• Hakiki tevhide ancak şirkin kökleri kaçındıktan sonra erşilir. Tevhide vâsıl olmak için insanın nefsi öyle bir terbiyeden geçmeli ki her ne yaparsa Allah’ın emriyle, Allah namına, Allah için yapmalı. Hal böyle olunca, ne arzu, ne heves, ne nefret, ne gurur, ne beğenilme endişesi, ne de yerilme korkusu kalır.
  • Beğenilme duygusu bir kadın fıtratının hiç doyamacağı bir sofraydı ve genellikle kadınlar aç kalkardı bu sofradan.
  • Üç istek sizi başkalarının kölesi yapar;
    Sevilme isteği,
    Beğenilme isteği,
    Takdir edilme isteği,
  • Yine Stefan Zweig. Yine yalnızlık ve buhran tiplemesi. Fakat bu ruhumu dinlendiriyor. Yalnızlık konusunda yalnız olmadığımı anlıyorum. Çünkü aslında insan kalabalıklar içinde de olsa hep yalnız. Aslında madam'ın tek istediği bir insandı. Onun gururunu her daim okşayan bir insan.
    Şatafata ve hayran bakışları her zaman üzerinde hissetmeye alışmış olan madamın tek başına bir şatoya sürgün edilmesinden sonra yalnızlığın onu ölüme kadar götürmesini anlatan tam tadımlık bir öykü.
    Ve ben belirtmeliyim ki insanın doğumundan itibaren bünyesinde olan beğenilme hissi, gururunun okşanması, kibir bu hikayede yerli yerince işlenmiş.
    Bir de bir insanın başka bir insanın tutumuna göre değişmesi var tabii. Bu da benim kitapta en beğendiğim çıkarımlardan birisi. Açıkçası Zweig'ın bu psikolojik çözümlemeleri beni oldukça etkiliyor.
  • “Kadın, olduğu ve yaptığı her şeyi gözlemek zorundadır. Erkeklere nasıl göründüğü, onun yaşamında başarı sayılan şey acısından son derece önemlidir. Kendi varlığını algılayışı, kendisi olarak bir başkası tarafından beğenilme duygusuyla tamamlanır.”
  • Beğenilme, görülme isteği sağlam, temiz bir itkidir, ama başkasından, okul arkadaşından daha iyi, daha güçlü, daha akıllı olarak tanınmak isteği insanı kolayca aşırı bir benciliğe düşürebilir, ki bu da hem kendisine hem de topluluğa zararlı olabilir.
    Albert Einstein
    Sayfa 39 - 2. Baskı, Eylül 1990 [EPUB (%120- 5.5")]
  • Derviş’in Kavalı tınısıyla sizi kitabın ilk sayfasından alıp bir yolculuğa çıkartıyor. Yolda kısa kısa öyküler eşlik ediyor size. Kimlerin öyküleri yok ki: fahişeler, sokak çocukları, travestiler, mevsimlik işçiler, kadınlar, çocuklar, ruhları incinmiş ve tecavüze uğramış bedenler…karşılıyor sizi. Bir nevi ötekilerin öyküleri bunlar, biliyorsunuz değil mi? Belkide bi huzursuzluk kapladı içinizi hani şu sırtınızı döndüğünüz sokağın öyküleri. Herhalde Ergür abide bunun farkındaki ötekilerin öykücüsü demiş kendine.

    Ergür abi kim? O bir öğretmen aslında ama hep öğrenci olduğunu dillendiren bir öğretmen. Hani şu problem olan tatil ayları vardır ya öğretmenler ile genel toplum arasında. Onu en hüzünlendiren aylardır diye tahmin ediyorum öğrencilerinden daha doğrusu öğretmenlerinden ayrı kaldığı için. Hep gülen bir yüzü vardır oysaki hüzünlü bir gülümsemedir yüzündeki. Her daim aklının bir ucunda bir “ CAN”ı düşünüyordur.

    Yazar olma konusuna değinmeden geçemeyeceğim. Ergür abiyi beş yıldan fazladır takip ediyorum ama hiç kendine öğretmen demediği gibi yazarda demedi. Yazmaktan, öğretmekten, anlatmaktan, sazını eline almaktan, dinlemekten…vazgeçmedi. Ne diyor bu Mehmet diyorsunuz değil mi? “ CAN” olun arkadaşlar gerisi zaten gelir arkasından.

    Kitap 38 öyküden oluşuyor. Bazı öykülerin tamamını paylaştım aslında ne anlatıldığı anlaşılsın diye. Lakin galiba insanlar yine ne anlamak istedilerse onu anladılar.
    #35495962 #35501094 #35501531 #35501775 #35502014 #35507479 #35507745

    Bazı öyküleri paylaşmamın sebebi beğenilme veya kitabı takdir etmeniz merkezli değil elinize aldığınzda kitabı neyle karşı karşıya olduğunuzu bilmeniz için. Sonuçta insanı yıkan beklentilerdir. Öykü alanında çok şey bildiğimi iddia edemem. Öykünün biçimi, karakterleri, olay örgüsü, uzunluğu… nasıl olur bilmem umursamamda aslında. İster istemez benim ilgimi çeken genelde alanım merkezli olan insanlar oluyor. Benim için öyküde olması gereken hayattır, sokaktır, pencereden baktığınızda karşınızda olan insandır. Bu kitap işte tam buna karşılık geliyor belkide gözlerinize çektiğiniz perdenin arkasındaki akıştır.

    Öykülerin bende bıraktığı izlenimi ifade etmem gerekirse, dünyanın artık eylemden çok sözcüklere teslim olduğudur. Ne diyordu bize kitapta: Ben susuyorum hepinize. Merhametli olduğunuza, vicdanlı olduğunuza, dürüst olduğunuza, insancıl olduğunuza, herkesten ayrı olduğunuza öyle inanmışsınız ki, size karşı susmaktan başka bir şey gelmiyor elimden!Ölsem bir gün, başucuma toplanan sokak kedileriyle haber olsam gazetelere ve televizyonlara, sosyal medya hesaplarınızdan yazarsınız hemen; “bizi sakın affetme çocuk!”, “ah nasıl da masum, keşke benim kardeşim olsa”, “kim bilir neler çekti, sahip çıkamadık bu çocuğa”, “mekanın cennet olsun yavrum, şimdi cennette huzurlusundur”…Gözünüzün önündeyim ve beni görmezden geliyorsunuz sosyal medya melekleri; evet evet, çok iyi niyetlisiniz aslında. “Yalnızım” desem, hepiniz yalnızsınız, “bana aylardır sokak kedileri dışında hiçbir can sevgiyle dokunmadı” desem, biliyorum ki, hepinizin sevgisi, dokunuşu, vicdanı en fazla birkaç kişilik yer kaplıyor ve ben hiçbir zaman o birkaç kişiden biri değilim…( Sf. 65 )

    Hani insanlık maskesi takıp yapay hassasiyetler içerisinde boğulmuş bir insanlık profili düşünün. Herkes hassas, merhametli ve sevgi dolu o zaman sorun nerede? Sorun nerede biliyor musun? Sorun sadece teoride olması pratikte ( eylemde ) yok hükmünde insanlık. İnsanlığın mottosu ne biliyor musun? “ Önce can sonra canan “ o “CANan” hiç gelmedi çünkü hiç insan kendine yetmedi. Kaçımız sokak çocuklarının gözlerindeki parıltıya eşlik ettik, kaçımız o üşüyen kirli ( ! ) ellerini korkmadan avucumuza alıp ısıttık.
    O sıcak surlarla çevrili kale misali evlerimize hapsediyoruz kendimizi ve yapay hassasiyetler dizisi içerisinde mutluluklar dehlizlerinde yüzüyoruz. “ Anlıyorum annemi, babamı, dedemi, ninemi, herkesi… Ah, sevgisizliğinize, samimiyetsizliğinize, zalimliğinize öyle güzel kılıflar buluyorsunuz ki, acılarınızı öyle güzel yarıştırıyorsunuz ki, kendinizi öyle güzel aklayıp paklıyorsunuz ki, gurur duyun kendinizle… “ (Sf. 108)

    Sakın kendimi sizden ayrı tutuyorum sanmayın zaten tutarsam bu benim en büyük yanılgım olur, bende bu toplumun bir ferdiyim sonuçta. Sadece kirli bir eylem olan konuşmayı beceriyoruz oysaki “ötekilerin” çığlıklarına kulaklarımızı tıkamışız. Yapay çözümler üretiyoruz sorunun ne olduğunu bilmeden. İnsanları yürekleri bir buz dağından farksız ama yapılan yardımlar (!), bağışlar(!)…sosyal medyada ve iletişim araçlarında yarıştırılıyor. Ötekiler ne diyor biliyor musun: Siz bizi görmezden geliyorsunuz; ama biz sizin gözlerinizin içine bakıyoruz. Samimiyetsizlikten başka bir şey yok gözlerinizde; “samimiyet” diyorum, mesela sıcacık bir akşam simidini bir sokak köpeğiyle bölüşmek… Bölüşebiliyorum samimiyetle, en güzel samimiyet bölüşmektir; oysa her biriniz ne kadar da iyi niyetli, duyarlı ve farklısınız değil mi…(Sf. 138)

    Sorunun bireyde olduğunu ifade etmiyorum yanlış anlaşılmak istemem sorun toplumsal bir yozlaşmada. Görülen, bilinen ve duyulan lakin kimsenin ifade etmeye cesaret edemediği hakikatte. Sonuçta kimse tekerine çomak sokulmasını göze almıyor veya alamıyor herneyse işte : cv kötü gözükmesin, evleneceğim, ev taksidim var, çocuklar küçük, çocuklar okusun, çocuklar bi evlensin…


    Çok uzattım biliyorum ama en azından bu kitabı okuyun belki bir şey değişir demeyeceğim gerzek kişisel gelişim uzmanları gibi çözüm basit aslında “ EYLEME” geç güzel arkadaşım “EYLEME”.

    Kitapla Kalın.

    Not: Niye inceleme yazdım ? Çocukların bir masala kandığı gibi bende senin sözlerine kanmışım.
    https://www.youtube.com/watch?v=50pM9jccmd4