• herkes söylenecek ne çok şey buldu
    ve söyleceğini ne güzel söyledi
    ya ben? ben ne aptım, peki?
    konuşma sırası bana gelince,
    ters çevrilmiş tespih böceği gibi, önce
    kollarmıın, bacaklarımın kalabalığında
    güç bela dilimi arayıp buldum
    sonrada ya evet, evet dedim,
    her şey ytıpatıp sizin dediğiniz gibi
    her şey tıpatıp sizin bildiğiniz gibi,
    siz aramasanız da, bayanlar, baylar
    siz aramasanız da, gerçeği
    ona götüren yol, döne kıvrıla
    sizin ayaklarınız altından geçiyor.
    öyle değil mi ama, öyle değil mi

    bana gelince, ben yolun kıyısında,
    bu kayanın altında ve ucunda kalemin
    öyle kıvırlmış düşünüyorum,
    düşünüyorum da,

    yol öyle olmuş böyle olmuş,
    fark eder mi diyorum, kendi kendime,
    fark eder mi, sen duruyorsan
    ve yol senin kıyından geçiyorsa
  • Elazığ Tımarhanesi'nde (Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi) tedavi gören ve 1965 yılında vefat eden bir “deli”nin Allah'a yazdığı son dilekçesi şu şekilde:

    “Ben dünya Kürresi, Türkiye karyesi ve Urfa Köyünden, El-Aziz Tımarhanesi (Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi) sakinlerinden; İsmi önemsiz, cismi değersiz, çaresiz ve kimsesiz bir abdi acizin, ahir deminde misafiri Azrail’i beklerken, Başhekimlik üzerinden Hâkimler Hakiminin dergahı Uluhiyetine son arzuhalimdir:

    Ben ğam (dertlilik) deryasında, fakirlik vatanında, horluk ve rezillik kaftanında PADİŞAH yapılmışım

    … Meyvalardan dağdağana, çalgılardan ney-kemana kapılmışım… Benim yatağım akasya dikeninden, yorganım kirpi derisinden farksızdır. Kalbim Ayizman’ın (Hitlerin işkenceci Nazi Komutanı) fırını, ve sahranın çöl fırtınasıdır.

    Ruhum aşık-ı Hüda Mahbub peresttir, lakin aklım kaderin cilvesi ve talihin sillesiyle gurestir (gelgittir) Bana gelen derdü gamın kilosu beleştir. Nerde bir güzel varsa bana karşı keleştir (yüz vermez, cesaretlidir), bütün yiğitlerde bana hep ters ve terestir. Aylar geçti, tek temizliğim, gözyaşıyla ve kara toprakla aldığım teyemmüm abdesttir. Yani, içtiğimiz kezzap suyu, mezemiz ise ateştir.

    Ol Resuli zişan ve Sultanı dücihan: “Cenabı Allah’ın insanları dünya, dünyayı ise insanlar için yarattığını; Ruhları vücut için, vücutları ise ruhlar için yarattığını; Erkekleri kadınlar; kadınları erkekler için yarattığını; Cenneti mü’min kullar, mü’min kulları da cennet için yarattığını; cehennemi inkârcılar ve münafıklar, inkârcıları ve münafıkları da cehennem için yarattığını” hadisleriyle haber vermiştir. Peki acaba benim gibi meczup divaneleri ne maksatla halk etmiştir? Bilen babayiğit, meydana çıkıp söylesin… Allah sana iman verdi sen tuğyan edersin; O in’am etti sen küfran (nankörlük) edersin; O ikram etti sen inkar edersin; O ihsan etti sen isyan edersin; bir de kalkıp bana deli divane diye bühtan edersin!..

    Bu söylediklerimin hepsi ruhumun içinde cenk etmektedir. Eğer dilekçemin cevabı gelirse bu manevralar sona erecektir. Şimdi adresimi arz ediyorum: Kur’an’ı geldiği yere, yine Kur’an’ı getiren geri taşısın. Madem ki ahkamı ve ahlakı kalmadı, Kur’an’ın kağıdı ve yazısı neye yarasın?! Taki Hz. Muhammed Mehdi (A.S) gelince yeniden okunup yaşansın.!

    Ey zerrelerden kürrelere, yerlerden göklere bütün alemlerin Rabbi!.. Ey cemadi, nebati, hayvani, insani, ruhani ve nurani her şeyin ve herkesin yegane sahibi!… Ey iman ve şuur ehli kalplerin en yüce habibi!.. Ey dertli bedenlerin kederli gönüllerin, ve yaralı yüreklerin tabibi!. Ben biçare kulun ki; garipler garibi, hüzünlerin esiri, zulümlerin muzdaribi, öksüz, yetim ve sahipsiz bir tımarhane delisi… Ama kutsi muhabbet ve hasretinin divanesi!… Herkesi ve her şeyimi elimden aldın, ama sana sığındım, aşkına sarıldım, yegane Sen kaldın!. Yurdumdan yuvamdan, evimden barkımdan ayırdın, gurbete ve hasrete saldın, ama onları ararken Sana ulaştım, sevdana daldım! Böylece fani ve hayali görüntülerden kurtarıp hakiki tecelline mazhar kıldın.

    Yüceler yücesi Rabbim, Efendim!

    Haktan saparak ve haddimi aşarak, haşa senden, Burak bineği, Cebrail seyisi, Sidretül Münteha menzili, cümle mahlûkatın en şereflisi, Rahmanın en mükemmel tecelli ve temsilcisi… Kainatın fahri ebedisi, Ahir zaman Nebisi ve Mehdisi, Levhi Mahfuzun (Kader projesinin) tercümanı ve tebliğcisi, Efendiler efendisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’in Mahbubiyetini mi istedim?.. Hanif Dinin üstadı ve nice Nebilerin atası Hz. İbrahim’in haliliyetini, Hz. Süleyman’ın saltanat ve servetini Hz. Musa’nın Celadet ve cesaretini, Hz. İsa’nın ruhaniyetinimi istedim?.. Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın yüksek fazilet ve kurbiyyetini, Hz. Ömerül Faruk’un dirayet ve teslimiyetini, Hz. Osman’ı zinnureynin asalet ve sehavetini, Hz. Aliyyül Murtaza’nın ilim ve velayetini mi istedim? Senden mülkü hâkimiyet, şanü şöhret, malü servet mi talep ettim? Senden vücüdüma sıhhat ve afiyet, aklıma ziya ve selamet, hayatıma huzur ve istikamet dilendimse, bunlar için de bin kere tevbe ettim! Çünkü Şeriatın iptal, tarikatın ihmal, hakikatın ihlal ve mü’minlerin iğfal edildiği bir zillet ve rezalet döneminde, bana akıl ve mükellefiyet verseydin, bu sadece benim mesuliyet ve mahzuniyetimi ziyadeleştirecekti!

    Sultanım Efendim:

    Ben Senden sadece seni istedim; pahası elbet böyle yüksektir ve tüm sevdiklerimi ve sahiplendiklerimi uğruna feda etmektir. Rabbim, elbet vardır hikmeti ki, bu kuluna böyle zillet ve zahmet çektirirsin. Ben haşa itiraz değil, naz ederim ama, umarım Sen niyaz kabul edersin. Aile efradımı, aklı izanımı alıp beni hicrana saldın. Ama yine de şükür; ya akıllı kalıp ama hain ve hilekâr olaydım… Ya varlıklı kalıp ama zalim ve sahtekâr olaydım… Ya âlim ve saygın kalıp ama gafil ve riyakâr olaydım… Ya arkalı etraflı kalıp ama azgın ve zulümkar olaydım… Ya sağlıklı sefalı kalıp ama, sapıtmış, ahlaksız ve vicdansız olaydım!..

    Derdü bela ki, sabredenlerin vesile-i miracıdır. Müminler kalbimin tacı, mücrimler rahmetin muhtacı, münkirler hikmetin icabı, Sadık ve aşık ehli cehd adaletin ilacıdır. Velakin bu münafık hain ve zalimler ise çıban başıdır, akrep gibi sancıdır; şerefli insana, helali dışında bütün kadınlar kızlar ana-bacıdır.

    Ey Rabbim, Efendim!

    Malum-u aliniz ve zaten yüce takdirinizdir ki; ne özenli-bezekli elbiselerle gezdiğim bayramlarım oldu… Ne onurlu ve huzurlu seyahatlerim ve seyranlarım oldu… Ne etrafımda hizmet ve rağbet gösteren dostlarım ve hayranlarım oldu!.. Lezzet ne imiş, izzet ne imiş ve fazilet ne imiş tatmadım; ama şikâyet şekavettir; bütün bu fani ve fena nimetlerin asıl sahibi olan Padişahlar Padişahını buldum… Beni yoktan var ettin, iman ve hidayet buyurup varlığından haberdar ettin, ama aklımı alıp kulunu bi-karar ettin, sana sonsuz şükürler olsun!.. Şimdi son dileğim beni yanına al ve bir daha huzurundan ve sonsuz nurundan ayırma, ne olursun! Umarım bu dilekçeyi yazdım diye bana darılmazsın; çünkü zaten Zatından gayrıya yalvarıp yakarmanın ŞİRK olduğunu buyurdun!”
  • Rabbimiz Kur'an'da insan yapısını nasıl biçimlendirdiğini, yaratılmışların diliyle bildirirken "intak" veya "teşhis" denilen edebi sanatları kullanarak, konuşma kabiliyeti olmayan varlıklara insan gibi söz söyletmekte veya onlarla ilgili canlandırmalar yapmaktadır. Rabbimiz böyle bir konuşturma veya canlandırma sanatı ile insan fıtratının, ilahi kanunlarla uyum içinde yaratıldığını bizlere anlatmaktadır:
    Rabbimiz Ademoğullarının bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak ve kıyamet günü "Biz bundan habersizdik!" dememeleri için sormuştur:
    "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?"
    Onlar da şöyle cevap vermiştir:
    "Evet şahidiz (kâlû belâ)." (A'raf, 7/172)
    Dolayısıyla yaratıcının varlığını ve kudretini kavrama veya algılama kapasitesi, gerçek olan ile sahte olan arasında ayrım yapabilme kabiliyeti, insana yaratılıştan (fıtraten) veya içgüdüsel olarak verilen bir özelliktir.
    Allah insanı, cinler gibi kendisine kulluk etmek için yaratmıştır. (Zâriyat, 51/56) İnsanın organizması diğer yaratılmışlar gibi Rabbimizin yaratılış kanunlarına uyar; yani Allah'a secde ve tesbih eder. Ancak insan diğer yaratılmışlardan farklı olarak ihtiyar/akıl sahibidir; aklını çalıştırabilmesi için insan cinsinden olan Hz. Adem'e de eşyanın isimleri öğretilmiştir veya eşyayı isimlendirme kapasitesi verilmiştir. (Bakara, 2/31) Ama insan cahilliğe meyyal olduğu için de (Ahzab, 33/72) başı boş bırakılmamış (75/36) ve ilk rasul olan Adem'e (a) kelimeler verilmiş ve ilahi hidayet yolu gösterilmiştir. (Bakara, 2/37) Bu nedenledir ki Rabbimiz, insan için şöyle buyurmuştur: "Biz ona yolu gösterdik, ya şükredici olur ya da nankör." (İnsan, 76/3) Böylece iradeli bir varlık olarak yaratılan insanın dünya hayatındaki "hayır ve şer ile imtihan" serüveni başlar. (Enbiya, 21/35)
  • Icimde susmus bir ses var
    Yoklugumu haykiran…
    Nereye ceksem kendimi
    Vardigim bir yer yok…
    Yoklugun öyle yaman bir bela ki
    Hersey siliniyor dokunuslarinin izi olmayinca
    Seni sevmek öyle güzel ki
    Ah yaşamın anlamazligi siliniyor
    Varligindaki beni düşünüyorum
    Öyle zengin,oyle umutlu,öyle sevincli…
    Ne varsa yasama dair
    Seni sevmelerimde öğreniyorum
    Ah yoklugun olmasa
    Su gidislerin bölmese sevincli cennet düşlerimi
    Icimde susmus bir ses var ama
    Gidisini benden gizleyen
    Yoklugunun acisini ruhumun derinliklerine gömen…
    Ah sevgili sen olmayinca
    Susar icimdeki butun sevda sesleri
    Oysa bakislarina doldugum her anda
    Dudaklarina ask notalari düşerdi
    Her öpüşte evrenin muzigi dolardi ruhuma
    Ayriligimizin olacagi aklima bile gelmezdi
    Gidisin kiyamet gibi gelirdi
    Senden sonra herseyin yok olacagini bilirdim
    Ve korkardim yok olmaktan sensizliginde
    Sustururdum yoklugunu fisildayan sesleri
    Ihanet ederdim bütün gerceklere
    Susardim… sustururdum…
    Ey sevgili sana seslenmekten yorulmuyor kalbim
    Icimdeki umudun en tatli kokususun
    Kalp atislarimin en ahenkli ritmi…
    Ben yasamin en renkli kiyisinda
    Dokunuslarindan emanet umutla
    Aski yaralayacak tek bir sitem sozu etmeden
    Seni sevmekten hic vazgecmeyen inatci yuregimle
    Bekleyecegim sevgili
    Bekleyecegim sevdani…
  • 176 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    "İçim bulanıyor, duydunuz mu; bütün bu çirkef şeylerden içim bulanıyor!.."

    Zaten ayakta  duramıyor; elindeki bastonla, yanındaki uşakların yardımıyla düşe kalka, zor-bela yürüyorsun. Saçın, sakalın, bıyığın takma; dişlerin protez; gözün ise perdeli...
    On dakika evvel gördüğün, duyduğun bir şeyi; on saniye sonra unutuyorsun. Napoleon arkadaşım, Lord Byron yoldaşım oldu; sonra ise karıştırdım; hayır, onlar değildi diyorsun. Üstüne bir de böyle balık hafızalılığınla övünüyorsun... Hele hele şu çapkınlığın yok mu... Güzel bir kız gördün mü vücudunda su kalmaz; damla-damla damlar ağzından... Sanki birer çeşme gibi akar.. gider... Âh Amca ah... Ama sen bir prens'sin değil mi, hem de bir ayağı mezarda olan prens?.. Avcılar için iyi bir avsın yani...

    Düş görme zamanı gelip geçti amca. Şimdi asıl konuya gelelim; düşten öte düşten ziyade... Gerçekleri konuşmaya başlayalım.

    Ama sen az daha bekle. Senden evvel şu anne (!) bozuntusuna iki çift lâf edeyim, birkaç kelam edeyim de içim rahat etsin. Belki şu gerilmiş olan sinirlerimi az da olsa hafifletmiş olurum bu vesileyle...

    Marya Aleksandrovna... Ama sen bir anne(!)sin değil mi ya?.. "Kimse beni kınayamaz, anne olduğum için" düşüncesine kaptırdın kendini değil mi?..  Çünkü sen tüm bunları kızın için yaptın öyle değil mi?.. "Anne olunca anlarlar beni" dedin... "Âh şu gençler yok mu..." diyerek derinden derine nasıl da iç geçirdin ?.. Ama tüm bunlara rağmen yine de kimseyi kandıramadın değil mi?.. Tüm pilanların bozuldu, yıkıldı, mahvoldu; sen ise, tüm bu yıkımlar sonucu ortaya çıkan;  etrafı zıfiri bir karanlık gibi kaplayan kap-kara toz ve dumanlar içerisinde nefes almakta zorlandın.. zorlandıkça boğuldun.. boğuldukça da bir mum gibi eriyip gittin... Seni seyredenler ise, "Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır!.." Âyetinin azâmetine bir kez daha şahit oldular...

    Evet, anne maskeli şeytan!.. Hiç... Ama hiç acımıyorum sana... Sakın kendimi temize çıkarayım deme. Rûhun çoktan kirlenmiş bir kere... Duygu sömürüsü de yapmaya kalkışma. Ne tür şeytâni duygularla beslendiğin yüzüne aksetmiş âdetâ... Ağlayıp gözyaşı da dökme. O gözlerden akan bir kaşık suda boğulmaya lâyıksın sen... Din'e sarılayım; entrikalarımı din perdesi altında yapayım da; yaptıklarımı kimse kınamasın diye düşündüysen eğer: O yapmacık tavırların senin bedeline tüm yalanlarını ortaya koyuyor; din sömürüsü yaptığını da sağır olmayan tüm kulaklara -sen söylemesen bile- gerçeği haykırıyor... Hele hele "ben kendimi değil, kızımı düşündüm" ayaklarına hiç... Ama hiiiç girme... Senin ne şâşaâlı hayâllerin peşinde olduğunu bilmeyen yok zîra...

    Dahası: Umut vadederek kandırdıkların... Günlerini zehir etiklerin... Yüzüne güldüğün; ama arkasından kin kustukların... Bastırmaya çalıştığın vicdanın... Kalıplaşmış hissiyâtların...

    Sonuç olarak: Sen; ikiyüzlü, yalancı, sahtekâr, alçak, adi, ahlâksız ve vicdansız bir avcısın!.. Belki de melek görünümlü şeytansın!.. Diyeceğim, diyeceğim de ama melek bunun neresinde saklı...

    Gerçi söylediğim bu son sözleri kendi öz kızın da gözünün içine bakarak yüzüne söyledi (Hani onu mal-mülk, şan-şöhret, makam-mevki, prens-prenses, avrupa-mavrupa diye diye kandırdığın; şu balık hâfızalı, neredeyse her âzâsı takma, kız gördüğünde ağzından çeşme akıtan, bir ayağı gorda (mezarda) diğeri ise zorda olan, "nasıl olsa birkaç yıl, bilmedin birkaç gün sonra ölecek, o zaman da sahip olduğu her şey bize kalacak" diye düşündüğün; guya sevdiğin ve önemsediyin bir ihtiyarla evlendirmek istediğini açıkladığın zaman)   ama; içinde en ufak bir şübheye -kızım yanılıyor, ben iyi bir insanım belki de- mahal vermemek  için aynı sözleri ben de söylemek istedim ki için rahat (!) etsin...

    "Fena şeylerle meşguliyet fena tesir eder.
    Fena iz bırakır." diyerek; seninle konuşmayı burada sonlandırıyorum...

    İşte gördüğün gibi amca prens... Bazen, ister düş olsun ister gerçek hayat olsun; böyle şeytanlar her zaman çıkabiliyor karşımıza. Hadi geçmiş olsun. :) Zaten geçti, hem de ebediyen...

    Yazar ve çevirmenler arasında pek de fazla isim tanımıyorum, ama tanıdıklarım arasında  Dostoyevski ve Nihal Yalaza Taluy'un en iyilerden olduklarına bir kez daha şâhit oldum...

    Belki bu kitap hakkında söylenecek bir sürü söz var, ama en iyisi daha fazla uzatmadan sözü burada bitirmek...
  • 299 syf.
    ·19 günde·Beğendi·8/10
    Tarık Tufan’ın okuduğum diğer kitaplarına göre daha az üzüldüğüm okurken daha çok yorulduğum bir kitap olmasına rağmen Tarık Tufan okumak insanın kalbine iyi geliyor. İnşallah bir gün günlük güneşlik bir roman okuruz kendisinden. Baksanıza şu cümlelere ️“Kendini inandırma gücünü yitirdim ben . İyi şeylerin bu kadar yakınımda durabileceğini ve olabildiğince uzun süreceğine inanmıyorum. O ağır kayayı ne yapıp edip güç bela tepenin ucuna kadar çıkarmayı başarsam da kayanın orda kalmayacağını , geri yuvarlancağını biliyorum. “