetmiyor. 
    Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor. 

    Öğrendim ki... 
    Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın 
    Dünya sizin için dönmesini durdurmuyor. 

    Öğrendim ki... 
    Şartlar ve olaylar, 
    Kim olduğumuzu etkilemiş olabilir. 
    Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz. 

    Öğrendim ki... 
    İki kişi münakaşa ediyorsa, 
    Bu birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez. 
    Etmemeleri de sevdikleri anlamına gelmez. 

    Öğrendim ki... 
    Her problem kendi içinde bir fırsat saklar. 
    Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır. 

    Öğrendim ki... 
    Sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığın uzun yıllar sürüyor.

    Ataol BEHRAMOĞLU
  • Türklerin Şamanizmden İslamiyete Geçişi Ve Yesevilik-2
    Arapların, zengin Orta Asya kentlerini işgali, M.S. 630’larda başladı. Özellikle Halife 2. Yezid döneminde, Türk Hakanı Su-Lu’nun Arap ordularına yenilmesi, Müslümanlığın Türk topraklarına, bir daha çıkmamacasına yerleşmeye başlamasına yol açtı.57 Araplar, Orta
    Asya Türklerinden bir bölümünü, köle-asker olarak kullanmak üzere ülkelerine götürdüler. Arapların bu tutumu, hiç de ummadıkları bir neticeye yol açtı. Büyük bir Türk göçü başladı ve zaman içerisinde, Arap egemenliğindeki toprakların tamamı Türklerin yönetimine geçti.
    Araplar için, geçen yüzyılın sonuna kadar bitmeyecek Türk egemenliği başlamış oldu.

    Türklerin, Emevilerin getirdiği sömürgeci İslamiyet’e direnmeleri, iki ulus arasında kanlı savaşlara ve düşmanlığa yol açtı. Bu kuvvetli direncin altında, eski inançlarını koruma isteğinin yanı sıra Emevilerin, aşırı Arap milliyetçiliği gütmeleri de yatıyordu. Türkleri, yok edilmesi gereken ırk, kendilerini de üstün ırk olarak gören Emeviler, ırkçı politikalarını, işgal ettikleri tüm Arap olmayan kentlerde sergilediler. Bir İran veya Türkistan kentinde, yerli halkın, Arap işgalcilerle aynı kaldırımda yürümeleri bile yasaktı.58

    Bir Arap’ın geldiğini gören yerli, kaldırım değiştirmek zorundaydı. Emeviler için kendileri efendi, diğer uluslar köleydi. Arap olmayanlar, Arap kadınları ile evlenemezdi. Aksine davrananların kellesi uçurulurdu. Emevi Devleti’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan Abbasiler, Emevileri desteklemiş olan Arap unsurlara güvenemezlerdi. Onun için kendi güvenliklerini paralı Türk askerlerine emanet etmek zorunda kaldılar. Bu zorunluluk, Abbasilerin, İslamiyet’i kabul etmeleri koşuluyla tüm milletleri Araplara eşit saymaları ödününü getirdi.
    Bu arada meydana gelen bir olay, Türk-Arap yakınlaşmasına ve daha çok sayıda Türk’ün İslamiyet’i kabulüne yardımcı oldu. Orta Asya’da, Çin-Türk rekabeti yüzyıllardır sürmekteydi ve M.S. 700’lerde Çin, Batı Türkistan’ın önemlice bir bölümünü ele geçirmişti. Aradan 50 yıl kadar geçtikten sonra, Çinlilerin yeni bir saldırı başlatmaları üzerine Türkler, Abbasilerden yardım istediler. Arapların bölgedeki ordusunun yardımı ile Türk kuvvetleri, Talas Meydan Savaşı’nda Çinlileri yendi ve Batı Türkistan Çin’in elinden kurtarıldı.
    Abbasi halifelerinin paralı Türk askerlerinden meydana getirdiği ordunun başarısı, Türklere olan talebi artırdı ve bu talep, önlenemeyen muazzam bir göçün başlangıcı oldu.
    9. yüzyılda Türkler, Horasan ve civarında çoğunluğa ulaşmışlardı bile. Ancak Horasan’da hakimiyet kurabilmek için bölgeye yerleşen Türkler, Müslümanlığa geçmek durumunda kaldılar. Çünkü, Müslümanlığı daha önce kabul etmiş bölge sakinleri, başka bir dinden olanları aralarma kabul etmiyorlardı. Türkler, kitleler halinde Müslümanlığa geçiyorlardı. Ancak çoğunluğu, Müslümanlığın Şaman dinine çok daha yakın olan İsmaili mezhebini seçiyorlardı. İsmaililer de bölgede son derece örgütlüydüler ve büyük bir güç halindeydiler.
    Ahmet Yesevi, 12. yüzyılda, böyle bir dönemde dünyaya geldi.59 Horasan ve civarında, İsmaili Dailerinin yanı sıra, yine aynı mezhebe bağlı Fütüvve örgütü de son derece yaygındı. Kendisi de inisiye edilmiş bir İsmaili Daisi olan Yesevi, Horasan İsmaili tekkesinin şeyhi konumuna yükseldi. Yesevi müritleri halk arasında, Horasan Erenleri ya da “Baba Erenler” olarak tanındılar.60
    Diğer İsmaili dergâhlarında olduğu gibi, Horasan tekkesinde de, müritlerin, şeyhin emirlerine kesinlikle uymaları, sembolleri ve sırları anlayabilecek olgunluğa gelmek için öğreticilerini sabırla dinlemeleri, sözlerinde ve eylemlerinde kesinlikle doğru olmaları ve ser verip, sır vermemeleri beklenirdi.
    Ahmet Yesevi, her ne kadar bir İsmaili Daisi idiyse de, Şamanist gelenekler doğrultusunda kendi tekkesinde bazı değişiklikler yaptı. Mesela, altı aşamalı olan öğretiyi, Fütüvve teşkilatlarını örnek alarak dokuz aşamaya çıkardı. Yesevi müridinin şeyh unvanı alabilmesi için bu dokuz aşamayı geçmesi ve kurtuluşa ulaşması şarttı. Bu dokuz aşama şöyle sıralanıyordu:


    1. Tövbe edenler,
    2. Bilginler,
    3. Zahidler,
    4. Sabirler (Sabredenler),
    5. Salihler (Kurtulanlar),
    6. Raziler,
    7. Şakirdler (Öğrenciler),
    8. Muhibler (İstekliler),
    9. Arifler (Gönül Erenleri)6İ
    Her biri, birer derece niteliğinde olan bu aşamaların saliklerine verilen adlar, Yesevi’nin bir İsmaili olduğunun göstergesidir. Yeseviliğin son basamağı olan Ariflerin hedefi, Tanrısal gerçeğe ulaşmak, ruhun tekâmülünü sağlayarak Tanrı ile bir olmaktır. Yesevi’ye göre, bunun yegâne yöntemi içe kapanmaktır. Yüce Tanrı’yı us ile anlamanın imkânı yoktur. Bunun için Arif kişi içine dönmeli ve sezgi gücüyle, kendinde var olan Tanrı’yı içinde aramalıdır. İçe kapanış, kendi benliğini bir yana atmayı, Tanrı’dan başka bir varlık düşünmemeyi ve bu düşünce akışının mümkün olduğunca kesilmemesi için elden geldiğince azla yetinmeyi gerektirir. İçe kapanışla sağlanan derin sezgi; ruhu Tanrı’ya ulaştıran sevginin uyanmasına olanak sağlar. İçe kapanan Arif (Kâmil) kişi, üç aşamadan geçer:
    Kendini Bilme; Gerçeği Kavrama; Tanrı’ya Ulaşma. İşte bu noktada Kâmil İnsan, artık Tanrı’yla bir olmuştur.
    Yesevilik, içe kapanma yöntemini, Şamanist din adamlarından aldı ve bunu Batıniliğe uyguladı. Bu nedenle tarikat, Şamanizm’e bağlı geniş kitlelere hiç de yabancı gelmedi ve İslam’ın katı kurallarından kaçmak için çare arayan Türkler, kurtuluşu Yesevilik’te buldular.




    Ancak göçebe halk, İsmaililik, Yesevilik ve Fütüvve aracılığıyla Aleviliği seçerken, kentlerde bulunan yerleşik Türkler ve onların yöneticileri Sünni görüşü tercih ettiler. Türk yöneticilerin Sünniliği seçmelerindeki başlıca etken, bu mezhebin yöntemlerinin, kitleleri yönetme ve yönlendirme açısından çok daha büyük imkânlar sağladığını görmeleriydi. Bu yöneticilerden, Sünniliğin kentli Türkler arasında tutunmasını ve kurumsallaşmasını sağlayanların başında Gazzeliler ve Selçuklular gelmektedir. Daha önce de görüldüğü gibi, Bağdat Hilafeti, Mutezile ve İsmaili hareketlerinin baskısı altındaydı. Selçuklular güçlenip Gazzelileri ve Bizans kuvvetlerini yenince, Abbasi Halifesi Kaim, İsmaili baskısından kurtulmak için Selçuklu Sultanı Tuğrul’a bir çağrı gönderdi. Tuğrul kumandasındaki Selçuklu kuvvetleri, M.S. 1055’de Bağdat’a girdi. Ebu Hamid El Gazali gibi ünlü Sufılerin de aralarında bulunduğu Bağdat Kardeşliği İhvan-ı Sefa’ya, Mıitezile’ye büyük bir darbe indirildi. İsmaili Daileri ve Sufiler, kenti terk etmeye zorlandı. Kadiri mezhebinin Kurucusu Abdülkadir Cilani de Bağdat’tan ayrılmak zorunda kalan Sufılerdendi. Mutezile’ye karşı savaşa destek veren Halife Müstencid, 1150 yılında Ihvan-ı Sefa risalelerinin ve İbni Sina’nın tüm kitaplarının toplatılarak yakılması emrini verdi. Ancak risaleler ve İbni Sina’nın eserleri, El Mecriti ve El Kirmani aracılığıyla Grekçe çevirileri ile birlikte İspanya’ya kaçırıldı ve böylece günümüze ulaştı. Bu arada, Türk illerinde başlayan Moğol akınları, Türklerin büyük dalgalar halinde batıya göç etmelerine neden oldu. Türkmenlerle birlikte, Türk illerinde yaygın olan İsmaili Daileri de batıya göç ettiler. Türkmenlerin büyük çoğunluğu, Selçuklu yöneticiler tarafından, Bizans ordularının yenilmesinden sonra, iki ülke arasında tampon oluşturmaları için Anadolu topraklarına yerleştirildiler. Ancak, Sünni inançlı Selçuklu yöneticileri için kuşku uyandıran, yer yer korkulan topluluklar oldular. Alevilerin doğal müttefiki İsmaililer ise Selçuklu Devleti’ni yıkabilmek için ellerinden geleni yapıyorlardı.

    İsmaililiğin son kalesi olan Alamut’tan, Hasan Sabbah fedaileri, Selçuklu yöneticilerine ve dönemin diğer önde gelen Sünni liderlerine karşı suikastlarını sürdürüyorlardı. 63 Alamut Kalesi, 1256 yılına kadar Sünnilerin korkulu rüyası olmaya devam etti. Bu tarihte, Hülagü Han komutasındaki Moğol orduları kaleyi zaptetti ve fedailerin büyük bölümünü kılıçtan geçirdi. Bu katliamdan kaçabilen İsmailliler, Anadolu’daki yandaşlarının yanına sığındılar ve İsmaillilik önemli bir güç olmaktan çıktı. Türklerin, Anadolu topraklarına yoğun biçimde ayak basmalarından sadece 45 yıl sonra, tüm ülke neredeyse tamamen Türk kontrolü altına geçti. Anadolu’nun doğusundan batısına bu Türk istilası sırasında, eski Anadolu halklarından en küçük bir tepki dahi doğmadı.64 Aksine eskiler, yeni gelenlere adeta yer gösterdi.


    Bu nasıl mümkün oldu?
    Eskiler, Anadolu çoktanrıcılığı ve Apollon dini, Pisagor ve Saabilik öğretileriyle yoğrulmuştu. En büyük korkuları, Sünni Müslüman işgaliydi. Yeni gelenler de her ne kadar Müslümanız diyorlarsa da İslamiyet’le pek alâkaları yoktu. Eski ve yeniler, inanç bakımından birbirlerine oldukça yakındılar. Yerli halklar, Türkmenler ile uyuşabileceklerini gördüler. Ayrıca bazı tarihçiler, Anadolu’da yaşamakta olanların arasında, çok önceleri bu topraklara
    gelmiş Türklerin de bulunduğunu belirtmektedirler.
    Türklerin bir kolu olan İskitlerin, M.Ö. 4 binlerde Anadolu topraklarına yerleştikleri, ayrıca kadim Uygur İmparatorluğu’nun bir kolu olan Sümerlerin de aslen Türk oldukları sanılmaktadır.65 Bu eski Türk boylarının varlığı, yeni Türklerin kolayca kabulünde bir etken olmuştur. Nitekim, aradan 100 yıl dahi geçmeden, Moğollar da güçlü ordularının ardından Anadolu’ya girmelerine karşın, Anadolu halkları tarafından kesinlikle kabul görmemişler ve büyük bir kısmı geri dönmek zorunda kalırken, çok azı Türkmenler arasında asimile olarak, bu topraklara yerleşebilmişlerdir.
    Bu gelişmelerin sonucunda, Haçlı Seferleri ile birlikte, Anadolu’nun adı “Turchia” (Türk Eli) olarak telaffuz edilmeye başlandı. Türkmen göçerler özgürlüklerine son derece düşkündüler. Aralarında ayrılık yoktu. Kabile reisi ile basit bir çoban dahi eşit ve kardeşti.

    Kadınları, erkeklerin bulunduğu her ortamda yer alırlar, İslam’ın gerektirdiği örtünmeye de uymazlardı. Bu tutumu, bir Türkmen ozanı olan Bektaşi Babası Künci şöyle dile getirmişti; “Arifler, namus-ı ırzın vermez; Tesettür ne demek, akıl ermez”…

    Ancak, Selçukluların Türkmenlere geniş bir özgürlük tanımaya hiç niyetleri yoktu. Sünni yöneticiler, Türkmenlerin de aynı görüşe gelmelerini sağlamak için her türlü baskıyı uyguluyorlar, Aleviliği sapkınlık olarak nitelendiriyorlardı. Bu baskılardan bunalan Türkmenlerin karşısında, Moğol akınları sonucu yıkılmış Büyük Selçuklular yerine, daha zayıf olan Anadolu Selçukluları kalmıştı. Sürekli Moğol akınları, şehirlerdeki ticari hayatı felce uğratmış, Türkistan’a yayılması ile Ahilik adını alan Fütüvve kuruluşları için sıkıntılı günler başlamıştı.
    İşte bu ortamda, 2. Gıyasettin Keykubat’ın sultanlığı sırasında, Horasanlı Yesevi Şeyhi Baba İlyas, halkı sultana karşı isyana çağırdı.66 Horasan’dan Amasya’ya göç etmiş bulunan Baba İlyas’ın çağrısı, kısa sürede göçebe Türkmenler arasında büyük bir yankı buldu.
    Yesevi tarikatının en üst derecesi olan “Baba’lığa ulaşmış İlyas’a göre, gerçek olan bu dünyaydı. Yaşamdan sonra, başka dünyalarda ödüllendirme ya da cezalandırma yoktu. “Şeriatın saçma hükümlerine uymaya gerek yok” diyen İlyas, toplumda, kadm-erkek ayrımı gözetilemeyeceğini, bütün insanların eşit olduğunu, ancak sultanların bu eşitliği kuvvete dayanarak bozduklarını söylüyordu. Batıni doktrinin tüm kurumlarına, ruhun ölümsüzlüğüne ve tekâmülüne, yeniden doğuşa ve son durağın Tanrı’yla birleşmek olduğuna inanan İlyas, “Herkes eşittir. Ancak, ruhunu geliştirme yolundaki tarikat erenleri,
    Tanrı’ya daha yakındır” demekteydi. Baba İlyas’ın isyan çağrısına koşan göçmenlerin başında, yine bir başka Yesevi Babası olan Baba İshak bulunuyordu. Baba İshak’ın çevresinde kısa sürede Alevi Türkmenler, İsmaililer, Saabi inanırları ve Ahilerden binlerce kişi toplandı. İshak komutasındaki bu kuvvet, birçok kere, üzerlerine gönderilen Selçuklu ordularını yendi. Baba İlyas bu sırada Amasya’da, Selçukluların elinde tutsak bulunuyordu. İshak kuvvetleri onu kurtarmak üzere Amasya’ya yönelince, Selçuklular yeni bir ordu kurarak İshak kuvvetlerini yendiler ve neredeyse hepsini kılıçtan geçirdiler. Böylece, tarihe “Babailer İsyanı” olarak geçmiş olan halk ayaklanması bastırıldı.67
    Babailer İsyanı, her ne kadar yenilgiyle sonuçlandıysa da Aleviliğin bir kurum olarak Anadolu’da ne denli yaygın ve yerleşmiş olduğunu da ortaya koydu. Daha sonraki yüzyıllarda, Selçukluların devamı niteliğindeki Osmanlılar, Yavuz Sultan Selim’in hilafeti ele geçirmesi ile Sünni İslam dünyasının lideri konumuna yükseldiler. Buna karşın Osmanlı İmparatorluğu’nda da, Alevi isyanları hiç eksik olmadı. 1519’da, Yozgat’taki Babai tekkesinin şeyhi Baba Celal’in ayaklanması ile başlayan Celali İsyanları yüzyıllarca sürdü. Ünlü Şeyh Bedrettin ayaklanması da, Osmanlıları sarsan bir başka Batıni ayaklanmasıydı. Babailer İsyanı’nın ardından sağ kalabilen İsmaili ve Yesevi dervişlerinin büyük bölümü, Hacı Bektaşi Veli önderliğinde bir araya gelerek Bektaşilik tarikatını kurdular. Bektaşilik böylece Alevi inancın örgütlenmiş üst yapısı olarak ortaya çıktı.68
    Alevilik öğretisi, dört ana başlık altında toplanabilir. Bunlardan ilki, tüm varlıkların Tanrı’dan sudur ettiğine inanmak; İkincisi, Kâmil İnsan teorisi; üçüncüsü, Ali aşkı ve sonuncusu da şeriatın reddidir.69
    Aleviler, “Her şeyin, Tanrı’nın bir parçası olduğunu bilirseniz, şeriat tarafından yasaklanan şeylerden vazgeç meye, örneğin içki içme yasağına uymaya gerek yoktur”derler. Alevilere göre, bugün kullanılan Kuran, gerçek Kuran değildir. Muhammed’in Kuran’ı, Halife Osman döneminde, Osman ve yandaşlarınca, kendi çıkarları doğrultusunda değiştirilmiştir.
    Anadolu Alevileri ile İran Şiileri, birbirlerinden çok farklı inanç sistemlerine sahip olan iki ayrı topluluktur.
    Her iki mezhebin Ali yandaşı olmaları, onların daima aynı kampta bulundukları iddiasıyla ele alınmalarına yol açmıştır. Ancak, Zerdüşt dininin etkisinde kalan ve bu dinden bazı bölümleri İslami inanç sistemine sokan Şiilerin, zaman içinde şeriatın büyük bir bölümünü kabul etmiş olmalarına karşın, Batıni doktrin yanlısı Aleviler, şeriatı hiçbir zaman kabul etmemişlerdir.
    Aleviler ve Bektaşiler, Türkçeyi tapınım dili olarak kabul etmişler ve bu sayede Anadolu’da Türk dilinin kullanılmasını, bugünlere ulaşmasını sağlamışlardır. Alevilerin Türkçeye bağlı kalmaları sayesinde, Anadolu Türk halkının Araplaşması ya da İranlılaşması da önlenmiştir.
    Bektaşiliğe üye olmak, bireysel talebe bağlıdır. Dileyen herkes, uygun görülmesi halinde tarikata girebilir. Ancak Aleviliğe dışardan katılım genellikle kabul görmemektedir. Alevi toplumlarının büyük bir bölümü, Alevi olunamayacağını, Alevi doğulabileceğini savunmaktadır.
    Alevi bir aileden doğan gençler, belli bir yaşa gelip kendilerini bilmeye başladıkları anda, “İkrar Töreni” adı verilen bir tören ile cemaatin yoluna girmek zorundadırlar. Çocukluktan gençliğe geçiş, yani olgunlaşma olarak da kabul edilebilecek bu tören ile cemaate katılan gencin, cemaat karşısında her türlü hakkı elde ettiği ve buna karşılık da tüm toplumsal yükümlülükleri üstlendiği kabul edilir.


    İkrar (onay) töreni öncesi Alevi topluluğu, bir araya geldiği bir Cem Ayini sırasında, yola girecek gençler için ortaklaşa olur verir. Haklarında olur alınan gençler, törenin yapılacağı gün, boğazlarına birer ip bağlanarak, bir rehber tarafından törenin yapılacağı Cem Ayini’ne getirilir. Burada her aday eğilerek eşiği öper. Eşik, yola girişin ve Ali’nin sembolüdür. Eşik öpme, adayların kendilerini alçakgönüllülükle teslim ettiklerinin bir işaretidir. Rehber kapıda durarak, “Hu, tarikat erenleri; şeriattan tarikata, tarikattan marifete, marifetten hakikate kurban getiriyorum. Yolumuza, erkânımıza, tarikatımıza dahil olmasını
    kabul eder misiniz?” diye sorar.
    Toplantıyı yöneten Dede, “Ayini Cem kardeşleri, bunlar yolumuza girmeye heves etmişler. Yükümlülüklerini yüklenmeyi temin ediyorlar. Kabul eder misiniz?” diye, toplantıya katılanların tamamına sorar. Bir itiraz gelmezse, “Biz onları kardeş kabul ederiz” diyerek, yeni katılımcıları onaylar. Onayın alınması üzerine rehber, “Hu erenler, katar uzatıyorum” diye üç kez bağırır. Adaylar tören salonuna topluca girerek niyaz ederler. Rehber, adayları Mürşide teslim ederek kenara çekilir. Bundan sonra, Dede Mürşit tarafından hak ve sorumluluklar yeni katılanlara anlatılır:
    “Geldiğin hak kapısı. Durduğun Mansur darı. Döktüğün varsa doldur. Ağlattığın varsa güldür. Yıktığın varsa kaldır. Gelme gelme! Dönme dönme! Gelenin malı, dönenin başı bu yolda. Gördüğünü ört, görmediğini söyleme. Sır saklamasını bil. Sen, sana sahip ol. Seni senden aldık, sana verdik. Ey can, bilmiş ol ki, Hak Ceminde ayrılık gayrılık, senlik benlik yoktur. Siz hep ana, baba, kardeşsiniz. Bu hak yolu, kıldan ince kılıçtan keskincedir. Kul kusursuz olmaz. Suçları Hak bağışlaya, esirgeye. Lâkin bu yola girenler haram yemeyecek, yalan söylemeyecek, zina etmeyecektir. Eline, beline, diline sahip ol. Elinle şer işleme. Dilinle verdiğin sözden dönme. Zina yapan, yüz bin kez yıkansa, temizlenemez. Zina yapma. Aşma, eşine, işine sahip ol. Herkesi bir ve kardeş tut. Bu yol uzun bir yoldur, gidemezsin. Demirden leblebidir, yiyemezsin. Ateşten gömlektir, giyemezsin. Geldin, gördün. Gelme, gelme, gelir isen dönme. İkrarını bozarsan, ikrarın boynuna kement olsun. İkrarınızdan dönmeyeceğinize ay, gün şahit olsun mu? Ayini Cem erenleri şahit olsun mu? Hak bildiniz mi?”
    Soru üç kez sorulur. Katılımcıların sözü alındıktan sonra Dede, “Alnınız açık, yüzünüz ak ola. Hayırlı kısmet, hayırlı devlet. Nasibiniz bol ola. Gerçeğe Hu” diyerek topluluğa döner ve “Erenler Cemine yeni canlar girdi. Bunlar sizin kardeşleriniz oldu. Onları candan saklayın” diyerek adayların boynundaki ipi çıkarır, üç düğüm atar ve kuşak halinde bellerine bağlar. Bu üç düğümlü kuşak; Allah, Muhammet, Ali üçlemesini sembolize eder. Yeni katılımcılar, artık, topluluğun tam yetkili ve sorumlu birer üyesi olmuştur.71

    Alevilik, Allah-Muhammed-Ali üçlemesine inanır. Bu inanış, Tanrı-doğa-insan birliğini kapsayan üçlemenin bir tür devamıdır. Alevilikte kadın, Sünniliğin tam aksine, kesinlikle toplumdan tecrit edilmemiştir. O, toplumun eşit bir parçasıdır. Dini törenlerde dahi başını örtmez. Bu törenlerde kadınlar ve erkekler birlikte semah ederler. Aleviler, Tanrısal vahiye inanmaz. Onlara göre, Tanrı’nın en büyük vahiyi, doğa ve düşünen insandır.

    Aleviler, tarihin her döneminde, dünya üzerinde 300 dolayında Kâmil İnsanın yaşadığına, bugün de üç aşağı beş yukarı aynı sayıda Kâmil İnsanın yeryüzünde bulunduğuna inanmaktadırlar. Alevilikte en önemli Batıni inanç, sudur teorisi ve Kâmil İnsan inançlarıdır. Bu konular, kitap boyunca birkaç kez ele alınmış olmasına rağmen, Alevilerin düşünce yapısını daha iyi anlayabilmek için, onların bu teorileri yorumlayış tarzını incelemek yararlı olacaktır.


    Alevilere göre Tanrısal sudur şöyle gerçekleşmiştir:
    Tanrı ilk aşamada kendi bilincinde değildi. Kendisini seven ve bilme ihtiyacı içinde olan Tanrı, üst düzeyde bir bilince ulaşmak için, kendisiyle yabancılaştı. Özünden hiçbir şey kaybetmeksizin, tüm evren, bir ışık ve sevgi yumağı olan Tanrı’dan fışkırdı. İkinci aşamada, Tanrı’nın kişiliğinin üç farklı yönü ortaya çıktı. Hermes rahipleri bu üçlemeye Osiris, İsis ve Horus derken, Hıristiyanlar, Baba-Oğul ve Kutsal Ruh olarak kabul ettiler. Aleviler ise daha önce gördüğümüz gibi, üçlemeyi Allah-Muhammed-Ali diye adlandırdılar. Üçüncü aşamada, “Aklı Evvel” ortaya çıktı. Aklı Evvel, tüm evreni ve bu arada dünyayı kaostan kurtarıp düzenli bir forma sokan kutsal güçlerin bütünüydü ve niteliğinden dolayı ona, “Evreni inşa eden usta” da denilmekteydi. Adem, yeryüzünde vücut bulan Tanrısal yansımaydı. Yani Mikrokozmos’tu. Tanrı’nın kendisini bilmesi içininsana, özellikle de Kâmil İnsana ihtiyacı vardı. Çünkü Tanrısal Nur ile birleştiğinde deneyimlerinden, düşüncelerinden faydalanarak, Tanrısal bilincin artmasını sağlayacak yegâne varlık, Kâmil İnsandı. Aleviler, Kâmil İnsan hedefine ulaşmak için Tanrı’dan fışkıran ruhların gelişmek zorunda olduklarına inanmaktadırlar. Sudurun ilk sonucu olarak, mineraller oluşmuştur. Devrin, ileriye doğru devam etmesi gerekmektedir. Minerallerden bitkiler, bitkilerden hayvanlar meydana çıkmış ve sonuçta hayvanların en üst basamağındaki insan ortaya çıkmıştır. Ruhun, Kâmil İnsan hedefine ulaşana kadar devamlı beden değiştirdiğine, insanların yeryüzündeki yaşamlarının, Kâmil İnsan hedefine ulaşmak için yegâne yol olduğuna, bu nedenle de insanların iyi ve dürüst olmaları gerektiğine inanılmaktadır.

    Kaynak : Ezoterik ve Batıni Doktrinler Tarihi – Cihangir Gener
  • بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

    KAHRAMAN ORDUMUZA


    👉1-Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;


    İstiklal Marşımız "korkma" diye başlar. Biliyorsun ki bu, Resûl-i Ekrem'in Sevr mağarasında Ebû Bekir'e söylediğidir. Bunlar tesadüf değil." (İsmet ÖZEL)

    İstiklâl Marşı'nın ilk kelimesi KORKMAdır. Buradaki korku ne can ne mal korkusudur. Buradaki korku Vatan korkusu yani bu toprakların tekrar Dar'ül Harp olma ihtimalidir. Ki bu korkudan çok endişedir. Çünkü Kütahya-Eskişehir mağlubiyeti insanların umutlarını yitirmesine, endişeye kapılmasına sebep olmuştu.
    1. Mısrayı okuduğumda aklıma DUHA suresi geliyor.Türk milletinin Sakarya savaşı öncesi duyduğu sıkıntının, endişenin benzerini asırlar önce Rasuli Ekrem yaşamıştı.
    KORKMA ile SÖNMEZ arasında o kadar çok mana varki. Bunu ancak şiirle ifade edebiliriz.
    KORKMA diyor şair devamında (Allah bizimle beraber, bizi terk etmedi müsterih ol diyor).
    Bu mısra DUHA okyanusunsan bir damla su gibidir. Ve bilirsiniz ki korkan insana su ikram edilir. İşte bu mısra Milletimizin ruhuna su serpmiştir.

    Korkma, (Allah'ın izniyle) sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak. Biraz da SANCAKtan bahsedelim. Sancağımız o kadar manalı ki. HİLÂL, İslamın sembolüdür. Sancağımızdaki Yıldızın manası da şöyledir: Kur'an da Mevlâ der ki: (Göğü yıldızlarla süsledik.)
    Yıldızı Sancağımıza dahil eden maneviyatı da burada aramak gerekiyor. AL SANCAK bizim İslama yaptığımız hizmettir. İslamın Kılıcı Türklerdir. Bu sebepledir ki Sancağımıza en çok yakışan bizi en iyi anlatan Al renktir. Bu toprakları nasıl kazandığımızı ve İslam Diyarı yaptığımızı anlatmak için daha güzel bir bayrak olabilir mi.

    (Yerin ve göğün hükümranı Allah'tır) Yerde de Gökte de, AL SANCAK; Rabbimin Hükümranlığını telkin ederek ve O'nun izniyle Türk Varlığını bu topraklarda Kıyamete kadar işaret edecektir.


    👉2-Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

    Bu topraklarda son aile son kişi kalana kadar ümidini kaybetme , çünkü tümüyle yok edilmeden bu millet esir alınamaz ,türk milletinin bin i de biri de korkulacak cekinilecek kadar ürkütücü olduğu anlatılmak tadir.


    👉3-O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

    3. dize Kur'an'da geçen bir ayetle ilgili. Şu anlamı taşıyor. YILDIZ o koca karanlığı delen ışık anlamında kullanılmış. Yani zor ve en çaresiz zamanların umudunu temsil ediyor. Mucize gibi. Allah'a kuvvetli iman olduğu sürece imkansız diye bir şey yok. Her zaman umut vardır. "o" yani bağımsızlığımızın temsili bayrak üzerindeki yıldız da milletimizin hiç dinmeyecek karanlıkta daima parlayacak olan umududur.


    👉4-O benimdir, o benim milletimindir ancak.

    Mehmet Akif; bu millete ve milletin içinde ki iman gücüne öyle inanmıştı ki bu milletin hürriyetinin devam edeceğine yürekten inanıyordu.
    İşte bu inancının sembolü olan sahiplik duygusuyla hitap ettiği " O benimdir, o benim milletimindir ancak..." dizesi hürriyet ve bağımsızlığımızın sembolü olan bayrağımızın yalnız ve yalnız bize yani milletimize ait olduğunu kesin ve net bir şekilde dile getirmiştir.
    Akif'in içindeki ruh; bütün Türk milletinin yaşadıklarına, kavuşmak istediği hürriyete, ideallerine tercüman olan ve bu milletin acılarıyla yoğurulan bir ruhtur. O'nun yazdıkları sadece bir şiir değil hürriyet ve vatan aşkıyla yanan bir milletin inanmışlık sembolü ve imanının ilânıdır. Bu millet yaşadıkça ona kimse el süremez, elimizden alamaz ve kanının son damlasına kadar bu vatan için canını veren bir fert kalmayıncaya kadar bu milletin bağımsızlığını yok edemez. Gökte ki yıldıza kimsenin eli dokunamayacağı gibi bu milletin yıldızı olan Al Sancağa da kimsenin eli uzanamaz ve el süremez. Bayrak bizimdir. Bayrak; bu milletin hürriyet sembolüdür. Atatürk'ün de dediği gibi; "Türk'ün hürriyetine asla dokunulamaz." Çünkü Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır.


    👉5-Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!

    Burada Şair bayrağı nazlı bir sevgiliye benzetmiştir. Bayrakta ki hilal sevgilinin kaşıdır. Türk milletinin sevgilisi olan al bayrak tehlikede olduğu için kızgın ve öfkelidir.
    Bayrakta vatanı temsil eder vatanı olanın bayrağı olur bayrak yoksa vatan da yok demektir. Burada Şair bayrağa diyor ki "üzülme vatan var sen de varsın" demektedir. Bayrak bu milletin sevgilisidir. Kırgınlık, öfke, hırs gibi şeyler milletin sevgilisi olan bayrağa yakışmaz.O'nun gülümsemesi için bu milletin her ferdinin kanı kurban olur, feda olur. O'nun uğruna savaşanlar için hayat olur, can olur.


    👉6-Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl?

    Bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir.
    Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir.
    Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır.


    👉7-Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;

    Türk milleti asırlar boyu savaşlarda kanlarının son damlasına kadar mücadele edip canlarını verdi. Gayesi ise bağımsızlığını sürdürebilmek ve bunun sembolü olan Türk bayrağımızın tüm dünyada güçlü bir biçimde dalgalanmasını sağlamaktı. Kimse canını bir hiç uğruna vermez. Canını özgürlük uğruna düşünmeden veren ecdadımızın bu milletten tek istediği bayrağımızın ilalebet dalgalanmasıdır. Milletimizin bu uğurda mücadele etmediğini görürlerse haklarını bizlere helal etmeyeceklerdir. Bunun için her zaman mücadeleye hazır beklemeliyiz. Yüce Atatürk'ün söylediği gibi Ya istiklal, Ya ölüm! diyerek o bayrağı dalgalandırmak bizlerin en büyük görevidir.


    👉8-Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.

    İstiklâl yani bağımsızlık hakka yani Allah’a ve peygaberiyle göndermiş olduğu Kuran ve onun sünnetiyle şekil bulmuş islam şeriatına inanan milletimizin hakkıdır...


    👉9-Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

    Şair burada 'ben' derken Türk ulusunu kast etmektedir. Türk ulusu ezelden beri bağımsız yaşayan, bağımsızlığına düşkün olup hiçbir şekilde esaret altına girmeyen ve ilelebet bu şekilde payidar kalacağını cesaretiyle ve Türk ulusuna güvenerek net bir şekilde ifade etmektedir.


    👉10-Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

    7. yüzyılın ortalarıydı. Türklerin ilk özgürlük mücadelesi başlamak üzereydi. Bu mücadele Türklerin tarih boyunca hiç değişmeyecek olan özgürlük anlayışı hakkında ilk sinyalleri veriyordu. İç karışıklıklar yaşayan Göktürk Devleti bölünmüş, Doğu Göktürk Devleti ve Batı Göktürk Devleti olarak ikiye ayrılmıştı.

    Batı Göktürk, 659 yılında Çin himayesine girdi. Doğu Göktürk Devleti ise varlığını Batı Göktürk Devleti kadar sürdürememiş, 629 yılında yıkılmıştı. Kürşad ve binlerce Türk, Çinlilere esir düşmüştü. Çinlilerin esaretine giren Göktürkler bu esarete daha fazla dayanamayacaktı. Özgürlüğünü kaybedip Çin esareti altında yaşayan bir Türk'ün kaybedecek daha büyük neyi olabilirdi? Canı mı? Hayır!
    Özgürlüğüne canından daha fazla değer veren Türkler birkaç kez esaretten kurtulma girişiminde bulundu. Hepsinde de sonuç hüsrandı. Bu ayaklanmaların en önemlisi Kürşad'ın ayaklanmasıydı.
    Esaretin onuncu yılıydı. Çin, Türkleri asimile etme hedefine ulaşıyordu. Birisi bu gidişata dur demeliydi. Yanına kırk çerisini alan Kürşad, Çin hükümdarı Tay T-sung'u kaçırmak için Çin'e gidecekti. Hükümdar Ötüken'e kaçırılacak ve Türklerin bağımsızlığı ile takas edilecekti. Hükümdarı kaçırmak için, hükümdarın sokağa tebdil-i kıyafet gezintiye çıkacağı bir an kollanıyordu. Fakat yapacakları sokak baskını istedikleri gibi gitmedi. Planları o gece gerçekleşen sağanak yağmurdan dolayı ifşa olmuştu. Plan ortaya çıkınca direkt olarak saraya bir baskın yapmaya karar verildi. Ölmek vardı, dönmek yoktu. Yiğitlerimiz kanlarının son damlalarına kadar savaştılar ancak baskın başarılı olmadı. Tüm askerler ve Kürşad öldü. Burada odaklanılması gereken sonuç değil, nedendi. Niyet belliydi.
    Çinliler bu olay karşısında Türkleri asimile yapma fikrinden vazgeçip, belli bir bölgede Çin'e bağlı olmak şartı ile yaşamalarına izin verdiler. Bu böyle elli üç yıl devam etti. Ancak Kürşad ve askerlerinin kanı yerde mi kalacaktı?
    Türklerin, kazanması gereken bir bağımsızlık mücadelesi vardı önlerinde.Atamızın da deyişi ile:"Sahip oldukları kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttu."
    682 yılında 2. Göktürk Devleti kurulmuş ve Türkler özlemini duydukları bağımsızlıklarına kavuşmuşlardı.
    Bu mücadele böyle sonuçlanmıştı. Fakat Türklerin tarih boyunca hep düşmanları olacak ve bağımsızlık mücadeleleri hep devam edecekti.
    Eyvah! 20. yüzyılın başlarıydı. Türklerin bağımsızlıkları yine tehlikedeydi. Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı'nda yenik düşmüştü. Bu savaş sonrası Mebusan Meclisi toplanmış, bu toplanmayı gören İngilizler Mebusan Meclisi'ni basıp, İstanbul'u işgal etmişti. Fakat Türk Milleti'nin Kürşad gibi daha nice yiğitleri vardı. Bu duruma göz yumulamazdı. Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı ve Anadolu direnişini başlattı. Çocuğu, genci, yaşlısı, erkeği kadını;Türk Milleti top yekün cephedeydi. Büyük bir savaş yapıldı ve binlerce kayıp verildi. "Kurtuluş Savaşı" kazanılmıştı. Özgürlüğü için savaşan Türk milleti bağımsızlığına verdiği önemi bir kez daha tüm dünyaya göstermiş oldu. "Hangi çılgın Türklere zincir vuracaktı?" Evet Türklere zincir vurabileceğini düşünmek başlı başına bir çılgınlıktan ibaretti.

    Mehmet Akif:"Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım." derken, bu sözü binlerce yıllık bir özgürlük mücadesinin tüm dünyaya gösterdikleri ve yaşattıkları doğrultusunda söylüyor;Türklerin, tarihinin bilincinde olması gerektiğini, düşmanların ise ayaklarını denk alması gerektiğini ifade ediyordu. Mehmet Akif, bir cümleye bin anlam yüklemişti. Bu cümleden ilham alınarak binlerce sayfalık kitaplar yazılabilirdi.Fakat Mehmet Akif bizi bu yoğun cümlenin içine atmış, lafı uzatmamıştı..


    👉11-Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;

    Burada bent suyun önüne çekilen set anlamındadır. Garp hem ülkemizde bize bir sınır çiziyor hem de bu küçük parçada yaşam şeklimiz üzerine sınırlar çiziyor. Yani madden ve manen bizi sınırlandırmaya çalışıyor. Fakat bu Kahraman milletin Allah'tan gayrısına boyun eğmeyeceğini hesaba katmıyor. Türk milletinin çoşkun bir ırmak gibi setlerle önünün kesilemeyeceğini yüksek bir nara ile ifade ediyor.


    👉12-Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

    Önündeki seti yıkan ırmak normal akışından daha coşkun ve daha güçlü akar. Sabrı taşan Türkleri seti yıkan bir ırmağının önüne gelen herşeyi alıp denize götürmesisir. "Engin" uçsuz bucaksız bir alanı kast eder. Şair burada Türk milleti şahlandığında uçsuz bucaksız suyun denizlere sığmayıp taşımasını ifade ediyor. Bu özgüvenin altında yatan şey ise iman şuuru ve sorumluluğudur.


    👉13-Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;

    Garp (Batı) çelik zırhlarını kuşanmış, silahlarına güvenerek Türkiye’ye saldırmıştır. Düşmanın bu maddî üstünlüğüne karşın Türk‘ün sarsılmayan imanı vardır. İman, insanın taşıdığı manevi inançların bütünüdür. Batı’nın çelik zırhlı duvarları varsa Mehmetçiğin de iman dolu göğsü vardır. İnsanı üstün kılan maddî güç değil, imanıdır. Ordular ne kadar gelişmiş savaş aletleriyle donatılmış olurlarsa olsunlar eğer güçlü bir imana sahip değillerse başarılı olmaları mümkün değildir.


    👉14-Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

    Düşmanlara karşı bizm vatanımızı korumak için silah , top , tüfek ve mermimiz olmayabilir ama vatanımızı düşmanların eline vermeyecek iman dolu göğsümüz var . Bu iman dolu göğsümüz olduğu sürece düşmana her şekilde Allah ' ın izniyle engel oluruz


    👉15-Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,

    Üstad'ımız Mehmet Akif'in bu dizeleri muhakkak hepimize bir umut, bir direniş azmi, bağımsızlık mücadelesi ruhunu aşılıyor teker teker. Öyle ki insan birbiri içinde ayrılması mümkün olmayan bu bağımsızlık marşını akın akın yüreğinde bir helecan hükmünde hissedip '' keşke o yıllarda ben de yaşasaydım da düşmana bir kurşun da ben sıksaydım '' dedirtiyor. Öyle ya korkma diye başlayan dizeleri ve her fırsatta sana doğacak günlerdir hakkın diyerek bizlere cesaret ve ümit bahşeden Şair-i Azam'ın seslendiği halkı nasıl geri dönmek istemeyebilir?

    Benim vazifeme gelince; "Ulusun korkma nasıl böyle bir imanı boğar?" dizesindeki hislerimi, üstadı anlamaya yönelik aczimi dile getirmeye çalışacağım biznillah.
    Buradaki '' Ulusun " kelimesini muhakkak birçoğumuz tek taraftan bakarak millet anlamı ile okuyup bahsini geçmişizdir. Fakat o dönemdeki tazı diline ve bir sonraki '' Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" dizesine bakacak olursak, sadece millet anlamı değil eylem olarak da ele almamız gerektiği bahsi ortaya çıkıyor. Bu da Üstad Mehmet Akif'in sadece bir dizede bile insanı uzun uzun düşündürecek kaleminin güzelliği ve derinliğini ön plana çıkarıyor. Bu iki anlama kendi çerçevemden bakacak olursak:

    1. "Ulusun" kelimesini ulumak fiili olarak ele alırsak; bırakın o ruhu canavarlaşmış insanlar dilediği kadar ulusun. Karşısında asırlardır tarihi ile ün salmış, İki dünyanın saadeti peygamber (sav) 'in muştusunu kazanmış, ruhu islamla bütünleşmiş bir milletin karşısında nasıl durabilir? Anlamı,

    2.olarak bu kelimeyi halka ve askerlere sesleniş şeklinde ele alırsak, ey şehitleri ile alimleri ile halkı ve askeri ile bütünleşmiş Anadolu, korkmayın. Muhakkak ki Allah göğsü imanla dolu bu milleti zayi etmeyecektir. O'nun gölgesinde olanı kim mağlup edebilir ki? Anlamını taşımaktadır.

    Sonuç olarak Üstad, hangi düsturu kullanmış olursa olsun '' Korkma " diyor bize. İmanımızı hatırlatıyor, bizi diriltecek olan hakikati vurguluyor ve diyor ki korkma, sende böyle iman, hakikat ruhu varken hangi çehre seni öldürmeye gücü yetebilir? Gücümüzün esas kaynağı olan imanımızı gösteriyor, diriliş umudunu, bağımsızlığımızı asırlardır ruhumuza bütünleştirdiğimiz imanımızla kazanacağımızı bize gösteriyor.
    Ve öyle de oldu sahiden, Çanakkalede bunu gördük. Ve imanımız oldukça görmeye devam da edeceğiz.


    👉16-«Medeniyyet! » dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Evvelâ burada sözü geçen "medeniyyet" marşın bütünüyle değerlendirildiğinde (ki başka türlüsü bizleri yanıltmaktan öteye gitmez.) lugâtlarda bahsi geçen ; şehirleri îmâr etmek, binâlar, fabrikalar yaparak, memleketleri kalkındırmak ve fenni ve her çeşit gelirleri milletlerin hürriyetleri, râhat ve huzûr içinde yaşamaları için kullanmak manasında değildir.Zira 'Süleymaniye Kürsüsünde' ve 'Asım' eserlerini okuyanlar Mehmet Akif'in asıl medeniyyet kıstaslarını açık bir lisanla izlenimleyip, ufkuna hayranlık duyacaklardır.
    Mehmet Akif'in burada sözünü ettiği, onsekizinci Asrın ikinci yarısı ve ondokuzuncu asırda husule gelen batı medeniyetinin sömürgeye teveccüh ve iltimasıdır.
    Akif'in yerden yere vurduğu "medeniyyet" İslâm medeniyetini ve bu medeniyyetin mensuplarını ve köklerini hiçe sayan, gün be gün milli ve manevî değerlerimizi yağmalayan, hiçbir insani ve içtimai dayanağı bulunmayan maddeci zihniyettir...Sözlerimi Sezai Karakoç'un şu nefis tespiti ile bitirmek istiyorum;
    "Sermayeyi, eşyayı, malı, parayı, ünü putlaştıran kişi özgür değil köledir."


    👉17-Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;

    Arkadaş! diye şair bu ülkeyi gavura teslim etmeyecek fikre "Arka"çıkan insanlara sesleniyor. Zaten Arkdaş kelimesi de arka çıkan, destek veren, aynı yolda yürüyen demek. Burada ünlem bir silkme uyandırma yani kendine gel der gibi bir anlam yükleniyor. Ve yurduma alçakları uğratma sakın diyor. Burda alçaklardan kasıt bize savaş açanlar ve bizi sırtımızdan vuran hainleri bu ülkeye uğratmaması geretiğini söylüyor. Alçak her zaman alçaklığını yapar yeterki fırsatını bulsun. Bu ülkeye ihanet etmeye ve yıkmaya yeltenen kişiler hiç bitmedi. Bu yüzden buradaki Arkadaş! Ünlemi hep aklımızda olmalı ve uyanık olup fırsat vermemeliyiz unutmayın ki bu savaş halen bitmedi!


    👉18-Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.

    Düşmanlar her yandan saldırdığı bir ortam haberlesmenin düşmanın elinde ve Istanbul'a hakim olan düşmani, istediği kahraman(kendi çıkarları doğrultusunda hain ilan edip ya da kahraman ilan edecek seviyede olması bu sebeple milli mucadelenin önüne engel koymaya çalışmasını konu ediniyor.) Bu sebeple istedikleri yerleri kendi bahanelerle isgal etmesi ve buradaki halka zulmetmesini konu almaktadır.


    👉19-Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...

    Vatanımız, bayrağımız adına gözünü kırpmadan yağmacı işgalcilere karşı canını siper eden kahraman Türk insanına Allah'ın kesin vadinin bir muştusu, bir müjdesi: Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
    İnsanlar bilir ki Allah'ın vaadi haktır ve elbet vuku bulacaktır...
    Bir parça toprak uğruna kadınıyla erkeğiyle alçak düşman ile çarpışan nice yiğitler cihat için hürriyet için istiklal için ve istikbalimiz için yardan, evlattan, gerekse yurttan ayrı kaldılar, can verdiler, can aldılar. Ama o hain düsmana asla geçit vermediler. Harp meydanlarında vatan müdafaası için al sancakla göğüslerini siper ederek şehadete yürüyen milletime güzel günler doğacaktır inşallah.
    Toprak sadece bir kara parçası değil ki milletimin gözünde. Bu toprak yüce İslam'ın ve medeniyetin toprağı. Müdafaası, elbette ki nice büyük mükafat sebebi ve de Hakk'ın katında gelecek o güzel bahar günlerinin tatlı bir habercisi...
    Dusmana karsi adeta etten bir siper olan tüm sehidlerimizin ruhu şad ola insallah. Rabbim sehadetlerini kutlu eylesin.


    👉20-Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Bir önceki mısrada Allah'ın vaadinin doğacağına olan inançtan burada da bu vaadin yakın olduğuna dikkat çekiyor şair. Allah'ın vaadinden bu kadar emin olmanın hak yolda doğru iş yapmakla alakası var. çünkü ayette; "kendini bilen rabbini bilir" diyor Allah. Kendini bilen ne yaptığını ve ne yapması gerektiğini bilen aklı selim bir millet vardı gövdesini vatana siper eden. Allah'ın vaadide küffara siper olanlar için açıktır. Bu dünya da da ahirette bu vaat geçerlidir. Bu siper sayesinde Rabbim bizi tekrar vatan sahibi kıldı. Hamdü senalar olsun. Unutmayın ki İstiklâl Marşı o günler için değil bugünler için de yazıldı. Toprağımıza yapılan hayasız akınlar hiç bir zaman bitmedi. Sosyal, kültürel, teknolojik, eğitimsel, sağlık gibi her alanda bu akınlar devam ediyor. Allah'ın vaadi de bitmiş deği. Bu akınlara aklıyla, iradesiyle, duruşu ve tavrıyla siper olanlar için Allahın vaadi kimbililr yarından da yakındır.


    👉21-Bastığın yerleri «toprak! » diyerek geçme, tanı!
    👆22-Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

    İstiklal şairimiz M.akif bu iki dizeyle millete sesleniyor:Bastığın yerileri toprak deyip geçme tanı düşün altında binlerce kefensiz yatanı diyor. yani üzerinde yaşadığımız kara parçası bizler için yalnızca bir toprak değildir,bu toprağın her bir zerresi zamanında şehitlerimizin kanıyla ıslanmış,onların bir nevi mezarı olmuştur. Ve onlar bu mezarda maddi anlamda düşünürsek kefensiz yatıyorlar fakat biz biliyoruz ki dünyada bir mezarları olmasa da Allah katında en güzel saraylarda yaşıyorlar çünkü Yurdumuzun her bir tarafı düşmanla çevriliyken atalarımız hiç gözünü kırpmadan bağımsızlık için şehit oldular bizlere bu vatanı bıraktılar.peygamber efendimiz buyurmuştur ki vatanını savunurken ölen şehit olur. Öyleyse bizlerin de her daim bu yüce insanlar aklmıza gelmeli ve bizler için yaptıkları fedakarlıkları unutmamalıyız.


    👉23-Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı

    Her mısrasında derin, ulvî, kıymetli hakikatler yatan, milletimize nasip olmuş, rahmetli Mehmet Akif Ersoy'a, Cenab-ı Hak tarafından yazdırılmış, okuduğumuzda ya da dinlediğimizde bizi etkisi altına alan ve tüylerimizi ürperten aziz şiirimiz, marşımız, her şeyimiz...
    Bizi, biz yapan şey, İstiklâl marşımız...
    Kendimce yorumladığım 23. mısraya gelince;
    "Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı"
    "Sen şehit oğlusun"; " kimsin sen?" sorusunun cevabı sanki, "sen" zamirini kullanıp, topluma vurgu yapıyor, bizim kim olduğumuzu bize kibarca bildiriyor; sen şehit oğlusun; sen değersiz değilsin, senin ataların değersiz değiller, şehitlik mertebesine erişmiş bir atanın çocuğusun; oğlusun, kızısın... : Kendine yakışmayacak bir şeyi yapma, kim olduğunu bil, haddini bil, yerini bil, atanı utandırma... "İncitme, yazıktır, atanı" Bir ata nasıl incinir, nasıl yazık olur o şehit cedde? Değer verdiği şeylerin, uğruna öldüğü şeylerin kıymetsiz hâle gelmesi değil midir inciten, yazık eden şey? Değerler... Toplumu toplum yapan şeyler... Değerlerin değersizleştirilmesi.. Değerlerine sahip çıkmayan bir nesil, atasını yalnızca incitmez, nankörlük de eder, belki hakkına bile girer... Değer dediğimiz şey nedir? Atalarının uğruna şehit oldukları cevherler.
    Din, değerin belirleyicisidir. Dinin bize öğütlediği şeyler bizim değerlerimizdir. Dinine sahip çıkarsan değerlerine de sahip çıkmış olursun, o ataya lâyık bir evlat olursun. İşin özü kanımca, "Dinini incitme, değerlerini yok etme ki atan da incinmesin, sana da yazık olmasın." demek istiyor sanki.
    Allah bize anlamayı ve yaşamayı nasip etsin.


    👉24-Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.

    Kimine göre bir toprak parçasıydı sadece.
    Kimine göre paha biçilemez bir mücevher.
    Ama vatan millet demekti.
    Vatanı olmayanın milleti de olmazdı.
    Milletsiz vatan da, vatan olmazdı.
    Çünkü vatan namustu, şerefti.
    Bu şeref ki aziz milletimizin kanıydı.
    Vatan uğruna dökülmüş o kutsal kan.
    Ve yine o vatana sahip çıkacak olan da
    O aziz milletin evlâtlarıydı.
    Vatan; onu parsel parsel satanların değil,
    Uğruna can verenlerindir.
    Sahipsiz vatanın batması haktır,
    Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır.


    👉25-Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?

    Buradaki teşbih(benzetme) sanatı ilk göze çarpan unsur. Vatanı cennete benzetiyor şair. Burada vatanın cennete benzetmesini toprağı verimli, iklimi çeşitli, havası, suyu bol olduğu için demiyor sadece akla yalnızca bunlar gelmemeli, bunlar vatanın maddi özellikleri. Biliyoruz ki cennette iyi insanlar olacak o iyi insanların bir kısmı ahiret yurduna bu topraklarda göç etti. Onların bu topraklarda yaşamış oluşu bu vatanı manen de cennete çevirir. Çünkü bu topraklar çok güzel insanları bağrına bastı. Toprağımız o iyi insanların hikmeti, hikayesi ve mezarları ile dolu. Hakeza toprağı sıksan şehit fışkıracak. Bunlar da bu vatanı cennete çeviren kıymetlerdir. Ve Müslümanlar için bir hayat sürme alanı olarak elimizde kalmıştır. Bu cennet vatanın kıymetini ne yazık ki unutuyoruz daha kötüsü küffar bu cennet vatanın kıymetinin halen farkında ve onu bizden almak için birçok faaliyette bulunuyor. Bu yüzden mısradaki ilk kelime olan "Kim" e cevap vermek istiyorum. Herkes bu cennet vatan birşeyler feda etmeye hazır. Kafirlerde hazır. Bu cennet vatan için can vermeye her vakit hazır olmalıyız. Unutmamalıyız ki bu topraklar için hazır olan bilenenler pay kapma hevesinde olanlar var.


    👉26-Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!

    Hepimizin malumudur ki; I. Dünya Savaşı’nda okullara gidecek öğrenci dahi kalmamıştır ki öğrenciler bile savaş meydanlarında kahramanca çarpışmıştır. Vatanımızda genci yaşlısı binlerce şehitler verilmiştir. Sadece 1.Dünya Savaşı’nda değil; bu topraklarda her zaman bu topraklar için şehitler verilmiştir. 1453’e gitsek İstanbul’un her yeri nime’l-ceyş doludur. 1071’de bu toprakların kapılarını bizler için açan nice şehitler vardır.

    Şüheda= şehitler demektir. Şairimiz diyor ki : “Ülke topraklarımızı sıksak şehitler fışkırır” Şehit fışkırır demiyor ‘şehitler’ fışkırır, diyor. Üstelik bu kelimeyi hem cümle başında hem cümle sonunda kullanarak vurguluyor ; şehitler fışkıracak toprağı sıksan şehitler(fışkıracak). Şehit kelimesi çoğul olarak iki kere cümle içinde kullanılması (bence) şu manayı veriyor “Bu topraklar için canını veren milyonlar vardır, bu topraklar için nice kanlar akmıştır.”

    Bizlere gelince her karış toprağında şehitlerimizin kanı olan şu vatan toprağında yaşarken bir durup düşünmektir. Bunca insan niçin bu topraklar için kan döktü?! Kendilerinden sonra gelecek bizler için nasıl bir ülke bırakabilmek için canlarını verdiler?
    Bir de hamd bırakayım şuraya : Hamd olsun Allah’ım bu ülkeye, bu vatana, bu topraklara, bu millete.


    👉27-Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hudâ,

    İnsanlar vatanı için elinden gelen her şeyi verirler . Canlarını bu uğurda feda etmek onlar için çok büyük bir onur olur . Ve Allah ' ın bu uğurda onların canlarını veya diğer bütün varlarını alması onlar için çok güzel bir duygudur .


    👉28-Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

    Buradan anlamamız gereken bir kaç gerçek var :
    1-Dünyada Türkiye'den başka bir öz vatanımız yok
    2- ata toprağımız falan da yok! Moğolistanın çorak toprakları bizim ata toprağımız falan değil
    3- bizi tek Vatanımız olan Türkiye'den uzaklaştırmak için hem savaşta, hem masada hem de eğitim öğretim hayatında uzaklaştırma hevesi güdenler durmuyor.
    Bizim buradaki vatanımızdmn gideceğimiz tek Vatanımız Ahiret yurdudur. Allah kıyamete kadar bizi vatanımızdan cüda (uzakta) etmesin. Bir Türk, bir şehit torunu böyle dua eder ve bu dua için yaşar. Bu dua aynı zamanda fırsattır, bu dua dille değil tavırla yapılır. Bu tavrı göstermeyenler kendini belli ediyor. Fark etmek sizin kabiliyet ve algınıza kalmıştır.
    Buraya kadar nicel Cüda'dan yani uzaklıktan bahsettim. Mısra o kadar güzel ve derin ki.. uzaklık iki şehir yada iki insan arasındaki kilometrelerden ibaret değildir. İki gönül, iki kalp arası mesafeler de uzaklıktır. Uzaklığın en kötüsü de Rabbe olanıdır. Toprağımızın bir ruhu var, bir kalbi bir maneviyatı var. Bunlara olan uzaklık kilometre ile ölçülemez. Bu toprağın sevdası, şuuru ve ruhu ile yopurulmayan insan da bu vatana Cüda'dır yani Uzaktır.
    Allah'ım bizi bizi bu topraklardan ruhen ve bedenen uzakta bırakma. Uzaklaştırmaya çalışanlara fırsat verme.


    👉29-Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:

    Şair 29. Mısrada samimi bir duayla ruhi bir gayeyle kıt'a'ya giriş yapıyor. Çünkü o namahrem el değdiğinde Türk milletini ve Türkiye'nin ruhunda bozulmalar yıpranmalar meydana gelecektir. Bugünler bu mısranın önemine dikkat çekmek için önemli. Ülkemizin milletimizin başına gelenler, bölğnmeler ayrışmaşar hep o namahrem elin tüm hayatımıza müdahale etmesiyle oldu. Biz bu müdahaleye gönüllüce razı olduk. Eğer İstiklâl Marşı raflanmamış olup da anlatılsaydı. Tarihimize, şuurumuza uzanan o eli püskürtebilir hatta kırabilirdik. Geç kalmış da sayılmayız. İstiklâl Marşına kulak verip o eli ve uzantısı olan parmaklarını farkedip tek tek vücudumuzdan (vatanımızdan, Kimliğimizden, hayat tarzımızdan..) ayırmalıyız.


    👉30-Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;

    Ma'bed in kelime anlamı ibadet edilen yer olarak ifade edilir. Bu mısrada Mehmed Akif Camileri mescitleri kastetmiyor sadece. Biliyorsunuz ki biz Müslümanlar için yeryüzü bir mescittir. Buradan yola çıkarsak vatanımızın tamamı bizim için bir Ma'beddir. Atalarımızın vatana verdiği değer kattığı anlam burada yatıyor. O bir toprak parçası değil Ma'bed'dir gören göze, işiten kulağa, hisseden kalbe..

    Ma'bedin göğsü diyor şair. Burada göğüsten kasıt kalptir. Uzuv olan kalp değil tabiki. Kur'an daki anlamıyla tam bir kalb'dir. Yani orayla hisseder, onun sesini dinleyerek Hakk'la hakikati görebilir. Eğerki bu kalbe namahrem el değerse o kalp gözü kapanır. Akif'in burada bahsettiği namahrem el kafirin fikridir, yaşayışı, davranışıdır. Eğer ki o Ma'bedin kalbine namahrem el değerse. O Mabed anlamını yitirir, o Mabed değerini kaybeder ve parayla ölçülen bir maddeye bürünür.


    👉31-Bu ezanlar -ki şehâdetleri dînin temeli-

    Şehadet etmek yani şahitlik etmektir. Yani bir şehirden ezan sesi geliyorsa ezan o şehrin İslami bir yer olduğuna şahitlik eder.
    Biliyoruz ki Sakarya savaşı öncesinde bir çok bölge işgal altında kaldığı için ezanlar sustu hatta Çanlar çalınmaya başladı. Konuyu açıklamak için Pek bilinmeyen ama İsmet Özel'in dedesinden öğrendiği bir marş vardır:
    Ezan sesi duyulmuyor/ Haç dikilmiş minbere/ Kafir yunan bayrak asmış/camilere her yere/ Öyle ise gel kardeşim / Hep verelim el ele/ Patlatalım bombaları/ Çanlar sussun her yerde.
    Çanları susturduk bu toprakların İslam diyarı olduğunu tekrar Türkiye karasında ve semalarında yankıbula gelen ezan bunun en büyük şahididir. Coğrafyamızın bilhassa vatanımızın Dar'ül İslam olduğuna şahitlik eden ezanın kıyamete kadar yankılanması duasıyla..


    👉32Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.

    Asırlardır, ezan duymamış kulaklara ezan duyurmaktı Türk'ün ülküsü. İslamı her beldeye yaymaktı. Tek hedefti Allah'ın adını her yerde duyurmak. Başardık da bunu. Her şeyini buna adamış milletin yurdunda, semalarda, O'nun adı duyulmalı değilmiydi zaten? Bakın ne diyor Süleyman Şah: "Bu topraklarda ezan sesinin işitilmediği şehir komadan bu dünyadan göçersem gözlerim açık gidecek." Âkif bunu dile getirmiş bence. Tek ülküsü bu olan millet, tabiiki semalarında ezan sesini inletecekti.
    Bu yüzden ülkede belli kesimi rahatsız eden ve kaldırılması istenen bir mısradır zaten. Ama bilmiyorlar ki, ezan sesini susturmak ile bayrağı indirmek hemen hemen aynı şeydir. Zira o bayrak, bu ezan için şehit olanların kanını taşır. Ki millet olarak ezansız tam 18 yıl geçirdik, bunun acısını da biliyoruz, ezana sahip çıkmalıyız. Ve o ezan semalarımızda inlesin diye, gerekirse canımızı da vermeliyiz.


    👉33-O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşı

    SECDE
    - Kainatın özü
    - Varlığın tek gayesi
    - Yaradılışta ki hikmet...
    Her şey; Yüce Allah(cc)' ın
    "Âdem’e secde edin!" (Kehf Suresi 50. Ayet)
    emriyle başladı. Melekler bu emri bi hakkın yerine getirmenin gayreti içinde rızayı ilahi şerbetini kana kana içtiler. Fakat içlerinden biri vardı ki, içmekten kendini mahrum bıraktı. Kimdi bu nasipsiz! Yaradılışı dumansız ateşten, cin taifesinden ŞEYTAN. Peki Yüce Allah(cc)’a hiç isyan etmemiş miydi? Reddedemeyeceği (Gururuna dokunmayan, Kibrini azdırmayan) teklifler alıyormuş gibi aldığı emirlere itaatleri vesilesiyle melekler katına yükselmiş ödüllendirilmişti. Fakat bu sefer ki emir başkaydı. Hiç öncekilere de benzemiyordu. Ve Benlik damarına dokunan bir kibirle küstahça dedi;
    "Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan" (Araf Suresi 12. Ayet)
    aklınca zekasını konuşturmuştu. Bilemedi, anlayamadı, düşünemedi, düşünemezdi de. Aklı tutulmuş sefiller gibi takıldı zahirine, anlamını idrak edemedi. Oysa ateş yok edici, toprak var ediciydi. Bilemedi...
    Rabbinden ümidini kesmenin verdiği rahatlık içinde yine dedi;“onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım." (Araf Suresi 17. Ayet)
    Kendi kabahatini insana vermiş, yetmemiş kadere yüklemişti. Artık insan (bizler) en büyük düşmanıydı. Önümüzden, arkamızdan, sağımızdan ve solumuzdan kuşatılmıştık ki, Yüce rabbimiz imdadımıza yetişdi ve kurtuluşumuza; Aşağı (Secde) ve Yukarı (Dua) ‘yı vesile kıldı.
    Kalbinde açan iman gülünün kokusuyla gönlü hoş muhabbetle dolu mehmetçiğimizin anlı secdedeydi. Yüce yaratıcısına karşı haddini de bildi vazifesini de. Küffarlara boyun eğdiren güç bu kutlu tevazu, kulluk şuuru ve bilinciydi. Kalplerinde ki iman yüklü bulutlar düşmanların üzerine bir şimşek gibi çakıvermiş hadlerini bildirmişti. Şanlı Türk askeri büyük bir tevazu ile boyun eğdi haddini bildi. Allah da düşmanlarına boyun eğdirdi, hadlerini bildirtti.

    Tarihimiz, Geçmişten bir nişane, geleceğimiz için bir ders niteliğindedir. Günümüz islam aleminin bu dersi alabilmesi ümidiyle...


    👉34-Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,

    Merhum Üstad Mehmet Akif şehit askerlere hitaben sesleniyor bu mısrada. Toprağın altında ki şehitlerin üzerinde ki cerehatından( yaralarından) çıkan kan ruh olarak yükselip gökyüzüne çıkar.
    Akif' in İstiklal Marşında Allah'tan dileği; şehit kanlarıyla sulanan vatan topraklarında, işgal ve savaş boyunca memleketin aldığı tüm yaralardan boşalan kanlı yaşlar, boşa akmamış olacak, şehitlerin ruhları ezan sesiyle Arş' a yükselecektir .

    "Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın…
    Mehmet Akif, son günlerinde, hasta yatağında yatarken kendisine İstiklal Marşı için,
    “Acaba yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” diye bir sual sorulmuş. Akif'in şu cevabı, bu marşın neyin destanı, neyin mahsulü olduğunu anlatacak bir vecizedir:“O şiir bir daha yazılamaz, onu ben de yazamam; onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın.”


    👉35-Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım!

    Na'şım;demek kefene sarılıp mezara konulan ölü demektir.
    Mücerret ise soyut demektir.
    Ruh-i mücerred; "Soyulmus, çıplak, gözle görülmeyen soyut ruh manasındadır.


    İstiklale kavuştuktan sonra ölü bedenlerin dahi canlanmasının ve bu olaya sevinmesi ihtimalinden mahseder.
    Bu mısra aynı kıtanın diğer üç mısrasında olduğu gibi bir şehidin ağzından söylenmektedir.
    Burada ahiret günündeki diriliş fışkırmak ifadesiyle kuvvetlendirilmistir.
    Ruhun mücerret olarak nitelendirilmesi de şehide ait olmasından dolayıdır.
    "O zaman cesedim, bir ruh gibi fışkırarak göğe çıkar "


    👉36-O zaman yükselerek Arş’a değer, belki, başım.

    Bu mısrada "yükselmek" kelimesi fiziken değil, manevi olarak yukselmekten bahsetmektedir.. Miraç hadisesinde Efendimiz SAV Allah-u Teala'nın katına yükseltilmiş, orada Rabbiyle perdesiz, aracısız konuşmuştur. Orada Efendimiz SAV'e beş vakit namaz emredilmiş, Bakara Suresi'nin son ayetleri (Amener rasulü) nazil olmuştur. Hz.Ebubekir'e "sıddık" ünvanının verilmesi de yine bu olay sonrasında gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Türk kültüründe yükselmenin (miracın)farklı ve özel bir yeri vardır.

    Şair bu mısrada "başının arşa değmesi"nden söz ediyor. Niyeti şüphesiz ki arşı aşmak değil, arşa başını değdirmek. Cebrail(A.S.)'in Peygamberimizi Allah(C.C.)'ın huzuruna getirirken belli bir sınırı geçmediğini, Efendimiz SAV'in sorusu üzerine de "Buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım" diye cevap verdiğini biliyoruz. Akif bu mısrada haddi aşmayanlardan olduğunu göstermek adına zirve noktasının ancak "arşa değmek" olabileceğini söylüyor. Ruh-u mücerred, miracını sınıra kadar önüne çıkan engelleri, bentleri aşarak tamamlıyor, sınıra gelince de Cebrail teslimiyyeti gösteriyor.
    Mahlûkun Hâlik’ine ittibaında “secde” arşa değecek kadar yükselişin adıdır.


    👉37-Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

    “Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal! “Diyerek büyük vatan şairi Mehmet Âkif Ersoy bağımsızlığı belirtiyor. Ve şanlı bayrak sen de artık şafaklar gibi al renginle göklerde hür ve mesut olarak dalgalan. Özgürlük ve istiklal ülkemizin hakkıdır ve her zaman da olacaktır. Türk bayrağı göklerde her zaman dalgalanacaktır.


    👉38-Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

    Bu uğurda dökülen kanların hepsi bayrağa, bağımsızlığa helal olsun demektedir. "Bu ülke için hürriyet ve istiklal için girdiğim savaşlardaki tüm kanlarım sana helal olsun hakkım da kanımda sana helaldir sen ancak dalgalandıkça bizim dökülen kanımız helaldir'' demektir.
    Bayragımız dalgalanmadığı takdirde; bu vatan ''müslüman'' vatanı olmaktan çıkarıldığı takdirde bizim de hakkımız bizden sonrakilere helal değildir.


    👉39-Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:

    Türkler tarih boyunca büyük mücadeleler vermiş, dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurmuş, en büyük savaşlardan yaralansa da canı çok yakılsa da ayağa kalkmış ve kanla boyanmış o muhteşem bayrağı hep yüksekte tutmayı başarmıştır. Ne kadar çok şehit verilse de toprağın her karışı kanla sulansa da Rabbimiz Türk milletinin yok edilmesine izin vermemiştir ve bunu İnşaAllah kimse başaramayacak. M.A. Ersoya yazdırılan bu mısrada türk milletinin sonsuza kadar yıkılmayacağının ve yok olmayacağının müjdesi verilmiştir. Türklerin seçilmiş olduklarının birçok göstergesi vardır. Türk milletinin İslam'a girdikten sonra yüzyıllar boyunca İslam'ın bayraktarlığını yaptığını biliyoruz.Türkler İslamın yayılmasında öncü olmuşlardır ve olacaklardır.Türkler Osmanlı döneminde İslam aleminin hamiliğini yapmıştır. Peygamberimiz'in (s.a.v.) türklerle ilgili birçok sözü vardır. 'Türklerin dilini öğreniniz, çünkü onların uzun süren hakimiyyetleri olacaktır'. 'Onlar dünyaya iki kez hükmedeceklerdir', ' Türklere dokunmayın' sözü, bu milletin İslam'ın güçlenmesine yapacağı katkıya işaret olabilir. Bu sözlerden en bilineni ise şudur: “İstanbul elbette feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur”. Hz. Peygamber’in övgüsüne mazhar olma gururu türk milletine aittir. Allah bu şanlı bayrağı dünya durdukca dalgalandırsın İnşaAllah.


    👉40-Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyyet;
    Ezelden beridir hür yaşayan bayrağımın özgürlük hür olmak hakkıdır...


    👉41-Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin İstiklâl

    Son dokunuşla Mehmet Akif Ersoy marşı çok güzel özetlemis
    Mısranın 'Hak' kavramının iki manaya geldir;
    İlk anlamı: Allah manasındadır ki devlet ve millet ona (Allah'a) göre düzenler.
    İkinci anlamı ise: adalet ve hukuktur..
    Bağımsızlık, allah'a inananların en büyük hakkıdır.
    Türk milletinin Allah’a olan inancı ve bağlılığıyla İstiklal Savaşını kazandığını ortaya koyuyor.
    Bu ülkenin hürriyet ve istiklal hakkıdır, her zaman da var olmaya devam edecektir.

    @0000001 Eylül Türk sallapatti Mir'ât-ı Cünûn ~ DİLHUN ~ Slh DAMLA @lilithintorunu amak-ı hayal Ruh-u Revan Ben Hakimim Masum Bey Rumeysa Uzun Sevgi Kervancı
    Tekinsiz Ludovica N. Kübra Gözüdik @yildizmavi (AyBüke) (Salim) Sevgi Kervancı