• “Eğer söylenenlerin anlaşılmasıyla ilgili bir mesele doğmuşsa, çözümü beklenen bu meselenin bir kısmı verilen sesin ne türden bir ses olduğu ile, bir kısmı da sesi alan kulağın ne türden bir kulak olduğu ile ilgilidir.”

    Alıntı Şuradan
    Neyi Kaybettiğini Hatırla
    İsmet Özel
    Bu malzeme telif hakkı ile korunuyor olabilir.
  • Yaşanan gün nasıl olursa olsun, beklenen gün her zaman daha güzeldir !
    Çünkü geçmiş kayıplarla, gelecek umutlarla doludur..!
    (Alıntı)
  • “Umut etmek demek, henüz doğmamış olana her an hazırlıklı olmak ve beklenen doğum bizim ömür süremizde gerçekleşmese bile çaresizliğe kapılmamak demektir:”

    Gerçek şu ki, Allah'ın rahmetinden ancak inkârcı bir toplum ümidini keser. Yusuf suresi 87.ayet

    Alıntı Şuradan
    İyimser Olmayan Umut
    Terry Eagleton
    Bu malzeme telif hakkı ile korunuyor olabilir.
  • 342 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Son zamanlarda toplumsal cinsiyet konusuna önceki zamanlara nazaran daha da ayrıntılı bir şekilde odaklanmaya çalışıyorum. Gerçekten de durumun mühimliğini kimi çok değer verdiğim insanlar tarafından kavradıkça ben de ister istemez kendimi toplumsal cinsiyet ile ilgili gerek kitapları gerekse de makaleleri okurken buluyorum. Aslında mesele bu konuyu araştıranlar, merakı olanlar ya da bitirme tezi yapacak olanlar dışında tüm toplumu kapsıyor. Tez demişken aklıma geldi, günümüzde artık bazı konular yalnızca ödevlerde kalır hale geldi. Bu bana göre en yaygın şekilde felsefe ve sosyoloji bölümlerinde bu şekilde. Belirlenen bir konu yalnızca bir geçiş aracı, tabiri caizse bir anahtar olarak kullanılıyor. Anahtarı elde ettikten sonra onun hakkında özellikle tezi sunanlar tarafından bir daha herhangi bir şekilde kafa yorulmuyor. Örnek verelim, mesela toplumdaki dışlanan bazı bireyler hakkında yapılan bir tez konusu salt bir okulu bitirebilme aracı dışında gerçekten çözüme ulaşma kaygısı güdülerek yapılıyorsa değerlidir. Yapılan tez, araştırma, anket her ne ise, bittiğinde konuya ilişkin ne gibi yararlar sağlayacak ve en önemlisi konu edinilen kişilere geri dönütü neler olacak? Aşırı derecede hayalperest değilim, elbette ki bazı konuların çözülmesi için zaman gerektiğinin farkındayım ama en azından iyi bir amaç içerisinde olmak gerektiğine inanıyorum. Toplumsal cinsiyet konusu özellikle sosyologların, sosyoloji öğrencilerinin ilgisini çeken bir konudur ama bununla sınırlı da kalmamalıdır dediğim gibi. Toplumun bizatihi kendisi ile ilgili bir konuyu toplumda göremedikçe bir kusurun giderilmesi için olması gerekenden çok daha uzun zaman gerekecektir.

    Toplumsal cinsiyet denildiğinde ne aklımıza geliyor? Herkesin belki de ilk olarak renk dayatması canlanır aklında. Kız ise pembe, erkek ise mavi. Bunun sebebi nedir? Mavinin güçlü bir renk olması mı? Hayır, bunlar sadece bizlerde oluşturulan birtakım algılar. 200-300 yıl önce pembe-kırmızı renk erkek ile özdeşleştiriliyordu, çünkü o zamana göre bu renkler daha çarpıcı ve güçlü görünüyordu. Demek istediğim renklerin 'güçlü bir etkiye sahip olması' falan değil. Demeye çalıştığım şey toplumsal algı dediğimiz şeyin bir kere yerleştikten sonra değiştirilmesinin çok zor hale gelmesi ve de adeta 'mantıklılaştırılması'. Toplumsal algıda bu gibi dayatmalar tabiri caizse, dayatılan toplumun içinde ne kadar 'yıllanırsa' etkisi de o denli köklü hale geliyor. İşte toplumsal cinsiyet de bir hayli yıllanmış olanlardan. Cordelia Fine tam da bu noktadan başlıyor işe; toplumsal örtük çağrışımdan. Birtakım bilimsel gibi görünen kelimelerle sizi sıkacak da değilim, ama mesele sanıldığından çok daha derin. Örtük çağrışım dediğimiz şey toplumsal bir etkinin insanın çevresindeki örüntülerin tekdüzeliği ile zihindeki algıyı da değiştirir hale getirmesi denebilir. Bu da tam olarak toplumsal cinsiyet algısının yerleşkesinde kilit noktalardan biri. Yani lafı şuraya getirmeye çalışıyorum, en basitinden çocuğunuz kız diye pembe renge yönelmeniz tamamen toplumsal bir dayatmadan ibaret.

    Kız çocuğu pembe renk giymesin de demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Bu da oldukça mühim bir konu bence. Toplumsal cinsiyet kavramından bu şekilde bahsedildiğinde bir kesim 'erkekliği ve kadınlığı' saptırmaya, hatta kadını erkekleştirmeyi, erkeği kadınlaştırmayı (o birileri böyle diyor genelde) amaçladığını zannediyorlar. Hayır, konunun buraya çekilmesi de tamamen bir ön yargıdan ibaret aslında. Bu ön yargıya sahip insanlardaki ataerkilizmi fark etmenizi isterim. Kadına pembe ve türevleri renkleri yakıştıranlar için geri kalan tüm renkler erkeğe göre uygun, 'tehlikesiz' renklerdir. Renklerde bile bir paylaştırma var, korkunç. İşin en garip kısmı da mesela bir erkek, kadına atfedilen renklere sahip bir kıyafet giydiğinde daha çok aşağılanır hale gelirken, bir kadın erkeğe atfedilen renklere sahip bir kıyafet giydiğinde aynı düzeyde bir aşağılama olmuyor. Toplumda genel itibariyle ataerkilizm hakim olduğundan erkeğin kadınlara özgüleşmiş bir şeyi yapması adeta kendi isteğiyle 'tahtından' inmesi anlamına gelmektedir, ki bu da toplumda büyük bir utanç kaynağıdır. Diğer yönden iş daha da vahim bence, bir kadın erkeklere özgüleşmiş bir şeyi yaparsa toplumda adeta 'rütbe atlamış' gibi görülmektedir.

    İnsanlar temelde bir haklılığı, mantıksal bir yönü gördükleri için değil de, sırf bu örneği çok fazla gördükleri için bir örüntü oluşmaya başlar, bu örüntü de zihni örtük çağrışım dediğimiz etkiyle kısıtlamaya, mesela belirli renkleri belirli cinsiyetlere aitmiş gibi görmeye zorlar. Toplumsal kimlik bir kere elde edildiğinde çevresel etmenler buna o denli uyar ki, bizi mevcut rolü daha iyi bir şekilde üstlenmemize yol açar. Örneğin duygusal bir erkek bu hegamoni altında tutunamayıp, bizzat kendi kişiliğini değiştirmeye zorlanmakta, dış dünyada, popülasyonun içinde 'sert' görünümlü olmaya kendisini zorlamaktadır. Dış dünyadaki bu dayatmalar o denli keskindir ki, kabul edilenin aksi bir davranışla karşılaşılırsa şayet o kişi sürüden bizzat def edilir. Def edilmekle kalmaz belirli damgalar yiyerek o çevresel popülasyondaki diğer türevlerinde de kendine yer bulamaz. Çünkü bir kere mimlenmiştir artık. Bugün çok yerinde bir alıntı gördüm sitede, bir ülkede eğitim ve kültür seviyesi düştükçe bel altı küfürlerin de çoğaldığından söz ediyordu. Gayet yerinde, buna ek olarak hegamoni de bireyi bizzat bunları yapmaya da zorlar. Mesela sert ve güçlü görünmek kavramlarının içini sürekli doldurmaya başlar. Sert ve güçlü görünmek kimi dönemlerde (erkek için örneğin) elinde tespih çevirme, küfürlü konuşma, trafikte riskli bir şekilde araç kullanmayı cesaret olarak görme haline gelir, kimi dönemlerde de bu kavga etmeye, birbirine zarar vermeye kadar gider (sözde hayvanlardan ilerideyiz!). Doğan bebek de ister kız ister erkek kendilerinin üzerinde daha kendileri mantıklı düşünebilme yetisine bile sahip değilken hakim olan bir hegamoni ile doğmuştur. Bu hegamoni ki topluma durmadan her türlü yoldan, ister kültürel, ister gelenek görenek yoluyla, ister yanlış anlaşılan bir din yoluyla ataerkilizmi durmadan enjekte etmekte, bu zehirden kadınların olağanüstü zararlar almasının yanı sıra erkekler de belirli düzene uymaya zorlamakta, onlar da bu zehirden nasibini almaktadırlar maalesef. Toplumsal cinsiyetle ilgili başka bir incelememde ataerkilizme karşı çıkabilmenin bir kadın veya erkek işi değil, insan işi olduğunu vurgulamaya çalışmıştım. Zaten bütün radikal yanlış anlaşılmalar da kimi insani konuların savunulmasının sadece belirli bir kesiminin hakkı olduğuna inanmaktan kaynaklanıyor maalesef.

    Fine, bu bağlamda doğuştan bulunduğu öne sürülenin aslında benliğin kendini sosyal bağlamlardaki beklentilere uydurması olduğunu da daha net bir biçimde vurguluyor. Çok temel bir örnek verir. Empati duygusunun birçok kesim tarafından kadına atfedilmesini araştırır örneğin. Bunun derin bir felsefi, sosyolojik ve psikolojik analizini yapar. Bununla ilgili yapılan deneyler de göstermektedir ki empati konusunda iki cinsiyet arasında, birinin diğerinden o konuda üstün olduğunu iddia edebileceğimiz hiçbir veri yoktur. Başka bir örnek de matematik konusu. Neden hep matematikte ve onun türevleri olan mesleklerde ilk başta erkekler akla gelir? Bu iki konuda derin analizler içeriyor eser. Kadınlara ve erkeklere atfedilen 'yetiler'. Buna biraz odaklanmak istiyorum. Çünkü ortada oldukça somut verilerle yapılan deneyler ve bu deneyler sonucunda açığa çıkan mükemmel sonuçlar var. Bilgisayar mühendisi dendiğinde akla gelen süper zeki, dağınık, odası atıştırmalık dolu, bilgisayar başında Star Trek serisini 34. kez izleyen, gözlüklü tip neden aklımızda erkek olarak canlanır? Gerçekten de belirli yetiler belirli cinsiyetlere mi atanmıştır? Daha anaokulunda başlayan kimi etkinlikler, hadi Buse sen bu kızı giydir bakalım, Musa sen de sayıların içini boya (neden Musa giydirme yapamaz, onu kızlar yapar diye bir kural mı vardır mesela? ) gibilerinden bahsediyorum, bunlar daha ilk baştan bizi belirli tiplemelere sokar. Bu, insan psikolojisinin değişmez bir özelliğidir, siz ortama farkında olmaksızın bile ayak uydurur hale gelirsiniz, bu zihninizin uyguladığı bir uyum taktiğidir. Bu açıdan diyebiliriz ki, mesela toplumsal cinsiyet ile empati hakkındaki kültürel beklentilerin netliği hangi toplumsal cinsiyet ait olduğunu bilen bir zihinle etkileşim halindedir. Kişinin kendini bir toplumsal cinsiyette görmesi kimi duyguları hissetme ya da hissetmeme zorunluluğu yaratır (tıpkı üstte verdiğim duygusal erkek örneği gibi). Bu da kişinin bir nebzeden sonra farkına varamayacağı ölçüde normalleşir. Çok mu derin oldu? Yetmedi, hadi gelin az daha derine inelim.

    Zihinsel rotasyon performansının ilk başta erkeklerde daha iyi olduğu sanılır. Yani belirli bir hesaplama içeren işlerde erkekler buna daha yatkınmış gibi bir algı vardır hep. Belki de sırf bu yüzdendir çoğu üniversitede mühendislik fakültelerinde çok az kadın bulunmasının sebebi. Fine, bu hesaplama dahilinde olan olgularda yapılan bazı deneylerden bahsediyor. Burada iki katmanlı bir toplumsal cinsiyet algısı var, dikkat edelim de derinlikte boğulmayalım! Zihinsel rotasyon performansı dediğimiz eylemde kadınları ve erkekleri belirli bir teste tabi tutuyorlar. Testlerdeki hesaplama içeren işlemler kimi temaları da beraberinde barındırıyor. Erkeklerin performansı, onların testlerinde sonuçlar mesela "uçak gemisi temelli, nükleer itiş mühendisliği, denizaltı ve denizcilik" gibi görevlerle ilgili olduğunun söylenmesi dahilinde kadınlara göre öne geçerken, aynı test bu sefer kadınlarda "kıyafet tasarımı, iç dekorasyon, dekoratif yaratıcı el işi, örgü dikiş, çiçek düzenleme" gibi temalarla birlikte anlatıldığında bu sefer de aynı testte kadınlar öne geçiyor. Aslında cinsiyetlerin kendilerini bu kıyaslamaları (matematik=erkek) bile toplumsal cinsiyete dahil iken neyin neye, kimin kime üstünlüğünden söz ediyoruz? Başka bir deyişle kadınların mühendislik, hesaplama gibi konularda etkin olmamasının tek somut sebebi, kadınlara yıllardan beri dayatılan en basitinden matematik=erkek dayatmasıdır, mühendislikte gerçekten başarılı olamamaları değil. Bu egemen anlayışın bulunduğu bir ortamda zihnin kendini psikolojiksel olarak geri çekmesi söz konusu.

    Bir deney daha. Angelina Moe tarafından yapılan bir deneyde yapılacak olan testten önce iki gruba da birbirinin tersi söylemlerde bulunulur. Erkek grubuna "muhtemelen genetik nedenlerden bu testte erkekler kadınlardan daha iyi performans gösteriyor" denir. Aynı şekilde kadın grubuna da kadınların bu testte daha iyi oldukları söylenir. Sonuç ne oldu dersiniz? Kendilerinin daha iyi olduğunun iddia edildiği cinsiyetleri içeren gruplar diğerine nazaran daha başarılı olur. Bu ve bunun benzeri somut gerçeklerin kanıtladığı tek bir şey var; stereotip, herhangi bir konuda performans açısından oldukça belirleyici bir etmendir. Matematik=erkek hegamonisi mesela artık o denli yerleşmiş durumdadır ki, salt bu kazınmış tiplemelerden dolayı kadınlar istatiksel olarak bu konuda geri kalmaya başlarlar. O konuda gerçekte kötü olmalarından değil, baskı altında olmalarından dolayı. Dolayısıyla erkek hegamonisinin çok olduğu alanlarda ister istemez kadınların ilgisi de az oluyor. Erkekler matematikte kadınlardan daha iyi olduklarından değil, daha iyi olduklarını düşündükleri için matematiğin, mühendisliğin peşinden koşuyorlar. Bu hegamoni altında kalan kadın da ister istemez bir baskı hissediyor ve başarısı bu baskı sebebiyle düşük olabiliyor. Burada şu hatırlatmayı da yapalım hegamoninin ataerkilizmden dolayı erkekselleştirilmiş olan yönlerine daha çok rastlanması onu direkt olarak erkekliğe dayatmamıza da olanak tanımaz. Aynı örnek kıyafet tasarımına ilgisi olan ama kadın hegamonisi altında, baskıdan dolayı başarısız olan bir erkek üzerinden de verilebilir elbette ama diğeri kadar da sık rastlanır olmayacaktır.

    Kendimizi toplumun dayattığı bir kadın veya erkek olarak düşünmediğimiz sürece yargılarımız, eğilimlerimiz ve ilgi alanlarımız arasında pek fark yok aslında. Toplumsal cinsiyet, cinsiyetlere bazı şeyleri atadığından dolayı, herhangi bir cinsiyet bazı şeylere daha aşina, yatkın, yetenekli gibi düşünmeye başlarız. Bu açıdan cinsiyetlerin birtakım kültürel alışkanlıklardan ibaret olduğunu söyleyebilir miyiz?

    Belirli dayatmalar sadece kadının, kadınsı olarak kabul edilmiş şeylerle, erkeğin erkeksi olarak kabul edilmiş şeylerle ilgilenmesinin zorlanmasının dışında da var. Mesela kadınlar hegamoni altında işgal edilmiş bir meslekte yükselmeye çalışırlarsa bu yükselme sırasında üstlerinde onları adeta erkeksileştiren bir baskı hissediyorlar. Not aldığım bir deneyi daha anlatmak istiyorum. İşverenlere işe başvuru yazısının iki farklı şeklini okutuyorlar. Erkek ve kadının yazmış olduğu ikişer versiyonda başvuru yazısı. Kibar yazılmış olanlar ve kaba, iddialı yazılmış olanlar. Kibar olan başvuru yazıları işverenler tarafından kadın ve erkek ayrım gözetmeksizin olumlu değerlendirilirken; kaba, iddialı yazılmış olan başvurularda erkekler adaylar çok daha fazla işe alınır. Bu aslında ataerkilizmde kadının ne yaparsa yapsın kusurlu bulunduğunun da bir göstergesi. Bir meslekte kabul görülebilmek adına sert ve iddialı olmak bile gerekiyorsa örneğin, onda bile erkekler sorgusuz sualsiz bu işi daha iyi yapar hale getirilip, kadının her şekilde önü kapatılıyor. Önemli mevkilere gelebilmiş olan kadınların huysuz, sert, soğuk olarak nitelendirilmeleri de bunun bir tür göstergesi de değil midir? Ayrıca kadın da bilfiil erkeksileştirilmeye çalışılır, şayet yükselmek istiyorsa toplumsal cinsiyetin erkeğe dayattığı şeyleri kadından da talep etmesi trajik bir durum değil de nedir?

    Fine, nörobilimsel konulara da el atıyor. Kimi beyinsel araştırma olarak iddia edilen 'teorilerin' toplumda genelgeçer olarak kabul edilmeye ne denli yatkın olduğunu gösteriyor bizlere. Bilimsel verilerin zayıflığı ile popüler iddiaların gücü arasında şoke edici bir uçurum var ne yazık ki. Asıl spekülasyon, kimi asılsız ve kanıtlanmamış iddiaların bir kez kamuoyuna çıkıp kültürün bir parçası haline geldi mi, son kullanma tarihi geçse bile varlıklarını ısrarla sürdürmeleridir. Örneğin hiç daha önce şu kanıtlanmamış, teoride kalan basit sanıyı duyduğunuz mu bilmiyorum; işaret parmağı ile yüzük parmağı oranı. Onun teoride kalan, kanıtlanmamış bir olgu olduğunu biliyor muydunuz? Bir parmak boyu onca şeyi apaçık belirtecek bir şey değildir, olan şey çok daha komplike bir durumdur. Beyin hakkında o denli az bilgiye sahibiz ki halen daha, işte tam da yine bu sebepten herkes, özellikle toplumsal cinsiyetçiler hemen insan beyninden dem vururlar, iddia ettikleri şey teoride kalsa bile onlar için yeterlidir sonuçta; o asılsız, kanıtsız bilgiyi topluma enjekte ettiklerinde toplum onu sırf ataerkilizmi desteklediği ve uyum gösterdiği için benimseyecektir zaten. Bu asılsız iddialara bir örnek de, sözde bir deneyde kız çocuğuna oynaması için verilen kamyonu kucağına alarak, adeta onu bir oyuncak bebekmiş gibi avutmaya çalışarak, "üzülme minik kamyoncuk" diyerek oynamasıdır. Bu da asılsız bir iddiadır aynı şekilde.

    Hayvanların beyni ile insanların beyni bir değil ama bazı hayvanlarda yapılan deneyler bile toplumsal cinsiyet olgusunu yanlışlayan bulgular elde etmemizi sağlıyorsa bizler insanlar olarak neden halen daha toplumsal cinsiyete batıp kalmış durumdayız? Deney basit, farelerde erkek fare yeni doğan, babası olduğu yavrularla asla ilgilenmez, ilgilenen hep dişi faredir. Ama bu deneyde yeni doğan yavrular annesiz bırakılıyor, o zamana dek bilinen bilgilere göre yavrularla asla ilgilenmeyeceği beklenen erkek, baba fare de onların yanına konuyor. Bir süre geçiyor yavrular daha fazla dayanamayacakları kritik bir andan sonra erkek fare adeta dişi bir fare gibi onlara ebeveynlik yapmaya başlıyor.

    Cinsiyetin biyolojik olarak varlığını reddetme olarak değil, toplumsal bir dayatma olan ataerkilizm tarafından belirlenen kenarları aşırı keskin bir cinsiyet ayrımı toplumun tamamında görülen birçok sorunun ana sebebi. Bu ne kimilerince algılanan bir cinsiyetin başka bir cinsiyet haline sokulması ne de insanın doğasında olmayan bir durum. Hem zaten bu asılsız iddialarda bulunanlara göre bir cinsiyeti kendinden uzaklaştıran şey o toplumsal cinsiyetin buyruklarını reddedebilmek değil midir? Ki zaten onlara göre mesela pembe giyen bir erkek kadınlaşmış, saçını kısa kestiren bir kadın erkekleşmiştir. Ne kadar da sığ düşünceler. Bu durum ülkelere mahsus bir durum da değil. Kimi yabancı ülkelerde halen daha doğum ilanlarında erkeklerin "gurur" kızların "mutluluk" verdiği yazılır her defasında. Daha doğduğumuzdan itibaren, küçük bir bebekken bile üzerimizde toplumsal cinsiyet dayatmasının ağırlığı ile yetiştirilmeye başlanıyoruz. Yeni bir bebeğin doğum haberini aldığımızda mesela ilk sorduğumuz sorunun kız mı erkek mi olması da toplumsal cinsiyet kaygısını yansıtmıyor mu sizce de? Bir babanın, oğlum olsun, diye istekte bulunması onun oğluyla eril, erkeksi olarak kabul edilen dayatmaları birlikte yapabilmelerinin bir isteği değil midir mesela? Sorunun kaynağı, cinsiyetleri aşırı bir şekilde kutuplaştırmak aslında. Hem bu, hem de tek kutuplu hale getirmeye çalışmak.

    Üniversitede bu konuda yüksek lisans yapan bir hocamla bu konu üzerinde uzun uzun konuştuğumuzda kendisi, şimdiki orta yaşlı ve yaşlı nesilde bunun değişmesinin imkansız olduğunu ancak sonraki nesillerde, yeni nesillerin bilinçlenmesi yoluyla bazı şeylerin rayına oturacağını, kendisinin de o günleri muhtemelen göremeyeceğini söylemişti. Kim bilir, belki de haklıdır? Ama bir yolu kutsallaştıran o yolu tamamlamak mıdır yoksa o yolda yürümek mi? Ya da şöyle mi söylemeliydim; hepsinden de kutsal olanı o yolu bitiremeyecek olanın diğerlerine yolun sonuna nasıl sağ salim varacaklarını söylemesi değil midir?
  • “Demek paranın her kötülüğün kaynağı olduğunu
    düşünüyorsunuz,” dedi Francisco d’Anconia. “Peki, paranın kökünün ne olduğunu hiç sorguladınız
    mı? Para bir mübadele aracıdır. Ortada değiş tokuş edilecek ürünler, onları üretecek insanlar
    olmazsa, para da var olamaz. Para aslında, birbiriyle iş yapmak isteyen insanların, değere karşı değer
    verme ilkesinin maddî biçimidir. Ürününüzü gözyaşları karşılığında isteyen mızmızların, ya da onu
    elinizden zorla alan yağmacıların aracı değildir para. Onu ancak üretebilen insanlar mümkün
    kılmıştır. Bunu mu kötü buluyorsunuz?
    Çabalarınıza karşılık para kabul ettiğinizde, başkalarının çabalarından doğmuş ürünler
    karşılığında onu elden çıkaracağınıza dair bir taahhütte bulunmuşsunuz demektir. Paraya değer
    katanlar, mızmızlarla yağmacılar değildir. Okyanuslar dolusu gözyaşı olsa, dünyadaki tüm silahların
    toplamı olsa, yine de cüzdanınızdaki kâğıtları ekmeğe dönüştürüp yarın sağ kalmanızı sağlayamaz. O
    kâğıt parçaları...aslında altın olması gerekirdi ya...sizin onurunuzun simgesidir. Üreten insanların
    enerjisinden payınıza düşendir. Cüzdanınız, çevrenizde paranın kökeni olan ahlâkî ilkeler konusunda
    temerrüde düşmeyecek insanlar bulunduğunun kanıtıdır. Sizin kötü bulduğunuz şey bu mu?
    Hiç üretimin kökenini aradınız mı? Bir elektrik jeneratörüne göz atın, bakalım kendinize onu
    yaratanların akılsız kabadayılar olduğunu söyleyebilecek misiniz! Tarımı ilk keşfedenlerden size
    miras kalan bilgiler olmaksızın bir tek tohumdan buğday çıkarın da görelim. Yiyeceğinizi yalnızca
    fiziksel hareketlerle bulmaya bir çalışın hele. O zaman görürsünüz ki tüm üretilen malların, dünyada
    oluşmuş tüm servetlerin kökeni insan zihnidir.
    Ama siz diyorsunuz ki, para güçlüler tarafından, zayıfların aleyhine yaratılmıştır! Hangi güçten
    söz ediyorsunuz? Silah gücü ya da kas gücü değil o. Servet, insanın düşünme kapasitesinin ürünüdür.
    Bu durumda para, bir motoru icat eden kişi tarafından, o motoru icat etmeyenlerin aleyhine mi
    yaratılmıştır? Para zekiler tarafından, yoksulların aleyhine mi kazanılmaktadır? Yetenekliler
    tarafından, beceriksizler aleyhine mi yaratılmıştır? Yoksa hırslılar tarafından, tembellerin aleyhine
    mi? Para önce yaratılır, ancak ondan sonra yağmalanır ya da sızdırılır. İlk önce dürüst insanların
    çabalarıyla yaratılması gerekir, buna da herkes kendi yeteneği oranında katkıda bulunur. Dürüst bir
    insan, ürettiğinden fazlasını tüketemeyeceğini bilen insandır.
    Parayla alışveriş yapmak, iyi niyetli insanların kuralıdır. Paranın dayalı olduğu kural, her insanın
    kendi zihnine ve kendi çabasına sahip olması kuralıdır. Para, asla sizin çabalarınızın değerini,
    karşılığında kendi çabasının değerini vermeye razı olmayan birine aktarmaz. Para size, mallarınızın
    ve emeklerinizin karşılığında, bunlara ihtiyaç duyan insanların atfettiği değeri getirir, ama daha
    fazlasını getirmez. Para, ticarete girişenlerin zorlamasız kararıyla, her iki taraf için de yararlı olan
    anlaşmalardan başka türlüsüne izin vermez. Para sizden, insanların kendi yararları için çalıştıklarını,
    kendi zararları için çalışmadıklarını kabul etmenizi bekler, kendilerinin sizin sefaletinizi o taşısın diye doğmuş yük hayvanı olmadığını kabul etmenizi, onlara vereceğiniz şeyin ‘değerler’ olmasını, yaralar
    olmamasını bekler, insanlar arasındaki ortak bağın ıstırap değiş tokuşu değil, mallar değiş tokuşu
    olmasını sağlar. Para sizden, zaaflarınızı insanların aptallığına satmanızı değil, istidatlarınızı
    insanların aklına satmanızı ister, sunulanların en berbatlarını değil, parayla alınabileceğin en iyisini
    almanızı sağlar. Ve insanlar ticaretle yaşamaya başlayınca ve nihaî karar mercii kuvvet değil, mantık
    olunca, kazanan hep en iyi ürün, en iyi performans, insanoğlunun en iyi kararları ve en üstün
    yetenekleri olur; esasen insanın verimliliğinin derecesi de, aldığı ödülün derecesini belirler. Aracı
    ve simgesi para olan varoluşun kuralı budur. Siz buna mı kötülük diyorsunuz?
    Ama para yalnızca bir âlettir. Sizi istediğiniz yere götürür, ama sürücülüğü sizden devralamaz.
    Size arzularınızı tatmin etme olanağı verir, ama size yeni arzular kazandıramaz. Para, sebep-sonuç
    kanununu ters yüz etmek isteyen, zihnin ürünlerine el koyarak zihni silmek isteyen insanların
    kâbusudur.
    Para, ne istediğini bilmeyen insana mutluluk satın alamaz; değer bilmeyene bir değerler kodu
    veremeyeceği gibi, ne arayacağına karar vermekten hep kaçınmış birine de bir amaç sunamaz. Para
    budalalara akıl satın alamayacağı gibi, korkaklara alkış, beceriksize saygı da sağlayamaz.
    Yargılarının yerine parasını kullanarak kendinden üstün olanların beyinlerini satın almaya kalkışan
    insan, kendinden altta olanların kurbanı durumuna düşer. Akıllı insanlar onun yanından kaçar,
    çevresine yalnız hilekârlarla sahtekârlar toplanır, bunu sağlayan da, o kişinin henüz keşfetmediği bir
    kanun olur...o kanun, hiç kimsenin kendi parasından daha küçük olamayacağı kanunudur. Siz bu
    nedenden ötürü mü buna kötü diyorsunuz?
    Parayı miras olarak devralmaya lâyık insan, ancak o paraya ihtiyacı olmayan insandır. Nereden
    başlarsa başlasın, nasılsa kendi servetini kazanabilecek olan insandır. Eğer mirasçı, o paraya denkse,
    para ona iyi hizmet eder; değilse, para onu mahveder. Ama siz bu durumu seyreder, para onun
    ahlâkını bozdu, dersiniz. Yoksa o mu paranın ahlâkını bozmuştur? Değersiz mirasyediye asla
    imrenmeyin. Onun parası sizin değildir, zaten o parayı siz de daha iyi kullanamazdınız. O para bize
    paylaştırılmak, bir parazit yerine dünyada elli parazit olmalı, diye de düşünmeyin. Bu da o servetin
    altında yatan ölmüş iyilikleri geri getiremez. Para, köklerinden koparılınca ölen bir canlı güçtür.
    Kendine denk olamayan bir akla hizmet etmez. Bunun için mi ona kötü diyorsunuz?
    Para sizin sağ kalma aracınızdır. Yaşam kaynağınız hakkında vereceğiniz hüküm, kendi hayatınız
    hakkında vereceğiniz hükümdür. Eğer kaynak kötü ve yozlaşmışsa, kendi hayatınızı lânetlemişsiniz
    demektir. Parayı sahtekârlıkla mı kazandınız? İnsanların günahlarına, aptallıklarına hizmet ederek mi
    kazandınız? Budalalara hizmet sunmakla, kendi yeteneğinizin hak ettiğinden fazlasını elde etmeyi mi
    umdunuz? Bu uğurda standartlarınızı mı düşürdünüz? Hor gördüğünüz müşteriler için, tiksindiğiniz
    işleri mi yaptınız? Eğer öyle yaptınızsa, o zaman paranız size bir anlık, bir kuruşluk sevinç bile
    getiremez. O zaman satın aldığınız tüm şeyler, size bir takdir değil, bir sitem hâline gelir, bir başarıyı
    değil, bir ayıbı hatırlatır. O zaman avazınız çıktığı kadar, para kötüdür diye bağırmaya başlarsınız.
    Size özsaygınızı geri getiremediği için mi kötüdür? Yozluğunuzun zevkini çıkarmanıza izin vermediği
    için mi? Paradan nefret etmenizin kökü orada mı yatıyor yoksa?
    Para her zaman bir etki olarak kalacak, sebep hâline gelip sizin yerinizi hiçbir zaman
    almayacaktır. Para iyiliklerin ürünüdür, ama sizi iyi kılamaz, günahlarınızı telâfi edemez. Para sizin,
    hak etmediğiniz maddi ve manevi değerleri elde etmenize yol açamaz. Paradan nefret etmenizin
    nedeni bu mu acaba?
    Yoksa siz, her kötülüğün başı, paraya duyulan aşktır mı demek istemiştiniz? Bir şeyi sevmek
    demek, onun doğasını bilmek ve sevmek demektir. Parayı sevmek de, içinizdeki en iyi güçleri
    yaratanın o olduğunu, kendi çabanızı, insanlar arasındaki en parlak kişilerin çabalarıyla değiştirmenizin anahtarının da o olduğunu bilmek ve bunu sevmektir. Paradan nefret ettiğini en yüksek
    sesle haykıran kişi, kendi ruhunu beş kuruşa satmaya en teşne olan kişidir, o zaman nefret duymakta da
    haklı sayılır. Parayı sevenler onun uğruna çalışmaya isteklidir. Onu hak edebilecek yetenekleri
    olduğunu bilirler.
    İsterseniz size insanların karakterlerine dair bir ipucu vereyim: Parayı lanetleyen insan, onu
    şerefsizce elde etmiştir; ona saygı duyan insan, hak ederek kazanmıştır.
    Biri size paranın kötü olduğunu söylüyorsa, o insandan canınızı kurtarırcasına kaçın. O söz,
    yaklaşan bir yağmacının ayak sesidir. İnsanlar yeryüzünde birarada yaşadıkça ve ihtiyaç da
    birbirleriyle iş yapma yönünde oldukça...eğer parayı terk ederlerse tek alternatifleri bir silahın
    namlusu olur.
    Ama eğer para kazanmak ya da onu muhafaza etmek istiyorsanız, bu iş sizden en yüksek değerleri
    bekler. Cesareti, gururu ya da özsaygısı olmayan insanlar, paralarını hak ettiklerine inancı olmayan,
    onu canı gibi korumaya niyeti olmayan insanlar, zengin oldukları için özür dilemeye kalkanlar...uzun
    süre zengin kalmayacaklardır. Yüzyıllardır kaya oyuklarına saklanan yağmacı takımının doğal
    yemleridir onlar. Servet sahibi olduğu için suçluluk duyan, özür dilemeye kalkan adamın kokusunu
    aldıkları anda deliklerinden çıkmaya başlarlar. Çabucak onu bu suçluluk duygusundan kurtarmaya
    çalışırlar...sonunda canını da alırlar...o da, bunu hak etmiştir.
    “Bir de çifte standartlı insanların yükselişini göreceksiniz. Bunlar kuvvete dayanarak yaşarlar,
    ama yağmalayacakları servetin yaratılması için de ticaretle yaşayanlara ihtiyaçları vardır. Bunlar
    iyiliklerin asalaklarıdır. Ahlâklı bir toplumda bunlar suçlu sayılır, sizi onlara karşı korumak için
    yasalar, yönetmelikler çıkarılır. Ama bir toplum, haklı suçlular, yasal yağmacılar yaratmaya başlarsa,
    savunmasız kurbanların servetini çalan bu kişilere karşı bir önlem almazsa, o zaman para, kendini
    yaratanın intikam aracı hâline gelir. Bu yağmacılar, savunmasız insanları soymanın bir tehlikesi
    olmadığını sanırlar, çünkü o kişilerin savunma mekanizmalarını yok edecek yasaları çıkarmışlardır.
    Ama ele geçirdikleri servet de, daha başka yağmacılar için mıknatıs işlevi görmeye başlar, yeni
    gelenler de serveti, ilk çalanların elinden, aynı yolla çalarlar. Böylece yarışı kazanan, üretimde en
    yetenekli olan değil, gaddarlıkta en acımasız olandır. Kuvvetin standart hâline geldiği yerde, katil her
    zaman yankesiciyi yenecektir. Ondan sonra da medeniyetin kendisi ortadan kalkar, yerini harabelere
    ve katliamlara bırakır.
    O günün yaklaşıp yaklaşmadığını bilmek mi istiyorsunuz? Paraya bakın. Para, toplumsal değerin
    barometresidir. Ticaretin, iki tarafın rızasıyla değil de, zorlamayla yapıldığını görürseniz,
    üretebilmek için hiçbir şey üretmeyen insanlardan izin almanız gerektiğini görürseniz, paranın mal
    alıp satanlara değil de, ikramlar, iltimaslar alıp verenlere doğru aktığını görürseniz, insanların
    çalışmayla değil de, nüfuzla zenginleştiğini gözlemlerseniz ve yasalarınız da sizi bütün bunlardan
    korumuyorsa, tam tersine, o insanları size karşı koruyorsa, yolsuzluğun ödüllendirildiğini,
    dürüstlüğün kendini feda etme anlamına geldiğini anlarsanız, toplumunuzun yazgısının yok olmak
    olduğunu anlarsınız. Para öyle soylu bir araçtır ki, silahla rekabet etmez, gaddarlıkla anlaşmaz. Bir
    ülkenin, yarı hak, yarı yağma ortamında yaşamını sürdürmesine izin vermez.
    İnsanlar arasında yokediciler belirdiğinde, onların ilk yaptıkları şey parayı yok etmektir, çünkü
    para, insanların koruyucusu ve ahlâkî düzenin temelidir. Yokediciler altınları yakalar, sahibine kalp
    bir kâğıt yığını bırakırlar. Bu bütün nesnel standartları öldürür, insanları rastgele kriterler koyanların
    kaypak gücüne teslim eder. Altın nesnel bir değerdi, üretilen servetin dengiydi. Kâğıt, var olmayan
    bir servetin üzerine konmuş ipotektir, silahı da o serveti yaratması beklenen kişilere çevirir. Kâğıt,
    yasal yağmacıların, kendilerine ait olmayan bir hesaptan kestiği çektir ve kurbanların değerleriyle
    ödenecektir. O çekin karşılıksız çıktığı, üzerinde ‘hesapta para yok’ damgasıyla geri döndüğü günden kaçının.
    Kötülüğü var olmanın aracı hâline getirdiğinizde, insanların iyi insanlar olarak kalmasını sakın
    beklemeyin. Ahlâksızların yemi hâline gelmek üzere hayatlarını feda etmelerini beklemeyin. Üretim
    cezalandırılır, yağmalar ödüllendirilirken, onların üretim yapmasını bekleyemezsiniz. ‘Dünyayı kim
    mahvediyor?’ diye de sormayın. Siz mahvediyorsunuz.
    Dünyanın en üretken uygarlığının en büyük başarıları arasında durmuş, bu uygarlık niçin çöküyor
    diye merak ediyorsunuz, oysa siz onu besleyen kanı, yani parayı lânetlemektesiniz. Geçmişte vahşiler
    paraya ne gözle baktıysa, siz de o gözle bakıyorsunuz, ondan sonra da balta girmemiş ormanlar neden
    üstümüze üstümüze geliyor, kentlerimizi yutmaya kalkıyor, diye merak ediyorsunuz. İnsanlık tarihi
    boyunca para, her zaman şu ya da bu isim altında ortaya çıkan yağmacılar tarafından çalındı. Bunların
    adları değişse de, yöntemleri hep aynı kaldı. Serveti kuvvet kullanarak kaptılar ve üretenleri
    kıskıvrak, horlanan, şerefsizleştirilmiş kurbanlar durumuna soktular. Paranın kötü olduğuna dair,
    kendinizi haklı göre göre sarf edip durduğunuz o cümle, aslında köle çalıştırarak servet edinilen
    çağlardan kalmış. O köleler, bir zamanlar biri tarafından keşfedilmiş hareketleri tekrar tekrar
    yapadurmuş, yüzyıllar boyunca hiçbir şey bir adım bile ilerlememiş. Üretimin güç kullanarak
    yönetiliyorsa ve servet fetihle ediniliyorsa, o zaman fethedilmeye değer pek fazla şey yok demektir.
    Bununla birlikte, durgunlukla, açlıkla geçen yüzyıllar boyunca insanlar hep yağmacıları, kılıçların
    aristokratları, doğuştan aristokratlar, mevki aristokratları olarak baş tacı etmiş, asıl üretenleri de köle
    diye, tacir diye, dükkâncı diye...ve sanayici diye horlamış durmuşlardır.
  • Başımla gönlümü edemedim eş ..
    Biri kırk yaşında biri yirmibeş .

    (Samih Rıfat)