• Geçen ay bir arkadaşım bedelli askerlik yaptığı kışladan terhis oldu, almaya gittim. Dönüş yolunda “Nasıl geçti çok sıkmadılar di mi?” dedim, “Şu kadar diyim, bir hafta daha uzun olsa firar etmeyi bile düşünürdüm” dedi, demin baktım insta storyde “Savaş Türkün düğünüdür!” yazmış.


    Reis bizi afrine götür diyenler bedelli bekleyenler

    Buyursunlar... Bizim için savaş düğündür;
    Din Arab'ın, hukuk sizin, harp Türklüğündür.
    Açlar nasıl bir istekle koşarsa aşa,
    Türk eri de öyle gider kanlı savaşa.
    Yolların sonu / Hüseyin Nihal Atsız


    YAZIMIZ MÜSVETTE AŞAMASINDADIR.
  • 240 syf.
    Hasan Ali Toptaş’ın son romanı Beni Kör Kuyularda, sessiz sedasız ve elbette heyecan verici bir şekilde çıkıp geldi… Yaklaşık üç sene önce yayımlanan Kuşlar Yasına Gider’in ardından yeni bir roman gayet güzel bir haberdi. Aradaki Gecenin Gecesi’ni saymıyoruz zira hem bir roman değildi hem de bir ticari kaygı eseriydi.

    Beni Kör Kuyularda, adını bir Ümit Yaşar şiirinden alıyormuş. Açıkçası Ümit Yaşar’ın bildiğim şiirlerinden birisi değildi. Sadece dört mısradan oluşan ve hazin bir hikayesi olan, güzel bir hece ölçüsü şiiriydi. Romanla doğrudan ilgisi yok gibi görünse de, sözleri epeyce ilgiliydi aslında…

    Eğer Hasan Ali Toptaş okuruysanız, her satırında onu hissedebileceğiniz bir roman olmuş. Çok çarpıcı bir giriş sahnesiyle başlıyor roman. "Ne oluyor, ne olacak" diye düşünmeye başlıyorsunuz. Sonrasında zaman zaman temposu düşse de merak unsuru hiç eksilmeyen bir hikaye buluyorsunuz.

    Roman tipik bir HAT romanı. Duvarda asılı duran halının geyiklerinin canlanması, ölmüş insanların hayallerinin görünmesi gibi postmodern anlatılar yine var. Zaten roman adeta örnek bir postmodern roman.

    Yine HAT’ın bildiğimiz bir tarafı daha var. Şöyle ki, o ne anlatırsa anlatsın, adeta bir işçilikten ustalığa terfi etmiş kelime sanatçısı gibidir. İstisnai ve büyülü bir dili var. Kendi ifadesiyle, "bu işin eğitimini almamış, metinler arası geçiştir, üst anlatıdır falan bilmeden" yapmış bunları…

    Gözyaşları taşa dönen ve acılar çeken bir ailenin mensubu olan Güldiyar adlı genç kızı anlatıyor HAT. Ancak çok net bir şey var ki, roman tam bir alegori geçidi. Evet, aslında diğer bazı romanlarında olmayan bir şey var. Olay örgüsü çok net biçimde aklımızda kalıyor. Bu haliyle Gölgesizler ve Kuşlar Yasına Gider’e hayli benziyor. İlk defa HAT okuyacaklar için bir avantaj bu durum. Eğer Gölgesizler’i okumuş bir okursanız, zaman zaman ona devam ediyormuş hissi bile yaşayabiliyorsunuz.

    Romandaki alegori kişilere göre değişebilir. Ben günümüz Türkiye’sini gördüm diyebilirim. Gerek gerçek hayatta gerekse sosyal medyada oluşturulan bir yeni sosyal yapı var. Acı çeken, darda olan insanlar var. Söz gelimi devlet eliyle suçlanan, işten atılan, tek adamın sevgisi ya da nefretiyle kişinin başına bin türlü hal gelebilen bir sistem. Hadi, tam olarak Türkiye değil diyelim.

    Lakin sonuçta gözyaşı taşa dönen dertli bir kızcağız ve onun acısını ranta çeviren, merhametsiz ve ucu bucağı belli olmayan, kör kuyu bir despotik sistem var. İyi insanlar, merhamet sahipleri ya sindirilmiş ya öldürülmüş. Merhamet bekleyenler ise öylece kalakalmış. Totaliter sistemlerde başkanların, bakanların adları değişse bile icraatları aynı kalır. Hatta bazen gelen gideni aratır. Burada da Nedim gitse Şakir gelir ama zulüm berdevamdır.

    HAT, bu romanında dünya hayatı, insanlar, masumlar ve zalimler, iyiler ve kötüler, devlet, halk, sosyal medya, kapitalizm, totaliterlik gibi konuları isimlerini bile zikretmeden metaforlarla, alegorik bir şekilde anlatıyor. Bu anlamda üst düzey bir sanat eseri olduğu ortada. Okunması kolay lakin anlaşılması güç bir roman Beni Kör Kuyularda…
  • Türk Telekom Stadyumu'nda üç taraftar tipi var. İlk grupta gençlik yılları Mecidiyeköy'deki Ali Sami Yen'de geçen, 14 yıl şampiyonluk hasretini de Avrupa zaferlerini de yaşamış bugün 40 yaşın üzerinde olan taraftarlar. Yeni stada bir türlü alışamadılar, 90 dakika boyunca telefonlarını ceplerinde tutar ve gözlerini sahadan ayırmazlar. Yıllar boyunca bilet kuyruklarında beklediklerinden, karın doyurmanın da adının kötü ama efsane sosisli sandvic ve ayran olduğunu bildiklerinden stadyumda konfor aramazlar.
    Hafızalarda yüzlerce maç ve futbolcu olduğundan oyuncunun kumaşından iyi anlarlar ve iş formanın
    hakkını vermeye kalır. Mücadele etmeyen futbolcuyu sevmez ama ıslıklamazlar da... Hep içine atan bu kuşağa Prekazi ve Hagi kuşağı diyelim...
    İkinci grupta arafta kalanlar var. Çok azı eski Ali Sami Yen ile numaralı tribünde tanışmış, yeni stadyumda da pahalı tribünlerden kombine alan beyaz yakalılar.. Maçtan saatler önce kebapçıda, balıkçıda buluşan, hafta boyunca WhatsApp grubunda taktik analiz yapan, yeni kulüp üyesi ya da olmaya aday, Fatih Terim'in izleyici tanımının karşılığı olan grup. Roy Keane'nin Manchester United tribünlerinde karidesli sandviç yiyip sahada olan biten hiçbir şeyi beğenmiyorlar diye tarif ettiği yeni taraftar modelinin memleketteki şubesi. Deplasmandaki puan kaybının ardından kanalı değiştirip Netflix'de dizi izleyen, bayram tatillerinde ve ağustos-eylülde plajı tribüne tercih eden, devre arasında sushi yiyenler... Futbol maçına gitmeyi sosyal aktivite olarak gören ve adisyonu yüksek restoranda beklediği lezzet ve servis kalitesini sahadaki futbolculardan da bekleyenler... Memnun kalmadığında bahşiş vermediği mekanlardan sonra galip ayrılmadığı maçlarda da takımı ıslıklayanlar.. Onlar Hagi'yi televizyonda, Sneijder'i tribünde
    izlemiş sahada Pirlo-Messi-Ronaldo mükemmelliği arayanlar...
    Üçüncü grupta ise yaşı gereği eski Ali Sami Yen'i görmemiş, Galatasaray'ın UEFA Kupası'nı aldığı maçı, unutulmaz golleri YouTube'dan izlemiş gençler var. Hayat hızlı akarken onlara özet geçeceksiniz, yoksa sizi dinlemezler... Futbol menajerlik oyunlarıyla büyüdüklerinden zehir gibiler. Her futbolcunun geçmişini bilen, dizilişleri kendi PC ekranında test etmiş, kupalar, şampiyonluklar kazanmış bir kuşak. Onlara sadece futbolu değil hayattaki çok şeyi beğendirebilmek zor. Çabuk vazgeçiyorlar, çabuk sıkılıyorlar ve acımasızlar. Çalımı atamayan, kademeye giremeyen, topu üstten auta atan her futbolcu onlar için "çöp"...
    Sosyal medyada acımasızlar, tribüne geldiklerinde de hayatta daha hiç kaybetmediklerinden, takım kaybettiğinde bunu kabullenmeleri çok zor çünkü evde oyunda kaybettiklerinde yeniden başlıyor, kazandıkları noktada kaydet tuşuna basıp kaldıkları yerden devam ediyorlar. Sneijder ile büyüdüklerinden çıtaları yüksek, Belhanda'yı da yuhalıyorlarsa işte tam da bundan... Gençler, tutkulular ama vefa ve hoşgörü henüz sözlüklerinde yok, belki de hiç olmayacak...
    Çok maç var çok... Bir yaranın kabuk bağlaması kadar sürede üç maç oynuyor takımın artık, yüzlerce maç naklen yayınlanıyor...
    Hayat artık stadyuma giderken Instagram'a attığın "Düştük yollarına...
    Sana geldik yine" hikayesini, maçı kaybettiğin anda silebileceğin kadar hafızasız... Kazanınca Instagram'a, kaybedince Twitter'a çıkıyor yollar...

    ((Bülent Timurlenk-sabah))
  • " Kırıp attığın zaman prangalarını hür olacaksın. Seni bekleyen Mus'ablar gibi Hamzalar gibi olacaksın. Umut olacaksın seni bekleyenler için. Bu sözler senin içindir."
  • Zaman, bekleyenler için çok yavaştır..

    https://www.youtube.com/watch?v=qEzWqUhnbVA
  • Zaman
    bekleyenler için gelmez
    korkanlar için hızlı akar
    yas tutanlar için geçmek bilmez
    mutlular için çok kısadır
    ama aşık olanlar için
    zaman sonsuzdur!
  • “Eksikliklerini bile bile nasıl kendini sevebilir ki insan?”
    “Eksikliklerini bildiği diğer insanları nasıl sevebiliyorsa,öyle.Sevmek için kusursuz birinin gelmesini bekleyenler,bir hayal kırıklığından diğerine sürüklenir ve sonunda kimseyi sevemezler.Bu yüzden,kendini sevebilmek,affedebilmek,olan biteni aşmak için gerekli arzuyu duymalı ve her zaman elinden gelenin en iyisini yaptığını kabul etmelisin.”