• 144 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Şubat 2019... İstanbul bembayaz bir kar örtüsünün altında dinleniyor... Bugün çok daha az kişi ayak basıyor sokaklara, kaldırımlara... Daha az araba geçiyor, daha az korna çalıyor caddelerde... Bir Pazar günü... Dışarıdaki beyaz örtüyü üzerime çekip şehir gibi dingin, sessiz sedasız yaşamak istiyorum bugünü... Böyle bir günde yapılacak iki güzel şey var; kitap okumak ve türkü dinlemek... Ben ikisini de yapıyorum. Parayla pul gibi, evle araba gibi, makamla koltuk gibi ayrılmaz bir ikili benim için... Artık kim hangisini tercih ederse... Çünkü mutluluk vaad ediyor her biri... Benim adresim belli... Her neyse...

    Neşet Baba öyle bir giriyor ki bozlağa, masamdaki yeni demlenmiş çayın bardağı titriyor yanı başımda... Çay kaşığı ritim tutmaya başlıyor dayanamayıp...

    "Bir yaratmış Allah tüm insanları
    Ayrılık insanın sözünden olur
    Ayrı görme gel şu insanoğlunu
    Her niyet kişinin özünden olur"

    diye başlıyor bozlak... Dışarıdan baksan dört mısra, içeriden baksan 400 kulaç dibi okyanusun... O kadar derin işte... Ben daha kelamın kerametine eremeden Neşet Baba bir oktav daha çıkıyor yukarı... Belli ki dibini gösterecek bana o engin deryanın;

    "Güneşi bir kuvvet karartır mı hiç
    Allah sevmediğini yaratır mı hiç
    İnsan olan insan darıltır mı hiç
    Haksızlık haksızın yüzünden olur"

    Aslında tam burada satırlarımı sonlandırıp veda etmeliyim size... 'Kitabın incelemesi nerede' diye soranlara da, 'yazdım ya işte yukarıda' demeliyim tek kaşımı kaldırıp, bilmiş bir edayla... Okumadınız mı?

    Böyledir işte bazen... Arayıp da, bir kütüphane arşınlayıp bulamadığınız şey, bazen bir bağlamanın telinde, bazen bir nağmenin tınısında, bazen bir kitabın sayfalarında çıkıverir karşınıza... Ya da 80'lik bir ninenin dilinden düşüverir önünüze; siz hesap kitap yapıp, excel tabloların içinde kaybolup, istatistik biliminin altını üstüne getirip de işin işinden çıkamadığınız zamanlarda nineniz "Gurkun cücüğü güzün sayılır" deyip kurtarır sizi karanlıktan:) öyle bir şeydir işte...

    Yok ama, bu kadar erken veda etmeyeceğim... Dışarıda yağan karın, önümde kıpraşan kelimelerin, gönlümü titreten ezgilerin arasında oradan oraya sürüklendiğim şu anı uzatabildiğim kadar uzatacağım...

    ----------------------

    Bir yılı geçti 1k'da süregelen yolculuğum... Mehmet Y. hocamla tanışıklığımız da aynıdır aşağı yukarı... 1k üzerinde devam eden muhabbetimizin dışında yüz yüze tanışma, kısa da olsa sohbet etme şansım da oldu kendisiyle... İlk Aytmatov kitapları tanıştırdı bizi. Kendisini takip eden herkes onun Aytmatov hayranlığını iyi bilir zaten... Cengiz Han'a Küsen Bulut'un Abutalip Kuttubayev'idir o bizim için... Biz onu öyle kodladık zihnimize... O da yazdığı her kitabında, incelemesinde sağolsun ne kadar yerinde bir müşabehet (benzerlik) olduğunu kanıtladı her zaman...

    Nihayetinde, ben Mehmet hocamı o günden bugüne hep 'iyi' bildim... Dikkatinizi çekerim, tanıdım demiyorum. Tanımak bambaşka bir aşama çünkü... Öyle bugünden yarına olan bir şey değil... Sürekliliği olan ve var olduğumuz sürece varlığını devam ettiren bir süreç... O yüzdendir ki, cenaze namazlarından önce tabutun başındaki imam bile merhumu/merhumeyi 'nasıl tanırdınız' diye sormaz. 'Nasıl bilirdiniz?' der... Öyle ya, insan bazen kendini bile tam manasıyla tanıyamıyor, kaldı ki onu dışarıdan tanımak öyle kolay bir iş olsun...

    Evet, iyi bilirim Mehmet hocamı... İyi sıfatının altının bu kadar boşaltıldığı bir dünyada birine sadece 'iyi' demek eksik bir anlatımmış gibi gözükse de aslında olması gerekendir. Mehmet hocam da zaten sık sık bunun altını çizmiş kitabında... Ben de kitaptan öğrendiğime sadık kalıyorum o yüzden:)

    O, insanların bu kadar az sevildiği bir dünyada inatla insanları sevmeye devam eden, kendi hikayesi ile insanların hikayesini buluşturup harmanlayan, başka bi ifadeyle kendi hikayesi, insanların hikayesini yazmak olan değerli bir yazar...

    Mehmet hocamın 'insanları' da çoğu zaman onun gibi bakıyor dünyaya; acısını içine gömüyor, umuda sarılıyor, yaşamın kutsallığına, özündeki iyi değerlere, yani yaşamanın kendisine inanıyor ve güveniyor... Çünkü o umut ve güven olmasa bugün ne Aida'nın, ne Ceylan Maaruf'un hikayeleri öğrenebilir, ne de onların hikayesini yazan Mehmet Yılmaz'ı tanıyabilirdik... Onların sesini bize kadar ulaştıran şey, işte bu umudun ve sarsılmaz güvenin mavi otobüsüdür...

    -----------------------

    Tam olarak tarihini hatırlamıyorum ama temizinden bir 10 yıl olmuştur bir şehirlerarası otobüse binmeyeli... Kendine has bir atmosferi vardır o otobüslerin, sanki bazı şeyler sadece o otobüste yaşanabilir, o otobüste gerçek değerini bulabilirmiş gibi... Genç dostlarımız bilmez belki, benim ilk gençlik yıllarımda özel bir hazırlık isterdi uzun otobüs yolculukları... Yolculuk için 60'lık, 90'lık kasetler doldurulur, yolda müziksiz kalmamak için 'Walkman'lere yedek piller tedarik edilir, yolculuğa özel kitaplar seçilir öyle çıkılırdı yolculuğa... Şimdi bile televizyonda, radyoda falan bazı şarkılara denk geldiğimde eski otobüs yolculuklarım canlanır gözümün önünde... Öyle yer etmiştir zihinde bu yolculuklar... Şimdi size bir kasa kakaolu Top Kek alıp versem, otobüsteki kekin lezzetini asla vermez mesela:) Eğer otobüste uyuyamayan tayfanın içindeyseniz, muavinin televizyonda açtığı 3. sınıf karate filmini bile Nuri Bilge Ceylan filmi gibi dikkatle seyredersiniz... Kısacası, başka bir tattır bu otobüs yolculukları...

    O yüzden, Yola Düşen Gölgeler'in bir şehirlerarası otobüste geçiyor olması, biraz da nostaljik bir etki bıraktı üzerimde... Daha bir yakın hissetim kitabı kendime...

    Tabii ki sadece otobüsün kendisi değil, yolcuların hikayesi de oldukça tanıdıktı... Tanıdık derken, evet bir çok hikayeyi bizzat tecrübe etmedim belki ama tarihi, coğrafi, kültürel bir tanışıklık vardı aramızda mutlaka... Hatta daha çok bilgi sahibi olmam gereken ama derinine inmeden sadece yüzeysel olarak bildiğim bazı hikayeleri okudukça kendime kızdım... Mehmet Hocamın Tuna'nın Türküsü kitabını okurken de uyarmıştım kendimi bu konuda, şimdi ise bir uyarıdan da öte, bir görev belledim bu konuyu... En yakın zamanda ait olduğum coğrafyaya ait çok daha kapsamlı bir araştırma yapacağım... Açık söylemek gerekirse, kitabın bana en büyük kazanımlarından biri de bu oldu...

    Bu tanıdık hikayeler bir yandan da zaman ne kadar değişirse değişsin insanın kötülüğü sahiplenme hevesinde asla geri adım atmadığı gerçeğini ve bu kötülüğe farklı farklı kılıflar uydurma çabasını bir tokat gibi çarptı yüzüme... Geçmişte ya da günümüzde yaşanmış öyle hikayeler okudum ki, bu hissiz, bu kalpsiz, bu ruhsuz dünyada acaba benim ne kadar payım var diye düşünmeden edemedim... Çünkü benim kişisel görüşüm odur ki, mutlak kötülüğün kara bulutları bu kadar çökmüşse üzerimize, o obur bulutları besleyen kara dumanın bir parçası da mutlaka benim evimin bacasından çıkıp karışmıştır oraya... Çünkü bilirim ki, kötülük yapmak kötülerin işidir, ancak kötülüğe duyarsız kalmak, iyi olduğunu iddia edenlere has bir durumdur... O yüzden, kahrolsun bu kötüler naraları atıp kenara çekilmeden önce, kendi payının hesabını da ödemelidir insan...

    ---------------------

    Hikayelerin içeriğine ayrı ayrı girmeyi tercih etmedim özellikle... Çünkü bana göre kitapta tek ve büyük bir hikaye vardı; o da insanın kendi hikayesiydi... Çünkü iyilik de kötülük de, savaş da, barış da, vahşet de, merhamet de kaynağını tek bir canlıdan, insanın kendisinden almıyor mu?

    İşte Neşet Ertaş'ın bozlağındaki "Bir yaratmış Allah tüm insanları" dizesi bu noktada daha bir anlam kazanmıyor mu? Bir yaratılan insan, nasıl oluyor da bine bölüyor kendisini? Ve nasıl oluyor da bine böldüğünü, çarpık inanç ve ideoloji kılıfları içinde tekrar bir edeceğiz vaadiyle gözünü dahi kırpmadan yakıp yok edebiliyor?

    Her şeye rağmen 'adalet' diyor kitabın insanları... 'Geç de olsa herkesin adalete ihtiyacı var' diyor... Fani dünyada, ekmek gibi su gibi bir ihtiyaç hem de... Biliyoruz ki, adalet kötüleri asla dünyadan yok etmeyecek ama onların gücünü kıracak zaman içinde... Adalet hayatımıza dahil oldukça terazi her geçen gün daha denk tartmaya başlayacak... Kim bilir, gün gelecek belki de iyilik daha ağır basacak o terazinin kefesinde... Eğer kendi yoluna düşen gölgesinden korkan insanlardan biri olmak istemiyorsak bizim de bir an önce safımızı seçmemiz, bir başkasının, hatta hiç tanımadığımız biri de olabilir bu, adalet mücadelesine de kendi adalet mücadelemizmiş gibi sarılmamız gerekiyor.

    Evet sevgili 1k dostları... Her başarılı kitabın arkasında bir yaşanmışlık vardır... Mehmet hocam, kendi yaşanmışlığından süzdüklerini zihin dünyasının kadim güneşi olan edebiyatın ışığına tutmuş ve bizi bu ışıktan yansıyan gölgelerin acı/tatlı hikayeleri ile baş başa bırakmış... Sizler de kitabı okuduğunuzda bu gölgelerin arasında elbet kendi gölgenizi de bulacaksınız... Bindiğiniz mavi otobüsün yolunun iyiliğe ve aydınlığa çıkması dileğiyle...

    Herkese keyifli okumalar dilerim...

    https://www.youtube.com/watch?v=e-s7UbCwOf4
  • 639 syf.
    ·9 günde·10/10
    "O gün bugündür,Dikenlidüzü,Çiçeklideresi,Menekşe,Yanıkören köylüleri ve biltekmil öteki Toros köylükleri toprağa saban atmazdan önce giyinirler kuşanırlar düzlüklere koyaklara,ovalara çıkarlar, çakırdikenlerinden ,karaçalılardan kevenlerden devedikenlerinden büyük öbekler yığarlar,köyün en yakışıklı delikanlısıyla en güzel kızı öbeklere ateş verirler..."
    İnce Memed serisi bitti,bitmez olaydı Hürü Ana gibi kargış edesim geldi keşke beş ve altıncı kitaplar da yazılsaydı da bayram etseydi şu fıkara okurlar.
    İnce Memed serisi bir insanlık timsalidir.Kötülere karşı verilen savaş biter mi?Kötüler biter mi?İyiler ve iyilik tükenir mi?Anadolu toprağı böyle bereketli olduğu sürece İnce Memedler bitmez ve fıkaralar gün gelir kazanır.Çünkü fıkara çok zenginler,ağalar az...
    .
    .
    Bazı kitaplar hakkında yazmaya değer söz olmuyor bu kitabaysa ne kadar övgü yağdırılsa okyanus damlaları tekmil övgü olup kalemden damlamasa bana kalsa yine de yetersizdir.Bence bu kitabı okuyacak olanlar oturup bir düşünsün "Ben bu kitaba hazır mıyım?" bu soruya cevabı evet olacaksa da tekrar düşünsün "içimde bir kurt var mı?" diye sonra da otursun tadını çıkara çıkara bu destanın seyrine dalsın.Topal Ali,Yel Musa,Ferhat Hoca,Hürü Ana,Anacık Sultan ve de Bayramoğlu ne çok etkileyici karakter sarılı hele dili kitabın diline ne demeli buram buram Anadolu buram buram Toroslar,hatmiler,pürenler...Sanki insan,bitki,böcek her türlü mahlukat toplanmış da kitaba söz olmuş.Sorsalar ki okuduğun en iyi kitap hangisidir diye İnce Memed'dir fakat o bir kitap değil destandır derdim.
    .
    .
    İnce Memed "umut"un kitabıdır.İnsan ki hayatında iyilikle de kötülükle de sınanır fakat kim inkar edebilir kötülüğün tüm çağlarda iyilikten çok nam saldığını...İşte hal böyleyken insanın içindeki başkaldırı ruhunu,umudunu uyandıran bir tür öğretidir bu destan.Keramet insanda,dağda,bitkide diyerek o yalıtılmış öz Anadolu felsefesini kitabın içine o kadar güzel yerleştirmiş ki okurken farkında olmadan değişiyor ve öğreniyorsunuz.Kitap hakkında bildiğim en temel şey şu ki seriyi bitirdiğinizde başladığınızdan farklı bir insan olacaksınız.İyi mi olursunuz kötü mü bilemem bu sizin içinizdeki kurda bağlı.Lütfen hazır olmadığınızı düşünüyorsanız asla okumayın bırakın bu kitap on yıl sonra tam da ihtiyacınız olduğu anda çekip kurtarsın sizi.İyi okumalar...
  • 132 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Ben kimim Lucas ?
    Üstümden bir savaş ..
    Bir bombardıman ..
    Bir makineli uçak saldırısı ..
    Bir tren geçti ..
    Ve dönüp tekrar sana ..
    Soruyorum..
    tekrar sana Claus? Kimim ben ?
    Ya da sen cevapla K harfli şehirde yaşayan K harfli "Klaus" biriniz yanıt verin ..
    Sen bir yazar oldun,olamadın belki de ?
    Ve diğer sen!!! bir şairsin
    Ve ikiniz adına. .
    Ben sadece bir okuyucu olarak hanginizi savmeliyim? ..

    #SPOİLER

    Şimdi kitabi bitirmiş ve üçlemenin özüne inmiş olarak sakin sakin anlatmak gerekirse ..çok zor
    Ilk iki kitabı bir günde müthiş bir heyecan duygusuyla okudum ..gerçekten uzun zamandır böylesine yüreğimde at koşturan bir hikaye okumamıştım ..

    Müthiş sakin bir kitap..
    .. yazımı o kadar sade o kadar sessiz ki .ben deliriyorum o susuyor ..

    Burada ..
    normal insan yaşamından ,savaşla birlikte gelen değişim ,dağılım ,ölüm ve yıkıma geçiş var ..

    Çocuk istismarının pek çok şekli var ..
    Şiddetin en küçük yaştan başlayarak korunma içgüdüsü altında psikopat davranışlara kadar gitmesi var ..
    Saplantı ,takıntı adına her ne derseniz öldürecek kadar bağlanmak var ..
    Sürekli değişen bir "yalan" fırtınası var ..


    Aslolan bir hikaye var .. evet

    Ama..
    Etrafında milyon tane karakter bozukluğu sergilenen bir zaman dilimi var .. her karakter ayrı bir arıza veriyor ..

    Çünkü geçmiş bitmiş yeni bir dönem başlamış "savaş" adı altında her sey patlayan cam gibi tuzbuz olmuş oysa ki kitapta bir kaç satır hariç "Savaş " yok ...

    Belkide bunların hiç biri bu kitapta yok ..??? Tüm bunları ben uydurdum olamaz mı ???

    Kimsiniz ?

    X' in anne ve babası ..
    Hıımm üzgünüm oğlunuz iki gün önce öldü bayan ..
    Bunu söyleyen bir çocuk ,kendi ailesi onu ziyarete gelmediği için diğer insanlara manevi eziyet ediyor..
    yaftası "kötü"
    Peki gerçekten kötü mü?

    Başka bir örnek ..

    "O kadar çirkindim bir o kadar yalnız .."

    "14 asker ona tecavüz ederek öldürdüğüde. .begenilmenin mutlu maskesi var yüzünde .. deniyor .. annesi söylüyor bunu ..
    Sonra da evi ataşe ver diyor "yakın bizi" birlikte ...
    ..Söylenecek..
    ...hiç bir şey kalmıyor
    artık ..
    okumaya devam etmekten başka bir eylem gelmiyor "okuyucu"nun elinden ..

    Savaş ..bütün yaşamsal normların
    Iyilik kötülük kavramlarının ..
    Zamanın , ahlakın ve duyguların yerinden oynadığı bir cehennem .

    Ve savaş biter bitmez normal hayat yeniden akmaya başlamıyor aksine daha büyük bir varoluş kaosu ..
    Kimlik bunalımı. .
    Travma ..
    Ne ararsan üstüne üstüne geliyor ..

    Lucas ve Clausu ve hatta "Klaus" u uzun süre aklımdan çikaramayacağım sanırım ..onlar benim kütüphanemde yerlerini aldılar bile ..

    Agota Kristof çok okunmayan bir yazar olarak "kalmasın"derim açıkçası ..
    çünkü baştan _en sona kadar okuyucuyu sürekli şaşırtacak kadar iyi yazıyor ..
    Bir kitabı daha var Yky basımı Dün
    onu da okumayı çok isterim aldım listeye ..
    Ayrıca bizde yayınlanmamış üç kitabı daha mevcuttur ..umarım birileri basar ..

    Son söz olarak ..

    Kitabın filmi varmış Selman Ç.
    İzlemeliyiz mi ? Bilemedim :))
    https://youtu.be/a-vlh5WOWwY :))
    Bu güzel kitapları bulup getirdiğin için tekrar teşekkür ederim ..

    Dip not ..
    size henüz kitabın asıl hikayesinden hiç bahsetmedim. .

    Iyi okumalar :)

    .
  • 412 syf.
    ·17 günde·Beğendi·10/10
    Merhabalar. Birazdan Yüzüklerin Efendisi serisinin okumuş olduğum 2. kitabını -İki Kule'yi- inceleyeceğim. Ama ondan önce söylemek istediğim birkaç şey var.

    Hepimiz biliyoruz ki 2001 yılının Aralık ayından bu tarihe kadar dünyanın en çok izlenen ve hasılat yapılan, 17 farklı dalda oscar ödülü olan film serisinin uyarlandığı kitaplar bunlar. Bazı kısımlar filmde daha güzel ele alınırken - savaş sahneleri, karşılıklı diologlar vs.- bazı kısımlar ise kitapta çok iyi anlatılmış. - kitabın temelini oluşturan ırkların özellikleri, birçok ayrıntı gibi -

    Lakin taktir edersiniz ki bir kitabın verdiği haz ile filmin verdiği tat bir olamaz. Kitabı okurken hayal gücü devreye girerken , filmi sadece, herhangi bir zihin sörfü yapmadan izleyebiliyorsunuz. Bu yüzden filmi izlemek daha güzel gibi zannedilse da asıl güzel olan tüm bu olayların sizin hayal gücünüze göre şekillenmesidir.

    Velhasıl kelam buradan Yüzük serisinin hayran kitlesine sesleniyorum kesinlikle kitabı okuyun okumamazlık etmeyin zira Yüzüklerin Efendisi serisi bize sadece fantastik bir şeyler anlatmakta kalmıyor bizi Orta Dünya'nın içine alıyor; Birçok dil, ırk, lehçe, kültür ile tanıştırıyor. Ve ne kadar kurgusal birtakım şeyler olsa da genel kültürüm geniştir diyen birinin bunlardan haberdar olmaması ihtimalsiz.


    ORTA DÜNYA NEDİR?
    Hobbitinden tut Entine kadar çeşit çeşit ırka yaşam kaynaklığı yapan, J. R. R. Tolkien'in kurguladığı hayali bir kıtadır.

    Evet konumuza dönebiliriz. Kitabımızın adı İki Kule.

    "Kimde Mordor ile Isengard'ın ordularına karşı koyacak güç var? Sauron ile Saruman'a, iki kulenin birleşmesinin kudretine kim dayanır?"

    İşte İki Kule ismi buradan geliyor.

    Sauron ve Barad-dûr
    ile
    Saruman ve Orthanc.

    İki Kule'de olaylar çok güzel oluşturulmuş, olay örgüsüne hayran kaldım. Yüzük Kardeşliğindeki birlikteliğin aksine ki zaten öyle olmak zorunda zira kardeşlik bozulunca herkes bir tarafa savruldu;

    Gandalf, yüzyıllar öncesinde yaşayan tamahkar cücelerin uyandırdığı gölge ile aleve yani Balrog'a karşı 'YOU SHALL NOT PASS' gibi efsane sözlerle karşı koyarken kadim dünyanın pis iblisi ile birlikte bir çukura düştü.

    Boromir, Merry ve Pippin'i kollarken hain bir ork tarafından öldürüldü. Ve Merry ve Pippin kaçırıldı.

    Aragorn, Gimli, Legolas sonradan bu iki bucukluğu aramak üzere yola koyuldu.

    Onun öncesinde ise Sam ile Frodo nehir kıyısında gruptan ayrılan diğer isimlerdi.
    #38689741

    Yani bu kitapta kardeşlik namına pek bir şey kalmadı kimsenin kimseden haberi yoktu hatta birbirini öldü zannediyorlardı.

    Nereden başlayacağımı bilemedim o yüzden kitabın sıralayışına göre yapacağım bölümlere yorumlarımı.

    Kitabın girişinde, Gondor'un 26. Vekilharcı Denethor'un oğlu Boromir malesef aramızdan ayrılıyor.

    Ölümünden dakikalar önce Frodo, Yüzük'ün akibetini düşünmek üzere gruptan ayrıldığı sırada arkasından gidip Yüzük'ü ona vermesi için birtakım şeyler söylüyor ki en başından beri aklı fikri Yüzükte olan biriydi Boromir.

    #38687892

    Bu sayede, Yüzük'ün kendisi dönek olduğu gibi etkisi altına aldığı insanları da döndüren bir güce sahip olduğunu anlamıştık. Boromir, kaçan Frodo'nun arkasından yaptığına karşı derin bir hüzün duyarken kaldıkları nehir dibini orklar basıyor ve Boromir orada Merry ve Pippin'i korumak üzere kahramanca can veriyor.

    Öldükten sonra o hengamede Gimli, Legolas, Aragorn üçlüsünün, Boromir'i orada bir başına, orklara yem olarak bırakmayıp bir kayığa bağlayarak akıp giden Rauros şelalesinin bağrına bırakmaları beni derinden etkiledi ve üçlünün bu hareketi ayakta alkışlanacak türdendi.


    Aragorn:

    "Ey Boromir!
    Yüksek surlardan bakıyorum
    batıya, uzaklara,
    Ama kimsenin yaşamadığı
    boş topraklardan
    çıkıp gelmiyorsun bu yana."


    Legolas:

    "Nerede Dürüst Boromir?
    Geciktikçe keder basıyor insana."
    "Sorma bana nerede diye
    Ey Boromir!
    ağlaşan martılarla
    çıkıp gelmiyorsun bu yana."

    Şeklinde ağıt bile yaktılar. :((


    Lakin Legolas'ın "keder basıyor insana" dizesini söylemesini garipsemedim değil çünkü o bir elf. :))


    Bu olayların sonucunda üçlünün önünde 2 seçenek koyuldu.

    + Ya Merry ile Pippin'i kaçıran orkları izlemek.

    + Ya da Sam ile Frodo'nun izini sürmek.

    Lakin Aragorn'un kararı birinci seçenekten yanaydı çünkü Yüzük ve Yüzük Taşıyıcısının kaderi artık onun ellerinde değildi. O böyle düşünüyordu.

    Merry ve Pippin'i kaçıran orklar , onlardan birinin değerli bir şey taşıdığını - Tek Yüzükten bahsediyorum ama Yüzük Frodo ile birlikte gitti - düşündüğünden onları canlı olarak Saruman'a doğru götürüyorlardı. Lakin karşılaştıkları Uruk hai'lar ile aralarında çıkan tartışmalar vs. onları yavaşlattı ve dinlenmek için durdukları bir akşam Eomer'in önderliğindeki Rohan Süvarileri tarafından baskına uğradılar o sırada Merry ve Pippin karışıklıktan faydalanarak Fargorn Ormanı'na doğru kaçtı. Ve orada ormandaki ağaçlara bekçilik etmesi için yaratılan Entlerin başı Agaçsakal ile karşılaştılar. Ağaçsakal entlerin en yaşlısı, güneşin altında Orta Dünya' da yaşayan en yaşlı canlıdır. #39303824 Ağaçsakal onları ilk başta ork sansa da sonradan Shire'ın Hobbitlerinden olduklarına ikna oldu ve onları öldürmedi, onlara karın tokluğu için Ent suyu içirdi ve Merry ile Pippin sonraki hayatlarına Shire'ın en uzun Hobbitleri olarak devam etti. Çünkü Ent suyunda canlıların boyunu uzatan bir sihir vardı.

    Entler uyanarak gerçeğin farkına vardıklarından Saruman'a düşmanlık besliyorlardı ve bu hareketlerinde haklıydılar çünkü İsengard'ın önünde uzanan Forgorn Ormanına ait ağaçları yakıp biçen biriydi. Entler de artık savaşa gitmeye karar verdi. Isengarda doğru yol aldılar Merry ile Pippin ile birlikte.

    #39047734
    #39047974

    Entlerin Isengard'a doğru savaşa gitmesi o sırada gerçekleşmiş Miğferdibi kuşatması bakımından çok güzel hamle olmuştu çünkü her şey su altında kalınca, etraftaki her iğrenç yaratık öldü ve Ortanc kulesinde mahsur kalan Saruman'ın asası ve taşıdığı küre dışında pek bir vasfı kalmadı.

    Miğferdibi kuşatması demişken Aragorn, Gimli ve Legolas ; iki küçük hobbitin izini sürerken süvariyle birlikte orkları yok edip dönen Eomer'e karşılaşıp arkadaşlarının da öldüğü fikrine kapıldılar çünkü Eomer kimseyi sağ komadık leşleri yığıp bir güzel yaktık diyince daha elem dolu bir halde Eomer'in ayrılırken onlara verdiği Külteri ve Tiz atlarıyla dumanı tüten ork leşlerine doğru sürdüler.

    #38768667
    #38834652

    Fakat orada Hobbitlerle ilgili bir şeye ratlayamadılar fakat bir adamla karşılaştılar ve yaşlı ak adam Yüzük Kardeşliğinde Balrog ile çukura düşen Gandalf'tan başkası değildi.

    #38836904

    Gandalf onlara Merry ve Pippin Entler ile birlikte olduğunu söyleyip, Rohandaki savaşa, doğru gitmelerini Rohan'ın kralı Theoden'in işleri rast gitmediğini söylüyor ve Edoras'a doğru yola düşüyorlar.


    Üçlü Gandalf'a düştüğü zamandan birşeyler sorunca ;

    "Uzun süre düştüm," dedi sonunda yavaş yavaş, sanki geçmişi güçlükle hatırlayabiliyormuş gibi. "Uzun süre düştüm, o da benimle düştü. Ateşi etrafımdaydı. Yarımıştım. Sonra derin bir suya daldık, her yer karanlıktı. Ölümün gelgiti kadar soğuktu. Neredeyse yüreğimi dondurdu. Yine de, bir dibi var, ışığın ve bilginin ötesinde," dedi Gandalf. Sonunda oraya vardım, taşın en uç kaynağına. O hala benimleydi. Ateşi sönmüştü ama artık balçık gibi bir şey, insanı boğarak öldüren yılanlardan daha güçlü bir şey olmuştu. Zamanın hesabının tutulmadığı yerde, yaşayan toprağın çok altında dövüştük. Durmadan kenetlendi bana ve durmadan biçtim onu, sonunda karanlık, tünellere kaçıncaya kadar. O tüneller Durin'in halkı tarafından yaratılmamışlardı. Cücelerin en derin mağaralarının çok çok altında, dünya isimsiz şeyler tarafından kemirilir. Ben orada yürüdüm ama günün ışığını karartmak için onların haberlerini verecek değilim. O çaresizlik anında düşmanım tek çarem idi, onu izledim, peşini bırakmadım. Böylece beni Khazaddûm'un gizli yollarına getirdi: hepsini çok iyi biliyordu. Durmadan yukarıya çıktık, ta ki Sonsuz Merdiven'e varıncaya kadar. Binlerce kesintisiz sarmal basamakla, sonunda Gümüşçatal'ın zirvesi olan canlı Zirakzigil kayasından oyulmuş Durin Kulesi'ne çıkıncaya kadar, en alttaki
    zindandan en yüksekteki uca kadar gidiyor. Orada, Celebdil'de yalnız bir pencere vardı karlar içinde; tam önünde de dar bir aralık, dünyanın pusları üzerinde baş döndüren bir kartal yuvası vardı. Güneş burada şiddetle parlıyordu ama altındaki her şey buluta sarınmıştı. Buradan dışarı fırladı ve ben tam arkasından giderken yepyeni bir alevle parladı. Görecek kimse yoktu ama belki de sonraki asırlarda Zirve Savaşı'nın şarkıları söylenir. Gandalf aniden güldü. "Ama şarkıda ne diyecekler? Uzaktan bakanlar dağın tepesini bir fırtına aldı zannetmişlerdir. Gökgürültüsünü duymuşlar ve Celebdil'e yıldırım düştü de ateşten bir sürü dile bölünerek geri sıçradı demişlerdir. Bu yetmez mi? Etrafımızda koca bir duman yükseldi, buhar. Buz, yağmur gibi düşüyordu. Düşmanımı aşağıya attım; bu yüksek yerden düşerken dağın bir yanına çarptı ve ölürken düştüğü yeri de parçaladı. Sonra beni karanlık aldı; düşünceden ve zamandan ayrıldım ve anlatmayacağım uzak yollarda dolandım .Çıplak olarak yollandım geriye kısa bir süre için, görevim tamamlanıncaya kadar. Ve dağın tepesinde çıplak olarak yattım. Arkadaki kule un ufak oldu, pencere de yok olmuştu; harap olan merdiven yarımış ve kırılmış taşlarla boğuldu. Tek başımaydım, unutulmuştum dünyanın sert boynuzu üzerinde, kaçacak bir yerim olmaksızın yatıyordum. Orada, yıldızlar üzerimden dönüp geçerken yukarı bakarak yattım; her günüm yeryüzündeki bir ömüre denkti. Kulaklanma yavaş yavaş bütün toprakların bir araya toplanmış cılız söylentileri geldi; Filiz verenlerle ölenler; şarkı ile ağıt ve haddinden fazla yüklenmiş taşın bitmek tükenmek bilmeyen yavaş homurtusu. Sonunda Yelhükümdarı Gevaihir tekrar buldu beni; alıp götürdü."

    şeklinde başından geçenleri anlattıktan sonra Aragorn; Külteri , Legolas; Tiz ve Gandalf ile Gimli ise Gölgeyele ile yola koyuldular.

    Gölgeyele, Yılkının başı, atların efendisidir, At Beyi Rohan Kralı Theoden bile daha iyisini görmemiştir.

    Theoden'in Konağına geldiklerinde Gandalf, Saruman'ın ajanı Grima Soluncanfil'in Kral Theoden'i etkisi altına aldığını görünce pek şaşırmamış Grima'nım icabına bakıp Theoden'i saran o kötü tılsımdan azad ettikten sonra öyle şöyle bir şeyler olunca Miğferdibi'ne doğru gidip kuşatmayı başlatmış bulundular.

    Theoden, yıllardır onu var duygularını sömüren Grima'yı öldürmek yerine gitmesine izin vermişti.

    Miğferdibi Kuşatması; diğer olaylara göre daha soluk bir şekilde anlatılmış, betimlemenin kralı olan Tolkien'in mesela entler olsun veya ilk kitapta elf diyarında geçenler olsun verdiği fazla ayrıntıdan dolayı biraz sıkılmıştım şimdi de bu kısım benim okuduğum versiyona göre sadece 52 sayfa sürmesine çok şaşırdım çünkü filmde ise yaklaşık bir saate yakındı. Belki de filminde asıl sahneler olarak gösterilen bu savaş kısımları Tolkien'in pek ilgi gösterdiği, önem verdiği durumlar değildi. Neyse devam edelim.

    Kitapta, filmdeki gibi gelen giden yok yani o muhteşem fon müziği nizami bir asillik abidesi elf taburu gelmiyor, doğal olarak Haldir'de Miğferdibi'nde ölmüyor. Zaten kaç asırlık kaptan gül gibi Haldir'in bu şekilde ölmesi saçma olurdu.

    Bu arada hep merak ettiğim bir konu hakkında araştırma yapma vaktim oldu ve sonunda kendime cevap buldum. Elflerin biyolojik olarak ölümsüz olduğunu, onları öldürecek tek şeyin ise savaş var keder olduğunu öğrendim. Ne kadar da zarifler Allah'ım, kederden ölebiliyorlar. :(

    Savasta 300 Rohanlı 1000 Uruk- hai'ye karşı mücadele ediyor. Uruk hai (ork- goblin kırması) ırka verilen ad. Silmarillion'da Melkor elfleri kaçırıp kaçırıp, işkence ile orklara dönüştürüyormuş. Ama ben bir türlü anlayamıyorum, bu kadar zarif, asil, güzel varlıklar nasıl olur da bu biçim yabani yaratıklara dönüşebiliyorlar?

    Yine orklar kadar kötü, tehlikeli olan goblinler ise tekrardan orklar ile birlikte tüm iyi ırkların düşmanı bir ırk. Kötücül ruhlar var zararlı yaratıklar olarak geçiyor sözcüklerde. İşte bu meret iki ırkın melezlemesi sonucu olarak oluşmuş bu Uruk- Hai'lar.

    Bu ırk Saruman tarafından tekrar tekrar tekrarlanarak oluştu, Saruman kendine ait melez ırkı oldu.

    Orklara göre zırhları daha kalın, kalkanları daha geniş ve güneşe karşı daha dayanıklılar. Yani orclar gibi ışıktan çekinmezler.

    Ve söylenenlere göre LOTR serisinde Türkleri temsil eden ırkmış. Turkey ( turkay) diye Uruk Hai (urukhay) diye okunup; serisinin en agresif, yabani, ırkının birde üzerine egoları eklenince Türkler temsili demişler.

    Bu son bilgi ile Uruk abilerimizi rahat bırakalım.

    1000'e 300 savaşı kaybetmek üzere olan Rohanlıların imdadına Gandalf ile ErkenBrand ve askerleri 1000 kişilik ordusuyla geliyor ve Uruk- hai 'lar püskürtülüyor. Bu arada filmde Batı Ağıl Muhafızı ErkenBrand yerine Eomer geliyor ve iyi ki o gelmiş yoksa o "Rohirrim" diyişindeki güzelliği nerde görür, duyardık daha.

    Miğferdibi Kuşatması , bitikten sonra Entlerin hallettiği İsengard'a yollanan Aragorn, Gandalf, Gimli, Legolas, Theoden ve adamları yolda kendi aralarında güzel bir şölen veren Merry ile Pippin ile karşılaştılar. İki tarafta karşılaşmalarına çok sevinmiş şekilde Hobbitleri de önlerine atarak Saruman'ın kulesi Orthanc'a doğru yol aldılar.

    Orthanc'ın önünde Gandalf, Saruman'a seslenip Grima'nın ortaya çıktığını görünce sinirlenmişti, Theoden ise şaşırmıştı hatta "Ben bu sesi tanıyorum ve tanıdığım güne lanet olsun." gibi birşeyler söylemişti. Daha dün sağ koluyken kralın arkasında Rohan'ı asıl yöneten oyken şimdi lanetlerin üzerine gönderildiği biri olmak Grima'yı üzmüş olmalı :(

    Bir süre sonra ne kadar kötü de olsa benim en sevdiğim karakter Saruman geldi, rahatsız edilmesinin sebebini sorup Theoden'e dostluk çağrısı yapmıştı.

    Saruman'ın "Ben diyorum ki Theoden Kral, barış yapıp dost olalım mı, sen ve ben? " sorusuna Theoden'in "We shall have peace" ile başlayan cevabını yılın kapağı seçtiğimi belirtmek isterim.

    "Barış yapacağız, dedi Theoden sonunda boğuk bir sesle, kendini zorlayarak. "Evet, barış yapacağız," dedi bu kez berrak bir sesle, "barış yapacağız, sen ve senin bütün yaptıkların ve bizi teslim etmeye çalıştığın karanlık efendinin bütün yaptıkları yok olduktan sonra. Sen bir yalancısın Saruman ve insanların yüreklerini çürüten birisin. Bana elini uzatıyorsun ama ben yalnızca Mordor'un pençesinin bir parmağını görüyorum. Kıyıcı ve soğuk! Senin benimle yaptığın cenk hakça olsaydı bile ki değildi, çünkü on kere daha akıllı olsaydın bile beni ve benim olanı kendi çıkarın için dilediğin biçimde yönetmeye hiç hakkın yok öyle olsaydı bile Batıağılı'ndaki meşalelere ve orada ölmüş yatan çocuklara ne demeli?PENCERENE KURULAN BİR DARAĞACINDAN SALLANIP DA KARGALARIN EĞLENCESİ OLDUĞUN ZAMAN, SENİNLE VE ORTANC İLE BARIŞ YAPACAĞIM."

    https://youtu.be/haRu8ujpsp4

    Daha sonra Saruman'ın ona gerçek yüzünü söyleyenlere karşı bir takım hakaretlerini geçtikten sonra Gandalf,
    "İyi bak, ben senin arkadan vurduğun Boz Gandalf değilim. Ben, ölümden geri dönen Ak Gandalf'ım. Senin artık hiç rengin yok; seni hem nizamımızdan hem de Divan'dan atıyorum." diyerek asasını kırdı ve Saruman tamamen etkisiz hale getirildi şimdilik ilerde ne olur bilmiyorum.


    VE ŞİMDİ FRODO, SAM VE SEVGİLİ GOLLUM'UN YAŞADIKLARINI SON BÖLÜME KATARAK EN GÜZEL ŞEYİ YAPAN TOLKİEN'E TEŞEKKÜRLERİMİ SUNUYORUM

    ve Sam'i övmeye başlıyorum.

    Bahçıvan Sam, Cesur Sam, Canım Sam ya da sadece Sam.

    Bu kadar sadık, merhametli, Frodo'yu tıpkı babası gibi seven, koruyan; güvenin, sevginin, dostluğun temsili biri asla olamaz. Tolkien'e göre de bu hikayenin asıl kahramanı Samwise Gamgee'dir. Filminde seslendirmesi olsun karaktere uygunluğu en başından beri en sevdiğim karakterlerden ikincisi oldu benim için.

    Sam Gamgee, 6 Nisan'da dünyaya gelmiş Shire'ın Hobbitlerinden biri. Çocuklarından birine ileride Frodo adını verecek olan Sam, Çıkın Çıkmazı'nda aile yadigarı meslek olan bahçıvanlık yapıyordu. Elfleri de çok severdi. Bilbo ona hep hikaye anlatırmış. Ama ne yazık ki o da Frodo ile birlikte bu yolculuğa başlamak zorunda bırakıldı Gandalf tarafından.

    Evet yolda Yüzüğün peşinde olan Gollum ile karşılaştıkları andan beri Sam asla güvenmemişti ona. Çünkü iki de bir kıymetliyi çaldıklarını, onu ona geri vermeleri gerektiğini, söylüyordu ama Frodo onu öldürme fikrine hiçbir zaman yanaşmadı çünkü Gandalf'ın Gollum hakkında söylediği bazı şeyler hep aklındaydı.

    Gollum, Yüzük'ün korkunç çağrısını hissediyordu ve Sam de bunun farkındaydı. Frodo'ya hiçbir şekilde yakınlaşmasına, dokunmasına izin vermiyordu hatta Gollum'a güveni o kadar azdı ki Frodo uyurken başında nöbet tutuyordu.

    Kara Kapılardan normal yollardan geçemeyeceklerini anlayınca Gollum'un onları götürdüğü gizemli yollardan birinde ilerlerken bir sürpriz oldu ve Ithilien kolcuları tarafından görüldü Frodo ile Sam ama Gollum onlara gözükmeden çoktan kaçmıştı.

    Ithilien kolcularının başında ise Gondor Reis-i Faramir vardı. Faramir Denethor'un oğlu, Boromir'in erkek kardeşi. Faramir, Frodo'ya çok fazla soru sordu, Frodo ise çok fazla şey öğrenmiş oldu Anduin nehrinden gittikleri vakitten beri.

    #39868348
    #39871700
    #39878970


    Faramir, birçok yiğitçe laflar söyledi, Frodo ile Sam'a iyi baktı ve onları azad etti daha sonra askerlerinden biri Gollum'u yakalayınca onu sorgulamaya başladı. Ama Frodo'nun istegi üzerine onu da öldürmeyip sağ bıraktı.

    Faramir ile yollarını ayırdıktan sonra Frodo ile Sam'in bir dialogu benim için en güzel, anlamlı dialogdu.

    "Burada hiç olmamalıydık, yola çıkmadan önce bu konuda daha fazla şey öğrenmeliydik. Ama sanırım bu hep böyle olur. Eski masallardaki ve şarkılardaki bütün o kahramanlıklar Bay Frodo. Maceralar yani, öyle derdim adlarına. Hep bunların, o masalların mükemmel kişilerinin çıkıp aradığı şeyler olduğunu düşünürdüm, çünkü onlar macera isterlerdi, çünkü maceralar heyecan verici, yaşam ise biraz sıkıcıydı; bunu spor olsun diye yapıyorlardı falan filan. Fakat gerçekten önemli olan öykülerde, ya da akılda kalan öykülerde böyle olmuyor.
    Kahramanlar sanki bu olayların içine düşüyorlar yani yolları onları o tarafa götürüyor da denebilir. Ama galiba onların da, bizim gibi bir sürü seçenekleri oluyordu ellerinde, geriye dön- mek gibi; sadece onlar geri dönmüyordu. Eğer dönüyorlardıysa bile bizim bundan haberimiz olmuyordu çünkü dönenler un- utuluyordu. Biz sadece yollarına devam edenlerden haberdar oluyorduk ve dikkatini çekerim, hepsi de mutlu bir sona varmıyordu-en azından öyküdeki veya öykü dışındakilerin mutlu son dedikleri bir sona varmıyorlardı. Yani memleketine dönüp de, her şeyi bıraktığı gibi olmasa bile yolunda bulması gibi - yaşlı Bay Bilbo gibi yani. Fakat mutlu sonlu öyküler en iyileri sayılmazlar her zaman, gerçi içinde bulunulacak en iyi öyküler sayılabilirler aslında! Acaba biz ne
    tür bir öykünün içine düştük?"

    "Kim bilir," dedi Frodo. "Ben bilmiyorum. Gerçek öykülerin adeti de budur işte. Hoşuna giden bir tane öykü seç. Dinlediğin öykünün nasıl bir öykü olduğunu, yani sonunun mutlu mu, mutsuz mu olduğunu bilebilirsin veya tahmin edebilirsin ama içindeki kişiler bunu bilmezler. Sen onların
    biliyor olmasını istemezsin zaten."

    "Öyle beyim, elbette istenmez. Acaba neden bunu daha önce düşünemedim beyim! Vay canına, düşününce, biz de hala aynı öykünün içindeyiz! Öykü devam ediyor. Büyük öyküler hiç bitmez mi acaba?"

    "Hayır, onlar hiçbir zaman öykü olarak bitmez," dedi Frodo. "Fakat onların içindeki kahramanlar gelir, rolleri bitince giderler. Bizim bölümümüz de bir zaman sonra bitecek ya da kısa bir süre sonra.''

    "O zaman biraz dinlenip, biraz da uyuyabiliriz," dedi Sam. Acı acı güldü. "Tam da bunu kastediyorum Bay Frodo. Yani bildiğimiz, basit bir istirahati, bir uykuyu ve sonra bahçedeki sabah işlerini yapmak için de uyanmayı kastediyorum. Korkarım benim bütün ümidim hep bundan ibaret olmuştur. Bütün o büyük önemli planlar benim gibilere göre değil. Yine de merak ediyorum acaba bizi şarkılara veya öykülere katacaklar mı di- ye? Şimdi öykünün birindeyiz elbette ama ben şunu kastediyorum: Yani sözlere dökecekler mi, anlarsınız ya, hani yıllar, yıllar sonra ocak başında anlatılan veya kırmızı siyah harfleri olan kocaman bir kitaptan okunan bir öyküdeki sözlere. Ve insanlar şöyle diyecekler: Hadi bize Frodo ile Yüzük'ü anlatın!' Onlar da şöyle diyecekler: 'Evet, bu benim de en sevdiğim öykülerden biri. Frodo çok cesurmuş, öyle değil mi baba?'
    'Evet, oğlum, hobbitlerin en meşhuru, bu da kolay bir şey değil."

    Hiç kolay değil," dedi Frodo ve uzun uzun, içinden gelerek güldü. Öyle bir ses, Sauron Orta Dünya'ya geldiğinden beri bu yerlerde hiç duyulmamıştı. Sam'e aniden sanki bütün kayalar dinliyorlarmış, uzun kayalar da üzerlerine eğilmiş gibi geldi. Fakat Frodo onlara kulak asmadı; yine güldü. "Hey gidi Sam," dedi, "seni duymak, sanki öykü yazılmış gibi mutlu etti beni. Ama en önemli karakterlerden birini unuttun. Aslan yürekli Samwise. 'Ben daha çok Sam'i dinlemek istiyorum baba.
    Neden onun konuşmalarını daha çok katmamışlar baba? Ben en çok onu seviyorum, beni o güldürüyor. Üstelik Sam olmasaymış Frodo pek uzağa gidemezmiş, değil mi baba?'"


    Yollarına devam ettikleri sırada son olarak Gollum'un hainliğine uğradılar ve Shelob'un ininde Frodo öldü daha doğrusu Sam öyle zannetti ki, çok büyük acılar çektikten sonra yolculuğun asıl amacını, yüzügün yok edilmesi görevini yerine getirme kararı aldı ve yüzügü Frodo'nun boynundan aldı. Daha sonra Frodo'nun ölmediğini ve orklar tarafından mahkum edildiğini gördüğü sırada kitabımız bitmiş bulundu.

    Sam'in, Frodo'nun öldüğü zaman söylediği bu sözler #39956132 beni çok etkiledi ve "Sizin için yüzüğü taşıyamam Bay Frodo ama sizi taşıyabilirim." sözleri aklıma geldi ve manik depresif moddan çıkmam zaman aldı.

    Kısacası kitap böyleydi, güzeldi hatta serinin ilk kitabından daha güzeldi bana daha farklı duygular yaşattı.

    Sevgi, sadakat, kötülük, acı, şehvet, dostluk, aşk, her türlü duygu ile birlikte böylesi güzel bir bütün oluşturabilen Tolkien'e ,bu kitabı okumamda emeği geçen ve buraya kadar sıkılmadan okuyan herkese teşekkür eder iyi akşamlar dilerim.
  • 142 syf.
    Estağfirullah min külli mâ kerihallah

    Evvela, Dücane Cündioğlu'nu şahsen hiç dinlemediğimi yalnızca kalemini dikkate aldığımı, kelimeleri ince ince işleyişine hayran kaldığımı, hakikat mevzuularına düşkünlüğü sebebiyle okuduğumu ve kitabı da Gelenek Yayınları'ndan okuduğumu belirtmek isterim.

    Saniyen, Dücane Cündioğlu'ndan okuduğum ikinci kitap olan Cenab-ı Aşka Dair isimli kitabı, Ölümün Dört Rengi'nden zayıf bulsam da didiklediği mevzuuların derinliğini epey sevdiğimi de söylemek isterim.

    Salisen, bu kitabı okumak isteyenler ve hakkında bilgi almak isteyenlere de; kitap, eğer tasavvufî öğeleri seviyorsanız, kendinizi dinlemek istiyorsanız biçilmiş kaftan. Boş verin, müellifi kimmiş, müellif muhalif miymiş dalkavuk muymuş... Müellifin ne kıymeti var Hakk'ı idrak ve ikrar etmedikten gayrı. Müellifini de ismen değil fikren inkar ediyorsanız bu da aynı zihnin ürünü olduğu için uzak da durabilirsiniz. Tasavvufa ilgi duyanların, gündelik dil içinde kullandığı kelimelerin altını doldurmak isteyenlerin, kimseyle konuşmak istemeyenlerin "bir mecnun gibi kendiyle konuştuğu ve dinlediği" bir dinginlik kitabı. Kitap çok sarsmıyor, bilinsin.
    Söylemezsem olmaz; o nasıl bir dizgiciliktir hocalarım... Şey'ler ayrılmamış, terk edilmek, fark etmek gibi yardımcı fiille oluşturulan kelime öbekleri bitiştirilmiş. Bariz hatalar vardı, şu an ansıyamadım ancak dilerim ki bu yalnızca bu basımda böyle olmuştur.

    Girişte, bir lafz-ı latif yazdım; ariflerin ışığı, velilerin önderi, İslam'ın bekçisi ve Müslümanların baştacı İmam Rabbânî'den ilham alarak (arak from İmam Rabbânî) bunun manası; yâ Rabbî, râzı olmadığın,beğenmediğin şeylerden, yapdıklarımızı afv et! yapmadıklarımı yapmaktan koru! -Kaynak eser ismi, Mektubat-ı Rabbani-

    Çok kısa Mektubat-ı Rabbani için değinmek isterim; bu eser, Allah'ın kelamı Ku'ran-ı Kerim ve Efendimiz (s.a.v)'in sözlerinden sonra çok kıymetli ve tahrif edilmemiş olduğunu Abdülhakim efendi şöyle söylüyor;
    "Büyük âlim, seyyid (Abdülhakîm Efendi),
    (Allah'ın kitâbından ve Resûlullahın hadîslerinden sonra, islâm kitâblarının en üstünü, en fâidelisi, İmâm-ı Rabbânînin Mektûbât kitâbıdır. Mektûbâtda bildirilen tesavvufdan, tarîkatden ve hakîkî mürşidlerden şimdi hiç kalmadı. Bizler, Mektûbât'daki ince bilgileri, ma’rifetleri anlıyamayız)
    buyurdu. [Abdülhakîm Efendinin Hâl Tercemesi (Eshâb-ı Kirâm)

    Ve esasen kitaba gelecek olursam alıntılarla başlamak istiyorum. Bunun sebebi, hakikatli bir okuma olmasıdır. Okuduğum hemen hemen her eserde -çok önemli bulduklarım- böyle yaparım. Bu devirde, bir kaynak belirtmeden herkes, bir şahsın şiirini, sözünü gerçek sahibinden çekip alarak kafasında yakıştırdığı kişiye mâl ediyor. Bu sebeple birinin sözünü öyle yazınca, inanmam. Hatta çoğu zaman, fotoğrafını isterim. Kimseye güvenim kalmamış gerçekten. Kitap okurken bile büyük bir güvensizlik...
    Ha, alıntılar diyordum. buyursunlar;

    "Ne garip değil mi, Kur'an'da "ilim" sözcüğünün çoğulu bulunmaz. İlim, Kur'an'ın nüzûlundan sonraki yıllarda çoğaldı. peki böylellikle artmış mı oldu? Hayır! Kur'an'a göre ilmin Sadece artması makbuldür, çoğalması değil. ( Efendimiz s.a ilmini arttırması için Rabbine dua ettiği Kur'an'la sabittir.)
    ...
    Şaşkınlığımız artıyor, artsın, keşke hep artsa! Kur'an'da tıpkı ilim gibi, nur sözcüğünün de, din sözcüğünün de hak sözcüğünün de çoğulu yoktur, olamazdı da zaten!"

    Şimdi bu satırları okurken, aklıma evdeki yeşil kaplı Kur'an-ı kerim geldi, Bahaeddin Sağlam çevirisi ile Tebliğ Yayınlarından çıkan bu eserde Dücane Cündioğlu'nun da büyük emekleri vardır. Aynı zamanda Bahaeddin sağlam, İşaret'ül İcaz isimli Bediüzzaman Said Nursi'nin eserini nazar-ı dikkate alarak kaleme almıştı ve bu eserler üzerindeki emeğini düşününce ve diğer ilgili kitapları da ansıyınca* Dücane Cündioğlu'nu fiilen sevmek gibi bir işe kalkışıyorum: Okuyorum.

    Ve üzerine hiçbir şahsî yorumumu eklemeksizin paylaşacağım bir alıntı var;
    Cenab-ı Aşk isimli başlıktan;
    "Bilmek (bilgi) bilinene uygun olmalıdır; bilinen, ne ise o şekilde, yani nesnel olarak bilinmelidir. Bilgi, bilene değil, bilinene dayanmalı bileni değil, bilineni temsil etmelidir; ilkine subjektiv, ikincisine objektiv denilmesi de bu nedenle değil mi zaten?
    Obje... Yani karşı(m)da duran şey... Nesne kılabildiğim şey... Karşıma alabildiğim şey... Yani sen objektiv bilgi - hiç tereddüt etmeden söyleyelim o halde- senin bilgisi... Karşıma alabildiğim şeyin bilgisi... Karşımda duranın karşımda durduğu şekildeki bilgisi... Çünkü nesnenin bilgisi... Ötekinin bilgisi... başkasının bilgisi... Nesnel bilgi... Nesneden elde edilen, nesneyi izleyen, nesneye tâbi olan bilgi...

    Suje... Yani altı(m)da duran şey... Sahip olduğum her şeyi kendisine yüklediğim/yükleyebildiğim cevher... Eskilerin tabiriyle cevher-i basit... Cevher-i nefsanî... "Benim elim" "benim ayağım" derken kendisine işaret ettiğim ben... Mülkiyetin mercii... Kendisiyle kâim çünkü... Değişmeyen, sabit duran, sabit kalan kendilik... Yaşlanmayan ve fakat olgunlaşabilen, yani kemale eren erebilen nefis... Sen'in bilgisinde bilgi'nin kendisinde hâsıl olduğu şey... Bilen... yorumlayan... Açıklayan... Sen'in bilgisinde sene karışması yasak olan... Bu durumda ve her hâl u kârda nesnede gözümemesi gereken... Kendisinden nesneyi kendi halinde ve kendi haline bırakması istenen... Karışırsa, gözükürse ve nesneyi kendi haline bırakmazsa nesnenin bilgisini (seni) bulandırdığı düşünülen. Evet, sadece bilen, açıklayan, yorumlayan değil, bundan böyle bulandıran, karıştıran, saptıran, yamultan, kendine asla güvenilmeyen.
    ...
    Yani kendisine işaret edilen ben, bu durumda hem bilen hemde bilinen! Bilen de o, bilinen de. Ben'in bilgisinde kendisine dayanılan, kendisiyle bilinen, kendisi bilinen... Değişmeyen sabit olan, eskimeyen, yaşlanmayan... Her hâl u kârda muteber olan... Bilinen olduğu için değil sadece aynı zamanda bilen olduğu için itibar gören... "

    "Fetih'ten sonra hicret yoktur!" buyurmuş Efendimiz (s.a.v.) fethetmeli o halde ve oradan ayrılmamalı, orada ikâmet etmeli, orada ikamet ettikçe ancak fütuhatın süreceği bilinmeli. Evet, asla ama asla mevziyi terk etmemeli. Çünkü mevzi terk edilirse mevzu da terk edilmiş olur, iyiyeden iyiye yersiz yurtsuz kalınır."

    "Mûsikî ilmi'nin telifinden maksad, bugün zannedildiği gibi salt eğlenip coşmak, hoşça vakit geçirmek değil; bilakis alem-i kuds ile ünsiyet peyda edip insan ruhu içinde tutuklu bulunduğu bu maddi alemin bağlarından kurtularak özgürleşmesini sağlamaktır. İnsanın özgürleşmesi daha doğrusu: kemal-i hürriyeti ise o'na dönmekle, yani ölmekle mümkün olacağına göre; ruhun bağlarından kurtulup alem-i kuds ile irtibat ve ünnsiyet kurmaya çalışması her hâl u kârda geçicilikle ma'lul olacak; alem-i kudsa çıkan ruh tekrar geriye dönmek zorunda kalacaktır. Oysa hüsn-i edanın kemaliyle dinleyebilen, eylemeli güzelliği kemaliyle temaşa edebilen ruh, asla bedene geri dönmek istemeyecek terki kaçınılmaz olarak kemal-i terk hüviyetine bürünecektir."

    Dücane Cündioğlu bu kitapla birlikte bize bazı kavram yanılgılarını ve mana yanılgılarını anlatıyor. Aslında Dücane Hoca, hep anladığım o ki kitaplarında bunu yapıyor. Onda, "Hadi, uyan; bakma öyle, o sandığın gibi değil. Gör!" ihtarını dinliyorum. İnsana ölümü, Allah'ı hatırlatan kitaplar lazım. Çokça. Hayır, artarak! Evet, artarak çünkü çoğalması değil artması manayı sağlayan, sağlamlaştıran bir şey. Ve şimdi yeri gelmişken Abdurrahim Karakoç'tan Allah'a yazdığı şiiri de - Ben Hep Seni Düşünürüm; ki bu şiiri "Vur Emri" isimli kitabında geçer- bırakıp incelememi sonlandırmak istiyorum.

    Aşktan yana söz duyunca,
    Ben hep seni düşünürüm.
    Uçsuz hayaller boyunca,
    Ben hep seni düşünürüm.

    Yıldızlar kayar yüceden;
    Renkler sıyrılır geceden;
    Yüreğim sızlar inceden;
    Ben hep seni düşünürüm.

    Aklın ucu değer hiçe;
    Yol ararım içten içe.
    Kâinat uyur sessizce,
    Ben hep seni düşünürüm.

    Korkunun bittiği yerde,
    Haz duyarım perde perde.
    Bir mezar görsem bir yerde,
    Ben hep seni düşünürüm.

    Zaman hep sonsuza akar
    Meyve dökülür, dal kalkar.
    Çiçeklere bakar bakar,
    Ben hep seni düşünürüm.

    Rüzgâr eser ilden ile
    Sağlıkta bitmez bu çile.
    Vardan öte, yokta bile
    Ben hep seni düşünürüm.
  • 632 syf.
    ·9 günde·Beğendi
    Sağlık uyarısı!! Uzun bir yazı, ben uyarımı yapayım da sonra “gözüm senin yüzünden bozuldu” deyip tedavi masraflarını ödetmeye kalkarsanız karışmam! Hiç okumamak seçeneğine de sahipsiniz, sağlık söz konusu, doktor tavsiyesi ile okumayacak olanlara hak veririm. Herkes kendince ölçsün: Kitabı yeniden yazmaya niyetlenip yarı yolda vazgeçmişim gibimsi bir uzunluğu var:)))

    İncelemenin içerisinde mini minnacık sinek ısırığı kadar hissedeceğiniz spoiler olabilir. Tamamen algıya bağlı.
    "spoiler bunun neresinde" diyenlere cevabım: adı üstünde sinek ısırığı;
    "çaktırmadan spoiler vermeye çalışmışsın ama kahretsin ki çok zekiyim benden kaçmaz diyenlere cevabım ise "çok duyarlı arı gibi çalışan reseptörleriniz var herhal" olacak.
    Zeytinyağı Mode: on

    Oblomov ile ilk karşılaşmam Tutunamayanlar’da gerçekleşmişti, okuması anca şimdi nasip oldu. Kitabı okumadan önce konusuna baktığımda çok beğeneceğimi ve karakterle özdeşleşeceğimi öngörmüştüm ki haklı çıktım. Tutunamayanlar’dan sonra ilk defa bilekağrıtangillerden bir kitabı yolda giderken okurum amacıyla yanımda taşıdım daha ne olsun! Tuğlalarda inecek vaar.. Haa Oblomov’u ‘tuğla’ kategorisine koymayıp burun kıvıranlar olabilir, onlara tavsiyem bir zahmet en civcivli saatlerde ayakta(!) sıkış tıkış metroda giderken okusunlar, ondan sonra gelip beni bulsunlar!!
    Siz sanırsınız ki Oblomov tembeldir, bir işe yaramaz. Yattığı yerden düşünmekten başka hiçbir şey yapmaz, boş boş oturur! Kesinlikle hayır! Hiç kılını kıpırdatmadan Zamanında pirimiz Oblomov’u savunmak uğruna Oblomovculuğa ters düşerek ne kazanlar kaynadı ve kaldırıldı burada, şu iletilerden bilen bilir:
    Ebru Ince ye selam #36376788
    Tuco Herrera ya selam #36517115
    Etiketlemenin Dayanılmaz Kolaylığı:)))
    Oblomov kafadan bir numaram, onun yeri ayrı… Ama o Zahar yok muuu oda müstesna bir kişilik olarak kalbimde yer etti. Tıpkı efendisi gibi tembel, iş yapmayı sevmez, eski çağda takılı kalmış, başkasının doğrularını kabul etmez, kendisinin yanlış yaptığını hele asla kabul etmez! İkilinin karşılıklı diyalogları tam komedi, mükemmel uyum diye ben buna derim!
    Oblomov Zahar ilişkisine dair şu alıntı ilişkilerinin özeti, net!:

    "Bu böyle iken görünüşte Oblomov’la Zahar’ın arası her zaman açıktı. Bir arada yaşadıkları için birbirlerinden bezmişlerdi. Her gün yan yana, baş başa oturmak kolay iş değildir. Birbirinin iyi yanlarından zevk alıp kötü yanlarına kızmamak için büyük bir yaşama deneyi, akıl olgunluğu insan sevgisi gereklidir." (sf86)

    Oblomov öyle büyük ehemmiyetli bir şahsiyettir ki Lenin bile diline dolamıştır kendisini.
    "Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov’la; kaldı; çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.”

    Ahahhhhahah. Şiddetle ne işiniz var sizin bay Lenin? Hiçbir devrim, Oblomovculuğa üstün gelemez. Yaşasın Oblomovculuk kahrolsun bütün izmler!!
    Oblomov un iş yapma konusundaki isteksizliği o kadar ruhuna işlemişki hayalinde bile karısıyla gezintiye çıktığında kayığa biniyorlar ve küreği karısı çekiyor. Akşamları ona kitap okuyor karısı, Oblomov dinliyor:))) Yani burada ben bile dedim ki ‘Allah bu Oblomov’un karısı olacak kişiye peygamber sabrı versin!”

    Bu kitaptan benim anladığım bir şey daha var ki; aile her şeydir. İnsanın kişiliğini oluşturmada kişi ne kadar bağımsız ruhlu olursa olsun farketmez, ailesinin yaşam biçimi ve çocuğu yetiştirme anlayışı en önemlisidir. Oblomov küçük bir İlyuşka iken Oblomovka da (şimdiki zamanda karşılığı SlowCity) ailesinin rahat, tembel, yavaş yaşantısı içindedir. ‘Aman hasta olmasın, kışın soğuk kapmasın, yazın başına güneş geçmesin’ diyerekten üzerine her daim titrenir, evde 65 büyüğü vardır kucaktan kucağa gezdirilerek şımartılır, her işinin yapılması için ayrı bir uşak vardır, acil olmayan her şey ertelenir.
    "Çocuğun düşüncesi garip hayaletlerle doluydu. Korku ve hüzün, ruhuna yıllarca, hatta belki de ömrü boyunca hâkim oldu. Çevresine hep küskün küskün bakar, hayattaki her şeyi sıkıntılı, eziyetli görürdü. Aklı fikri hep o Militrisa Kirbityevna’nın yaşadığı, bedava yiyip içmenin, giyinip kuşanmanın mümkün olduğu tehlikesiz, dertsiz, kaygısız masal ülkesindeydi.

    Oblomovka’da masallar yalnız çocuklar için değildi; büyükler de ömürleri boyunca onların etkisi altındaydılar." .(sf.142)
    Sonra Oblomov tembel, Oblomov şöyle, Oblomov böyle vit vit vit! Böyle bir ailenin içinde yaşayıp Oblomovculuğa yakalanmamak imkansız!
    Devamlı kısıtlandığı, işlerini başkalarının yapmasına alıştırıldığı bir ortamda büyür İlyuşacık.
    "Harcanmak isteyen güçleri harcanamayınca içinde kalıyor ve yavaş yavaş körleniyordu” (sf.166)
    En yakın arkadaşı Ştolts tam tersi kabına sığmaz, yaramaz Andreyuşka Alman baba ile Rus anneden doğmuştur. Alman disiplinini şiar edinmiş bir babası ve Rus asilzadelerinden çocuğunu asil ve yüce sayılan zevklerle, yaşantılarla büyütmeyi düşünen annesi arasında istediğini yapmış, kendisinden beklenen eğitimleri de aksatmadığı için ara sıra evden uzaklaşmasına göz yumulmuştur. Beklentileri karşılayarak kendisi olabilmiştir.
    Gonçarov un batının tarafı tuttuğu, batının tasvirini Ştolts da yaptığı söylense de ben öyle bir izlenim alamadım şahsen. Ştolts tamamen Avrupalı gelmedi bana. (Avrupalı değildir o, Avrupalı olsa sevmezdim, tıs tıs tıs) Anne ve babasının öğretmeye çalıştıkları birbirinin zıttıdır ama o her iki tarafın farklı yetiştirme tarzlarını başarıyla sentezlemiştir. Bu yünde Stolts a tamamen Avrupalı diyemeyiz, doğulu diyemeyeceğimiz gibi. Rusya’dan daha çok Rusya’dır aslında, Avrasyalıdır. Doğu geleneklerinden batı kültürüne bir uzantıdır Ştolts, ikisi arasında dengeyi korur. Ne bir doğu insanı gibi hayallerle gelenekler arasında sıkışmış olarak yaşar, ne de bir batılı gibi kendisine benzemeyenleri küçümser, onlara tepeden bakar.
    Ştolts karakterini en çok Oblomov’u gerçekten bir dost gibi yürekten sevmesi, onun iyiliğini düşünerek sürdürdüğü atıl hayattan kurtulması için çabalamasını takdir ettiğimden sevdim.
    "-Bir köşede! Düşüncelerin de o köşede kalmış. “Var gücümüzle çalışmalıyız, çünkü Rusya’nın bitmez tükenmez kaynaklarını işletmek için kollara ve kafalara ihtiyaç var; daha mutlu bir dinlenme için çalışmak; dinlenmek de bir çeşit yaşamak, daha sanatkârca, daha güzel yaşamak, şairlerin, sanatkârların hayatım yaşamak olmalı. ” Bunlar senin sözlerindi. Bütün bu fikirleri de Zahar mı köşeye attı? Hatırlıyor musun, kitapları okuduktan sonra kendi ülkeni daha iyi tanımak ve sevmek için yabancı ülkelere gitmek istiyordun. “Hayat, düşünmek ve çalışmaktır. ” diyordun. “Şöhret aramadan, durmadan çalışmak ve işini yaptığını görerek ölmek.” Hangi köşede unuttun bunları, söylesene?" (sf.223)

    ****** Uuuu çok etkilendim/acayip gaza geldim/ben daha iyi incelerim diyenler, hemen bu kitabı alıp okumak isteyenler olur diye incelemeye BELEŞ reklam aldım.. Maksat Oblomovculuk yayılsın. Hiçbir çıkarım yok:)))

    #37812299
    #37812280
    #37812072

    Aile önemli dedik, peki Oblomov hep böyle Oblomov muydu? İlya İlyiç in amansız bir hastalık olan Oblomovculuğa yakalanmasında tek katkı ailesinin miydi? Çevresinde olan, yaşantısında karşılaştığı insanlar tamamen suçsuz mu? Tabii ki hayır. O da bir zamanlar çalışmayı, üretmeyi bu şekilde ülkesine hizmet etmeyi, gezmeyi istemiş, bir işte çalışmıştı. Peki sonra ne oldu? Hayallerini gerçeğe dönüştürmeye uğraşan ve idealist insanlar bir kere tökezlediler mi, önlerine konulan engelleri aşamayacakları duygusuna kapıldılar mı bir anda kendilerini bırakırlar. Neye bırakırlar? Kaderlerine, içine genetik olarak işlenmiş ‘büyüklerine boyun eğ, onlar gibi ol’ diyen sesi dinlerler.
    Aslında Oblomov’un eylemsizlik ilkesi bir nevi protestodur! "Suskunluğum asaletimdendir" demesidir Oblomov’un tembelliği; diğer insanlara, hayatın keşmekeşine, insanları birbirinin aynısı kuklalar haline getiren yaşantılara ve sisteme başkaldırıdır onun eylemsizliği! Tabii anlayana.. Anlamayan Oblomov tembeldir, işsizdir, düşünmekten konuşmaktan başka bir şey yapmaz, devamlı tasarılarla hayatını geçirir vs. der.
    Önsözden:
    "Oblomov, yıkılmakta olan bir toplum düzeninin, Rus derebeyi sınıfının çocuğudur. Çiftliği vardır, köleleri vardır; ama kendisi, bütün köklerinden kopmuş derebeyleri gibi, onları bir kâhyaya bırakıp büyük şehre, devlet kapısına sığınmıştır.
    Oblomovka, yaşayışı, gelenekleri, inanışları, aile kuruluşu, çalışma düzeniyle eski Rusya’dır. Oblomov’un rüyasında gördüğü bu çiftliği anlatırken, Gonçarov, eski Rusya’nın, yeni bir görüşle, destanını yazmıştır."

    Yukarıda da belirtildiği gibi Oblomovcuğum eski Rusya’nın özüdür. Ruhunda romantik esintilerle, ulvi duygularla yaşar. Kimse kimseye kötü davranmasın, herkes istediği ve mutlu olduğu gibi yaşasın ister. İlya İlyiç insanların kötülüğüne inanmak istemez, iyi yönlerini görmeye çalışır. Safoz mu ne? Tam olarak saf diyemeyiz kimin ne mal olduğunu bilse de o kişi ile başa çıkabilecek enerjisi olmadığından göz yumar bazı şeylere.

    Oblomov geçmişteki o saf, tertemiz, yine duygulu, içten insanlara ve yaşantıya özlem duyduğundan bir yanıyla romantik bir tiptir. İşte “çiçekler açsın, böcekler uçsun, kırlarda sevgililer el ele gezsin" gibi. Bu yanıyla bana Shakespeare’in tragedyalarındaki karakterleri anımsattı. Ve bu benzerliğin hakkını verir, kaderi de o karakterlerle çakışma gösterir.

    ***İ.N. Bu satırları yazan arkadaş hiç Shakespeare okumamış olup tamamen kulaktan dolma bilgilerle TurgutÖzbencilik yapmaktadır. Okumadığı kitaplar hakkında bile bilgi sahibi olduğunu iddia ediyor da diyebiliriz.

    Dedikodu, hasetlik, küçümseme, yüzüne gülüp arkadan kuyu kazma, gösterişçilik, sahtelik yoktur onun ruhunda. Ama çevresinde riyakâr insanlarla karşılaştığından hayal kırıklığına uğramış, güncel hayat içinde kendine yer bulamamış bu yüzden inzivaya çekilmiştir. Kendisi de buna benzer ifade eder halinin özetini:

    "Benim hayatım, sönmüş başladı. Tuhaf, fakat böyle. Kendimi bilir bilmez sönmeye başladığımı hissettim. Sönüşüm dairede, evrak başında oturduğum zaman başladı; sonra kitapları okuyup da onlarda hayatta kullanamayacağım gerçekler buldukça, dostlar arasında dedikodular, alaylar, soğuk, kötü, boş gevezelikler dinledikçe, gayesiz, sevgisiz toplantılara katıldıkça daha da kötü oldum." (sf.226)

    Önsözde eserin Fransızcaya çevrilirken, Oblomov u anlamayan Fransızların caağnım kitabı kuş kadar bıraktıklarının bahsi geçmiş. Tabii anlamazlar, çünkü Oblomovcuğum Fransız sosyetesinden etkilenen Rus soylularının düzenledikleri kabul günlerine, burjuva özentilerinin o salon senin bu salon benim her gün başka bir kapıda yağlama operasyonlarına olması gerektiği gibi insanların birbirine gösteriş yaptığı, yüzüne gülüp arkandan dedikodunu yaptığı “herkesin gittiği sıkıcı yerler” e gitmeyi istemez. Bu sebepten ne beğenirler ne anlarlar onu! Paris sosyetesinin her halini ansiklopedi gibi yazmış olan Proust’ u okumuş bir okur olarak Oblomov haklı diyorum!
    Oblomov tipik bir doğulu portresidir bunu bilmeyen yok. (O yüzden sevmez ya Fransızlar, sevmedikleri için de anlayamazlar!) Benim de dikkatimi çeken, ‘ay çok tanıdııık’ dediğim birkaç örnek var:

    "Oblomovlar sermayenin çabuk devir yapması, verimin artması ve ürünlerin mübadelesi gibi ekonomik olaylara tamamen kapalı idiler. Bu temiz yürekli insanlar sermaye kullanmakta tek bir yol biliyor ve uyguluyorlardı: Sermayeyi sandıkta saklamak." (sf. 151)
    bizdeki karşılığı=yastıkaltı kültürü

    "Eskiden bir çocuğa hayatın ne olduğu erkenden anlatılmaz, yaşamanın çileli, çetin bir iş olduğu düşüncesi verilmezdi; çocuğu kitaplarla yormazlardı. Çünkü kitaplar türlü sorunlar çıkarır, bunlar da insanın yüreğini, kafasını kemirir, hayatı kısaltırdı. Yaşama düzeni çoktan ve herkes için kurulmuş bitmişti; bu düzeni insana anası babası öğretirdi; onlar da bunu büyükbabalarından, büyükbabaları da büyükbabalarından hazır olarak almışlar, onu Vesta ateşi gibi hiç değiştirmeden, kutsallığına leke sürmeden korumaya ant içmişlerdi."(sf.145)
    İşte bu satırlar ki buram buram büyüklere saygı duyma, onların sözünü dinleme kokuyor, tamamen ‘doğulu’ dediğimiz bakış açısı.

    "Rus halkı bugün bile çevresindeki sert ve açık gerçeğe rağmen eski zamanların sihirli masallarına inanmayı sever.. Belki daha çok zaman bu inançtan kurtulamayacaktır." (sf.141)
    Sen gel bir de Türk halkını gör sevgili Gonçarov!
    Oblomov un iş yapma konusundaki isteksizliği o kadar ruhuna işlemişki hayalinde bile karısıyla gezintiye çıktığında kayığa biniyorlar ve küreği karısı çekiyor. Akşamları ona kitap okuyor karısı, Oblomov dinliyor.
    Buraya kadar okumayı başarana helal olsun diyorum. Yazının bundan sonrası tamamen kişisel anılarımdan oluşmakta, bana göre kitapla accık ilgisi var ama kimine göre olmayadabilir. Okumak istemeyen olursa diye ayrıca belirtmek istedim.

    Gamzemov’un Rüyası… (değil kabusu hiç değil gerçeği):
    -Gamze yine kitap almışsın.
    -Evet, bak
    -Ooo amma kalınmış. Sen nasıl okuyacan onu, ne anlatıyor?
    -İşte bir adam var, böyle tembel üşengeç falanmış (Affet Oblomov reyiz, o zamanlar yeterince iyi bilemiyorduk seni)
    -Ehehheheh.. Senin hayatını anlatmış işte.. boşuna okuma. Okumaya üşenirsin sen onu..
    -??!! niye yaa, okuyacam işte sonra bir ara..

    ****İ.N. Alındığı tarih 07.08.2018 okunduğu tarih ocak 2019.. sonuçta okudum yane, hıh!
    ####
    Sıradan bir hafta içi:
    Sabah alarm çalar… Ertele.
    5 dakika sonra…. Ertele.
    10 dakika sonra…. Ertele.
    30 dakika sonra… Ertele.
    1 saat sonra… Hüff geç kaldım yine yaa, neden erken uyanmak zorundayım? Ühühühühü…

    ####
    Sıradan bir hafta sonu:
    Cumartesi sabah haftanın yorgunluğunu atmaya çalışan Gamzemuşka maalesef düşüncelerin istilasından kurtulamaz.
    -Üff bu odayı temizlemem lazım artık, bu ne ya at kokuyor oda. At mı besliyorum ben burada acaba? Toz olmuş her yer, ağzıma burnuma kaçtı hepsi nefes alamıyorum… ( Mecnun Ç mode:on)
    Kahvaltıdan sonra yapayım şimdi aç karnına sabah sabah olmaz..

    -Yuhh! Öğlen olmuş, ne ara oldu yaa? Odamı temizlemeye başlayayım ben, ayy kitaplık da tozlandı, önce onu silmem lazım, kitapları da düzenleyeyim, dolabın içi de karman çorman. Off ne çok iş var!
    …..
    -Hiçbir iş yapamadan akşam oldu, günler çok hızlı geçiyor yav… neyse yarın var daha, yarın yaparım nasıl olsa.. bu saatten sonra süpürge açılmaz.
    Vee Pazar sabahı Özmeniçler kahavaltıya otururlar.
    -Ben odamı temizleyeceğim, bana bugün pek bulaşmayın.
    -Annesi: hah şimdi akşama kadar çıkmazsın oradan, oyalanma bari.
    ….
    ….
    -A: GAMZEEEE! Hala odanı temizlemedin mi sen? Ne kadar sürebilir ki küçük odanın temizliği? Al süpürgeyi kendi odanı, arayı, salonu, mutfağı da süpür! HADİ!
    -Taam yaa, ben başlayacaktım zaten. Önce toz alayım dolabı süpüreyim didim:(((

    ####

    -Annesi: Gamzeeeee.. Git ekmek al marketten evde hiç kalmamış.
    -Şimdi mi acil mi?
    -A: Yemek yiyeceğiz, akşama ekmek yok.
    -Ohoooo yemek olana kadar.. daha çok zaman var.
    -A: ekmek bitiyor sonra, bu saatte geliyor taze taze herkes hemen alıveriyor. Git al işte! ( cinnet is coming ses tonu)
    -Tamam alırım bir ara..
    -A:SEN NASIL YAŞIYOSUN BU TEMBELLİKLE BEN HİÇ BİLMİYORUM! GİT VE EKMEK AL!


    "Şimdi, çevresinde basit, iyi yürekli, sevimli insanlar vardı. Hepsi hayatlarını ona bağışlamış, onun zahmetsizce yaşamasına, hiçbir şey duymamasına çalışıyordu." (sf. 594)

    Gönül ister ki ben de yorulmadan yaşayayım ama Oblomov reisin de dediği gibi hayat yakamı bırakmıyor, hem de hiç!
    Oblomovkadan Sevgilerle…