• 239 syf.
    ·10/10
    Leyla İpekçi’den ilk bir kitap okudum. Zaman zaman gazetelerden köşe yazılarını okusam da derli toplu bir kitabını okumamıştım. Aslında birkaç kitabını da almadım değil. Ateş ve Bahçe ve Şehrim Aşk kitapları kütüphanemde okunma sırasını beklerken gördüm ki Güzelin 1001 Yüzü kitabı çıkmış. Hemen aldım ve onu okuma sırasının başlarına koydum. İsmini cazibeli buldum belki ondandı diğerlerinden öne almam. Kitabın kapağını çevirir çevirmez “Sevgi ve bilgiyle varlığın kalbine…” sloganıyla karşılanıyorum. Sevgiyle ve ilgiyle Güzel’in evine hoş geldin dercesine. Hoşbulduk dedim tüm içtenliğimle.

    Ne mi anlatılıyor kitapta? Güzel’in 1001 Yüzü’nü hangi birimlerle ölçebileceğimizi anlatıyor. ‘Tevhid sanatı’nı çağrıştıran üslubun ‘nasıl’ları üzerinde yoğunlaşsa da, sanata olduğu kadar hayata da göndermeler yapıyor. Tevhit sanatçısının sanatını icra ederken hangi incelikleri gözetmesi gerektiğini anlatıyor. “Allah’ın isimleri gibi kelimeleri de sayısız. Fakat büsbütün ölçüsüz, hudutsuz bırakılmış değiliz çok şükür. O’nun (cc) istediği gibi biri olmaya çabalamanın bizi sanatta da hayatta da güzelleştirdiğine inanıyorum. Bunun ancak aşk ile gerçekleşebildiğini düşünüyorum.”

    “Hz. Peygamber ashabıyla beraber yürürken yol kenarında bir köpek ölüsüne denk gelir. Sahabelerden bazıları manzara karşısında “Bu leş ne kadar da pis kokuyor.” demekten kendilerini alamazlar. Bu durum karşısında Allah Resulü’nün tavrı ise hayli farklı olur: ‘Köpeğin ne güzel dişleri var!’ İşte Peygamberimizin bu bakışı tevhit sanatçısının mihenk taşıdır.” Leyla İpekçi Güzel’i güzel anlatmış. Her ne kadar etrafımızda bir o kadar kötülük kol gezse de, biz ana dil olarak Güzel’ceyi dinlemeyi çok seviyoruz. Çünkü Güzelce’de anlatılan Güzel, gerçek anlamda Güzel’dir ve tüm güzellikler de ona aittir. O güzeldir, güzeli sever. Güzel yaratır. Yaratılan güzellikleri bize sevdiren de O’dur. Madem O güzel söylüyor, biz de Güzel’i güzelce görmeli, hissetmeli ve de söylemeliyiz. Güzelleşmek ödevimizdir. Bu da ancak aşk ilen olacaktır. “Ruh güzele gider. Güzel’le uçar.“ der yazar. Bediüzzaman da “Güzel gören, güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” der.

    “Sanatçı denilince marjinal, aşırı özerk, abartılı derecede ilginç, toplumdan kopuk, uçuk, itiraz eden, her şeye muhalif, aykırı ve tüm bunlara rağmen magazin için elverişli bir tip geliyor aklımıza” diyor Leyla İpekçi. Son zamanların sanatçısı işte tam da böyle bir şey. Ama her sanatçı böyle midir? Hayır. Günümüzde sanat eseri denilince de akla, serbest çağrışımla akla gelen her şeyin fütursuz özgürlükle (!) anlatıldığı eserler geliyor. Bu eserler de karakter tahlilleri, pskolojik açılımlar, dramatik unsurlar, insan tabiatının karanlık dehlizlerinde vuku bulan gerilimleri, bol aktivizm kokan tasarımlardır. “Kötülük, yalan, hırsızlık, ihanet insanın karanlık dehlizlerinde her daim mevcuttur, bunları niye saklayalım ki.” diyenler yüzünden her şey alenileşti. Alenileşmekle kalsa iyiydi. Meşrulaştı da. Gel de şimdi Bediüzzaman’ın “Batıl şeyleri iyice tasvir safi zihinleri idlaldir.” sözünü hatırlama. Yazarımız bu tarz sanat eserlerinden değil daha çok “İnsan karanlığının izdüşümlerini, sonuna dek ölçüsüzce açan değil; katmanlı bırakan, örterek dolayımlarla işaret eden eserleri icra edenlerin sanatından feyz alıyor.”

    Leyla İpekçi “Hepimiz kendi dünyamızın sanatçısıyız. Sanat eserinin ‘canlı’ olduğuna ve eserinin sanatçıya şahitlik ettiğine inanan biri olarak, bugün fazlasıyla içine kaçmış ‘dünyanın ruhu’nu ancak ‘güzel’ sanatla diriltebileceğimize ve ‘güzel’in ana dili yaygınlaştıkça bu külli ruhtan payımıza düşen nurla hep birlikte güzelleşeceğimize inanıyorum.” diyor.

    Kitap on üç ayrı bölümden oluşmuş. Sevgili’nin Harfleri, Gerçek ile Kurgu Arasında, Kötü karakter, Şüphe, Trajedi, Tıpkı ve Sanki, Korku, cennet Evi, Unutma Biçimleri, Öfke, Var ile Yok Arasında, Ruh hali, Kendi Medinesi’ne Varmak. Yine her başlığın altında da alt başlıklar oluşturulmuş.

    Şu anki kapitalist sistemin çarkları arasında ezilip kalan insan, kavuşmayı değil sahip olmayı arzuluyor. Vermenin değil almanın peşinde. Fethetmekten yana değil, işgalden yana. Adalette gözü yok, tahakküm etmek istiyor. Fark etmek şöyle dursun fark edilmek istiyor. Tanımıyor ama tanımlıyor. Her şeyi maddede arıyor. “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür.” diyor Bediüzzaman.

    Portekizli film yönetmeni Victor Erice’nin ödüllü filmi Ayva Ağacı Güneşi’ndaki ayva ağacını resmini yapmaya çalışan ressamın hikâyesini mutlaka okumalısınız. En azından ben okuduğumda ânımın niye ânıma uymadığını çok iyi öğrendim. Daha önce tefekküren yazdığım birçok şeye delil bulmaktan ötürü de sevindim.

    Bir de Gecenin tebessümü yazısını okumanızı dilerim. “Gecenin sessizliğinde bir tebessüm gibi görünür ay ve yıldızlar.” diye başlar. “O koyu sonsuzluğa daldığımda, gökyüzüne bakmanın kalplerdeki vesveseyi, üzüntü ve kederi azaltışını, Allah’ı hatırlatışını, hasretlilere teselli verişini, sevenlere arkadaş oluşunu, ellerini semaya açanlara ‘yuva’ oluşunu düşünmeye başlıyorum.” diye devam ediyor.

    İşte kitaptan altını çizdiğim satırlar:

    Sevmeniz, sevildiğinize delalet; övmeniz övüldüğünüze delalettir.
    *
    Asıl gaye ‘âlemlere rahmet olarak’ gönderilmiş En Sevgili’nin ‘aramızda olmasına’ kalbi nurlandırmasına Kur’an dilinde şahit olmaktır. Zira Allah bütün şeyleri Onun ‘vesile’siyle yaratır ve Onunla tamamlar.
    *
    İlahi niteliğinden dolayı, onu özlediğiniz sürece diri kalır karşınızda. Sizinle konuşur, size bakar Kâbe. Onun görüntüsüne bakmak, insanda vedasız bir kavuşma arzusuna tekabül eder.
    *
    Güzel olan sevilendir. Âşık olmadan iyi sevgili olunamayacağı gibi, güzelleşmek de mümkün değil.
    *
    Bizler en güzel halimizle ancak bir akis, yansımayız. Kendimizde tecelli eden ‘ilâhî isimleri’ bildikçe, nefsimizin perdelikleri kalkmaya başlıyor ve aslımızı (Rabbimizi) ‘kesintisiz’ bilmeye başlıyoruz.
    *
    Haklı olanın vicdanı affedici olmaya, alttan almaya, karşısındakinin hatasını örtmeye, idare etmeye, suskunluğa daha eğilimlidir. Oysa biz haksızmışız gibi bağıra çağıra, haklılığımızın altını çize çize, göze soka soka kanıtlamaya çalışıyoruz. Haddi aştıkça, hudutları da çiğniyoruz. Hayatın ince ruhu içeri kaçıyor.
    *
    Bağ varsa hayret var. Hayret varsa hayranlık var. Hayret ve hayranlık varsa, ölüm korkusu dağılacaktır.
    *
    Ev eğer cennet kılınıyorsa, gönle sevgi yerleşmiş demektir. Sevdiğinin yüzünü gördükçe, yeryüzü bir mescit olacak.
    *
    Gönülsüz itaat, sevgisiz vücuda getirilen bir eser gibidir, muhatabına ulaşmaz. Güzelleştiremez. Aşka düşmeden icra edilen eser, sanatseverin ruhunu uçurmaz. Ruhları ‘bir’leyemez.
  • Dev leş'e isyan,kim ispat edecek suçumu,hangi birimler ?
    Beyaz Adalet mi, sarayı mı yoksa satılmış alimler!
    Talimler boşa,kararı verir evvela, kaim hainler!
    Kahinler sadık kul,emredin düzenlensin ayinler..
    Sinler meydanlar,diri mi sandın çürümüş tenlerde ki tinler.
    Namus kuruş,sevgi fuhuş, çerez olmuş talak-ı bainler.
    Zihinler bulanık ,dün ebedi sevgili , bugün bir gecelik gelinler.
    Gabinler sermayeniz ,riba kârınız yoksa beyimiz nasıl serinler?
    Lainler basiniza; taşınıza, toprağınıza sinmiş firavuni kinler.
    Inler zulmunuzle dağ , taş hayvan , ins-u cinler..
    Hinler! Vatan ,bayrak, çağdaşlık ,irtica, kılıfına uydurulmuş nice terimler.
    Sakinler...köle cer çöp.. Uyutmuş sahte ilimler.
    Bilimler lazim... Nereye , nasıl serilsin kırmızı kilimler.
    Dilimler! Itiraz edemezsin. Bunları en iyi canavar imler.
    Kimler geldi,geçti; geçecek dört mevsim kış iklimler.
    Sabır et ey yiğit muslim! gün gelecek
    Yok olacak uydurulmus dinler.
    Dinler , uçurur haberini zaferin, posta güvercinler.
    Sineler kabaracak,tekbirler getirecek ,duyunca yüzbinler.
    Eminler, şüphe yok . söz hüdadan. Küfür zayi olacak, yüzbin aminler.
    Bazilari verdiği sozde durdu, bazıları beklemekte, hedef ;cenneti naimler.
    Gün bugün! Hesabi sorulacak atlatilmadan elifler, cimler.
    Zalimler!zalim oğlu Zalimler, kaçacak delik yok. Kapatılmış santim, milimler.
    Vurun sırtlarına vurun! intikam zamanı,muntakimin günü. bitti hilimler

    Levent selçuktekin
  • “Bazıları için ölmek kolaydı. Uğursuz bir trenin gelmesi yetiyordu, tamamdı bu iş. Ama benim için göklere uçmak ne kadar güçtü.”
  • Ve bazıları; yokken bile vardır, fazlasıyla...
  • 119 syf.
    ·5 günde·7/10
    “Trenin Tam Saatiydi” yazarın savaş romanları içerisinde bireyin savaştaki trajedisini, varoluşunu, dini ve kişisel bir perspektiften incelemesi bakımından ayrı bir yere sahiptir ve genel olarak konu savaştır. Bu eserde Böll, savaşın toplum üzerindeki etkisini değil, bireyin psikolojisi üzerindeki etkilerini ve dehşetini inceler. Yazar savaşın insanüstü bir olgu, onu anlamanın ve idrak etmenin neredeyse imkânsız olduğunu, bir dalga gibi önünde duran suçlu ya da masum, sivil ya da asker ne varsa hepsini yok edeceğini ileri sürer.

    Kitabın yapı bakımından klasik Yunan trajedilerinden bir farkı yoktur. Odipus hikâyesinde okur ya da izleyici ta en başında Odipus’un babasını öldüreceğini ve annesiyle evleneceğini öğrenir. Tüm olay kehanetin gerçekleşmesi ve kahramanın başına gelecekle ilgili olarak gelişir. Kitaptaki olay ise Andreas’ın istasyondan trene binmesi ve ölüme varana kadar geçirdiği zamanla sınırlıdır. Daha ilk sayfada karşımıza çıkan “Ölmek istemiyorum” feryadı okura dehşet vermesi dışında ölümün her yerde ve her saatte kahramanımızı bulacağına işaret ediyor. Korku, endişe, ölümün mutlak kaçınılmazlığı ve ölümü beklemenin verdiği dehşet okura da sirayet ediyor.

    1943 yılında Alman piyade eri Andreas Polonya taraflarındaki doğu cephesine sevk edilmek üzere trene biner. Trene hiç binmek istemez, çünkü bu trenin onu ölüme götüreceğini farkındadır. Zaten Almanların o cephedeki içler acısı durumu herkesçe malumdur ve savaşı kazanmanın hiçbir ihtimali kalmamıştır. Lanetli bir trendir bindiği. Trende kendi gibi askerle tanışır. Her biri kendi savaş tecrübelerini, duygularını, korkularını paylaşır. Uyurlar, yemek yerler, içerler, dua ederler ama hiçbir şey değişmeyecektir. Andreas’ın aklındaki yaklaşan ölüm korkusu diğer askerlerin aklında da dolaşır durur. Hepsi ölüme kadar kalan boş zamanı saçmalıklarla doldururlar ve çok geçmeden ölüm her şeye bir son verecektir. Hepsi de bunun bir şekilde farkındadır. Bazıları zaten ölmüştür, öldürmek ve savaşmak kalplerini ve ruhlarını çoktan duyarsızlaştırmıştır. Bazıları savaştan sağ kurtulsa bile içten içe ölmüş sayılacaklardır, onları hayata döndürecek hiçbir şey yoktur artık. Gelişme bölümünde Andreas, Willi ve sarışın askerle tanışır ve durakların birinde bir genelevi ziyaret ederler. Andreas’ın genelevde çalışan Olina isimli kadına âşık olmasıyla olay örgüsü ve kehanet tehlikeye girmiş gibi olur. Olina bu arada partizanlar için bilgi sızdıran gizli bir ajandır. Andreas ve kız arkadaşı Olina severek, umut ederek, plan yaparak kendi kaderlerine müdahale ederek kaçışın mümkün olduğuna inansalar da aslında ölümü alt edebileceklerini düşünerek sadece kendilerini kandırırlar. Kitap, kader ve ölüm hakkında okuyucuyu düşünmeye sevk ediyor, acaba bunlardan kaçış var mı? Yaşamımıza ya da ölmemize karar veren savaş mı kader mi? Bunu ikilinin yaptığı kaçış planlarıyla daha iyi anlıyoruz. Her tren istasyonunda bir adam daha ölüme yaklaşan Andreas’a hayatının son gününde tanıştığı bir orospu yardım edebilecek mi? Andreas onun sayesinde yaşamın hala bir anlamı olabileceğini keşfeder ve ölümü pasif bir şekilde kabullenmekten vazgeçer. Aşk hayatın öznel niteliğini değiştirebilir ama varoluşun nesnel gerçekliğine etki edemez. Hepsi birlikte savaşın dünyasından kaçmak için bir Alman subayının arabasını çalarlar ve dağlara doğru sürerler. Dağlara ulaştıklarında partizanlar Alman dolu aracı görürler ve onu yok ederler. Ölüm tam zamanında gelmiştir, tıpkı trenin tam zamanında geldiği gibi. Her sayfada kehanetin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini, Andreas’ın ölümü alt etmeyi başarıp başaramayacağını merak ederiz, onun acısının parçası oluruz ancak sonunda ölüm bu acıdan kurtuluşun tek yolu olur.
  • Aslında erkeklerin zayıflıklarını göstererek, kadınlara vermeleri gereken sürekli güveni sarsmamaları gerektiğini içgüdüsüyle biliyordu. Fakat, yuvanın bütünlüğüne zarar vermeyen küçük bir zayıflıktı bu gevşeme. Yazık ki erkekler, şımartıldıkları zaman nerede durmaları gerektiğini çoğu zaman bilmezler. Kadının bunu hatırlatması utanç verici bir uyarmadır onlar için. Ya da bazıları için öyledir. Belki nesli tükenmeye başlayan garip yaratıklardır artık bu çeşit erkekler. İşte biri daha öldü gitti.