• Gel gitme
    Beni böyle
    Bir yokluğun
    Penceresinde
    Bekletme

    Hasan Karataş
  • Bekletme, geciken müddet ziyandır.
    Güzele kin, öfke, hiddet ziyandır.
    Varsa gurur, kibir, şiddet ziyandır.
    Onları oraya koy da gel canım...

    Abdurrahim Karakoç
  • İşte Eylül de bitti. Ve sen hâlâ gelmedin. Yağmurlar damlayacaktı ıslak saçından, göz yaşından bir deniz getirecekti seni.

    “Aah”ların şişirdiği yelkenleri yürek zarından yapılmış bir gemiyle gelecektin.

    Ellerinde gözlerimi getirecektin; seni Yusuf bilip, Yakup gibi giderken ardın sıra yolladığım gözlerimi.

    Bunca küf kokmayacaktı ayrılığımız. Kavlimiz böyle değildi.

    Beni hacil bırakmayacaktın ele-güne, dosta-düşmana karşı.

    Sevmek yüreğe saplanmış bir bıçaktı, biliyorum; fakat bunca firkatin adını da koyamıyorum.

    Bilseydim, imrenir miydim hiç uçan kuşlara?

    Bilseydim, aylardan Eylül’ü, vakitlerden akşamı, çiçeklerden zambağı, kuşlardan turnayı, leyleği koyar mıydım lugatlara?

    Bak, kokun geldi burcu burcu toprak gibi, bir yoksulun ellerine düşmüş sıcak ekmek gibi, kan gibi, gözyaşı gibi, ter gibi, emek gibi; fakat sen gelmedin.

    Acın geldi, sancın geldi.

    “Derin bir nefret olmadan derin bir muhabbet nasıl olur?” demiştin ya, bak, kıtlıkta verilmiş bir sokum gibi yolladığın hıncın geldi.

    Nemrud’un geldi, ateşin geldi.

    Maskelere dönüşmüş yüzün ve bin bir türlü sahte eşin geldi.

    Yokluğun, güzün ve kışın geldi

    Şarkıların, resimlerin, ağlayışın geldi; sen gelmedin.

    Firavun’un geldi, Haman’ın geldi, Karun’un geldi, fakat Harun’un gelmedi.

    Şeytan’ın geldi, Tufan’ın geldi, Kenan’ın geldi, tüm düşmanlarına taş çıkartır düşmanın geldi; ama sen gelmedin.

    Bak, sevdanı süpürüyor Firavun’un çöpçüleri.

    Hatıranı kundaklıyor kırılası elleri.

    Ocağına tüneyen baykuşlar, mabedine put dikmek için Âzer’i çağırıyorlar.

    Anaların rahimlerine bir yılan gibi süzülüyorlar; bu yüzden Neron gibi, Kaligula gibi, Şeddad gibi, Haccac gibi, Hülagu gibi, kanlı doğuyor yeni doğan bebelerin elleri.

    Zavallılar!

    Her biri bir yediveren olan milyonlarca sevdayı toprağa gömüyorlar.

    Güneşe seni seviyor diye tutuklama emri çıkarıyorlar.

    Senin rengin diye yeşilin her tonunu darağacına çektiler.

    Senin mevsimin diye baharı gıyabında idama mahkum ediyorlar.

    Senin insan kardeşlerine yerin üstünü zindan ettiler; fakat yerin altı imdada yetişti. Senin doğal kardeşlerin onlar, fakat bunu bilmiyorlar. Tıpkı Nuh’un yer-gök kardeşleri, İbrahim’in ateş kardeşi, Musa’nın asası gibi.

    Onlar, senin uğruna çektiğimiz her “aah”ın bir fırtına, senin uğruna kaldırdığımız her elin bir dağ, senin uğruna döktüğümüz her damlanın bir atom bombası olduğunu yeni yeni öğreniyorlar… Öğrenecekler.

    Fakat sen, sen biliyorsun bir nice beklendiğini. Anaların göğsünde hamayıl gibi gezdiğini, her biri sana Meryem kesilen genç kızların başına tac olduğunu biliyorsun.

    Ah, biliyorsun sırtlarında Firavun’un kamçısı şakladıkça, her birinin isyan kraliçesi birer Asiye kesileceğini.

    Gürbüz çocukların, ağır sancılarla doğduğunu biliyorsun.

    Biliyorum, bu yüzden gelişini erteliyorsun. Sevenlerini aşkına bileyliyorsun. Yokluğunun daha çok fark edilmesini bekliyorsun. Bak, diyorsun, ufka bak, karanlığın en koyu olduğu an, fecre en yakın zamandır.

    Ey dünyaların en muhteşem gelini! Kim bilir, belki de sevdalılarından sana sadakatlerini ispatlamalarını bekliyorsun. Sahte aşıklarını deşifre ediyorsun.

    Doğru ya; “mehir bedelini” ödemeden, hangi dünyalı seni görebilmiş ki?

    Ama keffaretimiz, yokluğunun dehşetine buca zaman katlanmak olsun.

    Bu acıyı mehre bedel kabul et.

    Bilir misin “intizar, eşeddu mine’n-nar”dır?

    Bekletme ki, bekleniyorsun
  • Bekletme geciken müddet ziyandır 
    Güzele kin, öfke, hiddet ziyandır 
    Varsa gurur, kibir, şiddet ziyandır 
    Onları orada koy da gel canım.

    Abdurrahim Karakoç