• Acılı bir ruhta oyalanan bir gövde bu. Saf ve çocukça bir düşün yatağında.
  • Aynı gökyüzünü paylaşmakla sınırlanmayan isteği.
    Onların nasıl öleceklerine iyi bakın
    Dedi biri.
    Kendi ölümünü çoktan kabullenmiş
    Uzayan dilleri
    Ve geçmişin günahlarıyla
    Şehrin siyahlığına eklenen.
    Ve sen
    Kaya diplerinden akan suların
    Sırrını açtın bana.
    Tıpkı o kalbi o göğüsten çıkarıp
    Bana verdiğin gibi.
  • "Kendinden vazgeçen insan tehlikelidir. O zaman insana sahip çıkacaksın ki kendinden vazgeçmesi"
  • 256 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    (Spoiler içerir.)

    2013 yılında okuma gayesiyle –önyargılı bir biçimde– elime alıp da ancak okumaya 2014 yılında başladığım fakat 2019 yılında tekrar gözüme ilişmesiyle okumaya karar kıldığım bir kitap. İçerik hakında inceleme yapmadan önce kitabın dil ve anlatımı hakkında olumlu şeyler söyleyebilirim. Gayet basit ve akıcı bir üslupla anlatmak istediklerini başarılı bir şekilde anlatan Bejan Matur'un okuduğum ilk eseri olması hasebiyle dil ve anlatımını diğer eserleriyle kıyaslama girişiminde bulunamayacağım. İçeriğe gelecek olursam, Araştırma–İnceleme, Siyaset–Politika vs güdümünde olan bir kitabın, elden geldikçe objektif olmaya çalışılarak değerlendirilmesi ve değerlendirilirken şahit olunan insanlarla yaptığı söyleşiye yer vermesi kitabın –kendince olan– objektifliğine olumlu katkı sağlamış. Kitabın ilk 143 sayfası yapılan röportajlardan oluşuyor ve farklı insanların benzer hikayeleriyle örülü olan geçmişe dönük birkaç soru ve cevap eşliğinde bazılarının fotoğraflarına da yer veriliyor.

    PKK'nın Kürtler üzerindeki rolünü ve Kürtlerin PKK'ya olan bakışaçılarını anlatıyor. Özellikle Kürtlere yönelik baskı ve zulümlerin yoğun olduğu yıllarda, aile içinde bile Kürtçe konuşulmasına tahammül edemeyen bir Devlet'in; Kürtleri PKK'ya nasıl kazandırıp ve birçok Kürdün bu zulümlerle aile fertlerinin gerek bizzat ölümlerine tanık olmaları veyahut dağları özgürlük/kurtuluş yolu olarak gören çoğu gencin –yaşları daha çok 14–25 arası olan– dağda bulunurken yahut henüz çıkma aşamalarındayken öldürülmelerini anlatıyor. 12 Eylül darbesini görenlerin tanık olduğu manzaraları, evleri yakılan Kürtleri, okuldaki gizli–polis uygulamasını, öğretmenlerin bu gizli–polislere evde anneleriyle kürtçe konuşan çocukları tespit edip isim vermesini istemeleri...

    Eski Kürt annelerinin çocukların uyumama isteklerini, Jandarma kuvvetleriyle korkutup uyuttukları bir devirden bahsediliyor. "Kinê em?/Kimiz biz?" sorularıyla yüzyüze bırakılan ötekileştirilen bir ırktan bahsediliyor. Ama bunları dağa çıkanların/gerillaların ağzından okuyorsunuz.

    Bütün bunların genç zihinlerde tepkisel bir algı meydana getirmemesi olanaksızdı sanırım. Aileler eğitimsiz bırakıldığı ve devlet tarafından yok sayıldığı için, çocuklarına belli bir algı yerleştirememişler. Aslında kendi algılarını da oluşturamayan bir cahillikle başıboş bırakılmış bir ırkın içinden tepkisel olarak şiddete şiddetle karşılık verme düşüncesinin pratiğe geçmesini gayet olağan karşılıyorum.

    Kitapta sık sık "şehit" kavramının kullanılması ayrı bir konu. Kimin şehidi neyin şehidi, kim şehit kim terörist, kim doğru yolda kim yanlış yolda? Doğru yolda olduklarını düşünenler –devlet ve Pkk– bu doğruluğu neye göre biçiyorlar? Bunca işkence, zulüm, ölüm ne içindi? İki taraf da kendilerince haklı gerekçeler bulacak fakat hak olan bir şey varsa o da tarih boyunca var olan ırkçı politikaların olumsuzluk doğurduğu ve insanları birbirine kırdırtıp düşmanlaştırdığı gerçeği. Ne pkk ne de devlet kendi doğrularını temize asla çekemez. İkisinin de eline masum kanı bulaştı. Ortada büyük oyunlar döndü ve birileri bu akan kandan zevk aldı. Gencecik insanların özgürlük ve devrim adına dağa göçüp orda ne için savaştığını bile bilmeden ölüp gitmesi ve buna dine ait olan kutsal "şehit" kavramının atfedilmesi... Aynı zamanda burada teröristleri bitirene kadar yola devam naralarıyla gerillaların öldürülmesi ve bu çatışmadan ölen askerlere de "şehit" kavramının yakıştırılması... Ölen askerlerin annelerinin yüreği yanması ve teröristlere beddualar yağdırmaları ve aynı şekilde ölen gerillaların annelerinin yüreği yanması ve öldüren devlete (dikkat edin askerlerden ziyade bunun sebebinin devlet olduğunu bildikleri için direkt devlete beddualar etme eğiliminde bulunuyorlar ve bana göre bu fark üzerinde durulması gerekilen bir konu.) beddualar yağdırmaları...

    İnsanlar asabiyet, ırk, kavim, kabile... ne derseniz, bu tür putları kırıp "milliyet" ve "şehit" kavramlarını olması gerektiği gibi kullanmadıkları müddetçe ses getiren bir devrim gerçekleştiremezler.

    Okuduklarım yer yer yer duygulandırdı beni –kürtlerin yok sayılma ve insan yerine konulmama politikaları ve gencecik insanların harcanmaları–. Fakat anlatılanların bir yere kadar doğruluk payı var onun dışında var olan ve dile getirilen şeyler farklı bir kapıya çıkıyor ve benimsediğim düşünce sistemine göre bu kitabı incelemeye kalkarsam birçok yanlışı dillendirip incelemenin bayağı uzunca olmasını sağlamış olurum ancak. Bu yüzden sanırım bu kadarı yeterli.

    Son olarak şunu söylemek istiyorum insan olmak bir ırka mahsus değildir. İnsanlık ancak bu hakikati kavramakla ilerler. Vesselam.
  • Meydanlara çıkıp 'mücadeleye devam' gazı veren hiç kimsenin, kendi çocuğunu cephede öne sürmediğini hatırlatmaya gerek var mı? Kendi evlatlarını cepheye yollamadıkları halde kanda ısrar edenler, dökülen kanın ne kimliği, ne de var olmayı getireceğini görmüyorlar.
    Bejan Matur
    Sayfa 148 - Timaş Yayınları, Mart 2011 İstanbul
  • ''şimdi sus
    ve kelimeleri katla
    zamanı katlar gibi kıyamette.
    şimdi sus
    ve hevesin kanatlarını bük ağlayışla
    uçtuğum o sonsuzluktan
    öyle düştüm ki...''
    bejan matur
  • 118 syf.
    ·1 günde·8/10
    Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun,hukuka olan inancını yitirdikten sonra edebiyata yönelmiş,gelecek vaat eden,uzun zamandan beri birçok şiir kitabından alamadığım hazzı duyumsamamı sağlayan önemli şairlerden birinden bahsedeceğim bu incelememde:Bejan Matur.

    Biraz araştırma yapma imkanı buldum şairimiz hakkında.Bitirmiş olduğum "Rüzgâr Dolu Konaklar" ile 1997 yılında Halil Kocagöz Şiir Ödülü ve Orhan Murat Arıburnu Şiir Ödülünü kazanmış. Şiirleri Adam Sanat, Defter, Ekin Belleten ve Yazıt gibi fanzin dergilerde yayımlanmış.

    Daha önce "İbrahim'in Beni Bırakması"kitabını okumuştum fakat dikkatimi çekmemişti şair.İncelemesini yapıyor olduğum kitabındaysa;duru ve sade bir dil,sakin bir üslubun arkasına saklanmış nice kederlere şahit oldum.Birçok mısrasında kendimden parçalar buldum,kavurucu mısralar doyumsuz bir tat verdi bana kitap serüvenince.

    "onun çölünde her gece 
    fısıldadım kumlara. 
    sordum nasıl yaptıklarını çölü, 
    boğmadan koyun koyuna. "
    "bir düş sanki olanlar uzayan ve uzadıkça acıtan" dedi ve beni yere serdi.
    Sonra Allah'ın çocukluğundan bahsetti:
    insanın dönüp döneceği yerdir 
    çocukluğu. 
    sabah ezanı 
    bu yüzden 
    müslümanlara 
    allahın selamını öğretir. 
    allahın çocukluğu 
    gündoğumunda 
    ölüleri anmakla başlar. 
    ve anne ölür 
    ezanda ölür anne 
    selamı üzerine olan her çocuk 
    allahı düşünür. 

    dili vardır taşların. 
    sabahları en çok 
    ıslak bir huzurla 
    yatarken onlar 
    içleri ıslanmış kadınlar 
    pörsümüş yorgun erkekler 
    kutsanmak umuduyla 
    kıvrılır uyurlar. 

    hepsi laf bunların. 
    bana kalsa 
    ağır bir abdest kokusu 
    ince belli sürahiler 
    kadınların nemli apış araları kokan 
    pazen donları. 
    burada 
    söz olmamış sesin kederiyle 
    başlar gün. 
    ve denir ki; 
    kaderinizi sevin 
    sevin kaderinizi 
    ve hayat için 
    tatlı bir tesadüf deyin. 

    ağır bir abdest kokusu 
    ince belli sürahiler 
    kadınların apış arası nemli pazen donları 
    ve mantarlı ayakları erkeklerin. 
    şadırvanda alaca su: 
    damlar 
    damlar. 
    ellerin beyazlığındadır ölüm 
    gövdenin kıvrımında. 
    benim erkeğimi isterken titreyen 
    içimin suyunda 

    ben unuttum her şeyi. 
    geldiğim yeri 
    annemi, babamı, 
    mezarlığa gitmeyi. 
    orada yapayalnız kaldı meşe 
    ölülerin arasında ölümü en iyi anlatan meşe. 

    bir ağaç nerede duruyorsa 
    benziyor oraya. 
    meşe mesela 
    akdeniz’de taşların arasında 
    farklı mı taşlardan? 
    selvi, ölülerin karanlık bir ah’la 
    durdukları son anın ipidir. 
    salkım söğüt, yaslı söğüt 
    suya kaptırmış içini, kırılgan. 
    benzer her şey baktığına. 

    ben anneme benzerim 
    babama da tabii. 
    ve büyük halamın evinde yaşayan kediye de. 
    aslında şu yeryüzünü denizlerle düşünmemiz yok mu 
    hata ediyoruz. 
    dünyanın nefes aldığı bir ilk andı denizleri yapan. 
    dağları yapan bir öfkeydi 
    böyle söylüyor ilk kitaplar. 
    her dilin kendinden önce, 
    çok önce bir hayatı var. 
    ve onu sadece 
    bu kitaplar konuşuyor. 
    susarak bakıyoruz biz 
    hatırlamayarak. 
    şairler bir bok anlamıyorlar aslında 
    dünyanın çocuk kalmış bir acısı var 
    ve bu ezanda çıkıyor ortaya. 
    allahın selamı ölülerin üzerine oluyor 
    aşk diye bir şeyin farkına varıyor insan 
    dönmeyi öğreniyor 
    yerden kurtularak 
    durmadan dönerek 
    çölde yaşayanlara fısıldanmış bir hakikatle 
    kurur toprak 

    nehir dediğin çölde kaybolur. 
    toprağını gizler nehir dediğin. 
    hiçliği tarif eden hiçliği anlar. 
    yokluğa bürünmek o ilk anda. 
    bir nehir tanıyorum 
    kayboluyor 
    bir çölün şehvetli karnında. 
    bir ayan olma hali belki, 
    ona en yakın göl 
    kayıklarını tutarak içinde, 
    balçığını yutuyor. 
    ama biliyor ki, 
    bir göl yutunca suyunu 
    ortada kalır 
    bir göl yutunca balıklarını 
    kararır. 
    tüm göllerini göremeden yeryüzünün 
    öleceğiz. 
    ne acı. 

    gündoğumuyla gelen huzura da 
    günbatımının sancısına da 
    yabancısın. 
    de ki; 
    sabahın efendisi sen değilsin 
    kimse değil. 
    yol gidenin 
    gün dönenindir 
    şiir hayatın 
    ve görenin. 

    allahın selamı 
    müslümanların ülkesinde 
    ölülerin üzerine olsun diyerek 
    kanatır günü. 
    insanın çocukluğu annenin ölümüyle başlar 
    bitmez çocukluğu annesi ölenin. 

    de ki; 
    sabahın efendisi sen değilsin 
    kimse değil. 
    kanamış bir solukla bakmaktan 
    yoruldum. 
    kimsesi yok kimsenin

    Bu şiirin ardından incelememi şu şekilde noktalarsam yerinde olur:Yaşadıkları yaşadıklarım;hissettiği ruhi bunalım,hissettiğim ve beni sürekli eksilten öfkeli ruh devinimim;mısraları,dünyanın gizini ve anlamını çözmeye uğraşan meczubun yakarışları gibi.O meczubu sevdim ben çünkü kendimi yok ettiğimden beri biraz da o meczup benim.