• Behçet Necatigil,küçük yaşantılarını büyük bir alanda sergilemiş,her kattan insanın duygularının bir ötesine geçmesini sağlayacak kadar inceltebilmiştir şiirini.
  • 170 syf.
    ·4 günde·8/10
    Kitapta Orhan Veli'nin şiirlerinde ismini anmadığı, edebiyat tarihçisinin bulmasını istediği sevgilisi Nahit Hanım'a yazdığı mektupları okuyacaksınız. Kitapta kadınların asla memnun edilemeyeceğini bir kez daha fark edeceksiniz. Orhan Veli'nin bazı şiirlerinin de yayımlanmadan evvel Nahit Hanım'a gönderdiğini eklemeden geçmeyelim. Her şeyden önemlisi Orhan Veli de döneminin birçok şairi gibi şiirlerini eskimez yazıyla yazıp daha sonra latinize etmiştir. Bunu neden söyledim? Çünkü Orhan Veli, Behçet Necatigil gibi şairlerimiz Türk şiirinin tarihini en iyi bilenlerindendi.
    Son olarak şiir okuyucularına da küçük bir tavsiyede bulunayım: Şairlerin sadece şiirini okumayın. Onların dünyalarını anlamak için kendilerinin yazmış olduğu diğer türler olan günlük, deneme, mektup ve hatıratlarını da okumak gerek. Birçok şair şiir anlayışını diğer türlerde yazdığı yazılarda anlatmıştır. Bakınız: Ahmet Hamdi Tanpınar - "Antalyalı Genç Kıza Mektup".
  • 37 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Wolfgang Borchert'in 15 şiirini(oldukça kısa) Almanca - Türkçe karşılıklı olarak Behçet Necatigil çevirisinden okuyoruz. Şiirlerin teması kitabın adında belirtildiği gibi fener, gece, yıldızlar, deniz ve mavi... 20 dakikada okuyabileceğiniz küçücük bir kitap. Şiir hakim olduğum bir tür olmadığından yorumum bu kadar.
  • Anadolu’nun şairidir Ahmed Arif... Hasretin, sevdanın, dağların ve umudun şairi. Tek kitabı şimdiye kadar 60 baskı yaptığına göre halkın şairi de diyebiliriz. Ahmed Arif 21 Nisan 1927 ’de Diyarbakır’da doğar. Annesi Sâre Hanım’ı çok küçük yaşta kaybeder, babası Arif Hikmet Bey’in diğer eşi Arife Hanım tarafından büyütülür. Savaşta süvari başçavuşu olan Arif Hikmet daha sonra Harran’da vekâleten kaymakamlık ve Siverek’te nahiye müdürlüğü görevlerinde bulunur, Ahmed Arif’in çocukluğu buralarda geçer ve ilkokulu da Siverek’te bitirir. Daha sonra ortaokulu okuması için Urfa’ya yerleşirler. Şiire ilgisi bu yıllarda başlar, en sevdiği şair Faruk Nafiz’dir. Ortaokulu bitirince babasının Diyarbakır’da okumasını uygun görmemesi üzerine Afyon Lisesi’ne yatılı olarak gönderilir. Bu seçimde ağabeyinin Isparta Ortaokulu’nda öğretmen olması en önemli etkendir. Ahmed Arif, edebiyat bilgisini artırmak için iyi bir ortam bulur Afyon Lisesi’nde. Yıllar sonra, Refik Durbaş’a şöyle anlatacaktır o günleri: “Edebiyat Hocamız Gündüz Akıncı idi. Gündüz Akıncı büyük bir şanstı bizim için. Akıncı, ders kitaplarından çok roman okuturdu bize. Lisede ben André Malraux’u, Max Berr’i [Weber olmalı], Dostoyevski’yi, Tolstoy’u, Gustava Flaubert'i özellikle de Emile Zola’yı okudum hep. Gündüz Hoca bir karar aldırmıştı Öğretmenler Kurulu’nda. Her çocuk gece mütalaalarında roman okuyabilir diye. Nöbetçi hocalar karışmazlardı. Ama roman okuyanlar mutlaka özet çıkarırdı.” Sevdiği şairler listesi daha zengindir artık: Cahit Külebi, Ahmet Muhip, Behçet Necatigil, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Nâzım Hikmet. Bir yandan bu ustaları okurken, bir yandan da kendi şiirini arar. 1940 ’ta Seçme Şiirler Demeti adlı dergide Neyzen Tevfik’in şiiriyle aynı sayfada basılır şiiri. On lira da telif alır. Bu para babasının gönderdiği aylık harçlığın iki katıdır.
  • 416 syf.
    ·12 günde·Beğendi·10/10
    Sevgili Erdal;
    Bu zor geçen son günlerimde bana o kadar derman oldun ki, seni, yaptıklarını, Türk edebiyatına katkılarını hayatım boyunca minnetle anacağım.
    Erdal Öz 1935 doğumlu, yani bu dergicilik, edebiyat sohbetleri mektuplar konuşulduğunda en erken mektup tarihi 1956 olduğuna göre Erdalcım henüz 21 yaşında, gerçi 17 yaşında yayınlanan yazıları da var.

    Daha önce okuduğum Yarın, Nasıl Bir Gün Olacaksın? ‘da bize göre çok küçük yaşta tüm klasikleri okuduğunu, analizlere, yazı işlerine başlamış olduğunu biliyoruz, adam yazın için doğmuş resmen.

    Oldum olası edebiyat magazinine bayılırım. Kaynak olarak günlükler ve mektuplar ise beni keyiften uçuruyor.
    Bu kitap yaşanmış hikayelerin mektupları, sürpriz son yok yani. Gerçi biyografilerin spoileri olmaz ama vay efendim bunu niye söyledin demeyin, içinde edebiyat dedikodusu var, ayrıca bu bilgiler yalnız bu kitapta da yok o yüzden rahat olun, magazinimize başlayalım.

    ‘50 kuşağı’ edebiyatçılarından, yazar, aydın ve bence minnet duymamızın en önemli sebebi Can yayınlarını kurması olan yayıncı Erdal Öz'e yazılmış yaklaşık 40 yılı kapsayan mektuplar bunlar. Kimler kimler yok ki; Yaşar Kemal, Edip Cansever, Salah Birsel, Yusuf Atılgan, Ülkü Tamer, Aziz Nesin, Behçet Necatigil...
    Erdal Öz'ün yazdığı mektupları da okusak her şey daha netleşirdi belki ama mektupların çoğu kendi derdini anlatan cinsten, bazılarında da Erdal Öz’ün notu var.

    Erdal Öz daha 20'li yaşlarının başlarındayken büyük yazarlar tarafından sevilen ve sayılan biriymiş. Bunda arkadaşlarıyla kurduğu 'a dergisi', Cem Yayınlarında çalışması ve sonrasında tabii ki Can Yayınları'nı kurması, sürekli edebiyat çevresinde olmasının etkisi yadsınamaz.
    Bu arada Şemseddin Sami'nin Erdal Öz'ün dedesi olduğunu biliyor muydunuz?

    Kitapta 18 kişinin dönem dönem yazılmış mektupları var. İsim isim hepsini yazmamın anlamı yok, bazıları çok çok önemli, bazı mektuplar derli toplu bazıları dağınık, bazıları yayınevi yazar ilişkisi olduğu için yalnız onları ilgilendiriyor, bazıları da öyle görünüyor ama basım yayın süreçlerini, zorluklarını öğrenme açısından değerli.

    Bazı yazarları daha iyi tanıyorsunuz, bazılarına küfür ediyor bazılarına hayran kalıyorsunuz vs...
    Ama bazı yazarlarla ilişkisi gerçekten enteresan.
    Mektuplara başlarken büyük bir not olarak şunu söylemek istiyorum:
    “ERDAL ÖZ HER ZAMAN HAKLIDIR.” :)

    İnsani ilişkilerinde ne kadar iyi olduğu, mektuplarda yazılan her satırda o kadar anlaşılıyor ki. Erdal’dan sürekli özürler dileniyor, dostluk sorumluluğunu nasıl yerine getirdiği anlatılıyor, övülüyor, hakkı teslim ediliyor, her durum satırlara ince ince işleniyor.

    Salah Birsel ile başlayayım. İlk gençlik yıllarında kardeş gibiymişler, yazdığı mektuplar o kadar candan ki, her mektubu ‘Kardeşim Erdal’ diye başlıyor.

    Onat Kutlar ile de çok tatlı arkadaşlar. Erdal Öz’ün arkadaş ortamlarında toparlayıcı, düzenleyici tavrını her fırsatta dile getiriyorlar. Bu arada edip Cansever ile de Erdal çok iyi arkadaş ama Onat uyuz oluyormuş. :)

    Geçen sene Erdal Öz’ün Yarın, Nasıl Bir Gün Olacaksın? kitabını büyük hayranlıkla okumuş, yanımda yöremde kim varsa kitabı okutmuş, bol bol da hediye almıştım. Bir şeyler yazma hevesimi alevlendirmesi ve yine çok sevmeme neden olan iç dünyasını günlükten başka şey vermiyor. Orda dikkatimi çeken Gülten Akın ile ilgili bazı notlar vardı. Ben hep aralarında Erdal yönlü bir şeyler olduğunu hissettim niyeyse, magazinci sezgisi. :) Tatlı tatlı mektuplarını görmek sevindirdi. Diyor ki: “Telgrafınız, artık donmuş bir yerlere dokundu içimde. Dostluğunuzun esintisiyle ılıyıp eridim.” Kadın şairin mektubu da bir başka be…

    Aziz Nesin var sırada. Erdal Öz'e bir toplantı bilgileri için mektup yazıyor, vakfa çağırıyor, istek maddeleri belirtiyor hatta toplantı yapalım sonra içelim diyor "yoksa toplantı olmaz sulanıyor" diyor. Notun sonunda da satranca başlayan dört çocuğunu unutmuyor. Diyor ki;
    "Vakıf çocuklarından dördü satranca başladı. Lütfen onlara birer satranç kitabı gönder."
    Yav sen ne güzel insansın.

    Sırada güzel bir dost var: Edip Cansever.
    Ben çok ilgili değildim kendisiyle nedense ama bu mektuplardan sonra bayıldım Edip Cansever’e.
    Erdal Öz kendisi düzenlemiş bu mektupları, bir de önden notu var:
    “Bu birbirinden güzel mektupların elimde kalanlarını tarih sırasına koyup topluca okuyunca, sıkıntı ve yalnızlığın bu mektuplara kaynaklık ettiğini bir kez daha gördüm.
    Sevgili dostum Edip Cansever’in ana temaları bunlar: sıkıntı ve yalnızlık.”

    Bir şairin elinden çıkan mektuplar öyle ki insan kendini bulutların arasında salınıyor sanıyor. Kah düşer gibi oluyor kah kendini kaybediyor, genelde de batıyor
    .
    Tepeden tırnağa şiir bu Edip.
    Hele SIKINTI ’ya yazdığı bir güzelleme var, madde madde sıkılmış, bayıldım:
    “1. … Top çizgiyi aşıyor, kımıltı duruyor karanlık karanlığa geçiyor: SIKINTI
    2. … Uzakta bir çıkrık koptu (Merhaba Çehov!) : SIKINTI
    3. Elimizdeki çay değil. Hüzün mü diyelim? Hayır: SIKINTI
    4. Düz bir yolda yürüyoruz. Sevinecek tek şey yok: SIKINTI
    ….
    9. Sıkılmayı iyi bilirim ben. O kadar az sevdiler ki beni: SIKINTI
    …”
    Uzuyor da uzuyor.
    “İşte sıkıntı böyle bir çember. İnsan, o çemberi unuttuğu zaman kendini mutlu sanıyor. BİZE HER ZAMAN BAKILIYOR ERDAL. Ama biz, başkalarının kaybettiklerini arıyoruz sadece...”

    Ciğerimi deldin Edip, sıkıntıyı seviyor ona kucak açıyor, içip içip düşünüyorsun, çok üzdün beni be adam.

    Adam sıkıntıyı amaç haline getirmiş:
    “Gittikçe sıkılmaktır ülkesi sıkıntının
    İşte öylesine sıkıl ki ortada sıkılmak diye bir şey kalmasın. Anlıyorsun değil mi?”

    Ne güzel dostlukları var, mektuba cevapları, kitaplarına yorumları, birbirlerine önerileri, nasihatleri, birbirlerini eleştirileri öylesine dostça öylesine sıcak ki…
    Edip Cansever Erdal Öz'e “koca kafa” diye takılırmış. :)
    Ama genel havası çok melankolik. Çıkmak istiyor, olmuyor.
    1961’in Ağustos’unda Cansever’in çok sevgilim dediği biri, bizimkini bırakıp Amerika’ya gitmiş. Garibim kendini kaybedene dek içmiş, oturmuş, ağlamış. Hangi zalım kadın bırakmış gitmiş, bulamadım:( bu mektubu da kendince nasihatle bitiriyor:
    “Sevmeye bak. İçki, sevgi,yalnızlık… Bunlardan başka tutunacak neyimiz var?”

    Sonra 62 Şubatında “Galiba aşka benzer bir şeyler var bugünlerde” diye bitiriyor mektubu, heveslendim, gel gör ki Mart 2’de ”Aşk bitti” diyor, “Yani yenilenmedim ben”.
    Hofff çok üzgünüm.

    Sonra yalnızlığı övmeye devam, derin derin melankoli, tam bir şair oluyor böyle.
    “Bütün kadınlar benden genç artık. Benim boynuma kadar gömüldüğüm yaşamaya yeni yeni değdiriyorlar ayaklarını. “
    Edip Cansever mektupları bu ve bunun gibi ‘şiir – hayat’la dolu. Bayıldım. Hem çok üzüldüm okurken, hem de hayran kaldım yazdıklarına.
    Aynı şehre taşındıkları için kesilmiş bu güzelim mektuplar.

    Ve sırada Yaşar Kemal. Çok iyi dostlar onlar da. Defalarca mahkeme sandalyelerine birlikte oturmuş kader arkadaşları.
    O zamanın mektup gündemi de yoğun, Yaşar Kemal pek meşhur, dünyanın dört bir köşesinden ödül yağıyor. Hatta Yaşar Kemal’i 1979’da Nobel alan Yunanlı şair Odisseus Elitis arıyor da görüşmek istiyor ödülü alır almaz, Nobelli'den daha meşhur gel gör Nobel’i alamıyor bir.
    Dünya adamı ödüllere boğarken o sırada Yaşar Kemal’i Bulgaristan konuşması sonrası yine mahkeme kapıları bekliyor, ülkemiz böyle işte. O kadar kızmış ki:
    “Ben Bulgaristan konuşmamı Nobel almak için yapmışım, ne varmış o konuşmada? Yazarlar hapsedilmesin deyince insanlara Nobel mi verirlermiş?” diye diye gazetecilerin yaptığı alçaklığı paylaşıyor arkadaşıyla.
    Acaip de dedikodu yapıyor. :)

    Açıkçası kitapta en şaşırdığım isim Cahit Külebi oldu.
    Erdalcım, naif tatlı bir papatya olduğu için insanlara hep güvenmiş, destek olmuş, asla saygıda kusur etmemiş. İnsanlar paragöz ve yalancı köpek olduğundan Erdalcım’ı hep kandırmış, insanlığıyla oynamışlar.

    İlk mektup yazıldığında Cahit Külebi 35 yaşında bilinen bir şair, Erdal Öz de o zamanlar 17 yaşında yayınevinde çalışan genç bir çocuk ama esas ilişkileri 1976’da başlıyor yani Cahit Külebi 59, Erdalcım 41 yaşında. Mektupların başlarında yaşı ilerlemiş çok da tutulmayan bir şairin kitaplarını bastırma uğraşını okuyup üzülüyorsun, hatta Ahmed Arif’e “baskı taciri” diye laf sokmasına rağmen (kıskanç), bir şairi bu konuma getiren düzene sövüyorsun. Tabii şartları kötülemek kolay ama bazı insanların adi olabileceği öyle bir anda insanın aklına gelmiyor.

    Cahit Külebi mevcut çalıştığı yayınevini beğenmiyor, sürekli Erdal’a şikayetlerde bulunuyor ve kendisinden yardım istiyor. Erdal koşarak yardım ediyor, anlaşıyorlar. Baskı, düzenleme, dizgi işlerini kendisine yaptırıyor ama son anda başka yayınevine bastırıyor Cahit Külebi. Erdal şok. Külebi para hırsından utandığı için Erdal’a diyememiş, o da başkasından öğrenmiş. Ve yaptığı işleri vermeme hakkına sahipken dizilmiş işleri Külebi’nin anlaştığı yayınevine baskıya hazır halde gönderiyor. Nerden baksan çirkinlik dolu bir olay diye anlattığı olayın paralı yayınevi: Adam yayınları. Kuranlar da Memet Fuat ve Ataol Behramoğlu, hainler.

    Sonrasında Cahit Külebi, hatası için defalarca özür mektupları gönderip af diliyor, Erdalcıma yağ yapıyor. Bizimki saygıda kusur etmediği için elbette affediyor. Sonrasında şairi kandıran Adam yayınları işini layıkıyla yapmıyor, adam toplamış olmak için şairi ellerinde tutuyor ve o ışıltılı hayat sönüyor. Külebi de pişmanlıkla Erdal’a koşuyor, ona yine vaatler veriyor senden bastıracağım diye, o yıllarda Can yayınları artık kurulmuş. Başka yayınevinde olmasına rağmen hep Erdal’dan yardım istiyor, bizimki de yapıyor.

    Sonra sıkıntılar yüzünden yayınevini değiştirmek, Erdal’la çalışmak istediğini söyleyip anlaşma yapıyor, Erdal yine uğraşıyor, hoop yine Külebi paraya koşuyor, Erdalcım yine ortada kalıyor. Hatta Külebi mektubunda:
    “ Sana layık olmadığım için gerçekten üzülüyorum. Karım bile bana, sana karşılık vermediğim için sitem etti” yazarak bence daha da küçülüyor.

    Erdalcım diyor ki: ”artık bıkmıştım özürlerinden, her gördüğünde kitabını basmamı istiyor benden olumlu yanıt alınca her zaman olduğu gibi özür mektupları geliyor. Olsun o her zaman benim sevgili şairim olmuştur. Belleğimde her zaman ondan pek çok dize gizlidir.”
    Valla ben senin yerine de küfür ettim Erdalcım, kimse kusura bakmasın.

    Bitti mi, tabii ki bitmedi.

    1988’de bu Külebi yine Erdalcıma mektup yazıyor ve “sana başvurumu hangi yüzle istiyorsun diye karşılama” ile başlayarak madde madde kitabını Erdal’ın basmasını istediğini yazıyor da yazıyor.
    Ne mi oluyor?
    Erdalcım sözleşmeyi hazırlıyor, telif ücretini de yüksek yüksek teklif ettiği Külebi’den ses alamıyor, kitabın 5. Baskısını Adam yayınlarında görüyor.

    Yani benim anladığım Külebi’nin, kendince piyasa yapıp, arttırma usulü kitabını bastırtıp Erdalcımın kendisine olan iyi niyetini cılkını çıkarana kadar kullanmış bir pislik olduğu. Nalet gelsin senin yazacağın şiire, pis herif.

    Tatlı bir mektuplaşma dizisi ile devam edeyim:
    Yusuf Atılgan

    Bu mektuplaşmalar çok acayip ve çok kıymetli. Resmen Yusuf Atılgan’ı tanıyorsunuz. Enfes.

    Erdalcımın bir önsözüyle başlıyor, başka bir kitap için derlenmiş anladığım kadarıyla. Dostluk hikayeleri çok güzel başlıyor.
    İlk mektubu Erdalcım yazıyor, o dönem Aylak Adam patlama yapmış. Herkes yazarını merak ediyor, yazarı da Manisa’nın Hacırahmanlı köyünde yaşayan bir giz. Haliyle herkes için ulaşması zor bir insan.

    Erdalcım bir şekilde hayranlığını dile getirmek için bulup buluşturuyor adresini, mektup yazıyor. Bu arada Tercüman gazetesinin bir öykü yarışması var. Erdal Öz de katılıyor, kazanan Yusuf Atılgan fakat takma isimle katıldığı için ödülü geçersiz sayılıyor, sallamasyon hikâye yazan -kendi söylüyor- Erdalcım da 2. Oluyor, e birincilik düşünce öne çıkan Erdal oluyor.

    Yusuf Atılgan niyeyse kendince kurumlanmış Erdal’a. Habersiz gelen hayranlık mektubu Atılgan’da büyük bir sevinç ve günah çıkarma ile dostluğu başlatıyor.
    Ve gerçekten nevi şahsına münhasır, mütevazı, alçakgönüllü bir adam Atılgan.

    Erdal Öz’ün kitaplarına eleştirileri, önerileri, soruları gerçekten müthiş bir dinleyici ve abi olmuş, Erdal Öz’ün hikayelerini, romanını tek tek cümle cümle incelemiş. Kendine titizlendiği gibi titizlenmiş.
    Mesela;
    “sayfa: 57 sondan 8
    Her iki taraf da…
    “her” fazla”
    Çok güzel yazar kitap sohbetleri, değerlendirmeleri de olmuş aralarında, bayıldım. Kafka’dan Dosto’ya Faulkner’den Camus’a kimler kimler…

    Aralarındaki komik hikayelerden biri; uzun güzel mektuplardan sonra Erdal Öz sevgili dostuna sürpriz yapmak için kalkıp gidiyor Hacırahmanlı’ya. Sonra bir de öğreniyor ki aynı sürprizi Atılgan da onun için yapıp kalkmış gitmiş Ankara’ya. Birbirlerine notlar bırakarak dönmüşler evlerine hem şaşkınlıkla hem de görememenin gönül kırıklığıyla. Bu olay aralarındaki mektuplaşmalarda dostluklarını daha da pekiştirmiş.

    Aralarındaki bağın zayıflaması gemiye alınan kadın yüzünden oluyor, arkadaş kadınları pistten alalım, lütfen ama.

    Erdalcım’ın Serpil diye bir arkadaşı var, ortamlarda Atılgan konuşulurken kızın Atılgan hayranı olduğunu öğreniyor Erdal, kız da ısrarla aralarındaki mektupları görmek istediğini söylüyor. Bir gecelik sözüyle alıyor mektupları, ertesi gün veriyor.
    Aradan bir ay geçiyor, bir akşam Kızılay’da "Ankara’nın en güzel esmer kızı Serpil"i bir adamla görüyor Erdal. Kızımız tanıştırıyor: Yusuf Atılgan.

    Anladığım kadarıyla burulmuş biraz Erdalcım. Bu olaydan sonra araları biraz soğuklaşmış. Sonra bu Serpil’le evlenmişler, Erdalcım kıskançlıktan mı bilmem evliliğinin hayrını görmedi diyor. :)
    Atılgan Can yayınlarında editör olarak çalışmışsa da o yakınlığı bir daha kuramamışlar efenim. Üzgünüm.
    Erdalcım ile Ankara’daki talihsiz görüşme sonrası bir UTANÇ mektubu gönderiyor Yusuf Atılgan, ondan sonrası da yok zaten, “bunca gecikmiş bir ilk buluşmanın daha olumlu koşullar içinde olmasını isterdim” diyor.
    Üzücü…çok üzücü…

    Mektuplarda da çok sağlam dedikodu var. Mesela Yusuf Atılgan S. Kudret Aksal için diyor ki: “ben senin yerinde olsam bu adamdan hoşlanmazdım. Şimdiye dek bir tek güzel şiirini, hikayesini, oyununu göremediğim; yazmakta hala neden direndiğini bir türlü anlayamadığım bu adam…”.
    Çok komik değil mi ya, ifadeye bak.

    Bu arada Aylak Adam’la ilgili muazzam çözülmeleri var, kitabı baştan okumak şart oldu. Kendi eleştirisini okudum, bence güzel şans.

    Kendisini gizleme isteği, beri yandan da kendini anlatma isteği ve Freud bilgisinden kelli herhalde takma isimlerle yazması, mektuplardaki dökülmelerinden bana öyle geldi.

    Cümleler arasına iliştirdiği o kadar tatlı ifadeler var ki. Mesela bir şeye yemin edecek ama ateist olduğu için edemiyor.
    Diyor ki:
    “ne kötü şu tanrıtanımazlık! Tam da bir yemin sarkıtmanın yeriydi burası.”
    Bu arada mektuplar yazılırken Erdal 24, Yusuf Atılgan 38 yaşında.
    Bu arada biliyor musunuz Yusuf Atılgan'ın üstünde 2 yıl çalıştığı “Eşek Sırtındaki Saksağan” isimli bir romanı var mış ama maalesef tamamlamamış.
    Ah be Atılgan.

    Sırada bir diğer şahane insan: Kanka Ülkü Tamer…

    Can arkadaşlarından biri Ülkü Tamer, Antep’ten geliyor birçok mektup. Resmen sanata boğmuşlar şehri; çevirilerden tiyatroya, dergi işlerine, kitaptan film etkinliklerine… Hatta Gaziantep Sinema – Tiyatro Derneği bile kurmuşlar.
    Edebiyat sohbetlerinin arasına bir düğün davetiyesi sıkışıyor.
    Tomris ile Ülkü
    Beyoğlu Evlendirme Dairesi
    19 Haziran 1961
    15.45

    Belli ki Erdalcım düğüne gidemiyor, 10 gün sonra bir mektup daha, "gara gel de seni karım Tomris’le tanıştırayım”.
    Ülkü Tamer daha 24 yaşında Tomris de 20. Hatta birlikte Gazetecilik Enstitüsüne bile gitmişler, daha gelişmekteler, ne tatlı.

    Bu arada Ülkü Tamer İlhan Berk’e giydiriyor baya, bunu yalnız mektupta bırakmamış, adama saldıran bir de yazı yayınlamış, hırsızlık yaptığını söylüyor, bir de edepsiz diyor. :)

    Bir de Erdal’ın koca alt dudağına, Onat Kutlar’ın da sakal bırakmasına takıldığı çok tatlı çizimleri var. Neşeli, sağlam bir abimizmiş.
    Kendimce olayları birleştirme yapıyorum. Mesela Ülkü Tamer Turgut Uyar övüyor bolca, peşinden gidelim, diyor, biz biliyoruz ki bir kaç sene sonra Tomris Uyar ile evleniyor Turgut. Bilse nasıl hissederdi acaba, över miydi ne yazardı, acayip düşüncelerim var.

    Velhasıl ben çok sevdim. Çok samimi, çok nitelikli, edebiyat dünyası hakkında çok bilgilendirici mektuplar bunlar.

    Kitabı okurken doğru düzgün not alsam, okurken ki keyfi verebilirdim belki, ama okumak kendim için olduğundan sonradan yazınca kendime not gibi bir şey oluyor, belki de buraya uymuyor bilemedim. Bir kısım olayları yalnız kendim bildiğimden yazmaya gerek yok anlarım diyorum. Kitap elbette çok daha fazlası ve güzeli.

    Okuyun, okutun.

    Seni çok seviyorum Erdal.

    Bu mektuplarda aslında edebiyat dünyasının kaygılarını, isteklerini, düştüğü mesleki çaresizlikleri, içsel hallerini de gördüm, ee bir de bilinmeyen dedikodular.

    Benim için çok çok verimli bir kitaptı. Bu gazla güzel bir zamanda Erdal Öz Kampı yaparım ben arkadaş, değil mi Sevgili Erdal…
  • 95 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Oldukça ilginç bir kitap. Okuduğum ilk Sadık Hidayet kitabı. Sanırım yazarın kitapları arasında, Türkiye’de en çok bilinen kitap da bu. Kitabı iki bölüm olarak ele alabiliriz. Kahramanımızın yalnız yaşadığı bölüm ve önceki dönemin anlatıldığı bölüm. Finalde bu iki bölüm ustalıkla bağlanmış.

    Kitapta bir de çok tekrar eden objeler var. Yaşlı adam, çirkin kahkaha, gündüzsefası, afyon, şarap, kemik saplı bıçak... Bu objeleri oldukça usta şekilde kullanmış. Muntazam geçişler var objelerle konu akışı arasında. Keyif aldım diyebilirim. Yalnız kitabın sonuna doğru bir bozulma var kitabın bütünlüğünde. Daha doğrusu kitaptan bağımsız bir anlatımın olduğu, kahramanın o ana kadar alışılmış anlatımlarından daha nitelikli ve konu dışı bir anlatımın olduğu iki sayfalık bir kısım var. Bu bence kitabın bütünlüğünü bozmuş.

    Nedense bana Ahmed Arif’in “Suskun” isimli şiirini anımsattı öykü. Bu şiir de sanki ateşlenmiş bir hastanın ateşin etkisindeki hallerini ve sanrılarını anlatıyor gibi gelir bana. Öykü de öyleydi.

    Oldukça ilginç bir kitaptı.