• Hangilerini basacaklarına ben karar versem, çoktan köşe olmuştum ama! Gidip saçma sapan ne varsa onu basıyorlar.
  • 448 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Merhabalar..
    En sevdiğim yazarlardan olan Karen Marie Moning'in Rüya Ateşi kitabını yorumlamadan önce sevgili Epsilon Yayınlarına bazı sitemlerim olacak. Neden bu kadar değerli bir yazarın serilerine başlayıp yarım bıraktınız, ki görüyorum ki yazarın bir hayli de okur kitlesi var ülkemizde. İlk olarak Highlander serisini ele alırsak tarihi kurgu türünü ve Kelt mitolojisini birleştiren harika ötesi bir seri idi. Ülkemizde ilk üç kitabı Epsilon yayınevinden çıktı maalesef benim seri ile tanışmam geç olduğu için seriyi toplayabilmek için sahaflarda süründüm. Ama okurken her anına değdi açıkçası bu aramaların. Maalesef Highlander seriside sekiz kitaplık bir seri ve ülkemizde sadece üç kitabı çıkmış, meraklısına; artık o üç kitabında baskısı yok!
    Sonra Epsilon yayınları yazarın Ateş Serisine başlıyor ve onda da durum aynı ilk üç kitap basılıyor devamı yok. Ve artık ilk üç kitabı ( Karanlık Ateş, Kan Ateşi ve İntikam Ateşi) bulmak neredeyse imkansız, ya sahaflarda yoğun bir arama ve beklemeden sonra bulunabilir ya da internetteki sahaf uygulamalarından yüksek fiyatlara alınabilir. Yani Ateş Serisine başlamak isteyen arkadaşlar yukarıda yazdığım bu üç kitabı ya PDF okuyacaklar ya da yoğun bir arayışa girecekler. Neyse Artemis yayınları sağolsun seriye devam etti ama ilk üç kitap tekrar basılmadı, telifle ilgili bir sorun varsa en azından yayınevleri bir açıklama yapsa keşke. Neyse asıl Rüya Ateşine gelirsek serinin diğer kitapları gibi bu kitapta aksiyonu bol ve çok akıcıydı. Ama gelin görün ki bazı şeyleri asla anlamadım özellikle çeviri kısmını! Sanırım Artemis yayınları da ilk üç kitabı bulamadığından dolayı çeviri çok farklı bir boyut kazanmış. İlk üç kitapta "karanlık taraf" , "aydınlık taraf" olarak geçen kelimeler birden dördüncü kitapta "seelie" ve "unseelie" oluverdi. "Barons Kitap ve Hediyelik Eşyalar"ı "Barons Kitap ve Baloncuklar" oldu. İnsan bazen ilk üç kitaptan farklı bir seri okuyor gibi hissediyordu. Konusuna gelirsek üçüncü kitabın sonunda Mac Unseelie prenslerin tecavüzüne uğramış ve pri-ya' ya dönüşmüştü. Bu kitapta bundan kurtulmasını ve tekrar Sinsar Dubh'un peşine düşmesini okuduk, Baronsla olan ilişkilerini yine ve yine hiç anlamadım ama ben onları böyle de sevdim, araların vıcık vıcık bir ilişkinin olmaması beni memnun bile ediyor. Yine kitabın son sayfasına kadar aksiyon boldu, hemen okutuyordu kendini. Bu kitapta Dani ve Ryodan' da olaylara dahil olmaya başladı ki ileriki bazı kitapların onlar hakkında olduğunu biliyorum, güzel bir girişti. Ben Rüya Ateşini diğer üç kitabı gibi çok sevdim. Beşinci kitap biraz kalın olduğu için hafiften gözüm korktu şuan için, o yüzden yorumlarına bakmıştım bu uygulamadan, benim gibi bakacak olan arkadaşları uyarmak isterim, bir arkadaş yorumda kitaba karşı olan hevesimi büyük ölçüde kıracak bir spoiler içeren yorum yazmış. Öyle bir sırrı ifşa etmiş ki yorumunda kitabı okumak için hevesim gitti. Bence yorumları okuyacak olan arkadaşlar dikkat etmeli. Ben kitabı da seriyi de çok sevdim. Kesinlikle tavsiye ederim, özellikle tarihi kurgu okumayı severim ama basitte bir şey olmasın isteyen arkadaşlara Highlander serisini de öneririm. ( Tabi bulabilirse!)
  • “Meclisteki bireyler açıkça kitapları yakmanın işe yaramadığını, yazarların yakılması gerektiğini söyledi.”

    Jean-Jacques Rousseau

    *
    Yazının icadından; Kil tabletlere, Kil tabletlerden; Rulo Papiruslara, Kodekslere, İpek Yazmalara, Kitaplara… Dünden, bugüne ve yarına... Ateşin çemberinden, kitabın tarihine bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu yolculuk pek iç açıcı olmayacak.

    Kitabın tarihi ile ilgili bilgilerim, bu kitapla beraber alt üst oldu. Bildiğim her şeyi bir kenara bıraktım, bilmediğim ne varsa hafızama almaya çalıştım. Bilmediğim şeylerin çok olduğunu anlayınca, yavaş yavaş okumaya ve not almaya başladım. İncelemenin yarısını kitap bitmeden önce yazmaya başladım. Okumanızı tavsiye edeceğim ama, canınız yanacak şimdiden uyarayım(!)

    *

    Kitapların yok olma nedenlerini William Blades şu şekilde sıralamış; “ATEŞ, su, gaz, ısı, toz, ihmal, bilgisizlik, kötülük, koleksiyoncular, kitapçılar, kitap kurtları, böcekler, çocuklar ve hizmetçiler.”

    Baze’in araştırmasına göre kitapların %60’lık bir oranı hesaplanarak, yani bilerek yok edilmiştir. Çoğunluğu yakılarak. Geri kalan %40’ın içinde ise, yangınlar, kasırgalar, seller, depremler, tsunamiler, hortumlar, muson yağmurları var. Geçmişte kil tabletlere yazılırdı, en kolayı su baş düşmanıydı. Kağıt üzerine yazılmaya başlandığında ise; baş düşmanı bağnazlık ve yardımcısı ATEŞ’ti. Sadece kitap yakmadılar, fikirleri yaktılar, geçmişi yaktılar, yaşam biçimlerini yaktılar, yetmedi İNSANLARI yaktılar, kazıklara oturttular, çarmıha gerdiler, bir direğe bağlayıp taş yağmuruna tuttular, dine küfür saydılar; kafir ilan ettiler, engizisyon birlikleri ve mahkemeleri kurdular insanlığa ve dünyaya korku saldılar.

    Kitabın geçmişi, aynı zamanda insanlığında geçmişidir.

    *

    Tarihte gerçekleşmiş olan gerçekliğe, ironi ile yaklaşalım…

    Kur'an mı, YAK GİTSİN!
    İncil mi, YAK GİTSİN!
    Tevrat mı, YAK GİTSİN!
    Bütün Dini kitapları YAK GİTSİN!

    Hepsini yakmışlar, yok etmişler. Mağaralara saklamışlar, buldurmuşlar yakmışlar. Toprağa gömmüşler, onları da bulmuşlar. El yazması olanları ayırmamışlar, ateşe atmışlar. Çoğaltılması yasaklanmış, karşı çıkanları yakmışlar. Kitapları yakacakları için, ezberlemişler. Kitaplar yandıkça ezberlerinde olanı yazmışlar. Bu bize şu soruyu en başından sorduruyor, geçmişten gelen metinler, gerçekten ilk yazılı olan hali ile karşımızda mıdır? Cevabı incelemeyi okudukça, kendiniz vereceksiniz buna eminim.

    Kil tabletler, YAK GİTSİN!
    Kodeksleri, YAK GİTSİN!
    Metinleri, YAK GİTSİN!,
    Kitapları, YAK GİTSİN!
    Mürekkebi, YAK GİTSİN!
    Matbaayı, YAK GİTSİN!
    Yayınevlerini, YAK GİTSİN!
    Kitap Satanları, YAK GİTSİN!
    Düşünenleri, YAK GİTSİN!
    Şairleri, YAK GİTSİN!
    Yazarları, YAK GİTSİN!
    Öğretmenleri, YAK GİTSİN!
    Din adamlarını, YAK GİTSİN!
    İlk Çağı, Orta Çağı, Yeni Çağı YAK GİTSİN!
    Aztekleri, Sümerleri, Antik yunanı, YAK GİTSİN!
    Moğolları, Çinlileri, Bizansı YAK GİTSİN!
    Tükleri, İngilizleri, Amerikalıları, YAK GİTSİN!

    İlk önce yazılı olan her şeyi yakmışlar, yetmemiş insanları yakmışlar. Herkesi, her şeyi yakmışlar. Milyonlarca kitabı yakmışlar, kütüphaneleri yakmış, yıkmış, yağmalamışlar. Krallar yaktırmış, Papazlar yaktırmış, Hahamlar yaktırmış, Hocalar yaktırmış, Komutanlar yaktırmış, Yazarlar yaktırmış, Kraldan çok Kralcı olanlar yaktırmış, sonra kralcıları da yakmışlar. Ateşin ortasına atıp, cayır cayır yakmışlar.

    MS. 3. Yüzyılda, bolca kitapların özetleri çıkmaya başlamış. Yani Platon yazmış, herhangi birisi bunu kopyalamış, yazmış, çarşıda satmış. Kitaplar Yunan’da o şekilde satılırmış. Şimdi adını vereceğim düşünürlerin, yazarların, şairlerin yazıları ve kitapları bir şekilde günümüze kadar gelmiş, gelmiş gelmesine de nasıl gelmiş? Özelikle uzun kitapların özetleri çıkarılmış, sonra çeşitli nedenler ile kitapların asılları yok edilmiş, toplatılmış, yakılmış vs. geriye özetler kaldığı için, değer görmeye başlamış. Bir eserin kendisi değil de, günümüze özetleri kalmış.

    Şimdi, kitaplığıma baktım, Homeros’un İlyadası’nı gördüm. Hem kitabın içeriğine baktığımda, hem geçmişte yaşanmış kitap katliamlarına baktığımda bu kitabın orijinal bir metin olma ihtimali yok gibi duruyor. Bir de şöyle garip bir durum var ki, kitap kopyacıları kitabın orijinal halini de değil, kendi fikirlerini de eklerlermiş, hatta düzeltme yapılır, o şekilde satılırmış. Çok ilginç bir durum.

    Mısır, Antik Yunan, İskenderiye, Çin, Roma, İstanbul’un Fethi, İslam Dünyası, Orta Çağ, Latin Amerika, Rönesans, İngiltere, Fransa, İspanya, Amerika…. Şili, Arjantin, Bosna-Hersek…

    YANGINLAR, SAVAŞLAR… Kitap Kıyımının olmadığı dönem yok.

    İncelemenin bu kısmını kitabın yarısını okuduğumda yazdım. Geri kalan kısmı ise, daha can yakıcı olmakla birlikte, neşteri vurup, hastayı kurtaramadığımız bölümdür!

    *

    TITANIC BUZDAĞINA ÇARPTI, İÇİNDEKİLERLE YOK OLDU. KİTAPLAR İSE İNSANLIĞA ÇARPTI, TIPKI BİR VOLKANİK DAĞA ÇARPAR GİBİ, KÜL OLDU!

    Kitapların yakılması dediğimizde aklımıza hep Naziler geliyor sanırım. Muhtemelen bunun nedeni görseller. Yaptıklarını göstermeyi ve propagandayı sevmeleri, yaşanmış ya da yaşanmamış birçok olayda Nazilerin adını ön plana çıkarıyor.

    İlk metinlerden, bugüne gelindiğinde yaşanmış acıların bir tarifi yok. Fırınlarda yakılan kitapların, insanların yakılmasına esin kaynağı olduğu düşünülüyor. Kitapları yakanlar elbet insanları yakacaklardı, yaktılar da. Yalnız, kitapları yakanların bir özelliği var. Kitap okumayı ve kütüphane oluşturmayı sevmeleri. Bunun en çarpıcı örneği Hitlerin ve Nazilerin Propaganda Bakanı Goebbels.

    "1933'te Nazilerin kitap yakmasını ciddi bir kitapsever olan Joseph Goebbels organize etti." #39272793

    Goebbels’in nasıl iki yüzlü olduğunu size bir fotoğrafla kanıtlamak isterim.
    Bu fotoğrafın adına “Nefretin Gözleri” adı verilmiş. 2018 yılında Twitter da paylaşılmıştı ben de kaydetmiştim.
    Fotoğraf: https://ibb.co/34LKdq3
    Hikayesi İçin buyurunuz: http://wwturkiye.org/nefretin-gozleri/

    Fotoğraf hikayesi de aynı kitaplarda ki durum gibiydi. Hitler de okuyordu, Goebbels’te okuyordu. Ama bu durum değişmeyen bir şeyi de ortaya çıkarıyordu. George Orwell ‘ın Hayvan Çiftliği ‘ni okuyanlar şu manifestoyu hatırlarlar:

    "BÜTÜN HAYVANLAR EŞİTTİR
    AMA BAZI HAYVANLAR
    ÖBÜRLERİNDEN DAHA EŞİTTTİR!" #39870000

    1984 , Cesur Yeni Dünya , Yakma Zevki , Fahrenheit 451 ve niceleri benzer alıntılarla doludur…

    1933 Yılında Naziler bir kıyımın tüm ülkede nasıl uygulanabileceğini gözler önüne serdi. Planlı bir şekilde organize olunmuş ve meydanlarda kitaplar yakılmıştı. Kitapları yazanlar, bu durumu izlemek durumunda kalmıştı. Seslerini çıkaramamış ve göz bebeklerine yansıyan alevleri yüreklerinde hissetmiş, içten içe yanmış, insanlıklarını belki de orada bırakmışlardı.

    Törenler düzenlenerek kitaplar yakılmış, olay Goebbels’in deyimiyle “Alman ulusunun iç ve dış temizliği” olarak dünyaya takdim edilmişti.

    1933’ten birkaç kare;

    https://ibb.co/qBthL3P

    https://ibb.co/xLNVqJN

    https://ibb.co/mSmg1Zc

    https://ibb.co/zRjLqr8

    İspanya İç Savaşı zamanında ne kadar kitap yakıldığı, ne kadar kütüphane tahrip edildiği, insanlığa ne kadar zarar verildiği bilinmiyor. Karmakarışık bir savaşın içinde, karmakarışık kararlar nadide el yazmalarının sonsuza dek yok olmasına neden olmuş.

    Bilinçli ya da bilinçsiz yapılan her yok etme olayları, korkunun yansımasıydı. Eleştiriden ve fikirlerden öyle korkmuşlar ki, çözümü kitap kıyımında bulmuşlardı. Belli oranda bunu gerçekleştirdiler. Bazı el yazmaları ve kitapların kopyaları yoktu. Ender eserler sonsuza kadar yok oldu. Franco’nun zararı hem insanlığa hem de tarihin anlaşılmasına darbe vurdu.
    Mao’nun Kızıl Muhafızları,
    Hitlerin SS’i SA’sı,
    Franco’nun Polisleri, Aşırı Radikal Askerleri,
    Stalin’in NKVD’si vardı.

    Hepsi tek bir parmak işaretini bekliyordu…

    Hepsi kendi içlerinde tüm güçlerini aldıkları emirleri uygulamakla kullanmışlardır. Sorgulamadan itaat etmişlerdir. Milyonlarca insanı katletmişler, milyarlarca metni yok etmişlerdir. İnsanları katledenlerin, kitaplara masumca yaklaşması beklenebilir miydi?

    Sovyetlerde, Nazilerde, İspanya’da ne olduysa Çin’de de o olmuştur. Hiçbir farkı yoktur. Binlerce kütüphane talan edilmiş, yazarları idam edilmiş, yayıncılar kurşuna dizilmiş, satanlar hapislere atılmış.

    Mayıs 1933’te ki kitap yakma eylemleri esnasında Sigmund Freud “Orta Çağ’da olsa beni yakarlardı. Bugün kitaplarımı yakmakla yetiniyorlar.” diyecekti.

    Kitapkırım ve Kitap Soykırımı tabirleri artık gazetelerde yankılanmaya başlamıştı. Günümüzde ki teknoloji sayesinde, birçok şeye hızlıca erişebiliyoruz. Sansür bile çok fazla dayanmıyor. O yıllarda bu eylemlerin yani kitap yakmanın boyutları çok fazla anlaşılmamıştı. Daha sonra fark edilmiş, sonuçları ağır olmuştu. Bir tarih, bu eylemlerle yok olmuştu.

    https://ibb.co/HC5ZSNv

    Avrupa Utancın bir diğer adı da Din üzerinden en büyük kıyımları yapan “ Engizisyon Mahkemeleri” idi. Orta Çağ’da kurulmuş olan bu bağnaz yapı, Avrupa’nın bir nevi terör örgütü gibiydi. Yasaklı kitaplar üzerinden, yapmadıkları kıyım kalmamıştır. Aynı şekilde diğer örnekler gibi insanlığa hakarettir. Sovyetler zamanında ihbar nasıl bir can simidi olmuşsa, bu dönemlerde de aynı şeyler yaşanmıştır. İnsanlar bir gün daha yaşayabilmek için, arkadaşlarını, akrabalarını, babalarını ihbar etmiştir.

    Kitapta da geçen bir durumu size başka kaynaktan aktarmak istiyorum.

    “Engizisyonun düşman olup cezalandırdığı insanlar arasında ünlü felsefeciler ve bilim adamları da bulunuyor ne yazık ki. Bunlardan en bilinenleri; Roger Bacon, Ockhamlı William, Giardano Bruno ve Galileo Galilei’dir. Büyütecin mucidi olan Bacon’ın suçu Fransisken tarikatını eleştirmekti. Bu nedenle 15 yıl hapis yattı. İngiliz filozof William, Papalığa karşı imparatorluğu desteklemenin İncil’e uygun olduğunu söylediği için mahkum edildi ancak hapis yatmadı ve kaçarak Münih’te sürdürdü hayatını. Bruno, Kopernik’in tezini destekleyip evrende dünyadan başka pek çok gezegenin de yer aldığını iddia etti. Maalesef o diğerleri kadar şanslı olamayacak ve “dinden çıktığı” söylenerek diri diri yakılacaktı. Galileo ise dünyanın ve diğer gezegenlerin güneş etrafında döndüğünü savundu. Fakat kilise tarafından yargılanınca, görüşlerinin yanlış olduğunu kabul ederek canını kurtarmayı tercih etti. Ardından da sürgüne gönderildi.”
    https://www.wannart.com/...izisyon-mahkemeleri/

    HEPSİ YAKTI!
    MİLYONLARCA EL YAZMASINI, KLASİKLERİ, KİTAPLARI YAKTI!
    OKUMADAN YAKTILAR!
    KENDİLERİNCE DEVRİMLERİNE ZARARLI OLAN HER ŞEYİ YAKTILAR!
    İSPANYA’DA KURŞUNA DİZDİLER,
    ALMANYA’DA FIRINLARA ATTILAR,
    KİTAP KÜLLERİ GİBİ, İNSANLAR BACALARDAN UÇUŞTU!

    Kitap KIYIMI, aynı zamanda İNSANLIK kıyımıydı. Her bir kitapta İNSANLIĞI yaktılar!

    Yevgeni İvanoviç Zamyatin ... Distopya dendiğinde ilk akla gelmesi gereken Biz i yazmıştır. 1984’ün, Cesur Yeni Dünya’nın ve birçoğunun fikir babasıdır. SOVYET rejimi tarafından sürgüne gönderilmiştir. Ve sürgünde ölmüştür. Ölümünden önce ise şu sözleri söylemiştir;
    “Rusya’da bir yazarı onurlandıran şey kitaplarının yasaklı yayınlar listesinde olmasıdır.”

    Bu kıyımları yapanlar, BİZ kitabında şu alıntıya kulak verebilse ve biraz insan olabilselerdi keşke…

    "Ancak dostlarım, biraz düşünmek lazım, çok faydalı oluyor." #29045984

    Geçmişe bir bakalım, hangi kitaplar yakılmış, hangi yazarlar yasaklanmış… Günümüzün değerini anlamak için, bu listelere ve kitapların konularına iyi bakmak gerekir.

    * İvan Denisoviç’in Yaşamında Bir Gün, Aleksandır Soljenitsin,
    * Gazap Üzümleri, John Steinbeck,
    * Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer,
    * Don Kişot, Cervantes,
    * Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley,
    * Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell,
    * Bülbülü Öldürmek, Harper Lee,
    * Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque,
    * Anne Frank’ın Hatıra Defteri, Anne Frank,
    * Alis Harikalar Diyarında, Lewis Carroll,
    * Canterbury Hikâyeleri,
    * Doktor Jivago, Boris Pasternak,
    * Dönüşüm, Franz Kafka,
    * Hamlet, William Shakespeare,
    * İnsan Hakları, Thomas Paine,
    * Kruşçev’in Anıları, Nikita Kruşçev,
    * Hayvan Çiftliği, George Orwell,
    * Madame Bovary, Gustave Flaubert,
    * Tom Amca’nın Kulübesi, Harriet Beecher Stowe,
    * Ulysses, James Joyce,
    * Çıplak Şölen, William S. Burroughs,,
    * Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal, Mustafa Kemal,
    * Yaşadıkça, Rıfat Ilgaz,
    * Azizname, Aziz Nesin,
    * Böyle Bir Sevmek, Attilâ İlhan,
    * Yengeç Dönencesi, Henry Miller,
    * Yaşam ve Yazgı, Vasili Grossman,
    * Harry Potter ve Felsefe Taşı, J.K. Rowling,
    * Medarı Maişet Motoru, Sait Faik Abasıyanık,
    * Türlerin Kökeni, Charles Darwin (…)

    Birbirinden farklı yazar ve kitaplardan üzücü bir seçkiye tanık oldunuz. Bunun daha fazlası elbet var. Bir kısmı yasaklandı, bir kısmı basılırken toplatıldı, yakıldı, parçalandı ya da yeniden dönüşümde hamur kağıdı yapıldı.


    KÜLTÜREL KARARTMA

    Şili, Arjantin, Bosna… Hepsi birbiri ardına aynı kıyımları yaptılar. Bosna için ayrı bir parantez açmamız gerekiyor. Kitabı okuyana kadar, yaptıklarının büyüklüğü hakkında bilgim yoktu. İnsanlık tarihine insan kıyımları ile yazılmışlardı. Dünyanın en büyük kültürel kıyımını yaptıklarını bilmiyordum. Bu savaş esnasında yapılan kıyımı, Naziler bile başaramamıştı.

    Nefretin Özel Bir Türü: BOSNA!

    Bosna-Hersek kütüphanesi, savaş esnasında üç gün boyunca yanmış. 25 Ağustos 1992’de topçu ateşine tutulmuş, Sırp General Ratko, 25 yangın mermisiyle ateş emrini vermiş. Kütüphane de 1,5 Milyon Cilt Kitap, 155 nadir bulunan metin, 478 el yazması ve milyonlarca süreli yayın bulunuyormuş. Bir kısmı kurtarılmış ama büyük bölümü yok olmuş.

    1888’de kurulan Bosna-Hersek Ulusal Müzesi’nin baş kütüphanecisi Kemal Bakarsic “Saldırı yarım saatten az sürdü,” diye yazar ve devam eder:

    “Yangın ertesi güne kadar devam etti. Güneş kitapların dumanıyla örtüldü, yanmış kâğıt yaprakları, gri külden kırılgan sayfalar siyah bir kar gibi aşağıya süzüldü. Bir sayfayı yakaladığınızda sıcaklığını hissedebiliyordunuz ve sıcaklık dağılıp da sayfa avucunuzun içinde toza dönüşene kadar, bir an için garip bir tür siyah gri negatifte bir metin parçasını okuyabiliyordunuz.” Sy.270

    ARJANTİN
    1983’e kadar dikta rejimi ile yönetildi. Milyonlarca kitap yakıldı. 30 Ağustos 1980’de CEAL Yayınevi tarafından basılmış 1,5 Milyon kitap boş bir arsaya dökülüp yakıldı.

    Dünya da yüzyıllar boyu; Milyonlarca kitap yakıldı, binlerce yazar hapsedildi, sakat bırakıldı, dinden aforoz edildi, öldürüldü, ibreti aleme örnek olsun diye kurşuna dizildi, yayınevleri basıldı, yakıldı, yıkıldı, sansür uygulandı, matbaalar talan edildi, makineler parçalandı, kütüphaneler yakıldı, bilinçsizce harap edildi, el yazmaları yok edildi, tarihin büyük bir bölümü bu kıyımlara kurban gitti.

    (…)


    Hacı Seydaoğlu Kitap Paylaşım Sitesi mi Kurmuş, YAK GİTSİN!
    Erhan Öykü mü yazmış, YAK GİTSİN!
    Oğuz Aktürk Çok mu düşünüyor, YAK GİTSİN!
    Osman Y. Kafka mı seviyor, YAK GİTSİN!
    Metin T. Sistemi mi anlıyor, YAK GİTSİN!
    Ayşe* Çok mu eleştiriyor, YAK GİTSİN!
    Tuco Herrera Kafa karıştıran inceleme mi yazıyor, YAK GİTSİN!
    Ebru Ince Çok mu okuyor, YAK GİTSİN!
    Hakan S. ‘in Hikayeleri mi yayınlanıyor, YAK GİTSİN!
    Moiz Efendi Çok mu öğreniyor, YAK GİTSİN!
    Necip G. Ortalarda çok görünmüyor, YAK GİTSiN!
    https://1000kitap.com/AdemYesil Tarihi iyi mi biliyor, YAK GİTSİN!
    Mete Özgür Şiir mi yazıyor, YAK GİTSİN!
    https://1000kitap.com/diyetcibaba Dini mi sorguluyor, YAK GİTSİN!
    Begüm Çakır Kitap videoları mı çekiyor, YAK GİTSİN!
    Samet Ö. Çok derin düşünceleri mi var, YAK GİTSİN!
    İbrahim (Sisifos) Rakamlarla kafayı mı yemiş, YAK GİTSİN!
    Semih Bilimkurgu mu okuyor, YAK GİTSİN!

    (…)
    Bütün hepsini, Bütün herkesi, YAK GİTSİN!
    Gamze Ö. Gülşah şirin €sra D. wabi sabi Yusuf Çorakcı https://1000kitap.com/beyzayz Yasee Ömer Gezen Nilüfer CEYLAN* Nesrin A. https://1000kitap.com/shadowfax Gül Mira mira Neytiri İlgen Aktürk Esra Koç M. Sadık özlem Derya (Bahir) Deniz ali1919 Beyza UmAy Begüm(şimdi düşünmeliyim) https://1000kitap.com/nemesis13 fazi Mithril / Mia Sezen B. Tuğba Dk Hakan Arık Çaça https://1000kitap.com/pikacu_ Volkan Karadağ https://1000kitap.com/rolann https://1000kitap.com/Kadimce Oğuzhan Afacan Rose kai Froz siyal EndoplazmikGaripbirKulum Damien Tayfun

    ve nicelerini… Tüm okurları; YAK GİTSİN!

    *

    İstanbul’un fethi sırasında yaşananlar, denizlerde ki Türk korsanlar ve gemilerin batması nedeniyle yok olan kitaplar, Moğollar, Irak kültürel mirasının bile istene talan ettirilmesi, kitapların bakımsızlıktan yok olması, kütüphanelerin bakımsızlıktan çürümesi, kitapların üretim kaynaklı asitli bileşenlerden dolayı kendi kendine yok olması, kemirgenlerin hasar verdiği kitaplar ve benzeri konulara değinemedim. Bu ve daha fazlasını kitapta bulacaksınız. Kitapların başına gelmiş olan her şeyi bu kitapta bulacaksınız. Her bir konu, her bir örnek araştırmanız için, okumanız için size yeni bir kapı açıyor. Bu kitabın kaynakça ve dipnotlar bölümü ayrı bir zenginlik içeriyor. Rakamlarla bu yıkımı yakından hissedin. Faydalanmanız dileğiyle…

    Not: Kitabın PUAN ortalamasına inanmayın, birileri kitabı okumadan puan vermiş ve ortalamasını düşürmüş. Titizlikle yıllara yayılan bir emeğin ürünü olan bu kitap, verilecek 10 Puandan bile daha fazlası. Kitap kıyımı ne ise, bile istene puan ortalaması düşürmekte aynı kafadır.

    Dünyanın insanlara ve bilgiye katlanabildiğini sanmıyorum…

    *

    Kitapları sevdiğinizi söylüyorsunuz ve bu kitabı hala okumadınız mı?
    O zaman kitapların ve insanlığın acı tarihini okumak boynunuzun borcu olsun!
    10/10

    *

    John Milton:
    “İyi bir kitabı öldürmekle bir insanı öldürmek aynı şeydir(...)" #39271972

    -Bu inceleme 10 Word Sayfası uzunluğundadır, 2165 sözcük içermektedir.-

    O zaman, İncelemeyi de YAK GİTSİN!


    Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi
  • %32 (116/364)
    ·2/10
    Kitap hakkında söyleyebileceğim tek olumlu şey akıcı olması. Ha okumuşsunuz ha okumamışsınız, pek bir önemi yok. Eğer reading slump’taysanız ve halihazırda elinizde bulunan bir kitapsa akıcılığı için okunabilir. Bunun dışında paranıza değmeyecek bir kitap.

    (Bu kısım konuyla ilgili olduğu için spoiler içerebilir)
    Baş karakter 14-15 yaşlarında ailesini kaybediyor. Bu girişi okuduktan sonra üniversiteyi bitirmiş ve İskoçya’ya taşınmış, kendine yeni bir düzen kurmaya çalışan kızımızın hikayesini okumaya başlıyoruz. Kız, yazar olmak istiyorsa doğru eve ve doğru bir ev arkadaşına ihtiyacı varmış. Bu sebeple yeni taşındığı İskoçya’da zengin ailesinden miras kalan parasıyla lüks bir daire kiralıyor. Daha sonra bir de çalıştığı bardan sahneler okuyoruz.

    Kurgu da, yazarın dili de (okuduğum kadarıyla) yetersiz. Bence bu ilk sayfada bile belli ama 100 sayfa bunu anlayabilmek için kesinlikle yeterli bir sayı. Bir de bazı yazarlarda bir şey var, yakışıklı, kaslı, uzun boylu, zengin baş karakteri gördüklerinde hemen “tamam, aşık olacağı karakter bu” diyorsunuz. Artık bu durumdan o kadar sıkıldım ki, piyasadaki çoğu popüler kitapta bu böyle anlatılıyor ve özellikle de vasat kadın yazarlar bunu böyle yazıyor. Bir takım arzularla aşkı birbirine karıştırmaktan bıkmadılar. Tipik ergen kitabı. Kitapta hiçbir şey olmuyor ama sürekli bir şeyler anlatılıyor. Hiçbir derinliği olmayan kötü bir kitap.

    Türklerden benzer kalitede kitap yazabilecek yığınla insan varken şu kitabın sırf “New York Times bestseller” yazısı hatırına basıldığını o kadar iyi biliyorum ki. Ayrıca şu metni siz yollasanız büyük bir ihtimalle “berbat” diyecek insanlar bu kitabın editörlüğünü yapabiliyor. Ve bu metne benzer bir yazıyı Wattpad’e koyup milyonlarca okunma sahibi olursanız yayınevleri kitabınızı basmak için kapınızda ip gibi dizilebiliyor...
  • 112 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    İnsan ne ile yaşar, uzun zamandır rafımda beni oku diye çağıran bir kitaptı. En sonunda bu çağrılara kayıtsız kalamadım ve kitabı bitirmiş bulunmaktayım. Kısa hikayelerden oluşan bazı yayınevleri 4 bazıları 6 mış. Benim ki ise 5 taneydi.. Küçük büyük herkesin ilgisini çekeceği doğruluk, dürüstlük, iyilik yapmak, Hak inancının kuvvetleneceği, sonunda hep ders verilen çok samimi, içten, sıcak öyküler oluşturduğu, boş zamanınız varsa 3-5 saat arasında bitireceğiniz bir kitap..
  • 2142 syf.
    ·25 günde·Beğendi·10/10
    "Hangi günü görmedik ki akşam olmamış" -Yaşar Kemal-

    Hangi kitabı görmedik ki nihayete varmış
    -Mustafa Diyar-

    Herkese selam ederim Breler. (Kitabın tarzına uygun bir selam olsun istedim)
    Kitabın baskısı günümüzde dört cilt olarak neşredilmiş. Okuduğum baskı tek ciltten müteşekkil 2142 sayfa. Ama hiç bitmesin istedim. Ben, bunca yıl yaşadım ve bu kitapla ve hatta Yaşar Kemal ile nasıl tanışmadım diye çok hayıflandım. Neyse ki tanışmam da 'İnce Memed'le oldu. Artık başka kitaplarına o kadar açım ki sıraya rafımda duran bir başka kitabını da koydum. Zaman kaybetmeden İnce Memed'e başlayın. Eminim ki siz de okuyup bitirdikten sonra benim gibi hayıflanacaksınız. Çünkü kitap bir kültür abidesi. Kitap bittikten sonra bile aynı kitabı elinize aldığınızda bakış açınız değişecektir.


    Kitabı okurken sürekli aklıma bir soru takıldı; acaba neden filmi yapılmamış bu kadar güzel yazılan kitabın... araştırdım ve sürekli engellerle karşılaştığını gördüm. Hep sansüre yakalanmış. Yabancı yapımcılar dahi gelip Türkiye'de kitabın anlatıldığı yörelerde filmi çekmek istemiş fakat yine sansür yine sansür...


    Kitap öyle bir kitap ki âdeta Anadolu insanının destanı. Daha basıldığı ilk yılda satış rekorları kıran; o yıllarda en çok okunan kitaptı İnce Memed. Yaşar Kemal bu kitabın ilk satırlarını 1947'de kağıda dökmeye başlamış. 34 yılda toplam sürüyor yazması. Bu kitapla beraber başka kitaplarda yazıyor tabi. Kafasında biriktirdiklerini ancak kağıda kaleme dökebiliyor. Yaşar Kemal'e göre bestseller veya klasiklerin oluşumu yazarın o karakterlerin derinine inip onlar gibi olabilmesiyle oluşur. Onların hissettikleri gibi. Ben açıkçası İnce Memed'i okurken gördüm az çok bunu. Hep bir kavga, hep bir süreç ve bu sürecin sürüncemesi... sizce de günümüzde öyle değil mi... kitabın yazım aşamasına dönecek olursak; kitabı yazdığında Yaşar Kemal sobalı bir evde kirada oturuyormuş. Bir gazetede çalışıp 1953'ün kırıcı soğuğuna karşı kömür parası bulmak için çaba gösteriyor ve gazeteden aldığı parayla aylık bütçesini ayarlamaya çalışıyormuş. Neyse ki oturdukları evin alt katı soba yakıyor ve sobanın gideri evin bir köşesinden geçtiği için sırtını borunun geçtiği duvara yaslayıp İnce Memed'i yazıyormuş. İnce Memed'i yazarken çift montla giyiniyor. Anlatıldığına göre 1953 yılının kıran soğuğunda Marmara donmuş, millet bir boğazdan başka bir boğaza su üstünden yürüyerek geçebiliyormuş.


    Geçim meselesi zordu. Düşünülmesi gereken şeyler vardı. Bu soğuklara karşı ne yapmalı... 1954 yılında tamamlayıp çalıştığı gazeteye iki cildinin yayın haklarını satmaya karar verdi. Bu satışı yaparken gazete sahibi okuyup çok beğendiğini ifade etti. Ve aldığı avansla Kurtuluş'a taşındı. Çeşitli yayınevleri değiştirdi zamanla. Zaten İnce Memed kalitesi ortada onu okuyan vazgeçemiyor ve hiç bitmeyecek şekilde destansı bir haz alıyor. Ben bitmesini istemedim. Keşke on bin sayfa olsaydı. Ama dönüp baktım ki yaşadıklarıma ve zamanın bitmediğini gördüm. Yaşadığımız şeyler de bitmiyordu. Nereye kadar sürecek bu kavga...


    Kavga hiç bitmeyecek.


    Grigory Petrov'un Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı kitabında şöyle bir tartışma var: "Devlet hayatlarının ve bütün insanlığın en önemli olaylarını kim harekete geçirir? Kim bunlara bir yön verir? Kahramanlar mı, halk mı?" Kısaca bu sorunun yanıtını anlatmak gerekirse şöyle; Thomas Carlyle kahramanlar demiş, Lev Tolstoy ise halk demiştir. Carlyle göre eğer bir heykeltraş gelip sanatını icra etmezse halk cansız bir kilden ibarettir. Lev Tolstoy da halkı yıldırım yaratan bulutlara benzetmiştir. Eğer o bulutun içinde elektrik yükü yoksa yıldırım oluşmaz, diyerekten dikkatleri halkın üzerine çekerek halka daha çok misyon yüklemiştir. Kitabı yazarı Petrov ise yön veren hem halktır hem de kahramandır demiş(Ben de buna katılıyorum). Halkı güneşe kahramanı da mercek camına benzetmiştir. Güneş istediği kadar bir nesneye vursun ışığını o nesneyi tek başına yakamaz. Mercek de bir nesnenin üzerinde olsun güneş ışığı olmadan o da yakamaz. Ama ikisi bir araya gelince yakar nesneyi. Güneşin mercek ışığına vurduğunu düşünün ve mercek güneşin ışığını teksif edip nesneye değerse işte o zaman o nesneyi yakar. Bir birliktelik vardır bu işte.

    Meseleyi biz de düşünelim. İnce Memed başka yerden mi gelmiş yoksa onu halk mı doğurmuş? Onu harekete geçiren nedir? Yoksa halk mı onu harekete geçirmiş... Petrov'un dediği gibi olmuyor kitapta. Sürekli harekete geçiren kendisidir halkı. Çünkü onun duruşu Çukurova halkına umud veriyor. Halkı harekete geçiriyor. Ağaların baskı ve zulümlerine karşı dik tutuyor. Âdeta güneşi yakan kendisi.

    Kitabı yazdıktan sonra halkın arasında dolaşıyor Yaşar Kemal. İnce Memed'i tanıyıp tanımadıklarını soruyor halka. Tabi Çukurova'da kimse onu tanımadığı için rahat konuşuyorlar. Bazıları tanıdığını ifade ediyor. Bazıları silah arkadaşı olduğunu söylüyor. Beraber çatıştıklarını dahi söylüyorlar. Hatta bazı insanlarında Yaşar Kemal'e, neden bizim adımızı da kitapta geçirmedi, diye küfrediyorlar. Hesapta İnce Memed'in arkadaşları ya hani... Halk, içten içe İnce Memed'i benimsemiş, onu kendi aralarında bir insan bellemiştir. Halkın öyle bir kahramana ihtiyacı vardı.


    Öyle bir kahramana ihtiyacı vardı. Köylerde sürekli baskı zulüm, halkı azınlıkta olan ağalar yönetiyordu. Bir kuru ekmeğe muhtaç ediyordu. Topraklarını zorla ellerinden alıyordu. Bunu yaparken de askerini, savcısını, kaymakamını, belediye başkanını ve hatta o dönemde mebusunu, tapu memurunu... aklınıza gelebilecek her kadrodan devlet yetkililerini devreye koyup yapıyorlardı. Artık Tolstoy'un dediği gibi; bulut'un şimşeği içinde hazır ha çakacak ha çakacak.... Çukurova bulutundan da İnce Memed gibi bir kahraman peyda olup ağasına, çavuşuna, on başısına, subayına, yüzbaşısına, binbaşısına, tapu müdürüne, savcısına, hakimine, kaymakamına, belediye başkanına, mebusuna... zulmün her türlüsüne çakmıştır. İnce Memed şimşeğinin özelliği zulmün üstüne çakmasıdır. Zulüm onun gözünde bir paratonerdir. Zulüm varsa İnce Memed vardır. Ve de var olmaya devam edecektir.


    Anadolu'nun türkleşmesi ile birlikte islamlaşması da tasavvufî unsurlarla olmuştur. Anadolu'daki dinî zihniyetin oluşumunun temellerinde bazı kültler vardır. Bunlar; atalar kültü, türbe kültü, at kültü, su kültü, taş kültü, ağaç kültü... daha birçok sayamadığımız kült ile Anadolu insanının zihninde yaşamıştır. Yaşar Kemal bunları da kalemiyle ustaca işlemiştir. Baba İshak Baba İlyas(Babailer İsyanı) Köroğlu ve daha birçok isyandan da bahsetmiştir. Ama kendisinin ifade ettiği gibi bu kitabı yazarken annesinin anlattıkları(ailelerinde eşkıyalık yapan dedesi amcası gibi) ve Kurmay Azmi Bey'in otuz beş eşkıyaya af sözü vererek dağdan çekilmesi olayı etkilemiştir(Azmi Bey onları affetmeden halkın gözü önünde kurşuna dizmiştir). Kitabın muhtevasında yer yer alevilik etkisini de görmek mümkündür. Cengnameler denince akla Hz. Ali ve Düldül atı gelir. Yer yer İnce Memed ile yağız atını karşılaştırarak halkın diliyle mücadelecî bir formda tazime de gitmiştir.


    İnce Memed'i okurken dağları, taşları, çiçekleri, ağaçları, denizi, ovayı... daha birçok doğa unsurunu tek tek gözler önüne getiriyor yazar. Adeta oraları gezmeye gerek kalmıyor. Atın üzengisine basıp yelerini tutuyorsunuz ve bir bakıyorsunuz ki Yüreğir'desiniz bir bakıyorsunuz ki, Seyhan'da...


    Adana ve çevresinden bahsetmişken Sarı-Sıcak hallerinden de bahsetmeden geçmek olmaz. Yüreğir'de, Çukurova Üniversitesi yakınlarında Adana Şehir Hastanesi yapılırken yılın en sıcak aylarında temmuz ortası ve ağustos aylarında o hastanede çalıştım. Bizim iş peyzaj işiydi. Yani toprak tesviyesi yapmak, bitki ekmek, ağaç dikmek gibi. Yani sürekli güneşin altında çalışıyorduk. O kadar yandım ki yüzüm simsiyah oldu sakallarım sarardı. Orada oturanlar doğru dürüst dışarı çıkmazken biz güneşin altında çalışırdık. Sıcaklar insan psikolojisini de etkiler. Sinirlendirir... harlandırır. Çukurova insanları da böyledir: sinirlidir.

    İşte Yaşar Kemal de bu sıcaklardan bahsederken eski insanların çeltik ekiminden sonraki merhalede oluşan bataklık oluşumuyla insanların sıtma hastalığına yakalanmasını da işlemiştir. Sıcak üzerine bir de sıtma hiç çekilecek gibi değil. Halk sürekli ağaların kapısında hakkını aramakta ve dönüt almadan gitmektedir. İşte burada bir zulüm olduğu aşikar. Zulüm varsa İnce Memed de vardır. İnce Memed'ler var olsun hiç tükenmesin.


    Denilecek çok şey varda sözü bitirmek istiyorum. Kitabı ben çok beğendim. Elimden geldiği kadar kitabın içeriğinden bahsetmeden tabiri caizse etrafından dolanarak anlatmaya çalıştım. Ben şuana kadar geçen zamanda okumadığıma çok pişmanım. Siz de pişman olmadan okuyun. Günümüzle karşılaştırın. Eskiden ağa vardı şimdi milletvekili, bakan. Herkes adambendecilik yapıyor. Herkes kendi babasının malıymış gibi devleti kullanıyor. Bunu en güzel anlatan kitaplardan biridir İnce Memed. Anadolu insanının o saf yüreği ve biraz da geçmişteki insanların sadakatini, dostluğunu ve misafirperverliğini öğrenmek, okumak ve hatta hissetmek istiyorsanız okuyun. Bu insanlar da anlatılır da biz de kabataslak bir inceleme yazmaya çalıştık. İncemelenin uzun olduğunu kimse demesin. Kitap zaten 2142 sayfa. Az bile anlattığımı düşünüyorum. Herkese selam ederim. İnce Memed'ler hiç bitmesin temensiyle.
  • 192 syf.
    ·8/10
    Kitabın konusundan bahsetmeden önce şunu söylemem lazım arka kapak yazısında da bahsettiği üzere kitap her kafaya göre değil. Kitabı okurken de bu durumu daha net bir şekilde anladım. Öncellikle bunun nedeni kitabın Uçuk yazın türüyle yazılmasıdır. Peki bu tür nedir ?

    "Bizarro kurgu yani uçuk yazın hicve, absürt ve grotesk öğelere yer veren çağdaş bir yazın türüdür. 2000'li yılların başında Amerika Birleşik Devletleri'nde bağımsız yayınevleri tarafından tanıştırılan bu tür David Lynch ya da Tim Burton filmlerinin edebiyat dünyasındaki karşılığı olarak tanımlanıyor. Bizarro yani uçuk yazın tuhaflığı, saçmalığı, uçukluğu ve gerçeküstü dünyasıyla öne çıkıyor.

    The Guardian bu tür için söyle diyor:" Sırasıyla itici, aptalca ve kaba. Ama aynı zamanda en iyisinden ilginç, zekice ve iyi yazılmış.Aynı zamanda hem kötü hem de iyi olmayı becerebilen edebi bit tür okumaya değerdir.""

    Tür, Yeraltı Edebiyatına benzese de hayal gücünün etkisinin fazla olması ile bu türden ayrılıyor. Kitabı okurken yazarın hayal gücünün ve fantezilerinin derinliğine şaşırdığımı belirtmek isterim.

    "Bu türde sadece uçuk ve tuhaf olmak tek amaç değildir, aynı zamanda etkileyici ve her şeyden öte okuması eğlenceli olmalıdır. Okuyanı düşünmeye de sevk etmelidir. Uçuk yazın metinlerinde gerçek dünyaya uygulandığında tuhaf olanın norm, absürt olanın başat olduğu değişken bir evren yaratılır."

    Kendi hayalindeki Dünya'yı okurken yazarın zeki biri olduğunu fark ettim. Uçuk anlatımın içine yerleştirdiği bazı cümlelerde eleştirisini de yapıyor. Özellikle de sisteme yapıyor bu eleştirsini.

    Kitabı okurken fark ettiğim bir şey yazarın George Orwell'ın 1984 adlı eserinden etkilenmesi oldu. 1984 esintilerini hissettim bu kitapta. O kitap gibi bir Dünya sunuyor bize. 1984 kitabındaki Okyanusya burada oluyor size MegaCorp. Okyanusya gibi bir yer değil MegaCorp. Bu durumu sadece sistem üzerindeki eleştirisi için dedim. Okyanusya baskıcı bir toplum tabi MegaCorp'un da bazı kuralları ve bu kurallara uymayınca işkence yöntemleri de var. Bunun için çalışanlar kişiler var. Kuralları uymayanları yaklayan ana karakterimiz David Dedmon gibi.

    Dedmon Avcı olarak çalıştığı bu yerde sevgilisinden bir virüs kapıyor ve karnında bir sivilce çıkıyor. Tabi bu sivilce zamanla bir ağza dönüşüyor. Evet yanlış okumadınız bir ağza. Ama ne çeneci ne konuşkan aç bir ağız. Karnında bu ağız ile yaşarken olanlar oluyor. Bir gece sarhoşken Marie, Dedmon ve ağız Phillipe'in yaşadıkları onların hayatının rotasını garip bir çıkmaza sürüklüyor. Phillipe'in Dedmon'u sürekli Marie'yi öldürmesini için manipüle ederken Dedmon iç sesini dinleyemez bir halde bulur kendini. Phillipe'in dinlediğinde hayatı bir anda bambaşka olur MegaCorp'ta.

    Mutasyona girmiş insanların, hayvanların özelliklerini taşıyan insanların yaşadığı bir yer MegaCorp. Mesela yılan gibi sürünen, tıslayan gardiyanlar var. Hırsız böcekler var. Acı çekmekten hoşlanan insanlar var. Hatta vücutlarına acılı işkenceleri kendilerine yaptırdıkları yerler de var. Garip enteresan bir Dünya MegaCorp.

    Kitapta beni ekleyen kısmı sonu oldu. Ben başka türlü olur diye düşünüyordum. Bu yüzden beni şaşırttı ve beni şaşırtan kitapları okumayı sevdiğim için kitabı beğendim. Kitabın sonunda hayatın anlamını yaşamın kendisini düşünmemi sağladı yazar. Kitabı kapatırken de kendime şunu dedim: Hoşgeldin Uçuk Yazın.

    Ancak kitabın +18 olduğunu içinde argo ve cinsel içeriklerin olduğunu söylemem gerekiyor. (Kitap Uçuk Yazın türünde yazıldığı için bu durum sizin için önemliyse kitabı ona göre okumanızı tavsiye ederim.)