• Ne çelişkidir ki yeni ateistlerin gözden kaçırdıkları en önemli nokta, gerçekliklerin en belirginidir; KENDİLERİ. Deneyimlerimizden öğrendiklerimize göre en büyük fizikötesi/fiziksel gerçeklik, bu deneyimleri yaşayan kişidir, yani bizlerizdir. Birinci şahıs bakış açısı ( ben, beni,benim ve benzeri..) gerçeğinin farkına vardığımız zaman en büyük ve aynı zamanda en heyecan verici gizemle karşı karşıya gelmiş oluruz. ben varım Descartesin sözünü tersine çevirecek olursak, “Ben varım, öyleyse düşünüyorum, algılıyorum, niyet ediyorum, anlıyorum ve iletişim kuruyorum” . Bu “ben” de kimdir? Nerededir? Nasıl var olmuştur?
    Varlığınız kesinlikle fiziksel bir şey değildir; tıpkı fizikötesi bir şey olmadığı gibi. Varlığınız cisimleştirilmiş bir kişilik ve ruh verilmiş bir bedendir; “varlığınız (siz)” belirli bir beyin hücresinde veya vücudunuzun herhangi bir bölgesinde yer almaz. Vücudunuzdaki hücreler “sürekli” değişir ve siz yine de aynı kalırsınız. Sinir hücrelerinizi inceleyecek olursanız, bunların hiçbirinin bir “ben” olma özelliğine sahip olmadığını göreceksinizdir. Elbette bedeniniz sizin ayrılmaz bir parçanızdır, fakat o bir “bedendir”, çünkü kişilik tarafından bu şekilde oluşturulmuştur.
    İnsan olmak demek, bedene ve ruha sahip olmak demektir.
  • "Ne diyorsun sen?"
    "Savaş muhabiri olmak istediğimi söylüyorum."
    "Delisin sen. Bunu yapmana gerek yok. Şu anda da yapmak istediğin işi yapıyorsun. İyi para kazanıyorsun - yaşamını sürdürmek için o paraya gereksinimin yok. İyilik Bankası'nda ihtiyaç duyduğun kadar bağlantın var. Yeteneklisin ve iş arkadaşlarının saygısını kazandın."
    "Tamam öyleyse, sadece yalnız kalmaya ihtiyacım var diyelim."
    "Benim yüzümden mi?"
    "Yaşamlarımızı birlikte kurduk. Her ne kadar daima en sadık koca olmasa da erkeğimi seviyorum, o da beni seviyor."
    "Bugüne kadar bu konuda hiçbir şey söylemedin."
    "Çünkü benim için önemli değil. Yani, sadakat nedir ki? Zaten benim olmayan bir bedene ve ruha sahip olma duygusu mu? Birlikte olduğumuz onca yıl benim hiç kimseyle yatmadığımı mı düşünüyorsun?"
    "Beni ilgilendirmiyor ve bilmek istemiyorum."
    "İşte, ben de."
    "Öyleyse nedir bu dünyanım sefil bir köşesinde savaşla ilgili yazı yazma arzusu?"
    "Söylediğim gibi, ihtiyacım var."
    "İhtiyacın olan her şeye sahip değil misin?"
    "Bir kadının isteyebileceği her şeye sahibim."
    "Yaşamındaki yanlışlık nedir o zaman?"
    "Kesinlikle bu. Her şeyim var, ama mutlu değilim. Sadece ben değilim böyle olan; yıllarca birçok kişiyle tanıştım, her çeşit insanla söyleşi yaptım: zengini, yoksulu, güçlüsü ve sadece elindekiyle yetineni. Aynı sonsuz acıyı bu insanların da gözlerinde gördüm, insanların kabullenmeye hazır olmadıkları bir keder, ama bana ne söylediklerine aldırmadan, yine de orada olduğunu gördüğüm keder. Beni dinliyor musun?"
    "Evet, dinliyorum. Sadece düşünüyordum. Öyleyse sana göre kimse mutlu değil, öyle mi?"
    "Bazıları mutlu görünüyor ama açıkça bu konu üzerinde fazla düşünmüyorlar. Diğerleri planlar yapıyor: Bir kocam, yuvam, iki çocuğum, şehir dışında bir evim olacak. Bunlara sahip olmak için uğraşırken matadora bakan boğa gibiler: Araba alıyorlar, bazen bir Ferrari'leri bile oluyor ve yaşamın anlamının bu olduğunu düşünüyorlar ve asla bunu sorgulamıyorlar. Oysa ruhlarında taşıdıklarını bile bilmedikleri keder, gözlerinden okunuyor. Sen mutlu musun?"
    "Bilmem."
    "Herkes mi mutsuz bilmiyorum. Hepsi bir şeylerle meşgul, fazla mesai yapıyor, çocukları, kocaları, kariyerleri, dereceleri, yarın yapmayı planladıkları, satın almak istedikleri, başkalarından aşağı kalmadan sahip olmak istedikleri ve buna benzer şeyler için endişeleniyorlar. Çok az kişi bana gerçekten 'Mutsuzum,' dedi. Çoğu 'İyiyim. Her istediğime sahibim,' der. Sonra ben, 'Seni ne mutlu eder?' diye sorarım. Yanıt: 'Bir insanın sahip olmak isteyebileceği her şeye sahibim - bir aile, ev, iş, sağlıklı bir hayat.' Yine sorarım: 'Yaşam sadece bundan ibaret mi diye merak ettiniz mi hiç?' Yanıt: 'Evet, bu kadar.' Israr ederim: 'Öyleyse yaşamın anlamı iş, aile, bir gün büyüyecek ve sizi terk edecek çocuklar, gerçek bir sevgiliden çok, bir arkadaşa dönüşecek bir zevce ya da koca. Ve elbette bir gün gelecek iş de bitecek. Bunlar olduğunda ne yapacaksınız?' Yanıt: Yok. Hemen konuyu değiştiriverirler.
    "Hayır, aslında söyledikleri: Çocuklar büyüdüğünde, kocam -ya da karım- tutku dolu bir âşıktan daha çok arkadaşım olduğunda, emekli olduğumda her zaman yapmak istediğim şeyi yapmak için zamanım olacak: Seyahat edeceğim.' Soru: 'Ama şimdi mutlu olduğunuzu söylemediniz mi? Zaten hep yapmak istediğiniz şeyleri yapmıyor musunuz?' Yine çok meşgul olduklarını söyleyecek ve konuyu değiştireceklerdir.
    "Israr edersem, daima yokluğunu duydukları bir şeyle yanıt verirler. İşadamı henüz istediği anlaşmayı yapmamıştır, ev kadını daha fazla özgürlük ve daha çok para sahibi olmak isteyecektir, âşık delikanlı sevgilisini kaybetmekten korkar, üniversiteden yeni mezun genç mesleğini kendisinin mi seçtiğini, ya da mesleğin kendisi için mi seçildiğini merak eder durur, diş hekimi şarkıcı olmak istemiştir, şarkıcı politikacı olmayı, politikacı yazar, yazar da çiftçi olmayı hayal eder. Kendi seçtiği işi yapan biriyle karşılaştığımda bile, onun da ruhu hâlâ azap içinde kıvranıyordu. Yenüz huzura da kavuşmamıştı. Sana yeniden soracağım: 'Mutlu musun?'"
    "Hayır. Sevdiğim kadına, hep düşlediğim işe, dostlarımın kıskançlığına neden olacak kadar özgürlüğe, seyahat etme şansına, şöhrete, övgülere sahibim. Ama sanki bir şey..."
    "Ne?"
    "Bir an durduğumda, yaşamın anlamını yitireceğini düşünüyorum."
    "Sadece dinlenmeyi beceremiyorsun, Paris'e bak, elimi tut ve şöyle de: İstediğim her şeye sahibim, şimdi yaşamın bize bıraktıklarının keyfini çıkaralım."
    "Paris'e bakabilirim, elini de tutabilirim, ama bu sözleri söyleyemem."
    "Bahse girerim, şu anda bu caddede yürüyen herkes aynı şeyi hissediyor. Az önce yanımızdan geçen şu zarif kadın elinde zamanı tutmak için çabalayarak günlerini geçiriyor, durmadan terazileri kontrol ediyor, çünkü aşkın buna bağlı olduğunu düşünüyor. Yolun karşısına bak: iki çocuklu bir çift. Çocuklarıyla birlikte dışarı çıktıklarında çok mutlu oluyorlar, ama aynı zamanda bilinçaltlarında sürekli dehşet içindeler: Her an kaybedebilecekleri işlerini, yakalanabilecekleri hastalığı, gereksinimlerini karşılamaya yetmeyecek sağlık sigortasını, gitmeye hazırlanan çocuklardan birini düşünüyorlar. Dikkatlerini başka yere vermeye çalışırken aynı zamanda bu trajedilerden kurtulmanın, kendilerini dünyadan korumanın bir yolunu da arıyorlar."
    "Ya köşedeki dilenci?"
    "Onun hakkında bir şey bilmiyorum. Bir dilenciyle hiç konuşmadım. Kesinlikle sefaletin resmi, ama gözleri, diğer dilencilerin gözleri gibi sanki bir şey gizliyor. Kederli hâli o kadar belirgin ki, inanmakta zorlanıyorum."
    "Eksik olan ne?"
    "Bir ipucu yok. Herkesin gülümsediği ve mutlu göründüğü şu ünlü magazin dergilerine bakıyorum, ama ben de bizzat ünlü biriyle evli olduğumdan, her şeyin göründüğü gibi olmadığını biliyorum: Fotoğraftaki o anda herkes gülüyor ve eğleniyor, ama aynı gece daha sonra ya da ertesi sabah hikâye her zaman oldukça farklı oluyor. 'Bu dergide yer almaya devam etmek için ne yapmalıyım?' 'Şu anda sahip olduğum lüks yaşamı sürdürecek paramın bir süre sonra olmayacağını nasıl gizleyebilirim? 'Lüks yaşantımı herkesin sahip olduğundan daha fazla göstermeyi nasıl beceririm?' 'Fotoğrafta yanımdaki film yıldızı ve gülümsediğim ve kutladığım kişi yarın benden bir parça çalabilir!' 'O kadından daha güzel mi giyindim? Birbirimizden hiç hoşlanmadığımız halde neden gülümsüyoruz?' 'Derin bir mutsuzluk içinde ve şöhretin köleleri olduğumuz halde bu derginin okurlarına niye mutluluk satıyoruz?'"
    Paulo Coelho
    Sayfa 50 - Can Yayınları
  • Biz var ya, biz sevemeyiz küçüğüm. Aşk, yanılsamaların en tensel olanıdır. Dinle: Sevmek, sahip olmaktır. Peki, sevdiğimiz zaman neye sahip oluruz? Bir bedene mi? Bedene sahip olmak için maddesini kendimize mal etmemiz, onu yememiz, içimize sindirmemiz gerekir... Olmayacak şey ama, tut ki oldu, bu bile geçicidir, çünkü bedenimiz de devinir, dönüşür, hem biz kendi bedenimize değil, sadece onun verdiği duyguya sahibizdir; ve ayrıca sevdiğimiz o bedeni bir kere ele geçirdik mi o bizzat biz olur, bir başkası olmaktan çıkar ve öteki varlığın yok olmasıyla aşk da biter.
    Peki, ruh bizim midir? –Sessizce dinle beni. Hayır, değildir. Kendi ruhumuz bize ait değildir. Hem zaten, bir ruha nasıl sahip olabilirsin? Bir ruhla bir ruh arasında dipsiz bir kuyu vardır: birer ruh olmalarının kuyusu.
    Öyleyse, sonuç olarak neye sahibiz? Bizi sevmeye iten ne? Güzellik mi? Sevince güzelliğe sahip olur muyuz? En vahşice, en baskıcı şekilde sahiplenerek, bir bedenin nesine el konabilir? Ne o bedene, ne ruhuna, hatta ne de güzelliğine. Zarif bir bedene sahip olmakla güzelliği saramazsın, sadece hücrelerden oluşan, yağlı bir bedeni kucaklayabilirsin; öpüşme bir ağzın güzelliğine değil, ölümlü mukozadan olma dudakların nemli etine değer; cinsel birleşme bile basit bir temas, samimi bir sürtünmedir, ama gerçek bir iç içe geçme, bir bedenle bir başkasının iç içe geçmesi bile değil. Öyleyse neye sahibiz, evet, nedir sahip olduğumuz?
    Yoksa duygularımız mı? En azından aşk, duygularımız aracılığıyla kendi kendimize sahip olmamızın bir yolu olabilir mi? Hiç değilse var olma hayalimizi daha şiddetle, dolayısıyla daha parlak olarak hayal etmenin bir biçimi midir? Ve en azından duygu söndükten sonra anısı sonsuza dek bizimle kalır, biz de işte böyle sahip olmuş oluruz...
    Buna da aldanmayalım. Duygularımıza bile sahip değiliz. Hayır, hiçbir şey söyleme. İyi düşünecek olursak, anı, mazi duygusuna denir. Ve her duygu gibi, o da bir yanılsamadır...
    – Dinle beni, bir daha dinle. Pencereden, çarşaf gibi uzanan nehrin karşı yakasına, uzaklarda, bir tren düdüğüyle bölünen alacakaranlığa bakmadan dinle. – Sessizce dinle beni...
    Duyumlarımıza sahip değiliz. Duyumlarımızın aracılığıyla kendimize sahip olamayız.
  • Geçen gün herkesin zengin olması ve bahçelerinde nilüfer havuzları olması gerektiğine dair arzunu dile getirdin. Peki o zaman neden ne eve, ne bahçeye, ne havuza, ne de nilüfere sahip olmayan bunca insan var? Soru şu: neden bu Hindistan’da bu kadar çok yoksulluk var?
    Yoksulluğun oluş nedeni bu ülkenin son derece ahmakça davranmış oluşu. Başka hiç kimse sorumlu değildir bundan. Bundan siz sorumlusunuz. Ama bu ahmakça davranışı o kadar asırdır sergiliyorsunuz ki, yalnız aynı şekilde davranmaya devam etmekle kalmıyor, bundan gurur bile duyuyorsunuz.
    Bu ülke orantısız bir hayat yaşamaya karar verdi. Bu ülke hayat karşıtı, beden karşıtı olmaya karar verdi. Şimdi hayat karşıtı, beden karşıtıysan zengin bir şekilde yaşayamazsın ki; yoksul kalmaya mecbursundur. Hayatı sevmedikten sonra zenginliği nasıl yaratacaksın? Hayatı sevmedikten sonra nilüferleri, gölleri, bahçeleri ve güzel evleri nasıl seveceksin? Bedenini sevmiyorsan, bedenle neden uğraşasın? Bırak köpeklere gitsin. Olmuş olan da budur.
    Aslında senin sözde-dindar insanların sana beş bin yıldır öğrettikleri hep yoksulluğun güzelliğine, ruhaniliğine dair şeylerdir. Yoksulluğu en yüce hedef olarak göklere çıkarmışşın. İşte şimdi o hedefe ulaşmış durumdasın- tüm ülke “ruhani” leşti- peki ya bu kimin suçu?
    Düşün sadece. Buda’yı neden yüceltiyorsun? Çünkü o krallığından vazgeçti. Mahavira’yı neden yüceltiyorsun? Çünkü krallığından vazgeçti.
    İnsanlar bana, “Madem ki bir Buda’sın, o halde neden her şeyden vazgeçip dilenci olmuyorsun?” diye mektuplar yazıp duruyorlar. Bana karşılar. Morarji Desai benim Mahavira’yla kıyaslanamayacağımı söyledi. Neden? Çünkü o krallığından vazgeçmişti. Dilenci oldu, sokaklarda çırılçıplak dolanan bir dilenci. Oysa ben güzel bahçelerle çevrili, saray gibi bir evde yaşıyorum.
    Mahavira’yla nasıl kıyaslanabilirim ki?
    Şu mantığa bak. Mahavira’yı krallığından ve hayatın zevklerinden vazgeçtiği için yüceltiyorsan o zaman dilenciler gerçekten çok talihliler. Yapmaları gereken hiçbir şey yok- zaten ruhani onlar! Buda’nın yapması gereken bir şey vardı. Geçmiş hayatında bir takım günahlar işlemiş olmalı ki kral olmuştu. Peki ya dilenci? O en başından beri, asırlar, hayatlar boyunca hep çok ruhani bir şekilde yaşamış olmalı. Dilenciliği, yoksulluğu geçmişte işlemiş olduğu büyük sevapların bir sonucu olmalı.
    Eğer dilenci olmak ruhani olmak demekse, o zaman burası başlı başına ruhani bir ülke.
    Yoksulluk yüceltilegelmiş ama yoksulluğu yüceltir, ona taparsan, onu nasıl yok edebilirsin ki? Taptığın bir şeyi nasıl yok edebilirsin?
    Yoksulluğun nedeni başlı başına senin zihniyetin. Ben senin zihniyetine karşıyım, zihnini yok etmek istiyorum çünkü enerjini serbest bırakabilmenin tek yolu zengin olmaktır.
    Sanıyor musun ki Amerika özel bir şeye sahip, senden daha iyi veya daha iyi bir iklimi var? Bu doğru değil. Sen dünyadaki en güzel ülkelerden birine sahipsin. Senin ülkende tüm iklimler yaşanıyor. Ülken neredeyse minyatür bir dünya gibi. Senin Kaş-mir’in İsviçre gibi. Böylesine zengin, böylesine bir potansiyele sahip başka bir ülke daha bulamazsın ama dünyadaki en yoksul insan sensin. Bunu başarabilmiş oluşun mucize gibi!
    Zihnin yüzünden bu. Hayata karşı çok yanlış bir tavır taşıyorsun. Hayata karşısın ve sen hayata karşı olduğunda o senin yanında olamaz. Varoluşla hiç dost olmamışsın. Daima “öteki” dünyayı yüceltmişsin. Öteki dünyayı yüceltirsen doğal olarak bu dünyadan faydalanamazsın.
    Oturmuş bekliyorsun sadece. Hintli mahatmalar müritlerine ve takipçilerine “Hayat tren garındaki bekleme odası gibidir” diye vaazlar verip duruyorlar. Bekleme odası kimin umurunda? Trenin gelecek ve göçüp gideceksin. Öyleyse kirletebildiğin kadar kirlet orayı! Kimin umurunda? Sadece birkaç dakikalığına veya birkaç saatliğine buradasın öyleyse elinden gelen her türlü pisliği yap! Orayı senden sonra gelecek olanlar için dayanılmaz bir hale getir; o artık onların bileceği iş.
    Eğer hayatı bir gardaki bekleme odasından ibaret olarak algılıyorsan, onu güzelleştiremezsin. Onu temiz tutmazsın.
    Batı’dan gelenler Hintliler’in nasıl yaşadığına, pislik, kirlilik içinde yaşayıp bu duruma tamamen kayıtsız kalışlarına inanamıyorlar. Tamamen kayıtsızlar çünkü asırlardır böyle yaşamışlar. Sadece böyle yaşamayı biliyorlar, başka türlüsünü değil. Başka bir şeyle kıyaslama şansları bile yok. Bu yüzden bu şekilde yaşayıp gidiyorlar. Herhangi bir Hint mutfağına gir sadece. Batı’daki tuvaletler kadar bile temiz değildir. Aslında kimin umurunda? Bir de Hint tuvaletlerini düşün!
    Bu beden başlı başına pis, çürümüş bir şeydir; beden senin düşmanındır. Herkes bu bedeni terk edeceği anı bekler; tren gelince gideceklerdir. Bu beden bir bekleme odasıdır sadece. Onu temiz, güzel, sağlıklı, sevilir tutmakla alakan olmaz. Hayır. Sevgi pis bir kelimedir. İnsanlar öylece sürüklenip giderler.
    Bir de bana bu ülke neden böyle yoksul diye soruyorsun. Sizin, hepinizin yüzünden.
    Hala zihninin yüce, ruhani bir zihin olduğunu düşünmekte ısrar ediyorsun! Dünyaya verilecek bir mesajın olduğunu düşünmekte ısrar ediyorsun.
    Ters gitmiş olan şey insanın şimdiye kadar asla bir bütün olarak kabul görmemiş oluşudur. Batı’nın da Doğu’nun da sefaleti buradan kaynaklanır. Batı sadece beden kısmını seçip ruhu unutmuştur. Batı kültürü dışa, Doğu kültürü ise içe dönüktür. Doğu sadece ruh olarak, Batı ise sadece beden olarak yaşamaya çalışır.
    Batı zengindir ve gitgide daha da zenginleşecektir. Dünyayı güzelleştirmek için çok çalışmıştır. Batı nasıl yaşanacağını bilir ama ruh ihmal edilmiş olduğundan, içinde müthiş bir gerginlik barındırır. Batı’nın içi yoksuldur- dışı zengin, içi yoksuldur. Doğu meditasyon yapmaya, dua etmeye, içsel gerçeği aramaya çalışmış ama dışını ihmal etmiştir. Bu yüzden dışı çok yoksullaşmıştır
    ama içi belli bir zenginliğe sahiptir.
    Ama her ikisi de sadece yarım oldukları için acı çekerler. Acı çekmek yarım olmak demektir- çemberin tamamlanmadıkça, her iki yarıyı da tatmin etmedikçe bu böyle devam eder. Çünkü sen ne yalnız ruh ne de yalnız bedenden ibaretsin. Her ikisinin
    bir araya gelişisin, bir beraberliksin. İnsan hem beden hem de ruhtur ve ikisinin de tatmin edilmesi, doyurulması gerekir.
    Bu asıl insan doğmayı beklemektedir. Bu asıl insan, geleceğin insanı, ne öteki dünyanın ne de bu dünyanın insanı olacaktır. Geleceğin insanı ne eski Hintli anlamında dindar biri ne de Batı’lı anlamında materyalist biri olmayacaktır. Yeni insan bütün biri olacak, hem dindar hem de materyalist, her ikisi birden olacaktır. Benim yeni insana dair vizyonum budur.
    Ama zorluklar var. Yeni insan herkesi kızdıracak. Yeni insan daima bedene karşı olmuş olan dindarları kızdıracak. Yeni insan daima ruha karşı olmuş olan materyalistleri de kızdıracak. Yeni insan dünyadaki gerçek asi olacak.