Bir halk geçici heveslerine göre değil, karakterinin uygun olduğu yönetim biçimiyle idare olunur. Halkların kaderini hükümetler değil, kendi karakterleri tâyin eder.
Çünkü birini etki altında bırakmak ona kendi ruhunu aşılamaktır. O artık kendi doğuştan düşünceleriyle düşünemez, ya da kendi doğuştan tutkularıyla yanmaz olur. Erdemleri kendine özgü değildir. Günahları ödünç alınmadır. Başkasının türküsünün yankısı olur. Yaşamanın amacı kendiliğinden gelişmedir; herkesin kendi yaradılışını gerçekleştirmektir. Biz bu dünyaya bunun için gelmişizdir. Bugün insanlar kendilerinden korkuyorlar. En büyük ödevlerini -insanın kendine karşı olan ödevini- unutmuşlar. Acınacak durumdalar, elbette. Evet, açı doyuruyorlar, yoksulu giydiriyorlar ama, kendi ruhları açlıktan ölüyor, çırılçıplak kalıyor. Biz insanlarda yüreklilik diye bir şey kalmadı. Belki hiçbir zaman da yoktu ya.
"Belki de ondan önce sen bıkarsın. Acı şey ama, muhakkak ki Deha güzellikten daha uzun sürer. Kendimizi bir allame hâline getirmek için bunca zahmete girişimiz de bundandır. Şu çılgın yaşama kavgasında, uzun sürecek bir şey elde etmeye bakıyoruz; yerimize kazık kakmak gitti saçma bir umuda kapılarak, kafamızı birtakım süprüntülerle, ıvır zıvırla dolduruyoruz...Bence ilk önce sen bıkacaksın gene de. Bir gün, arkadaşına bakacaksın, pek resme gelir yanı kalmamış gibi görünecek sana, ya da rengini falan beğenmeyeceksin. İçinden ona kızıp acı acı söyleneceksin, sana karşı çok kötü davrandığını düşüneceksin bayağı. Bir dahaki sefere seni görmeye geldiğinde ona karşı pek soğuk, ilgisiz davranacaksın. Yazık olacak, çünkü bu seni çok değiştirecek. Hangi çeşit olursa olsun, bir aşk öyküsü yaşamış olmanın en kötü yanı da insanı romantiklikten sıyrılmış bir halde bırakmasıdır."
Oysa, bir düşüncenin değeri hiç de onu söyleyenin içtenliğine bağlı değildir; üstelik, belki de, söyleyen ne kadar içtenlikten uzaksa, düşünce o kadar öz bir kafa ürünüdür, çünkü adamın ihtiyaçlarından, isteklerinden, önyargılarından renk almamıştır.