• "İnsana karşı girişilen en kötü şiddet eylemi,
    aklın küçük düşürülmesidir.
    Elsa Morante (1)"

    Türkiye’de iri harflerle, çok iddialı cümlelerle topluma pazarlanan, sağdan sola bütün kültür-sanat mecralarında sürekli olarak okurun bilincine pompalanan kitaplar ve yazarlar vardır.

    *

    Pazarlama dili ve edebiyatı

    -21. yüzyıla kalacak birkaç yazardan birisi…

    -Doğu’nun Kafkası…

    -Kusursuz bir dil işçiliği, alt ve üst katmanlarıyla büyük bir bilinç…

    -Yüzyılın son çeyreğindeki Türk edebiyatının birkaç kilometre taşından biri…

    -Ödün vermez bir biçim ustası; yirminci yüzyıl edebiyatının vardığı çizginin en uç noktası…

    Prof. Dr. Yıldız Ecevit, yazar Hasan Ali Toptaş için çeşitli yerlerde “bu sloganları” kullanmıştır. 

    Bu sloganlar, içeriğinden bağımsız olarak her şeyden önce pazarlama dilidir; bir yazarı tanımlamaktan çok bir metayı pazarlamak için kullanılan reklam dilidir.

    Okuru, daha kitabı okumadan güdüleyen, daha en baştan kitapta keramet aramaya iten akıl köreltici ifadelerdir.

    H. A. Toptaş, Forbes Dergisi’ne göre 2016 yılında en çok kazanan yazarlar arasında 12. sıradadır; kitapları yüz bin adet satmış,  cirosu iki milyonu geçmiştir. (2) Karşımızda çok satan ya da çok okunan, sağdan sola bütün kültür sanat mecralarında okura önerilen, neredeyse hakkında çıkmış bütün yazılarda övülen, kitapları üzerine tezler yazılan bir yazar vardır.

    “Bu kadar övülüyorsa demek ki iyi yazıyordur,” ya da “Koskoca profesör, böyle diyorsa demek ki iyi bir şeydir,” diye güdülendiğinizde okuduğunuz metnin ne olduğunu analiz etmeniz olanaksızdır. Bu metinlerin gerçekten ne olduğunu anlamak için her şeyden önce hemen her kanaldan topluma sistematik olarak pompalanan bu sloganlardan sıyrılmak gerekir.

    Bu güdülenmeden ve piyasanın okura dayattığı bu “zorunlu seçim”den kendimizi sıyırarak H. A. Toptaş’ın metinlerini ele alalım.  H. A. Toptaş’ın metinleri ne anlatmaktadır?

    *

    Okurun hipnotize olma hakkı

    Hasan Ali Toptaş’ın Balkon adlı öyküsü şu cümleyle başlar:

    “Boyunlarında lastik sapan taşıyan düşsel çocukların ıslıklarına yakalanmış ölü bir kuşluk vakti, balkonda oturuyorduk.” (3)

    Nasıl bir kuşluk vakti?

    “Boyunlarında lastik sapan taşıyan düşsel çocukların ıslıklarına yakalanmış ölü bir kuşluk vakti…”

    Burada bir imge yığını var; ancak bu yığındaki imgelerin birbiriyle herhangi bir ilişkisi, ortak bir yönü ya da belirli bir yönü yoktur. Sadece aynı cümlede ardışık olarak yan yana öylece dururlar.

    Bunca abartılı dolayımla kurulan yan cümlenin sonunda ne oluyor peki?: “Balkonda oturuyorduk,” temel cümlesine varıyoruz. Cümle, zihnimizde ne bir resme ne de bir anlama dönüşebiliyor.

    *

    H.A. Toptaş’tan bir diğer alıntı:

    “Belki de, atış menzilinin ötesinde düşler kuran ve arkadaşlarıyla değil de düşleriyle birlikte yürüyen trompetçi bir askerin  kirpik kırpımıydı zaman.” (3)

    Zaman neydi? Yanıt:

    “Atış menzilinin ötesinde düşler kuran ve arkadaşlarıyla değil de düşleriyle birlikte yürüyen trompetçi bir askerin  kirpik kırpımıydı.”

    Türkçede kirpiğin değil, gözün kırpıldığını bir kenara koyarsak, imgesel dili okurun kafasına bu şekilde boca ettiğinizde yaratacağınız tek şey HİPNOZdur.

    “Evimiz tıpkı bir şarkı gibi, içindeki eşyalarla birlikte püfür püfür dalgalanıyordu o böyle yapınca. Hatta, çeşitli zangırtılardan oluşan, her yanı rengârenk halılarla kaplı acayip bir kuş suretine bürünerek hızla havalanıyordu da, çok uzaklara gidip bir an için bilinmeyen âlemlerde geziniyordu sanki.” (4)

    “Her yanı rengârenk halılarla kaplı acayip bir kuş suretine bürünerek hızla havalanan ev” ne demektir? Süslü, ağdalı bir şiirsel dil için anlamın, hatta zihinde oluşacak son resmin feda edildiğini görüyoruz.

    *

    Başka bir alıntı:

    "Üstelik, rengi başka bahçelerin ruhuna kök salmış gizli bir gülün, öteki güllerin duruşlarında kuruyan yokluğuna bir başkasının elleriyle sessizce su verircesine yapacaktı bunu. Ya da, şimdiki zamanın içinde boy gösteren yarı uykulu bir geleceği, sargıların şekline bürünmüş yumuşak dille usul usul okşarcasına..." (5)

    Eğretileme ve imge yığını bittiğinde kimin, neyi, nerede, nasıl yapacağı hakkında ne bir resim ne de bir anlam oluşuyor zihnimizde.

    “Rengi başka bahçelerin ruhuna kök salmış gizli bir gül” nasıl bir güldür? Neyi temsil eder? “Öteki güllerin duruşlarında kuruyan yokluğa” nasıl su verilir? Burada tam olarak ne oluyor, hiçbir fikrimiz yok.  “Sargıların şekline bürünmüş yumuşak dil” nedir? Bu dille “yarı uykulu gelecek” nasıl “usul usul” okşanır?

    H. A. Toptaş metinlerinde bu tür örneklerden bolca rastlanır.

    *

    Sorgulamayın, büyülenin!

    “Yazar burada ne diyor?” ya da “Bu cümlelerin anlamı nedir?” diye boşuna kafanızı yormayın. Üzerinde ne kadar düşünürseniz düşünün bir yararı olmayacaktır. Çünkü bu tür cümleleri çözümleme, inceleme ya da anlama olanağımız yok.

    Akıl ile bu cümleler karşısında yapacağımız bir şey yok.

    Bu yargı, bir yakıştırma ya da bir kötüleme değil, H. A. Toptaş’ı “yüzyılın son çeyreğindeki Türk edebiyatının birkaç kilometre taşından biri” , “20. yüzyıl edebiyatının vardığı çizginin en uç noktası” olarak tanımlayan Yıldız Ecevit’in iddiasıdır.

    Prof. Dr. Yıldız Ecevit H.A. Toptaş’ın romanı için şöyle der:

    “Görecelik, belirsizlik ve olasılık gibi kavram­larla çizilen yeni gerçekliği kurmaca düzleme taşıyan edebiyat ürünleri, uyumdan çok uyumsuzluğu yansıtırlar;  heterojen bir yapıları vardır; onları tek bir anlam çerçevesinde dizginlemek olanaksızdır; her yöne çekilebilen açık yapıtlardır bunlar; çözümlenemezler; Derrida’nın dediği gibi, aporia’ da düğümlenirler.” (6)

    Aporia felsefe sözlüğünde şöyle açıklanmaktadır:  Bir araya getirildiklerinde tutarsızlık arz eden bir grup önermenin yarattığı zihinsel karışıklık, bilişsel karmaşa hâli. (7)

    *

    Peki bu metinleri nasıl incelemeliyiz ya da değerlendirmeliyiz? Y. Ecevit’e göre bu metinleri çözümleyemiyoruz.

    Çözümlenemiyor, çözümlenemediğinden bir analiz yapamıyoruz.

    Çözümleyemediğimiz ve analiz edemediğimizden eleştirme olanağımız da yok.

    Bu, aklın iptalini talep etmektir.

    Y. Ecevit, “aporiada düğümlenmiş” derken kastettiği şeyi açıklama zahmetine girmez.

    O kadar büyük metinler ki anlam veremiyorsunuz!

    Anlam veremiyorsunuz çünkü bu metinler büyük metinler!

    Y. Ecevit, böylece okuru bir totolojiye mahkûm eder.

    Y. Ecevit’in yaptığı şey, bu metinlere kutsal metin muamelesi yapmaktır. Bu mantık, bütünüyle mit yaratmaya hizmet eder. Y. Ecevit’in bu yaklaşımı logosa değil, mitosa sırtını dayar.

    Böylelikle eleştirel akıl yasaklanır. H. A. Toptaş’ın metinlerini, okurun ya da eleştirmenin eleştirel referanslarını geçersizleştiren bir yere koyar.

    Anlam arayamıyorsunuz.

    Herhangi bir yöntemle analiz edemiyorsunuz. Hiçbir şekilde sorgulayamıyorsunuz.

    Sadece kendi kendini oluşturan, referansı yine kendisi olan, “kendinden menkul” metinlerdir bunlar.

    *

    Özne yok, sadece metin var!

    Prof. Dr. Y. Ecevit, H.A. Toptaş’ın Bin Hüzünlü Haz kitabı için şu yorumu yapar:

    “Anlatıda özgür bir birey gibi davranan tek güçlü roman kişisi ise, özde metnin kendisidir. Birbirlerine dönüşüp duran roman kişileri, sonunda bu güçlü odağın çekimine girerler, edebiyatın kendisine, metne dönüşürler.” (8)

    Özne artık metnin kendisidir.

    Yine Bin Hüzünlü Haz kitabında şöyle bir ifade vardır:

    “Aslında hiçbir zaman hiçbir yere gidilmiyor da yalnızca gidilmiş gibi olunuyor. Ancak kelimelerle gidiliyor ya da kalınacaksa kelimelerle kalınıyor, kelimelerle yaşanıyor, kelimelerle gülünüyor, kelimelerle ağlanıyor ve sonunda gene kelimelerle kös kös geri dönülüyor.” (9)

    Bu dünya sadece kelimelerden mi oluşuyor? Bu doğru mu? Gerçeklik dediğimiz şey sadece kelimeler mi?

    Edebiyatın merkezine metnin konulması ve öznenin kovulmasıdır bu.

    İnsan yok, toplum yok, birey yok, hayat yok. Ne var peki? Metin var!

    “Öznenin ölümü” postmodern felsefenin en bilindik klişelerinden biridir.

    Öznenin yerine bir sürü şey koyarlar: dil, yapı, metin vs.

    Akıl düzleminde bu metinlere yaklaşamıyoruz. Peki, bu metinler karşısında okur ne yapabilir? Okurun bu metinler karşısında tek bir seçeneği vardır:

    HİPNOZ OLMA hakkı! Bu metinlerden bol bol büyülenebilirler.

    Bu TAM TAMINA MİSTİSİZMDİR.


    Sunulan dünya, belirsiz, mistik, obsküranist (bilmesinlercilik), akıl dışı, gerçekliğin ve gerçeklik duygusunun küçümsendiği bir dünyadır.

    *

    Ayşe Güren’in, “Ulvi HAT Sanatında Akıl Ne Yana, Aydınlanma Ne Yana Düşer?” (10) ve “Kuşlar Yasına Gider: Acemiliklerle Dolu Bir Roman” (11)başlıklı iki yazısı, Hasan Ali Toptaş felsefesi, dili ve edebiyatını aydınlatacak önemli bilgiler içermektedir. İkinci yazıda (11), "duru bir Türkçe” diye pazarlanan Toptaş kitaplarında,  Türkçe ve anlama ilişkin sorunlarla ilgili pek çok örnek bulunmaktadır. Bundan sonraki alıntılar, bu iki yazıdandır.

    *

    Yaşasın akıldışılık, kahrolsun akıl!

    Gölgesizler romanının İngilizce çevirisi şu şekilde tanıtılmaktadır:

    “İslam mistisizminin edebi başarılarıyla zenginleştirilmiş Doğulu bir Kafka.” (12)

    H. A. Toptaş hakkında yazılan bir tezde şöyle bir yorum yapılır:

    “Hasan Ali Toptaş romanlarındaki belirsizlik mefhumu, tasavvuftaki, “âlemin bir gölge ve hayalden ibaret olduğu” görüşüyle örtüşür vaziyettedir. Yine, tasavvuftaki sezginin önemi, Toptaş metinlerinin de başat özelliklerindendir. Okurun sezgisi, Toptaş metinlerini anlamlandırmada temel unsurlardandır. Her şeyin belirsizleştiği, örtük metinlerin gizemini çözmek için okurun dikkati ve sezgisi sürekli uyanık olmalıdır. Bu, tıpkı tasavvuftaki nefisten arınma mücadelesine benzemektedir.” (13)

    *

    H. A. Toptaş’ın yazın dünyasında “yazı cinleri”, “upuzun kuyruklu akıl şeytanları”, “melekler”, “harf melekleri”,  “edebiyat tanrısı” gibi kavramlar çok sık geçer.

    H. A. Toptaş için “sezmek, bilmekten iyidir.” Toptaş’a göre “akıldan uzak durmak ve fazla sokulmamak lâzımdır.” (14)

    “Akıl engelini aşmak”, “akıl ipiyle bağlanmak”, “bilgiyle kirlenmek” vb. ifadeler H. A. Toptaş’ın, metinlerini açıklamak için kullandığı kavramlardır.

    Belirsizlik, bilgisizlik, plansızlık, H. A. Toptaş sanatında ağırlıklı yer tutar ve değerleri pozitiftir. Akıl, bilgi ve bilimin değeri ise negatiftir.

    H. A. Toptaş bunu şöyle açıklar:

    “…hakikat diye bir şey varsa ona en çok yaklaşabilenler delilerle çocuklardır. Masumiyetlerini kaybetmemişlerdir çünkü, bilgiyle kirlenmemiş, kendilerini kendilerine akıl ipiyle bağlamamışlardır… Bazen de çocuklar ve deliler öteki insanları afallatacak kadar güzel sözler söylerler. Akıl gözeneklerini bilgi tıkamamıştır çünkü, hayat onların ağzından daha rahat konuşur.” (15)

    *

    Gölgesizler, Kayıp Hayaller Kitabı ya da Kuşlar Yasına Gider gibi köy romanlarını da andıran kitaplarını, gerçek köy romanlarından ayıran şudur: Toptaş, öyküler, rivayetler, dedikodular ve söylenceler için ya da onların arasında karakter, tip yaratır. O yüzden çoğu kez diyaloglar, olaylar gerçeklikten uzak, abestir. Kişiler, kendilerinden beklenmeyecek büyük laflar ederler, olaylar alır başını gider. Yani asıl kahraman öykü ve içindeki öykücüklerdir. Kişiler öykülerin içindeki gölgelerdir. Gerçek köy romanları yazarları, insan hikâyeleri anlatır. İnsanla birlikte, köy söylenceleri, dedikoduları da gelir. Köy romanları yazarları o insanların çektiği çile düzelsin diye, zorlukları sergilemeye çalışırlar (örneğin Çukurova’da pamuk tarlalarında çalışma zahmeti). Toptaş ise cinlerin, şeytanların, dedikoduların içinde insanları olduğu gibi bırakır. Daha doğrusu bu onu hiç ilgilendirmez. Kişiler öykü için vardır, her şey öykü güzel olsun diyedir. (11)

    Bu yazıyı sayfalarca uzatmak mümkündür ve her bir argümanın detayları vardır.

    *

    Özetle Hasan Ali Toptaş, AKILDIŞILIĞI, BİLGİSİZLİĞİ VE MİSTİSİZMİ YÜCELTEN, AKLI KÜÇÜMSEYEN BİR ROMANCIDIR.

    Hasan Ali Toptaş, akıl ve aydınlanmayı sahiplenen bir hareketin/düşüncenin sahipleneceği en son yazarlardan biridir.

    *

    Edebiyatta bir şeyi anlatmanın birçok yolu vardır: Kafka’nınki ile Proust’unki birbirine benzemez. İonesco ile Brecht bambaşka teknikler kullanır. Edebiyatta biçim denemeleri gereklidir. Bir temayı 2018’de, daha önce rastlanmayan bir teknikle anlatırsanız siz de edebiyatta bir yenilik yapmış olursunuz. Ancak bir şeyi gözden kaçırmamak gerekir. Klasiği, avangardı, toplumcu gerçekçisi, absürtü vb.; bunların çok önemli bir ortak noktası vardır:

    Anlam!

    Anlamı yıkmak için yazılan bir eserde dahi bir anlam vardır.

    Edebiyatın sınırlarında dolaşan, marjinal kabul edilenlerin dahi bir anlam kaygısı vardır. Ionesco’nun anlatmak istediği bir şey vardır; Beckett Godot’yu Beklerken’i laf olsun torba dolsun diye yazmamıştır. Bu yazarların bir derdi vardır.

    Postmodern anlayışta işte bu arayış küçümsenir.

    *

    Anlamı feda etmek, insanı sıfırlamaktır. Anlam en kısa tanımıyla “fark”tır.

    Bir masayla zürafanın farkı… Eşinizle/sevgilinizle diğer kadınların ya da erkeklerin farkı…

    Bir kavramın ya da nesnenin anlamı, onu çevresindeki dünyadan ayırıp incelediğimizde benzerlerinde olmayıp onda olan şeydir. Bir masa, bir zürafa değildir. Üzerinde yemek yediğimiz bu dört ayaklı nesnenin zürafa olmadığını, değişik dillerde değişik sözcüklerle adlandırılsa da masa olduğunu ve aynı nesneyi gösterdiğini biliriz.  Bir masayı göstererek söylenen “bu bir masadır” önermesiyle “bu bir zürafadır” önermesi birbirinin aynısı değildir. Bu nesne için ilki doğru ikincisi yanlıştır. Bir masayı göstererek söylenen “bu bir masadır” veya “bu bir zürafadır” önermelerini, bilgi değeri bakımından eşdeğer bulursak hiçbir kavramın/varlığın/nesnenin diğerinden farkı olmaz.

    Her şeyin birbiriyle aynı olduğu bir dünyada anlam yaratılamaz.

    *

    Y. Ecevit, postmodern metinlerle ilgili şöyle yazar:

    Palyaçoyla prensin, katille maktulün eşit koşullarda soluk aldığı bu tür postmodern metinlerde "katil de maktul de haklıdır.” (16) 

    Postmodern edebiyatın bu bayağı klişesi, anlamın reddi, insanın anlam dünyasının sıfırlanmasıdır.

    Katil birini öldürendir; maktul, katilin öldürdüğü kişidir. Eğer katil ile maktul eşit derecede haklıysa katil ile maktulün farkı nedir? Ölen de öldüren de haklı ise etik diye bir şeyden söz edemezsiniz. Değerler dünyası, anlamın üzerinde yükselir.

    Eğer katil de maktul de haklılık bakımından birbirine eşitse, değerler dünyasının dayandığı anlam zeminini yitirir.

    Bu anlayış, insanı sıfırlamaktır. İnsan türünün bugüne dek oluşturduğu değerler sistemini, yüz binlerce yılda üst üste koyarak geliştirdiği bütün birikimi hiçleştirmektir.

    *

    Aklın bu kadar aşağılandığı ve ayaklar altına alındığı bu “yeni ortaçağ” düzeninde, edebiyatta ve felsefede bizlere akılsızlığı öven ve önerenler "yeni ortaçağ"ın bir parçası ve üreticisidir. 
    *

    Bu toplumda bugün rahatsız olduğunuz hemen her şey, "çok akıldan" değil "az akıldan" bu haldedir.

    Bu toplumda akıl değil akılsızlık hâkimdir. Aklı savunmak, insan türünün yüz binlerce yıllık kültürel birikimini ve toplumu savunmaktır. İnsan aklını küçümsemek insanı kötürümleştirmektir. İnsana karşı en acımasız şiddet eylemi, aklın küçük düşürülmesidir.

    taylankara111@gmail.com

    Kaynaklar:

    (1) Elsa Morante, Ve Tarih Devam Ediyor, Can Yayınları, 2009, İstanbul.
    (2) https://www.ntv.com.tr/...cok-kazanan-turk-yaz...
    (3) Hasan Ali Toptaş, Ölü Zaman Gezginleri, Çankaya Belediyesi Yayınları, 1993, Ankara. * Everest Yayınlarının 2017’de çıkardığı baskıda bu cümle: “Bir kuşluk vakti, balkonda oturuyorduk” şeklinde değiştirilmiştir. (Hasan Ali Toptaş, Ölü Zaman Gezginleri, Evrensel Yayınları, 2017, İstanbul, s. 9.)
    (4) Hasan Ali Toptaş, Uykuların Doğusu, Everest Yayınları, Aralık 2016, İstanbul, s.100.
    (5) Hasan Ali Toptaş, Bin Hüzünlü Haz, Everest Yayınları, 2017, İstanbul, s.23-24.
    (6) Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, 10.baskı, 2016, İstanbul, s.175.
    (7) Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayıncılık, 2005, İstanbul, s. 135.
    (8) Yıldız Ecevit, age, s. 183.
    (9) Hasan Ali Toptaş, Bin Hüzünlü Haz, Everest Yayınları, 2017, İstanbul, s. 40.
    (10) https://www.facebook.com/.../ulvi-hat-sanatinda-...
    (11) https://www.facebook.com/.../ku%C5%9Flar-yasina-...
    (12) https://www.bloomsbury.com/...wless-9781408850824/
    (13) Elif Türker, Hasan Ali Toptaş Romanlarında “Belirsizliğin Bilgeliği”: Bir Okuma Önerisi, Bilkent Üniversitesi Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009. http://repository.bilkent.edu.tr/...693/14892/0003842.pd...
    (14) Hasan Ali Toptaş, Başlarken Yalnızsın Bitirdiğinde Daha da Yalnız, Everest Yayınları, 2017, İstanbul, s.100-101
    (15) Hasan Ali Toptaş, Başlarken Yalnızsın Bitirdiğinde Daha da Yalnız, Everest Yayınları, 2017, İstanbul, s.286-287.
    (16) Yıldız Ecevit, age, s. 135.
  • Bir ülkede kadınlar için gerçek özgürlük olmadığı sürece, o ülkede gerçek özgürlük yoktur." (Enver Hoca)


    Anaerkil ailenin yıkılmasıyla ev yönetimi toplumsal niteliğini yitirdi. Ev yönetimi artık toplumu ilgilendiren bir sorun değildi. "Özel hizmet oldu. Toplumsal üretime katılmaktan alıkonan kadın (da) baş hizmetçi oldu. " (Engels). Çünkü toplumun ilerleme sürecinde, üretim içinde birlikte yer alan kadın ve erkek cins arasında, aynı zamanda çocukların anası olan kadın üstün bir konuma sahipti. Ne var ki, avcılık ve tarımın üretimin esas unsuru haline gelmesi, fiziki bakımdan avantajlı olan erkeğin üretimdeki rolünü artırınca, ailenin besleyicisi durumuna gelen erkek toplumun gözünde de önem kazandı. Bu ekonomik ve sosyal gelişme analık hukukuna dayanan anaerkil ailenin yıkılışının temeli oldu. Bu iş bölümünün anlamı kadının görevini çocuk doğurmak ve ev işlerine bakmak olarak belirlerken emeği de evin efendisi konumuna getirdi. Özellikle özel mülkiyetin belirmesiyle kadının köleliği perçinlendi, erkek cinsinin kadın cinsi üstünde baskıcı bir güç olması da özel mülkiyetin olaya çıkmasıyla kurumsallaştı. İnsanlık tarihinin bu en eski kölelik kurumu, köleci toplumdan kapitalist topluma gelen toplumsal altüst oluş içinde, içeriği değişse de özünde, kadının kölelik statüsünü korudu. Ancak sosyalizmledir ki, kadın erkeğe eşit bir toplumsal statü kazanma olanağını elde etti.
    İlkel komünal topluma göre bir ilerlemeyi temsil eden köleci toplum ve kölecilikten de ileri bir toplumsal aşamayı ifade eden feodal toplumda kadının köleliği derinleşti. Köleci ve feodal ideoloji ataerkil ideolojilerdi. Bunun sonucu olarak da -ve kaçınılmaz olarak- toplumsal kurumlar erkeğin üstünlüğü esası üstüne oturmuştu. Gelenek, görenek, din vb. de kadının köleliğini meşrulaştıran bir anlayış üstünde yükselmişti. Burjuvazi, feodal toplumdan aldığı, kadını aşağı cins sayan anlayışı sürdürdü, ama biraz farklı bir biçimde: Kadın emeğini metalaştırarak, onu ev köleliğinin yanı sıra ücretli köleler ordusu içine de katarak. Kapitalizmde kadını iti katlı bir sömürüye tabi tuttu. Bu, çifte sömürüye karşın, anaerkil ailenin yıkılışından bu yana kadının toplumsal üretime ilk yeniden dönüşüydü. Ve bu aynı zamanda onun kurtuluşu yolunun da başlangıcıydı. Kapitalizm ihtiyaç duyduğunda, kadını 14-16 saat çalıştırmaktan geri durmadı, ama ona ihtiyaç duymadığında ya da toplumsal kaygılarla, ev ve anneliği "yücelterek” kadını eve bağlamaya çalıştı.
    Bütün sınıflı toplumlar kadını ikincil bir cins olarak gösterme çabasında birbiriyle yarıştılar.
    Antik çağda demokrasinin beşiği Atina'da kadın, yurttaştan sayılmıyordu.
    Hıristiyanlığın büyük otoritesi Aquino'lu St. Thomas, "Kadının yazgısı erkeğin ökçesi altında yaşamaktır” diye feodal çağın kadın yargısını ifade ediyordu.
    Müslümanlık da, kadın konusunda St. Thomas'ın yargısını paylaşır ve kadınlara "cennet kocalarınızın ayaklarının altındadır” diye öğüt verir. Burjuvazinin dünya görüşünü ise, Napolyon yasaları ifade eder: "Doğa kadınları köleniz (erkeklerin) olmaları için yaratmıştır" der.
    Nietzsche ve Freud ise, binlerce yıllık ataerkil düşünceyi "bilimsel" bir kılıf içinde "erkeğin etken, kadının edilgen cins” olduğunu iddia ederek destekler.
    Sadece sosyalizmdir ki, kadın cinsini erkek cinsine eş sayar; sadece saymakla da kalmaz iki cins arasındaki farklılığa yol açan nedenleri ortadan kaldırmayı pratik bir sorun olarak ele alır.
    Kapitalizmin kadını toplumsal üretime çekmesiyle birlikte kadın toplumsal mücadele içinde yer almaya başladı. Grevlere, gösterilere, ayaklanmalara kadın İşçiler de yoğun bir biçimde katıldı. 1789'dan 1795 Büyük Fransız Devrimi içinde kadınlar en radikal kanatta yer aldılar. 1830-1848 ayaklanmalarında kadınlar yine ön saflardaydı. Paris Komün'ü ise kadınların mücadeleye katılımı açısından bütün önceki devrimleri bastırdı.
    Grevler, gösteriler ve ayaklanmalar içinde kadınlar bir yandan toplumun ilerlemesine omuz verirken öte yandan ikincil cins olmalarını da sorguladılar ve İngiltere, Fransa gibi ülkelerde, erkeklerle eşit haklara sahip olmak için örgütlenip mücadeleye atıldılar. Ve burjuvazinin nasıl bir ikiyüzlü eşitlik ve özgürlük anlayışına sahip olduğunu kendi yaşamlarında gördüler. Sonradan feminizm diye nitelenecek olan akım bu "kadın hakçısı" grupların mücadelesi temelinde yükseldi. Marksizm’in işçi sınıfı içinde egemen dünya görüşü olmasına kadar da bu "kadın hakçısı" eğilim, orta sınıf kadınları olduğu gibi emekçi kadınları da etkiledi.
    Ekim Devrimi kadının kurtuluşunu teorik bir saptama, bir slogan, geleceğe ait belirsizlik olmaktan çıkardı, yaşanan bir gerçek haline getirdi. Ekim devrimiyle birlikte, nasıl ki burjuva devrimleri toplumun ilerlemesini temsil etmekten çıkmışsa, kapitalist topluma alternatif olmayan, bir takım iyeleştirmelerle kadınların kurtulacağını iddia eden "kadın hakçı" akımlar da kadının kurtuluşunda olumlu bir öğe olmaktan çıktılar. Elbette, Ekim Devriminden sonra da bazı dönemlerde bazı ülkelerde "kadın hakçı” akımların popüler olduğu, hak etmediği kadar politik gündemi etkilediği oldu, ama bu tamamen geçici bir şeydi ve herhangi bir nedenle Marksizm’in bıraktığı boşluğu doldurdular. 1960 sonlarında Avrupa'da, ya da günümüzde Türkiye'de olduğu gibi...
    Marksizm’in tarih sahnesine çıkmasından bu yana çeşitli türden "kadın hakçı” (bugünkü adlandırılışıyla çeşitli türden feminizmlerle) akımlarla Marksizm arasındaki tartışmanın özü kadının kurtuluşunun demokratik, yani kapitalizm koşulları altında kimi hakların elde edilmesi ile mi, yoksa ancak sosyalizm koşullarında gerçekleşecek bir şey mi olduğudur. Ülkemizde de durum çok farklı değil. Çeşitli türden feminist akımlar sözde kadınların kurtuluşu uğruna önceki sistemlere göre kıyaslanamaz biçimde kadını ezen, sömüren bir sistemin koşulları içinde kadının nihai kurtuluşunun olanaklı olduğu hayallerini yayarak kadınları kapitalizme karşı mücadeleden alıkoyuyorlar. Bir bölümü doğrudan ve açıkça, kapitalizm koşullarında kadının nihai kurtuluşunun olanaklı olduğunu söylerken, adının başına "sosyalist" sözcüğünü getirenler, bunu açıkça iddia etmenin abes olacağını bildiklerinden kapitalizme verdikleri desteği sözcükler arkasına saklamayı uygun buluyorlar. Elbette ezilen bir cins olarak kadınlar toplumsal bir grup oluşturur. Bu da kadınların kurtuluşu sorununu gündeme getirir. Ne var ki, binlerce yıllık ikincil bir cins olma koşullanması ve ev köleliği kısmi düzenlemeler ya da kimi hakların kullanılmasına indirgenemez. Bütün kadınların kurtuluşu, erkeklere eş bir toplumsal statüye kavuşmaları ancak sosyalizmle olanaklıdır. Bu yüzden de kadınların kurtuluş sorunu sosyalizm mücadelesiyle sıkı bir biçimde bağlı olmak durumundadır. Burada karşımıza kadınların homojen bir topluluk teşkil etmedikleri, tersine toplu erkek cinsi gibi değişik sınıflara bölünmüş oldukları gerçeği çıkar. Bu da, kadınların kurtuluş mücadelesinde değişik sınıftan kadınların değişik tutum almalarına maddi bir temel oluşturur. Ama feministler kadın cinsinin bu sınıflara bölünmüşlüğünü görmüyorlar ya da görmek istemiyorlar.  Söyledikleri çok açık:
    "Kadınlar olarak salt cinsiyetimiz nedeniyle, ortak bir ezilmişliği, tabiiyeti paylaşıyoruz; yani bir egemenlik ilişkisinde tarafız. İki toplumsal gruptan biri, yani kadınlar, öteki toplumsal gruba yani erkeklere tabii durumda. Bizi diğer bütün ezilen toplumsal gruplardan ayıran özgül bir baskı altında yaşıyoruz. İşte bizi feminist yapan da, bütün kadınları birleştiren bu ortak ve özgül ezilmenin vatlığını görmemiz. Feminizmi, erkek egemenliğine bilinçli karşı çıkışın ideolojisi olarak anlıyoruz.
    "Feministler olarak kadın hareketinin başlı başına bir mücadele alanı olduğunu düşünüyoruz. Kanımızca bu alanın başka sosyal hareketlerin mücadele alanı içinde eritilmemesi gerekir. Bu alandaki mücadeleyi de kadınların ayrı bir toplumsal grup oluşturduğu bilincini taşıyan kadınlar verecektir." (Sosyalist Feminist Kaktüs, Sayı: i, s. 10 abc.)
    "Feminizmin toplumsal projesi yok; somut kurumlarda yaşanan iktidar ilişkilerini sorguluyor ama siyasal iktidarı hedeflemiyor. Kadınların kurtuluşunu bir iktidar değişikliğinden ve toplumsal projeden bağımsız düşünmediğimiz ölçüde, hem böyle bir projesi olan, hem de feminizme açık bir sosyalizmi savunuyoruz." (Sosyalist Feminist Kaktüs, Sayı: 1, s. 16)
    Yukarıdaki üç paragraftık aktarma hem feminizmin mantığını hem de açmazını açıkça sergilemektedir.
    Sosyalist Feminist Kaktüs (Çeşitli feminist gruplar içinde en iddialısı olduğu için aktarımları Sosyalist Feminist Kaktüs’ten yaptık) dergisinden aktardığımız yukarıdaki alıntının birinci paragrafındaki düşünce feminizmin hem var oluş gerekçesidir hem de çözümsüzlüğünün maddi kaynağıdır. Alıntıda da açıkça ifade edildiği gibi teminim, toplumu sınıflara bölünmüş bir şey olarak değil, cinslere bölünmüş olarak ele almaktadır. Belki feministler bu yargıya itiraz edebilirler, ama eğer bir takım talepler ve bu talepler temelinde bir mücadele öneriyorsanız, üstelik de "kadın hareketinin bağımsızlığı derken hareketin gerek savunacağı politikaların, gerek örgütlenme biçiminin diğer hareketlerden ayrı bir çizgide yürütülmesini kastediyoruz" (Sf. Kaktüs S.1, S. 12 abç) diyorsanız, söylenen şeyin anlamı budur. Çünkü iddia toplumun sınıf farkı gözetilmeksizin bütün kadınlarını kurtarmaktır. Açıkça da söylüyorlar: "Feminizmin odak noktası kadınların sınıfsal farklarından kaynaklanan ayrılıkları değil, kadın olarak ezilmişliklerinden doğan ortak paydalardır." (S. F. Kaktüs, sayı:2, s. 16 Nesrin Tura, abç) Başka türlü de olamazdı. Çünkü aksi halde feminizme hiç gerek kalmazdı! Ne var ki, sadece feminizme yer açılsın diye de gerçekler değiştirilemez. Nasıl ki, Papatyalarla, feminist grupların istemleri bir ve aynı değilse, papatyaların istemleriyle kadın proleterlerin istemleri hiç de aynı değildir. Dahası, sınıf ayrılıklarını kaldırırsak (biz istedik diye sınıf ayrılığı kalkmaz ya) geriye ne kalır? Sınıflardan arınmış soyut bir kadın "idea"sı. Ama "idea”ların sıralanmasını istençle değiştiremeyiz.
    "İdea" dünyasından gerçeklerin dünyasına dönersek sorun daha anlaşılır olacaktır kuşkusuz: Elbette, burjuva kadın (Burjuva kadından kasıt genel olarak burjuva kadın değil, egemen sınıf kadınıdır.) da kadın olduğu için burjuva erkek tarafından horlanmakta, burjuva yaşamının bir vitrini olarak kullanılmaktadır; ama onun horlanması ve mülk gözüyle görülmesi ile emekçi kadının ev köleliği koşulları pek çok bakımdan benzer değildir. Şöyle ki, emekçi kadın kendi bulunduğu statüden hoşnut değildir, bu statünün değişmesini istemekte," bunun gereği neyse öyle yapılması sınıf konumuna uygun düşmektedir. Burjuva kadın da (herhalde) kocasına göre ikincil olmaktan rahatsızdır, ama bunun değişmesini ister mi? Elbette istemeyecektir. Çünkü: sınıf çıkarları, var olan burjuva aile sisteminin sürdürülmesini zorunlu kılar. Çünkü kapitalist sistemde kadının toplumsal statüsünü belirleyen sistemin kendisidir ve "erkek egemen ideoloji" bu toplumda doğrudan burjuva ideolojisiyle çakışır. Bunun anlamı ise, burjuva kadının kendi statüsünü değiştirmek için burjuva ideolojisine, burjuva toplumuna karşı çıkmasını beklemektir. Oysa değil kadının statüsünü değiştirmek, kimi hakların kullanılması ya da elde edilmesi mücadelesinde de burjuva kadın ciddi bir potansiyel taşımaz. Çünkü bugünkü statüsüyle bile onun için "hak kullanma"da kaldırılamaz engeller yoktur. Yasada yoksa bile ihtiyaç duyduğunda "hak" satın almanın bir yolunu bulur. Burjuva kadının kurtuluş sorunu, sosyalizmin tüm insanlığı kurtarırken, burjuvayı da, paragöz, sermayenin güttüğü bir yaratık olmaktan insan statüsüne yükseltmesine benzetilebilir. Burjuva da kurtulur sosyalizmle. Ama buradan kalkarak kimse burjuvanın sosyalizm için mücadeleye “ikna” edilebileceğini (eğer iflah olmaz bir Gorbaçovcu değilse) iddia edemez. Tıpkı bunun gibi, gerçekten erkeklere eşit olacağı iddiası ile de burjuva kadın kadınların kurtuluş mücadelesine çekilemez. Bu yüzdendir ki, "feminizmin odak noktası” olarak saptanan "kadın olmaktan doğan ortak payda" iddiası temelsizdir. Aynı nedenledir ki; somut olarak "kadının kurtuluşu"ndan söz edildiğinde, "hangi sınıf’tan kadının?" sorusu gündeme gelmek zorundadır ve zaten de geliyor.
    Bu çerçevede feminist grupların hep gündemde tutmaya çalıştıkları kavramlardan birisi de "erkek egemen düşünce" kavramıdır. Ki, bunu da feministler sınıflar-üstü bir kavram olarak geliştiriyorlar. Oysa şu artık, aşırı gerici çevreler dışında biliniyor: Her düşünce bir sınıfa karşılık gelir ve toplumdaki egemen düşünce egemen olan sınıfın düşüncesidir. "Erkek egemen düşünce" de bir sınıfın düşüncesi olarak vardır. Dün köleci ve feodal ideolojiden türüyordu, bugün ise burjuva ideolojisinden türemektedir. Bizim ülkemizde ise, henüz feodal ideoloji yaşamaya devam ettiğine göre "erkek egemen düşünce" feodal-burjuva ideolojinin bir türevi olarak vardır. Bu yüzdendir ki, Marksizm erkek egemen düşünceye karşı olmayı burjuva ideolojisine karşı olmak olarak anlar. Feminizm ise, "erkek egemen düşünce"yi burjuva ideolojisinin dışında bir düşünce olarak algıladığı için burjuva ideolojisinin çerçevesi içinde kalarak da "erkek egemen düşünceye" karşı mücadele edebileceğini sanır; ya da böyle hayaller yayar. Nitekim "sosyalist feministler biraz sosyalizme bulaştıkları için olacak, bu çelişkinin farkındadırlar ve "cinsiyetçi sistem hep üretim tarzları ile eklenerek var olmuş... Bugün kapitalist üretim tarzı ile eklemlenen bir cinsiyetçi sistem var" diye saptamada bulunmalarına karşın, feminizmin platformunda kalmaya devam edebiliyorlar. Dahası sosyalizmle feminizmi uzlaştırarak bir “senteze" varmaya çalışıyorlar! Ama bu çaba bütün öteki alanlardaki Marksizm’le burjuva ideolojisinin Marksist terminoloji ile süslenmiş biçimi olmanın ötesine geçemiyor.
    Yukarıdaki uzun aktarmanın üçüncü paragrafından da açıkça belli olduğu gibi, öteki feminist gruplardan farklı olarak "sosyalist feministler" "bu alanın başka sosyal hareketlerin mücadele alanı içinde eritilmemesi gerekir." saptamasından sonra bir iktidar sorununu, yani bir "kadın partisi" "projesini" gündeme getirmedikleri sürece bir açmazda olduklarının farkındadırlar. O yüzden de "feminizme açık bir sosyalizm" savunarak çelişkiden kurtulmak istiyorlar.
    Sosyalizm tarihi, burjuva sosyalizmi, küçük burjuva sosyalizmi, Hıristiyan sosyalizmi, vb. pek değişik sosyalizm türleri gördü; bunlara bir de "feminist sosyalizm" eklenmesinin bizce de bir sakıncası yok, ama gerçek sosyalizmle, Marksist sosyalizmle bu tür türeme sosyalizmlerin hiç bir ilişkisi olmadığı da açık. Ne var ki, "sosyalist feministler" kendileri sosyalizmin kuruluşuna bir katkıyı düşünmüyorlar. Ayrıca onlar sosyalizmin kadın sorununu çözeceğini de düşünmüyorlar: "sosyalizm kendiliğinden eşitsizliği kaldıramaz (bu)... bağımsız bir kadın hareketinin sosyalist devrimden sonraki mücadelesiyle kazanılabilecektir." (Sosyalist Feminist Kaktüs sayı: 1, s. 15) saptamasını yaparak sosyalizmde de "bağımsız bir kadın hareketi" olarak var olacaklarını iddia ettikleri için adlarının başına "sosyalist" eklemesini yapıyorlar.
    Artık şu açık bir gerçektir: Belirli bir talepler sistemi sunan ve bunların elde edilmesi için mücadele bayrağı açan her hareket, bu taleplerin hangi iktidar altında gerçekleşeceğini de göstermek zorundadır. Ne var ki feminizmin hiç bir türü, "erkek egemen düşünceye karşı savaş" dan öte bir şey getirmemekte, pratikte, kadın cinsini erkek cinse karşı mücadeleye çağırmaktan öte bir şey söylememektedir. Bu tutum da ister istemez, emekçi sınıf hareketi içine din ırk, ulus, bölge vb. ayırımların yanı sıra yeni bir ayırım, cins ayırımı unsurunu da sokmaktadır. Çünkü feminizm, kadınlara hedef olarak burjuvaziyi değil erkek cinsi göstermektedir. Burada denebilir ki; "işçiler eşlerini ikincil bir cins olarak baskı altında tutmuyor mu, hatta eşlerine, kızlarına karşı çoğu zaman burjuvalardan bile kaba davranmıyor mu?" Evet, öyledir, ama kapitalist toplumda kişi işçi de olsa burjuva değerlerin ve ahlakının etkisi altındadır, ve bu yüzden kötü davranışı uygulayan işçi de olsa, o, bunu yabancısı olduğu ama etkisi altında bulunduğu burjuva düşüncesinden kaynaklanan bir tutum olarak ortaya koymaktadır. Bu nedenle de, kadının kurtuluş mücadelesi, burjuva ideolojisini hedef almadan, o ideolojinin kaynaklandığı sosyal ve ekonomik temeli hedef almadan bir adım atamaz.
    İster adının başına "sosyalist", ister "radikal" sözcüğünü getirsin, isterse kendisine sadece "feminist" desin, feminist akımların ortak özelliği toplumun yarısı olan kadın cinsini kurtarmak iddiasında olmasına karşın, gerçekte derme çatma bile olsa bir kurtuluş programına sahip olmamasıdır. Bu yüzden de, görünüşte pek tepkici olmalarına karşın bu tepki hiç bir zaman düzen sınırlarını aşmamakta, egemen sınıf burjuvazi için kabul edilebilir, hatta teşvik edilir bir çerçevede kalmaktadır. Çünkü feminizm bütün keskin sloganlarına, yerleşik değerlere karşı nihilizme varan tutumuna karşın, kadın hareketini proletarya mücadelesinin dışında tutarak burjuvaziye yardım sunmaktadır. O, bu bölücü konumunu sürdürdüğü sürece, kimi aşırı tutumları burjuvazi için ciddi bir sorun olarak görülmemektedir. Bu nedenle de feminizm, burjuva kadınla ortak çıkarlar bulma uğruna proleter kadın hareketinin karşısında yer almaktadır. Bu sadece bugün ve bizim ülkemize has bir durum da değildir. Yüz yılı aşkın bir süredir, bir orta sınıf kadın hareketi olarak var olmaya çalışan feminizmin tipik tutumudur.
    Feminizm sadece program açısından bir kurtuluş programı öne sürememekle kalmıyor, kurtuluş için yanlış hedefler de gösteriyor. Kadını köleleştiren şey ev ekonomisinin toplumsal üretimin dışına çıkarılarak, özel, aileyi ilgilendiren bir iş haline gelmesiydi. Bu "özel iş”i de kadın üstlendiği için kadın köleleşti. Öyleyse sorunun çözümü için özel bir işe dönüştürülen "ev işinin" yeniden toplumsallaşmasından geçmektedir. Bu ise, “çekirdek aile”yi "ev”i kutsayan kapitalizm koşullarında olanaklı olamaz. Feministler ise, kapitalizme karşı tutum almaktan özenle kaçındıklarına göre, kadının kölelikten kurtuluşunu “ev işlerinin" erkekle paylaşılmasına indirgemek zorunda kalmaktadırlar. Bunun anlamı ise, köleliğin kalkması değil evdeki köle sayısının ikiye çıkmasıdır. Bu yüzden de, feministlerin kendi iddiaları ne olursa olsun, feministlerin isteği kadının kölelikten kurtuluşu değil, kölelik zincirlerinin bazılarını kadından alıp erkeğe takarak erkeği de kölelik çemberi içine çekmek olacaktır. Oysa bu, çoktan beri zorunluluk olmaktan çıkmıştır. Sosyalizm, ev işlerini yeniden kamusallaştırmayı programına alarak, sosyalizmin gerçekten uygulandığı dönemlerde ve ülkelerde de bu düşünceyi uygulamaya sokarak, erkeği köleleştirmeden de kadının kurtulabileceğini hem kuramsal hem de pratik olarak kanıtlamıştır. Burada feministler, pratikte "sosyalizmin vaat ettiği cenneti" kuramadığını söyleyeceklerdir. Bu iddia abartılı ve haksızdır. Haksızdır; çünkü proletarya iktidarı ele geçirdiği her ülkede, bir kaç yıl içinde yasalardaki kadını ikincil cins sayan maddeleri ortadan kaldırmış, din ve geleneklerdeki kadını aşağılayan düşüncelere karşı şiddetle savaşmıştır. Dahası, ekonomik koşulların elverdiği ölçüde ev işleri ve çocukların bakımını kamusallaştırmaya girişmiş, ortak aş evleri, çamaşırhaneler, kreş ve çocuk yurtları açarak kadını eve kapatan işleri evin dışına çıkarmıştır. Ama bu işin bütün bir ülkede başarılmasının üretimde devasa bir gelişmeyi sosyalist ekonominin ileri bir aşamaya gelmesini gerektirdiği ortadadır. Dahası Marksistler kadının kurtuluşu gibi önemli bir sorunda hemen bir kurtuluş vaat etmemişlerdir. Tersine, "Kadın sorunu yalnızca bir duygu sorunu değildir, dolayısıyla duygusal ve romantik bir biçimde ele alınamaz. O, yaşamın, insanlık tarihinin materyalist diyalektik gelişiminin büyük bir sorunudur." (E.Hoca) biçiminde ele alarak kadının kurtuluş sorunu ile sosyalizmin inşası sorununu birleştirmişlerdir. Çünkü insan toplumunun gelişim yasaları sorunu bu biçimde ortaya koyar, işte "sosyalizmin başarısızlığı" olarak lanse edilmeye çalışılan bu tarihsel zorunluluktur. Sosyalist ülkelerde bu amaçla atılan adımlar ve elde edilen sonuçlar varılması gereken noktayı değil, ama o amaca varılabilmesi için aşılması gereken aşamaları göstermektedir. Ancak, henüz yürüyüşünün başlangıcındaki sosyalizmin başarıları bile. en gelişmiş burjuva ülkelerdekinden kıyaslama kabul etmeyecek ölçüde olanaklar sağlamıştır kadına. SB'nin sosyalist olduğu dönemde ve Arnavutluk'ta kadının ev köleliğinden kurtuluşu için atılan adımlar, kapitalist ülkelerin hiç birisiyle kıyaslanamaz. Kadınların ekonomik ve siyasal yaşama katılımı büyük oranlara yükselmiş Kaçlın ansı ilk kez (analık hukukunun yıkılmasından sonra ilk kez) ekonomik ve siyasal yaşamda bu ölçüde etkili olmuş, bir başka söyleyişle kadın, "ev ekonomisinin” “özel bir uğras" olmasından beri ilk kez bu ölçüde özgür olmuştur. Bunu da sağlayan feministlerin "erkek egemen düşünceye karşı mücadelesi" değil, kadın ve erkek proleterlerin başını çektiği sosyalizmdir. Burada feministlerden bir itiraz daha yükselecektir; "Öyleyse elimizi kolumuzu bağlayıp sosyalizmin gelmesini mi bekleyelim." Biz de "hayır" diyoruz, Birincisi, eğer kadının kurtuluşunu gerçekten istiyorsanız elinizi kolunuzu bağlayıp sosyalizmin gelip sizi kurtarmasını beklemeyin, siz ona gidin, yani kolunuzu sıvayıp sosyalizm için savaşanlara proletaryanın saflarına katılın. İkincisi de, daha bugünden, yasalarda kadını ikinci cins sayan maddelerin iptal edilmesi için, din ve geleneklerin kadını aşağılayan yönlerine karşı mücadele edin, sendikaların kadın işçilerin çalışma koşulları için TİS'e özel maddeler konması için, kadınların daha bugünden ekonomik, sosyal ve siyasal yaşamda (ama proleter siyaset alanında) daha çok yer alması için, kadın sorununun sadece kadınların değil erkeklerin de bir sorunu olduğunu, erkek proleterlerin toplumumuzun ilerlemesinden yana herkesi de kadının kurtuluşunu göz ardı etmemesi gerektiğini propaganda edin, kısacası kapitalizme karşı mücadele saflarına katılın, kadınların toplumsal yaşama daha çok katılabilmesi, kölelik koşullarının hafifletilmesi, sosyal ve siyasal yaşama katılmasını teşvik için erkeklerin de ev işlerine ortak olmasını savunun, ama bunun "kadınların kurtuluşu" olmadığını bilerek...
    Kısaca, kadının köleleşmesi analık hukukunun yıkılmasıyla başlamış, ama sınıfların ortaya çıkmasıyla sınıfsal bir karakter kazanıp bir değişikliğe uğrayarak özel mülkiyetle birleşmiştir. Bugün ise; kadın özgürlüğünün önündeki engel erkek cins değil kapitalist özel mülkiyettir ve bu son kölelik zincirinin parçalanması kadının kurtuluşunun yolunu açacaktır. Sorunun ancak böyle ortaya konuşu doğru bir yaklaşımdır. Bu da Marksizm’in soruna yaklaşımıdır.
    Kadın hareketinin yönüne ilişkin bazı saptamalar
    Ülkemiz tarihinde kendi hakları için mücadele eden bir işçi sınıfı hareketinden, bir gençlik ya da öğretmen hareketinden söz edilebilir, ama bu anlamıyla bir kadın hareketinden söz edilemez. Oysa özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında, Kemalistler, yasalar bakımından oldukça ileri düzenlemeler yaparken, kadının evden ve peçeden kurtulması için, kendi dünya görüşlerinin getirdiği engellere karşın ciddi bir çaba içinde olmuştur. Kadınların öğrenim düzeyi ile ekonomik ve sosyal yaşama katılımı hızla artmış, kadınların CHP içinde yer alması teşvik edilirken gericiliğin kadın cinsinin eski statüde bırakılması için giriştiği engellemeler bazen zor kullanılarak kırılmaya çalışılmıştır. Bir kadın hareketi yaratmak için Türk Kadınlar Birliği devlet tarafından gözetilen ve desteklenen bir statü içinde çalışmıştır. Ne var ki, burjuva ve aydın çevreleri aşamayan ve burjuva dünya görüşünün dar bakış açısıyla malul olan bu girişimler bir kadın hareketi olarak kişilik kazanamadan atıl hale gelmiştir. Diğer Kemalist iyileştirmeler gibi bir üst yapı iyileştirmesi olarak kalan kadınların sosyal yaşama katılma çabaları da, burjuva ve aydın kadınların balolara ve resmi törenlere katılmaları ile sınırlı kalmış... Burjuva feodal değerleri ve görenekleri kıracak bir kitlesellik ve ataklıktan hep yoksun kalmıştır. Dinci, gerici faaliyetlerin yeniden güç kazandığı 1940"lı yıllardan sonra, kadınların 1930'lu yıllarda elde ettiği haklar bile kullanılamaz hale getirilmiştir. Bu yıllardan sonra bir yandan kapitalist gelişme ucuz kadın emeğine ihtiyacından dolayı kadınları ekonomik faaliyete çekerken, sosyal yaşamda kadın daha geriye itilmeye çalışılmış, "evlilik", "evinin kadını olmak", "çoluk-çocuk sahibi olmak" kutsanırken, okuyan çalışan kadın ve kızlara kötü gözle bakmak resmi propagandanın bir parçası olmuştur. İhtiyaçları ile niyetleri ve istemleri çelişen burjuvazinin başka alanlarda da görülen tipik tutumudur bu. Bu yıllardan sonra, kadının resmi statüsü Cumhuriyetin ilk yıllarına göre daha geriye itilirken, Türk Kadınlar Birliği ise, resmi bayramlarda "Atatürkçü" demeçler veren bir tabela örgütüne dönüşmüştür. Bir bakıma bu nedenle de, 1960'ların sonunda "kadın sorunu" yeniden gündeme çıktığında eskiden hemen hiç bir şey devralmamıştı. Ve sorun, gençlik ve işçi hareketinin yükseldiği, Marksizm’in (özü kavranamamış da olsa) bu çevrelerde popülarite kazandığı koşullarda gündeme geldiğinden olacak, kadın sorunu "Kadınsız Devrim Olmaz" şiarı çerçevesinde ele alınmış, "Devrimci Kadın Derneği”ne az sayıda da olsa emekçi ve öğrenci kadınları içeren bir kadın örgütü olarak ortaya çıkmıştır. Bu gelişme 12 Mart darbesiyle bir kesintiye uğradıktan sonra 1970'lerin ortasından sonra biraz farklı bir biçimde de olsa sürmüş, ama emekçi ve öğrenci çevrelerinde çok daha fazla sayıda kadını içererek. Bu yılları yaşayanların da bileceği gibi kadın sorunu ilk kez 1980'lerde feministler tarafından değil, 1960'ların sonunda, Marksizm’den etkilenen devrimci demokrat çevreler tarafından gündeme getirilmiştir. Belki eksik ve yetersiz ama olumlu olarak... Olumluydu, çünkü "Kadınsız Devrim Olmaz" diyerek, erkeklerin bir faaliyet alanı olarak bilinen politika alanında kadını vazgeçilmez bir unsur olarak görüyor, kadın cinsini de erkeklerle mücadeleye çağırıyordu. Eksik ve yetersizdi, çünkü bu şiar, kadınların kurtuluşunun da ancak sosyalizmle olabileceğini vurgulamıyordu. Dahası, kadınlara yönelik çalışma, kadınların bulunduğu her alanda, birim temelinde yürüyen çalışmanın sürekli bir parçası değil de bir kadın grubunun yürüteceği (dernek düzeyinde ele alınan) bir çalışma gibi görüldüğünden yetersiz kalıyordu. Hiç kuşkusuz sorun M-L odak ve devrimci demokrat çevrelerce o zaman da birçok yönüyle tartışılıyor ve bugün tespit edilen birçok eksik ve yanlış dile getiriliyordu, ama başka bir takım nedenler kadınlara yönelik çalışmanın yeterli bir düzeyde ele alınmasını önlüyordu. Demek ki, feministlerin ve inkârcı çevrelerin "kadın sorununun gündeme 1980'lerin ortasında feministler tarafından getirildiği" iddiası, sadece "hafızai beşerin nisyan ile malul olduğuna" güvenilerek öne sürülmüş boş bir iddiadır. Ama eğer "kadın sorunun 12 Eylül’den sonra gündeme getiren feministler oldu” denirse hiç değilse olgusal olarak doğru söylenmiş olur. Üstelik de olumsuz bir biçimde gündeme getirilmiştir: Kadın sorunu kapitalizmin yıkılmasından koparılarak, kadın ve erkek cinsİ arasında bir sorun olarak sunularak ve bu tutumla kadının kurtuluşunu engelleyen bir konuma sürüklenerek...
    * Yukarıdaki kısa özetten de anlaşılacağı gibi ülkemizde kadın hareketi, deneyimlerin döneminden döneme aktarıldığı süreklilik ve kitlesellik gösteren bir niteliği sahip olamamıştır. Bu nedenle de, bu anlamda bir kadın hareketinden söz edemeyiz diyoruz. Bu durum, olabildiği kadar geçmiş kadın çalışması ve (olabildiği kadarıyla) geçmiş kadın hareketinin deneyiminin özümlenmesi ve yaygınlaştırılması görevini öne çıkarmaktadır. Bunu kimin ve nasıl yapacağı elbette bir dergi yazısının sınırlarının ötesindedir. Feminizm, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de bir orta sınıf kadın hareketi olarak gelişmektedir. Bugün feminizm çevresinde toplananlar, 12 Eylül yenilgisi ortamında kendisine yeni bir yol çizen "eski solcu" kadınlardır. Devrimci çevrelerden koptukları için de (biraz da bu psikolojinin etkisiyle olacak) Marksizm’in ve devrimci demokrat akımların kadın sorununa yaklaşımlarına aşırı tepki göstermektedirler. Bu durum TBKP, Sosyalist Parti ve troçkistlerin çevrelerince kullanılmaktadır, özellikle TBKP, feminizmi pohpohlayarak, feminist çevrelerin devrime ve sosyalizme duyduğu tepkiyi kullanarak, feminist çevreyi kendi reformcu amaçlan doğrultusunda kullanmaktadır. Sosyalist Parti de, bu alanda TBKP'den aşağı kalmamakta, örneğin 438. Madde konusunda fahişelerle ilgili karan protesto etmek için "fahişeleri bir günlük boykota" çağırarak, geri kalan 364 günde yaptıkları işi kutsayarak feministlere ne kadar yaklaştığını göstermeye çalışmaktadır.
    * Henüz 12 Eylül yenilgisinin tahribatını tamir edememiş, devrimci demokrat çevrelerde "kadın sorununa" yaklaşımda yanlışlar ve eksikler sürüp gitmektedir. "Yeni Öncü" gibi, bazı dergiler ise, "kanatlı parti", "sosyalist demokrasi" gibi kavramlar arkasında sürüklenerek kadın konusunda da feminizmin hemen yakınına varmışlardır. Dahası feminizm, sadece açıkça feminist olduğunu iddia eden çevrelerde değil, devrimci çevrelerde de etkisini duyurmaktadır. Bu çevrelerde de büyük ölçüde "kadın sorunu", sadece "kadın haklarıyla uğraşan" "bağımsız bir kadın örgütü" sorunu olarak anlaşılmaktadır. Bu da, feminizme karşı süren mücadelenin "kadın hareketinin ilkeleri" yaraşıra onun pratikte kazanacağı biçimler ve örgütsel sorunları çerçevesinde de sürmesini gerekli kılmaktadır. Ama bu, feminizmle mücadele, istemler ve eylem biçimleri çakıştığında feministlerle de güç ve eylem birliklerini reddetmeden olmak durumundadır.
    * Bu yazının başından beri söylenenler göz önüne alındığında, bütün zaafların kaynağının teoride Marksizm temeline oturmayan, pratikte de kadın sorununu orta sınıf kadının sorunu olarak gören anlayıştır. Bu yüzden de ciddi bir ileri adım söz konusu olamamaktadır. Oysa kadın sorunu herkesten önce proleter kadının sorunudur. Çünkü o, hem gün boyu işinde kapitalist tarafından sömürülmekte, hem de evde, çocukların bakımından mutfak işlerine, çamaşıra bir dizi ev işi ile uğraşmak zorunda kalmaktadır. Onu bu durumdan ancak ev işlerinin yeniden kamulaştırması kurtarabilir. Bu yüzden de, proleter kadın feodal ve kapitalist ataerkil değerlerin baskısı altındaki köylü kadından bile daha dolaysız bir biçimde çifte sömürüyü hisseder. Dahası, onun için orta sınıf aydın kadınların gözünü boyayan kimi "kadın haklarını” kullanıp kullanmama pek bir şey ifade etmez. Onun durumunu düzeltecek tek şey kadının nihai kurtuluşudur. Elbette, kreş, çocuk bakım yurtları, kadın sağlığını koruyan önlemlerin işyerlerinde uygulanması, doğum izni, hamilelikte özel bakım gibi, kapitalizm koşullarında da ancak zorlu mücadeleler sonucunda elde edilebilecek kimi hakların elde edilmesinin önemi yoktur demek istemiyoruz. Ama bütün bu kazanımların onun durumunda fazla bir değişiklik yapmayacağını, söylemek istiyoruz. Demek ki, "kadının nihai kurtuluşumu amaçlayan bir kadın hareketi, ancak çıkarları sosyalizmle de tam uygunluk içindeki proleter kadın hareketi temelinde yükselebilir. Bu yüzden de kadının kurtuluşuna yönelik ajitasyonun dolaysız hedefi bu kitledir. Diğer emekçi sınıf kadınları ve ev kadınları ancak bu proleter eksen etrafında yükselecek kadın hareketi içinde toplandıkları ölçüde radikal bir tutum alabilirler.
    * Gerek Cumhuriyetin ilk yıllarında yasalarda yapılan değişiklikler, gerekse kapitalizmin ulaştığı boyutlar oldukça geniş bir kadın kitlesini ekonomik ve sosyal yaşama çekmiş, bu anlamıyla da kadının örgütlenmesinin ve mücadele etmesinin nesnel temelini yaratmıştır. Öyle ki, büyük burjuva partileri bile kadınları kazanmak için yoğun bir kampanya içindedir. ANAP "Papatyalarıyla", DYP fiilen kadın kolları kurarak, SHP ise, ek olarak (Sosyalist Enternasyonal yükümlülüğü ile de olsa) "KOTA”larla kadınları kendi etki alanına çekmeye çalışmaktadır. Özellikle "Kota" konusu feminizmin etkisi altındaki devrimci çevrelerde de "kadınları siyasete çekiyor ya bu bile iyi” gibi yargılara yol açmaktadır. Oysa "kadın evden çıksın da nasıl çıkarsan çıksın" diyecek bir ülkede yaşamıyoruz.
    Ülkemizde zaten geniş bir kadın kitlesi "ev dışına” çıkmıştır. Belki Suudi Arabistan'da olsa İran'da olsa böyle denebilir. Üstelik SHP ve Öteki burjuva partilerinin kurdukları tuzak, zaten "evden çıkanları" avlamak içindir. Bu nedenle, kadın hareketi içinde savaşılacak güçler feminizmden iDa-ret değil, reformist dinci vb. akımlardır da aynı zamanda. Özellikle burjuva siyasi partilerin kadınlara çekici bir biçimde sundukları "kurtuluş reçetelerini” anında teshir etmek, amaçlarını sergilemek sağlıklı bir kadın hareketi yaratmanın ön koşuludur.
    * Öyle görünmektedir ki; devrimci demokrat kesimlerde "kadın sorunu" ve buna bağlı olarak "kadın örgütlenmesi” dendiğinde bir grup kadının (çoğunlukla bir dernek kurarak) kadınlara yönelik bir çalışma yürütmesi ve kadın haklan konusunda çeşitli eylemler yapması anlaşılmaktadır. Açıktır ki, bu yaklaşım son derece biçimsel ve yüzeyseldir. Söylenenlerden de anlaşılacağı gibi, kavranması gereken halka bir emekçi kadın hareketinin yaratılmasıdır ve bunun yolu da doğrudan üretim birimlerinde, her an süren faaliyetin bir parçası olarak kadınlara yönelik bir ajitasyonun yürütülmesidir. Bu ajitasyonunu yürütücülerinin erkek ya da kadın olması da hiç önemli değildir. Kadın çalışmasını kadın yapar düşüncesi sadece bir koşullanmadır. Ancak direniş ve grev alanlarından yükselecek bir kadın hareketi milyonlarca kadını çekme şansına sahip olabilir. Daha bugünden binlerce kadın emekçi kapitalizme karşı mücadele içindedir. Ve yürütülecek ajitasyona yanıt vermeye hazırdırlar. Yeter ki, "Kadınlar Katılmadan Devrim Olmaz" düşüncesini benimseyen her erkek ve kadın; kadınlara kadınların kurtuluşunun ancak devrimle, sosyalizmle olanaklı olduğunu" anlatabilsin.
  • MODERN İSLAM DÜŞÜNCESİNİN FİKRÎ VE TOPLUMSAL TAHRİBATI
    "Dinin sekülerleştirilmesi" veya "dinî bir çözülme" olarak nitelendirilmesinin pek de yanlış olmayacağını düşündüğümüz Modern İslam Düşüncesi kendisini orijinal bir yaklaşım olarak takdim etse de, varlık sebebi ve en temel karakteri olan tepkisellik, onu sanıldığından daha belirsiz ve kaygan zeminlerde hareket etmeye itmektedir. Buna bir de hareketin literal yapısındaki heterojenite ve argümanlarının kendisini ispat etmiş bir metodolojiden yoksunluğu vakıası eklenince, ortaya kelimenin tam anlamıyla bir "karmaşa" çıkmaktadır.
    Hemen bu noktada, İslâm Modernizmi'nden bahis açıldığında mutlaka hatırda tutulması gereken bir hususu vurgu­lamamız gerekiyor.
    İslâm dünyasında Modernist çalışmalara kuşbakışı baktığımızda görünen manzara şudur: Aslında ortada bütünlük arz eden, sistemini kurmuş, altyapısını ve üstyapısını oluşturmuş ve kendi literatürünü geliştirmiş yeknesak bir "İslam Modernizmi" yoktur. Görünen, sadece belli "sloganlar"ı benimsemekten başka ortak bir tarafı bulunmayan Modernistler topluluğudur.
    Bunun içindir ki, Modern İslâm Düşüncesi'nin yapısını tahlil etmeyi hedefleyen hemen bütün çalışmalarda yapılan, İslâm Modernistleri'nin belli konulardaki görüş ve düşüncelerini alt alta koyup sıralamaktan ibarettir. Başka türlü olması mümkün de değildir. Çünkü "geleneğin sorgulanması", "aklın otoritesi", "dinde kolaylık", "değişimin belirleyici kılınması" ve "ilerlemecilik" gibi şemsiye kavramlar altında serdedilen görüşler, detaylara inildikçe farklılaşmakta ve giderek birbiriyle uzlaşmaz tavırlar sergilendiği dikkat çekmektedir.
    Bu bakımdan, Modern İslam Düşüncesi dendiğinde ne anlaşılması gerektiği konusunda yanlışlara düşülmemesi için, sorun ya sadece bu şemsiye kavramlar etrafında irdelenmeli, ya da tek tek modernistlerin görüşleri ele alınmalıdır.
    Burada muhtemel yanlış anlamalara ve istismarlara meydan vermemek için birer cümleyle de olsa bu kavramlara değinmeden geçmenin bir eksiklik olacağını düşünüyoruz. Zira Modern İslâm Düşüncesi için vazgeçilmez olan bu kav­ramların, âyet ve hâdislerle, hatta Mecelle kaideleriyle desteklenmeye çalışıldığı görülmektedir. Hattâ İslâm Tarihi'nde ilk defa, Hanbelî mezhebine mensup olduğu söylenen ve İslam Uleması tarafından ağır ithamlarla suçlanmış bulunan[1] Süleyman b. Abdilkavî et-Tûfî tarafından, "Maslahat ile nass ve icma çatışırsa maslahat esas alınır" şeklinde fıkhî bir üslûpla formüle edilen şey[2] de aslında aynı yaklaşımdır.
    Sondan başlayacak olursak;
    "İlerlemecilik" ve "değişimin belirleyici kılınması", diğerlerine göre Modern zamanlara aidiyeti hakkında daha kesin şeyler söylememizi mümkün kılan hususlardır. Bizim bu kavramlara itirazımız, bizatihi anlattıkları olgulara değil, onlara yüklenen fonksiyon ve temsil ettikleri dünya görüşü noktasındadır. Zira kuşkusuz değişimi ve ilerlemeyi besleyen pek çok faktör ve bunların felsefî, kültürel, sosyal ve tarihî bir arka planı vardır. Bunlar tahlil edilmeden, bunlara bugünkü şeklini veren unsurların kritiği yapılmadan bunlara ne karşı çıkmak, ne de bunları olduğu gibi kabul etmek doğru değildir. Hele değişim ve ilerlemenin, her şeyi, hatta dini bile (ahkâmı, he­defleri ve topluma vaziyet ediş biçimi noktasında) belirleyen, değiştiren ve şekillendiren hususlar olarak algılanması, kana­atimize göre Müslümanlar'ın karşı karşıya bulunduğu en teh­likeli fikrî badirelerden birisidir.
    "Dinde kolaylık" ilkesi ile bizzat Kur'ân ve Sünnet'te ifadesini bulmuş olan "kolaylık"ın kastedilmediğine dikkat edilmelidir. Dinin sâbitelerinden, Zarûrât-ı Diniyye'den ve kesin nasslarla sabit olmuş hususlardan, herhangi bir kişi, kurum ya da toplum adına "feragatte bulunulması" söz konusu olamaz. Bütün zaman ve mekânları düzenlemek için gönderilmiş olan bu din Allah'ındır ve O'nun iradesi Kur'ân ve Sünnet'te nasıl ifade edilmişse öyle yaşanacaktır. Bunun ötesinde –Mecelle'de "Ezmânın tegayyürü ile ahkâmın tebeddülü inkâr olunamaz", "Âdet muhakkemdir", "Nâs'ın isti'mâli bir hüccettir ki, ânınla amel olunur"... gibi kaidelere dayandırılan– "kolaylık" ilkesi, ancak kesin nasslarla belirtilmemiş ve Müslümanlar'ın tercihine bırakılmış olan meşru seçenekler hakkında işletilebilir.
    "Aklın otoritesi"ne gelince, burada çerçevesini ve hareket alanını vahyin belirlediği aklın değil, "felsefî aklın", yani Rasyonalite'nin kastedildiği açıktır. Felsefe'yi öteden beri uğraştıran "aklın otoritesinin ve yetkisinin sınırları" konusu Batı'da bile o denli istismar edilmiştir ki, iş sonunda Paul Feyerabend'e "Akla Veda" dedirtecek noktalara gelmiştir. Öyleyse akıl, vahyin hizmetine verildiği oranda gerçek fonksi­yonuna kavuşacak ve İlahî İrade'nin istekleri doğrultusunda icra-i faaliyet edecektir.
    "Akılcılık" ilkesi ve akla yüklenen fonksiyon, bizdeki ilk rasyonalistler olarak değerlendirilen Mu'tezile tarafından bile Modernistler'in tavrına göre nispeten daha makul bir çerçevede kendisini göstermiştir.[3] Özellikle aşağıda bir kaç örneğini zikredeceğimiz Modernist tavır göz önüne alındığında gerek bu konuda, gerekse Sünnet'in fonksiyonu konusunda Mu'tezile, Modern İslam Düşüncesi'nin kimi mümessilleri yanında gerçekten daha anlaşılabilir ve makul bir çizgidedir.
    Önde gelen Mu'tezilî alimlerden Kadı Abdülcebbâr, diyalektik yöntemle kaleme aldığı "el-Muğnî" adlı ünlü eserinde, "Sem'î [Vahiyle bildirilen] Maslahatların Durumunun Aklî İstidlal İle Bilinmesinin Caiz [Mümkün] Olmadığı Hakkındadır" diyerek açtığı bir fasılda –ki bu başlık bile oldukça dikkat çekicidir– şöyle demektedir:
    "Eğer denirse ki: "Aklî delil, tıpkı ni'meti verene şükrün gerekli olduğuna delalet ettiği gibi, en büyük ni'met vericiye [Allah Teala'ya] ibadetin de gerekli olduğuna delalet eder. (...) Peygamberlerin getirdiği [tebliğ ettiği] bütün bu fiillerde (Yaratıcı'ya) "boyun eğme ve tezellül" vardır. Şu halde aklın, bunların [ibadetlerin] ahkâmına da götürmesi ve bu alanda peygamberlerden müstağni olunması icabeder."
    "Buna cevaben şöyle denir: "Akıl, senin dediğin gibi Allah Teala'ya şükre ve kulluğa götürür. Ancak akıl, ibadetin kendisiyle yerine getirildiği fiillerin bizzat kendisine, şartlarına, vakitlerine ve mekânlarına götürmez. Çünkü şayet akıl bunlara götürecek olsaydı, bu da tıpkı aklın diğer aklî gerekliliklere –ki bunların sebepleri mevcut olduğu zaman mükelleflerin bunlar karşısındaki durumları muhtelif olmaz– delaleti gibi olurdu. (...) Akıl, abdestsiz kılınan namazın ibadet olmadığına ve abdestli kılınan namazın ibadet olduğuna nasıl delalet edebilir? Oysa her iki durumda da "boyun eğme ve itaat" durumu aynen mevcuttur! Keza Kurban Bayramı günü oruç tutmanın ibadet olmadığına ve fakat bu günden önce tutulan orucun ibadet olduğuna; aynı şekilde farz olan zekâtın, havl müddeti dolmadan [malın elde edildiği andan itibaren üzerin­den bir yıl geçmeden] önce verilmesinin ibadet olmadığına ve fakat havl müddetinden sonra verilmesinin ibadet olduğuna; bu ödemenin, başkalarına değil de belli (durumdaki) insanlara verilmesinin gerekli olduğuna nasıl delalet eder? İşte bu durum, ibadetlerle ilgili bu yöne akliyyatın herhangi bir surette dahli olmadığını açıklamaktadır."[4]
    Mu'tezile'nin sem'iyyât [vahiyle bildirilen hususlar] konusunda burada kısaca örneklemeye çalıştığımız tavrıyla Modernistler'in aynı konudaki tavrı arasında nasıl bir fark bulunduğunu biraz daha net bir biçimde ortaya koymak için bir de Modernistler'in –en azından bir kısmının– yaklaşımına bakalım:
    "(...) İlk şekliyle Muhammed Abduh tarafından ortaya atılan bu iddia, Muhammed İkbal tarafından felsefî bir terminoloji ile yeniden ifade edildi. Buna göre Kur'an'ın son vahiy ve Hz. Muhammed'in son peygamber olduğu gerçeği, insanlığın gelişmesi açısından oldukça anlamlıdır. Bu demektir ki, insan öyle bir olgunluk seviyesine çıkmıştır ki, artık onun hazır vahyin yardımına ihtiyacı yoktur. İnsan, kendi ahlakî ve fikrî kurtuluş kaderini kendisi çizebilir..."[5]
    Bu pasajda modern insanın, İlahî irade ve vahyin egemenliği karşısında istiklalini ilan etmesi, Kur'an'ın tabiriyle "tuğyân"ı, oldukça çarpıcı biçimde dile getirilmektedir. Tablo oldukça nettir: Eğer "gelenek", dini yozlaştırmış, Kur'an ve Sünnet'i yanlış okumuşsa(!) Modernistler daha kötüsünü yapmışlar, onu buharlaştırarak tamamen fonksiyonsuz hale getirmiş ve bu suretle hayatın dışına itmişlerdir!
    Zihinsel ve teorik düzlemde önümüzde duran bütün bu olumsuzluklar, Modern İslam Düşüncesi'nin pratiğe intikâl ve sorun çözme kabiliyeti hakkında da bizlere hatırı sayılır ipuçları vermektedir. Esasen günümüzde, ülkemiz de dahil olmak üzere İslam Dünyası'nda yaşanan sıkıntı ve bunalımlar, pratikten hareketle teori hakkında pek çok şey söylenmesini mümkün kılmaktadır. Ancak gündemlere ağırlığını koyan konjonktürel gelişmeler, bütün bu sıkıntı ve bunalımların temelinde, İslam'ın şu veya bu görünüm ve başlık altında modernizasyonu operasyonlarının yattığı gerçeğinin çoğu zaman gözden kaçırılması sonucunu doğurmaktadır. Sorunun pratik boyutuna geçmeden önce, Modern İslam Düşüncesi'nin, pratiğe sadece karmaşa ve çözülme îsal eden teorik stratejisi hakkında kısa bir irdelemesini yapmamız uygun olacaktır.
    Modern İslam Düşüncesi'nin en bariz vasfının "tepkisellik" olduğunu söyledik. Bu tez, ilk bakışta tartışmalı görünebilir. Ancak İslam Dünyası'nda bu yaklaşımın temsilcileri olarak öne çıkan isimlerin çalışmalarına baktığımız zaman, orijinal bir duruştan ziyade, "yanlış bulma" gayretinin daha baskın bir tavır olarak belirdiğini müşahede ediyoruz. Bir başka deyişle, bizdeki Modernist yaklaşımın, geçmiş ulemanın nadiren metodolojik, ama ağırlıklı olarak tikel konulara ilişkin söylediklerinin ve yazdıklarını, çoğu zaman enteresan bir şekilde yine "klasik" olarak adlandırılan eser ve kişilere dayanarak yanlışlamaya çalıştığını görmekteyiz.
    Burada bindörtyüz yıllık koca bir ilim ve kültür birikiminden bahsediyoruz. Bu devasa yapı içerisinde yelpazenin her iki ucunu temsil eden yaklaşımların bulunması, hatta bunun da ötesinde söz gelimi aynı ekole mensup insanların birbirine uymayan görüşler serdetmiş olması tabiidir. İslam "geleneği", kendi içinde geliştirdiği "tahkîk" ve "tenkît" mekanizmalarının sağladığı devinim ile zaten kendisini sürekli olarak yenilemiş ve canlı tutmuştur.
    Dolayısıyla Modernist İslâm ya da İslâm Modernizmi adına ortaya konan bu türden çalışmalar "geleneğin toptan eleştirisi" gibi başlıklar altında sunulmayı hiç de hak etmemektedir.
    İslâm Dünyası'nda bugün görülen iç karartıcı manzara, her alanda yaşanan problemler ve Batı dünyası ile kıyasladığımızda ortaya çıkan fark, Modernistler tarafından –tezlerinin temel hareket noktası olmak üzere– kestirmeden "gelenek"in omuzlarına yıkılıvermiş ve Modern zamanlarda ferdî ve içtimâî planda din ile aramızdaki mesafenin sebepleri sorgulanmadan, "ihlas", "takva", "amel-i salih" ve benzeri ölçüler konusunda Ümmet'in fertlerinin sergilediği olumsuz manzara üzerinde durulmadan din anlayışının yeni bir bakışla yeniden oluşturulması, dinin yeniden tanımlanması ve yorumlanması gibi telafisi mümkün olmayan bir hata işlenmiştir.
    "Madem ki Batı'dan geri kaldık, öyleyse dinin tarihte ortaya çıkmış olan tezahürü ile dinin bizzat kendisi birbirinden ayrılmalı ve dine yeni bir yorum getirilerek tarihteki tezahüründen farklı bir din görüntüsü ortaya konmalıdır" şeklinde ifade edebileceğimiz öldürücü mantık, ne yazık ki şu ana kadar ciddi biçimde mercek altına alınabilmiş değildir.
    Burada hayatî soru şudur: İslâm gibi son ve ekmel bir din, özünden bir şey kaybetmeden ve tahrife uğramadan tarihin farklı dilimlerinde farklı görüntüler sergileyebilir mi? Dinin doğası buna elverir yapıda mıdır? Bu soruyu, içeriğini daha bir netleştirmek için şöyle de sorabiliriz: Allah'ın iradesi farklı zamanlarda farklı neticeler doğuracak şekilde tecelli eder mi? Eğer bu soruya "evet" diyebiliyorsak ardından şu soru gelecektir: Eğer tarih içindeki tecelli biçimi doğru ve ilahî iradeye uygun ise bugün niçin yanlış olsun ve eğer tarih içindeki tecelli doğru ise bu, İlahî İrade'nin bugünü öngöremeyecek kadar sınırlı olduğu sonucunu doğurmaz mı? Bugün din adına tarihteki tezahür ile taban tabana zıt bir sonuç ortaya çıkması normal kabul edilebilir mi?
    Bütün bu sorular bizi şu temel tesbite götürmektedir: Modern İslam Düşüncesi için aslolan "murad-ı ilahî" değildir. Bu düşünce için aslolan, beşer taleplerine azami ölçüde cevap veren bir hayat tarzını yakalayabilmek için dinden ne kadar istifade edilebileceğidir.
    Tam bu noktada şu ilahî ikaz ile yüz yüze bulunduğumuzu fark etmeliyiz:
    "Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken o sizin için hayırlı olur; bir şeyi de sevdiğiniz halde o da sizin için şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz."[6]
    Hz. Ali(r.a.)'nin şu hikmetli sözü de bu noktayı dikkatlerimize sunmaktadır:
    "İnsanların, dünya işlerini yoluna koymak amacıyla dinlerinden terk ettikleri her nokta için Allah onların başına, düzeltmek istedikleri o işten daha zararlısını getirir."
    Keza, Abdülmelik b. Mervân'a şöyle hitabeden şair de aynı hikmeti yakalamıştır:
    "Dünyayı yamamak için parçalarız dini biz,
    Sonra ne din kalır elde, ne yama diktiğimiz."[7]
    Burada önemle altı çizilmesi gereken bir diğer nokta da, Modernist çalışmaların, teorik planda önemli ölçüde Batı'daki İslamiyât çalışmalarından intihallerle payandalandırıldığı gerçeğidir. Bu tesbitin İslam Modernistleri'ni hayli rahatsız ettiğini biliyoruz. Ancak bu sadece bizim şahsî bir tespitimiz olmayıp, yandaş ya da karşıt hemen herkesin paylaştığı bir hakikattir. Hatta Modern İslam Düşüncesi'nin bayraktarlarından olan ve düşünce sistemini önemli ölçüde sözünü ettiğimiz çalışmalarla beslediğini gördüğümüz Fazlur Rahman bile bu gerçeği açıkça dile getirmekte bir sakınca görmemiştir.
    O şöyle der: "İslamî gelişmelerin ilk safhaları ile daha sonraki safhaları arasındaki bu fark bize açıkça görünmektedir. Oryantalistlerin çok büyük katkılarda bulundukları bu büyük tarihsel keşif, artık bu dört ilkeyle –Kur'an, Sünnet, İçtihad ve İcma ilkeleriyle– ilgili geleneksel ortaçağ teorisinin arkasına gizlenemez."[8]
    Ne var ki, usûlüyle, fürûuyla, Hadîs, Tefsir, Fıkıh, Kelâm, Tasavvuf vd. sistemleriyle İslâm Kültür ve İrfanı'nı bir bütün olarak toptan karşısına almak ve eleştiriye tabi tutmak gibi devasa bir iddiayı sahiplenen İslam Modernistleri'nin, bunu nasıl yapacaklarına ilişkin kabul edilebilir herhangi bir sistemi henüz geliştirememiş olmaları düşündürücüdür. İşte bu sistemsizliktir ki, İslam Modernizmi'ni genel olarak yukarıda değindiğimiz –ve ortaya konan örneklerin tatmin edicilikten son derece uzak olması sebebiyle ciddiye alınma şansını şu ana kadar yakalayamamış bulunan– "yanlış bulma" çizgisinin ötesine geçememeye mahkûm etmektedir.
    Konuyu biraz daha açmak için Çağdaş İslam Modernistleri'nin –yukarıda üzerinde bir parça durduğumuz– en temel iki kurum olan Kur'an ve Sünnet hakkındaki görüş ve yaklaşımlarını kısaca ele alabiliriz.
    En genel anlamıyla Kur'an'ın ihtiva ettiği normatif hükümler bizlere bugün ne ifade etmektedir? Bu en temel soruya bile İslam Modernistleri'nin ortak bir cevabı yoktur. Ortada, "Kur'ân'ın ruhu" olarak ifade edilen ve bizzat doğasında belirsizlik bulunan bir kavram dolaşmaktadır. Bu ruhun nasıl tanımlanması gerektiği, metodolojik olarak neyi ifade ettiği, somut olaylar için önerilen çözümlere nasıl tetabuk edeceği ve varılan çözümün hangi somut verilere göre test edileceği, Kur'an'ın, meseleleri tahlil etmede ve çözmede nasıl bir yaklaşım izlediği... gibi sorular bu bağlamda cevap beklemektedir. Hatta daha da ileri giderek şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Özellikle ülkemizde bu sorular Modernistler'in gündeminde dahi yoktur. İşte size kaygan bir zemin! Aklınıza yatmayan, canınızı sıkan, "bana göre şu istikamette olması daha uygun olurdu" dediğiniz her hüküm için "Kur'ân'ın ruhu"nu devreye sokup istediğiniz sonucu elde edebilirsiniz. Hatta "Kur'ân'ın ruhu"nu, yine bizzat Kur'ân'da yer alan emir ve hükümlerin karşısına bile dikebilirsiniz. Çünkü yapmanız gereken, "nassların sultası"ndan kurtulup, "nassların gölgesi"ne girmektir. Bunu gerçekleştirdiğiniz zaman önünüzde sonsuz bir hareket alanı buluyorsunuz.
    Bu söylediklerimizi abartılı bulabilecekler için, iki ayrı zaman dilimine ait birkaç çarpıcı iktibas sunalım:
    1- "Ey kardeş! Bil ki, insanlardan kimi, Allah'a, nebileri, resulleri, imamları ve vasileri ile yahut Allah'ın velileri ve salih kulları ile, ya da mukarreb melekleri ile ve onların kendilerine, mescit ve meşhedlerine ta'zim göstermek suretiyle; kendilerine, fiillerine, amellerine, vasiyetlerine ve bu yolda açtıkları çığırlara uymak suretiyle yaklaşır. İmkânları, iktidarın nefislerinde tahakkuku ve çabalarının ulaştığı noktalar nispetinde bu yolda yürürler.
    "Allah'ı hakkıyla tanıyan kimselere gelince, bunlar, kendilerinden başkasıyla ona tevessül etmezler. İşte bu, Ehl-i Ma'ârif'in mertebesidir ki bunlar Allah'ın velileridir.
    "Anlayışı, ma'rifeti ve hakikati noksan olan kimseler için ise, Allah'ın peygamberlerinden başka Allah'a götürecek bir yol yoktur. Allah'ın peygamberleri konusunda anlayışı ve ma'rifeti noksan olan kimselere gelince, bunları Allah'a götürecek tek yol, peygamberlerin halifelerinden ve vasilerinden olan imamlar ile Allah'ın salih kullarıdır. Bunları yeterince anlayıp tanıyamayan kimseler için, bunların yollarına uymak, açtıkları çığırlarda yürümek ve tavsiyeleriyle amel etmekten, onların mescid ve meşhedlerine gitmekten, onlara benzetilerek yapılan resimlerin yanında onların ayetlerini hatırlamak ve putlar vasıtasıyla onların hallerine vakıf olmak için dua etmek, namaz kılıp oruç tutmak ve kabirlerinin başında istiğfar edip bağışlanma ve rahmet istemekten ve Allah'tan, kendisine yakınlık talep etmek maksadıyla buna benzer şeyler yapmaktan başka yol yoktur.
    "Bil ki, her halukârda eşyadan herhangi bir şeye kulluk eden ve herhangi bir kimse vasıtasıyla Allah'a yaklaşan kimsenin durumu, herhangi bir dinî inanca sahip olmayan ve (böylece) Allah'a yaklaşmayan kimseden elbette daha iyidir. (...)
    "Sonra bil ki, böyle [herhangi bir dinî inanca sahip olmayan] kimselerin durumu, putlara tapanların durumundan her halukârda daha kötüdür. Çünkü putlara tapanlar, bir şeyi din edinmişlerdir, (onunla) Allah'a yakınlaşır, Allah'tan korkar ve O'na rücu ederler...."[9]
    Bu ifadeler, h. 4. asırda Basra'da gizli bir cemiyet halinde kurulmuş bulunan ve "hiç bir inanç, kanaat ve mezhebe taassup derecesinde bağlanmamayı, her din, inanç ve felsefeden, kendilerine güzel ve yararlı gelen noktaları almayı" ilke edinmiş olan İhvan-ı Safa'ya aittir.[10]
    2- "Mekkeliler'in baskısı altında ve amcası Ebu Talib'in özellikle rica etmesi üzerine, ayrıca diğer taraftan yeni dinin birçok aileye getirdiği zorluklar muvacehesinde onun [Hz. Peygamber (s.a.v.)'in] duygulu, hassas ve içten gelen şefkat ve acıma hissi, uzlaşmaya yanaşmasındaki hikmeti anlaşılır hale getirmektedir. (...)[11]
    "Mekkeliler [Hz. Peygamber (s.a.v.)'e] uzlaşma önerilerini sunmadan önce, belli başlı akidelerde Peygamber ile müzakere yapmak istediler. Eğer (Hz.) Muhammed onların tanrılarını, insan ve tanrı arasında aracı olarak kabul ederse ve belki de tekrar dirilme fikrini kaldırabilirse, onlar da Müslüman olabileceklerdi. Tekrar diriliş konusunda uzlaşma olamazdı. Aracı tanrılar konusunda ise İslâmî gelenek şunları söylüyor: Habeşistan'a göç zamanında oluşum halindeki Müslüman toplum büyük sıkıntılar içinde iken peygamber bir kez bu tanrılar lehine konuşmuş, 53. sureden uzlaşmaya (tavize) işaret eden bazı ayetler zikretmiştir. (...)
    "Birçok günümüz Müslümanı (Hz.) Muhammed'in bu tür sözler sarf ettiği rivayetini reddeder; fakat Kur'an'ın ışığında olaya bakacak olursak, bu pekâla mümkün de olabilir..."[12]
    3- "Peygamberlik melekesi tüm insanlara aittir. (...) Bir peygamberin vahiy yoluyla aldığı öğretileri, daha düşük bir seviyede tabiî idrakleri vasıtasıyla bir hakîm [bilge] tarafından da öğretilir. Çinli kâhinler yüksek manevî kavramları, Yunan felsefesi, İran düşüncesi, Hintli azizlerin asil fikirleri ile Hristiyanlık ve İslam'ın öğretileri arasında temel bir çelişki yoktur."[13]
    Bu alıntıyı yapan Sıddıkî burada şunları söyler:
    "Esas zorluk, Hintli bir milliyetçi olan Ubeydullah Sindî'nin, Hinduizm ile İslâm'ı bağdaştırmaya çalışmasındadır. Gerçekten kendisi, karşıt dinî gruplar arasına, vahiy yolu ile gelmiş dinler tarafından konulmuş engelleri ezebilecek bir "insanlık dini"ne, ya da evrensel dine inananlardandır."
    İslam Modernistleri'nin –en azından bir kısmının– görüşleri de böyle.
    İmdi, başka herhangi bir ilke ve bağlayıcı esas tanımaksızın, sadece "Kur'an'ın ruhu"ndan hareketle insanların nerelere varabildikleri konusunda daha net bir kanaat edinmek ve yukarıda söylediklerimizin abartı olmadığını anlamak kolaylaşacaktır sanıyoruz.
    Bu aslında bize şöyle bir tesbit yapma imkânı da bahşediyor: Adı ne olursa olsun, "sapma", her zaman "sapma"dır ve Modernizm, ismi dışında tarihten tamamen kopuk ve "yeni" bir şey değildir. Geçmişte de "Modernistler" vardı ve "Modernizm", dönemsel bir olguyu değil, niteliksel bir durumu anlatmaktadır. O halde sadece "İslam Modernistleri" ya da daha kısa olarak "Modernistler" olarak bahsettiğimiz çizgiyi "Çağdaş İslam Modernistleri" ya da "Çağdaş Modernistler" olarak anmak yanlış olmayacaktır.
    Çağdaş Modernistler'den, Kur'an'ın epistemolojik açıdan nerede durduğu konusunda da alabildiğine renkli görüşlerle karşılaşıyoruz. Kimi, tıpkı Tevrat ve İnciller'e yapıldığı gibi, Tarihsel Tenkit ve Metin Tenkidi yöntemlerinin Kur'an'a da uygulanması gerektiğini ve mesela bunun bir açılımı olarak Kur'an'daki kıssaların, "üslûpları gereği, ne mutlak anlamda doğrulanabilir, ne de yanlışlanabilir" olduğunu söylerken,[14] kimi de bu tarz hükümler ihtiva eden ayetleri, zorlama tevillerle "yumuşatma"ya çabalamaktadır.[15]
    Bunlardan daha önemlisi, vahyin mahiyeti ve niteliği konusundaki tartışmalardır. Vahyin lafzî boyutunun Hz. Peygamber (s.a.v.)'de şekillendiği görüşünden tutunuz, –yukarıda bahsi geçen– meşhur "Garanik" saçmalığının da vahiy kaynaklı olduğu tezine kadar aklen ve ilmen kabul edilemez bir yığın iddia, İslâm Modernistleri tarafından gündeme getirilerek tartışma konusu yapılabilmiştir.[16]
    Sünnet hakkındaki yaklaşım da farklı bir manzara arz etmemektedir ve esasen Kur'ân hakkında yukarıda iktibas edilen görüşleri fütursuzca sergileyenlerin Sünnet hakkında daha "rahat" hareket etmelerinde şaşılacak bir taraf yoktur. Bilindiği gibi hemen her ortamda Sünnet'in ölçü mü, yoksa örnek mi olduğu sorusuyla formüle edilen bağlayıcılık tartışması ile birlikte gündeme getirilen, "Hadislerin yazıya geçiriliş süreci" hakkındaki şüpheler, bu bağlamda Modernistler'in temel hareket alanlarını oluşturmaktadır.[17]
    Sünnet'i sadece bir "örnek" olarak gören yaklaşımın, klasik tabiriyle "Sünnet'in hücciyyeti" konusundaki Kur'an ayetleri konusunda ciddiye alınabilecek savunmalar yapmaktansa, ya tartışmanın zeminini Sünnet verilerinin tesbiti konusuna kaydırdıkları, ya da söz konusu ayetler hakkında zorlama tevillere gitmeyi tercih ettikleri görülmektedir. Sünnet verilerinin tesbiti meselesindeki itirazların ise, metodolojik olarak "klasik" diye nitelendirilen yaklaşımı aşmak şöyle dursun, tek tek somut konular hakkında bile ikna edici deliller sunmaktan uzak olduğu dikkat çekmektedir.
    Modernistler'in, İslam'ın temel kaynakları hakkında ortaya attıkları ve hepimizin bildiği bu ve benzeri şüpheler, sonunda "Gayrimüslim bile olsa, bir millet ne zaman reform yolunda bir adım atmışsa, bu, İslâm yolunda atılmış bir adımdır"[18] demeye kadar gitmiştir.
    Kur'an ve Sünnet hakkında burada kısaca değinmeye çalıştığımız bu yaklaşım –ki İcma ve Kıyas ile diğer Şer'î deliller de bu tartışmalardan nasibini almaktadır–, Kelamî ve Fıkhî mezhepler, Tasavvuf ve diğer İslâmî kurumlar konusunda da alabildiğine renkli görüşler sergilemektedir. Ancak burada bu hususları ayrıntılarıyla ele alma imkânına sahip değiliz.
    Kısacası adına "gelenek" dedikleri mevhum bir düşman ile mücadele, Çağdaş Modernistler'in tavırlarının kristalleştiği noktadır. Bunu yaparken düşüncelerini oturttukları zemin, hümansentrik [insan merkezli] yaklaşımdır. Yeni görüntüsüyle Modern zamanlara ait bu yaklaşımın dine bakışı, "çağın yükselen değerleri ile çatışmayan" bir Müslüman tipi öngörmektedir. Şayet din, bu değerlerden biri veya birkaçı ile çatışan teklifler içeriyorsa, "her şey gibi din de insan içindir" formülünün size bahşettiği geniş yorum yetkisi içinde bu teklifleri yorumlayıverir ve sorunu çözersiniz.
    Ana hatlarıyla çerçevesini çizmeye çalıştığımız bu teori pratiğe nasıl yansımakta ve ne gibi tesirler icra etmektedir? Kısaca bir de buna bakalım:
    Her şeyden önce Hristiyanlığın Batı'da geçirdiği tecrübeye paralel olarak din hakkında söz söyleme yetkisini kitlelere yayma ve Kur'an'ı herkes için bir "başucu kitabı" haline dönüştürme çabaları, Kur'an'ı bütün kayıt ve şartlardan azade olarak anlayıp yorumlama ve dinin sâbiteleri hakkında bile uluorta konuşma yetkisini elinde bulundurduğuna inanan fertlerin zuhur etmesine yol açmıştır. Bu anlayış, Allah'ın indirdiği hükümler hakkında, Kur'ân'a "aracısız olarak" başvuran insan sayısınca yorum ve kanaatin ortalıkta dolaşması sonucunu doğurmuştur.
    Yüce Allah (c.c.)'ın, Kur'ân'da, Mü'minler için örnek olduğunu belirttiği ve pek çok âyette "kendisine itaat edilmesini", "emrine uyulmasını", "verdiği hükümlerin hiçbir sıkıntı duymadan kabul edilmesini" emir buyurduğu Hz. Peygamber ve O'nun mübarek Sünneti'nin, adeta hayatın dışına itilmek ve "Peygambersiz bir İslâm" oluşturulmak istenmesi de dikkati çeken bir diğer noktadır.
    Oysa Kur'ân ve Sünnet'in nasıl anlaşılması gerektiği konusunda, uygulamaları Modernistler tarafından her fırsatta referans olarak kullanılan Hz. Ömer (r.a.)'in bile[19] bu türlü bir yorum serbestisine taraftar olmak şöyle dursun, böyle bir anlayış karşısında en sert ve "katı" tedbirler almaktan geri durmadığını görüyoruz. O, müteşabih âyetleri diline dolayarak, her ortamda bu meseleyi gündeme getiren Subeyğ isimli Irak'lı birisini yara bere içinde kalana kadar hurma dalından yaptığı sopayla dövmüş, sonra yaraları iyileşince tekrar dövmüş ve bunu birkaç kez tekrarlamış, en sonunda da kendisini Irak'a sürgün ederek, orada bulunan Ebû Musa el-Eş'arî (r.a)'ye, onu insanlardan tecrit etmesini yazmıştır.[20]
    Gerek Hulefa-i Raşidun'un, gerekse ileri gelen diğer sahabe ile onlardan sonraki otoritelerin bu noktadaki tavırları hakkında temel Hadîs kaynaklarında ve ilgili diğer çalışmalarda bol miktarda örnek bulmak mümkün olduğu için burada bu noktayı daha fazla uzatarak ayrıntılandırmayı gereksiz görüyoruz...
    Yine bu yaklaşımın pratik yansımalarından bir başka örneği, şöyle bir paradoksta kendisini ortaya koymaktadır: Son zamanlarda Çağdaş Modernistler tarafından sık sık gündeme getirilen "dinler arası diyalog", "Ehl-i Kitab'ın da ebedî kurtuluşa ulaşacağı" gibi meseleler, yine Çağdaş Modernistler tarafından "Kur'ân merkezli bir hoşgörü" zemininde açıklanmakta ve Kur'anî bir tavır olarak takdim edilmektedir. (İhvan-ı Safa'nın görüşlerini hatırlayınız.) Oysa aynı çevreler, "gelenek"[21] söz konusu olduğunda birden bütün hoşgörülerini yitirmekte ve bu "amansız düşman" karşısında en hasmane tavrı sergilemektedirler.
    Bütün bunların toplumu getirdiği nokta, özellikle son yıllarda ülkemizde yoğun olarak yaşanan gelişmelerde de kendisini açıkça ifade ettiğini gördüğümüz bir muhasamadır. Toplumun değişik kesimlerinin karşı karşıya getirildiği bu dönemde, bir kesimin "Allah'ın emri" ve hatta "insan hakkı" ol­duğunu söyleyerek talep ettiği kimi hususlar, bir başka kesim tarafından "Gericilik", "Arap İslâmı" ve "Demokrasi istismarı" damgalarıyla bastırılmaya çalışılmaktadır. Ortada birden fazla İslâm dolaşmakta ve bu "İslâmlar", toplumumuzu, Hristiyan Batı'da yüzyıllardır varlığını etkin biçimde sürdüren mezhepler arası çatışmanın oluşturduğu kaos ortamına doğru sürüklemektedir. İslâm'ın Modernist yorumlarının bu oyunda başrol oynamadığını kim iddia edebilir?
    Örnek olarak zikrettiğimiz bu pratikler, toplumun, "din" mefhumunun –ihtiva ettiği bütün kurum ve kurallarıyla– belirsizleştiği, netliğini kaybettiği tehlikeli bir noktaya doğru çekilmeye çalışıldığını işaret etmektedir. Ne gariptir ki, insanları, hatta farklı etnisite ve coğrafyalara mensup insanları bir araya getiren, getirmesi gereken "din" olgusu, ne yazık ki en onmaz ihtilâf mekanizması olarak işlev görür hale getirilmiş bulunmaktadır.
    Yukarıda da değindiğimiz gibi, en temel sâbiteleri hakkında bile her zeminde uluorta yorumların yapıldığı bir kurum, artık insanları bir arada tutma işlevini nasıl yerine getirebilir?
    Son yıllarda gündeme sokulan ve hakkında pek çok şe­yin yazılıp söylendiğini müşahede ettiğimiz "Türk Müslümanlığı", "Arap-Emevî Müslümanlığı" gibi ayrımlar, dinin yerine getirmesi gereken fonksiyonun nasıl tam tersine döndürülmeye çalışıldığının en bariz örneğidir.[22]
    "İslâm" ile "Müslümanlık"ı birbirinden ayırmak mümkün müdür? Eğer "İslâm" olarak "orada öylece" duran, ama işin içine beşer unsurunun girmesiyle birlikte pratiğe farklı "Müslümanlıklar" olarak yansıması normal olan bir olgudan bahsediyorsak, bizi bir "ümmet" kıldığını söyleyen bu dinin, birlikteliğimizi nasıl sağlayacağı sorusuna da cevap verilmeli değil midir ve bu "Müslümanlıklar"dan hangisi ilahî iradeyi yansıtmaktadır?
    Burada temel bir tesbit yapmamız gerekiyor: "Türk Müslümanlığı" tabiri neyi anlatmaktadır? Bu tabirden, Türkler'in Müslümanlığı kabul edişinden itibaren tarih boyunca benimsenen İslâm anlayışını mı, yoksa günümüzde Türk Dünyası'nda gördüğümüz Müslümanlığı mı anlamalıyız?
    Eğer bunlardan ilki kastediliyorsa, Türkler'in tarih boyunca kabul ettiği ve uyguladığı İslâm anlayışının diğer kavimlerin İslâm anlayışından farklı olmadığı aşikârdır. Fars kökenli Ebû Hanîfe ile Arap kökenli iki talebesi Muhammed b. el-Hasan ile Ebû Yusuf'un, ya da Buhara'lı Muhammed b. İsmail el-Buhârî ile Benu Kuşeyr kabilesine mensup saf Arap Müslim b. Haccâc el-Kuşeyrî'nin, Müslümanlık anlayışı arasında bir fark bulunduğu söylenebilir mi?
    Eğer söz konusu ayrım, günümüz Türk Dünyası'nın İslâm anlayışını vurguluyorsa, Çin'den Balkanlar'a kadar geniş bir coğrafyayı kuşatmış bulunan Türk topluluklarından hangisinin İslâm anlayışıdır bu?
    Sonuç olarak geriye bir tek şık kalmaktadır: "Türk Müslümanlığı" tabiri ile anlatılmak istenen, aslında "Türkiye Cumhuriyeti Müslümanlığı"dır. Bu, doğrudan doğruya resmî ideolojinin öngördüğü "ahkâm ayetlerinin ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in uygulamaya yönelik Sünneti'nin artık geçersiz olduğuna inanan, din adına, sonradan ortaya çıkmış bir takım bid'atlerle amel etmeyi yeterli sayan, kalbi temiz, yaptığı hataları ve işlediği günahları bile iyi niyetle işleyen, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan, kendisine lütfen bahşedilenle yetinen, amelsiz, talepsiz tatlı su Müslümanı"dır.
    Eğer bu tesbit yanlış ise, Türk Müslümanlığı tezini ortaya atan ve savunan Çağdaş Modernistler'e buradan açık bir çağrıda bulunmak istiyoruz:
    Antep'li Bedruddin el-Aynî, Sivas'lı Kemaluddin İbnu'l-Humâm, Tokat'lı Mustafa Sabri Efendi, Düzce'li Muhammed Zâhid el-Kevserî, Elmalı'lı Muhammed Hamdi Yazır gibi alimlerin temsil ettiği Türk Müslümanlığı'nda buluşmaya ne dersiniz?
    [Ebubekir Sifil]
    --------------------------------------------------------------------------------
    DİPNOTLAR
    * Bu yazının aslı, Meltem Tv. tarafından 17-18 Ekim 1998 tarihleri arasında İstanbul'da düzenlenen "Dinî ve Millî Bütünlük Kurultayı"nda tebliğ olarak sunulmuş ve bilahare "Altınoluk" dergisinin 155, 156, 157. sayılarında (Ocak-Şubat-Mart 1999) genişletilmiş olarak (şimdiki haliyle) yayımlandıktan sonra "Çağdaş Dünyada İslamî Duruş" adlı çalışmamıza (11 vd.) alınmıştır.
    [1] Biyografisi için bkz. İbn Receb, "ez-Zeyl alâ Tabakâti'l-Hanâbile", IV, 366-70; İbn Hacer, "ed-Düreru'l-Kâmine", II, 154-7; İbnu'l-İmâd, "Şezerâtu'z-Zeheb", VIII, 71-3.
    [2] et-Tûfî, İmam en-Nevevî'nin "el-Erba'ûn"u üzerine yazdığı şerhte, "İslam'da zarar vermek ve zararla mukabele etmek yoktur" şeklindeki hadisi şerhederken bu konu üzerinde durmuştur. Bkz. "Kitâbu't-Ta'yîn fî Şerhi'l-Erba'în", 234-80.
    Burada, sözünü ettiğimiz hadisi şerhederken, önce Maslahat'ı –tıpkı bugün Modernistler'in değişik ifadeler kullanarak yaptıkları gibi Yüce Allah'ın kendi hakkı olarak öngördüğü maslahatlar –ki bunlar "İbadetler"dir– ve mahlukatın menfaatini öngördüğü maslahatlar –bunlar da âdât (muamelât)'dır– olarak ikiye ayırır. Müteakiben Maslahat ilkesinin, nass ve icma ile çeliştiği zaman bu iki delile takdim [tercih] edilmesini, Maslahat'ın bunları "devre dışı bırak­ması ve geçersiz kılması" olarak değil, bunları "tah­sis ve beyan etmesi" olarak anlamak gerektiğini belirtir; ardından da Maslahat'a niçin bu derecede itibar edilmesi gerektiği tezini Kitap, Sünnet, İcma ve akıl yürütme (Nazar) yoluyla, bunlardan çıkardığı delillerle temellendirmeye çalışır.
    Ancak ilerleyen sayfalarda İcma'ın hüccet olduğunu gösterdiği söylenen delilleri sıralar ve bunları çürütmeye çalışır ve bunu, İcma ilkesini kötülemek veya yıkmak için yapmadığını söyler.
    Ona göre ibadetler vb. konularda İcma'a riayet gereklidir. Bununla birlikte "İslâm'da zarar vermek ve zararla mukabele etmek yoktur" hadisinden çıkan "Maslahat'a riayet" prensibi, gerek ilke olarak ve gerekse dayanak olarak İcma'dan daha kuvvetlidir. O, İcma hakkında söylediği şeyleri de bunu ortaya koymak için yapmıştır!
    Daha sonra et-Tûfî, Sünnet'te de Maslahat'a riayet ve Maslahat sebebiyle nasslar'ın terki ilkesinin bulunduğunu birkaç örnek vererek ortaya koymaya ve –yukarıda işaret ettiğimiz– İbadât-Mu'amelât ayrımını temellendirmeye çalışır ve bu konuda ileri sürdüğü aklî delillerle tezini ispatlamaya gayret ederek bu konudaki sözlerini nihayetlendirir.
    et-Tûfî'nin, söz konusu hadis üzerinde dururken Maslahat hakkında söyle­diklerinin tam bir tercümesini ve bunların kritiğini ileride –inşâallah– kaleme alacağımız ayrıntılı bir çalışmaya bırakarak bu konuyu burada nokta­lıyoruz.
    Bu konuda kendisine yapılan itirazlar için bkz. Muhammed Zâhid el-Kevserî, "Makâlâtu'l-Kevserî", 331; Muhammed Ebu Zehra, "İmam Mâlik", 376.
    [3] Aslında aklın fonksiyonu ve yetkisinin sınırları konusunda –yaygın kanaatin aksine– Mu'tezile, aklın mutlak hakim ve belirleyici olduğunu benimseyen bir tavır sergilememiştir. Onlar da tıpkı Ehl-i Sünnet gibi mutlak hakimin Yüce Allah olduğunu söylemektedirler. Ancak onların Ehl-i Sünnet'ten ayrıldığı nokta şöyle özetlenebilir: Bir şeyin Şeriat tarafından emredilmiş ya da nehyedilmiş olması dikkate alınmaksızın, akıl bu şeyin ahkâmını ve iyi mi, yoksa kötü mü olduğunu bilebilir. Şeriat de aklın bu konudaki tesbitini tekit etmektedir. Bir diğer nokta da şudur: Mu'tezile, bir şeyin iyi mi yoksa kötü mü olduğu konusunda aklın ancak icmalî olarak hüküm verebileceğini, mesele hakkındaki tafsilî hükmün ise sem'î delille bilineceğini söyler. Bkz. Kadı Abdülcebbâr, "el-Muğnî", XV, 117.
    Yine Mu'tezilî alimlerden Ebu'l-Hüseyin el-Basrî de, eşya hakkındaki "ma'lu­mât"ı, yalnız akılla bilinenler, yalnız Şeriat ile bilinenler ve her ikisiyle bilinenler" şeklinde üçlü bir tasnife tabi tutarak ele alır. Onun, burada bizim için önemli olan bir tesbitine işaret etmekle yetineceğiz: "... Sadece Şeriat ile bili­nenlere gelince bunlar, hakkında aklî bir delil bulunmayıp, sem'î [vahyî] delil bulunan hususlardır; Şer'î maslahatlar ve mefsedetler gibi..." (Bkz. "el-Mu'temed", II, 327-9.)
    [4] "el-Muğnî", XV, 27-8.
    [5] Fazlur Rahman, "İslam", 307-8.
    [6] 2/el-Bakara, 216.
    [7] Hz. Ali (r.a.)'nin sözü ve bu şiir için bkz. el-Kevserî, "Makâlât", 115.
    [8] "Islamic Methodology in History", (Preface), 5.
    [9] "Resâilu İhvâni's-Safâ ve Hullâni'l-Vefâ", III, 483 vd.
    [10] İhvan-ı Safa'nın Allah ve alem hakkındaki görüşleri ile bu grup hakkında ülkemizde ve yurtdışında yapılmış çalışmaları muhtevi bibliyografya için bkz. Dr. Enver Uysal, "İhvân-ı Safe Felsefesinde Tanrı ve Alem", MÜİFV Yayınları, İstanbul-1998.
    [11] Fazlur Rahman, "Ana Konularıyla Kur'an", 190.
    [12] Fazlur Rahman'ın, "Allah'ın Elçisi ve Mesajı" adıyla tercüme edilen makaleleri, 34-5.
    [13] Mazheruddîn Sıddıkî, "Modern Reformist Thought In The Muslim World", 56.
    Bu kitap "İslam Dünyasında Modernist Düşünce" adıyla tercüme edilmiş ve Dergâh Yayınları tarafından yayımlanmıştır (İstanbul-1990).
    (Ubeydullah Sindî'ye ait olan bu düşünceler, Sıddıkî tarafından, Muhammed Server'in "Maulana Ubaidulla Sindhi Halat-e-Zindagi, Ta'limat aur Siyasi Afkar" adlı eserinden (98) alınmıştır.)
    [14] Dr. Tahsin Görgün, IV. Kur'ân Haftası Kur'an Sempozyumu'nda sunulan, "Kur'ân Kıssalarının Mahiyeti (Neliği) Üzerine" başlıklı tebliğinde bu k­onuda geniş bilgi vermektedir. Bkz. "Kur'ân Kıssalarının Anlam Ve Değeri", 19 vd.
    [15] Mesela Prof. Dr. Y. Nuri Öztürk, hırsızın elinin kesilmesini öngören 5/el-Mâide, 38 ayeti hakkında şunları söylemektedir:
    "Geleneksel kabul ve uygulamaların dışında Kur'an'ın beyanını esas alarak bakarsak şu sonuca varılabilir: El kesmenin icrasında kanatıp işaretleyerek bırakmakla, eli kesip atmak arasında bir tercihi, yaşanan zaman ve mekâna göre kamu otoritesi belirleyecektir. Bu iki şıktan birini tek yol olarak alıp her devre uygulamaya kalkmanın Kur'ân'ın ruhuna uygun olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Uygulamanın Asr-ı saadet'te bazı el kesme örnekleri sunması yine, o devre göre yapılmış bir yorumdur. Yorum ancak kendi zamanını bağlar." (Bkz. "Kur'an'daki İslam", 679-80.)
    [16] Fazlur Rahman'ın bu konulardaki görüşleri için bizim "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi" adlı çalışmamıza ikinci cildine bakılabilir.
    [17] Yaygın kanaatin aksine Hadislerin Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sağlığında yazıya geçirilmediği iddiası, Modern zamanların bir "keşfi" değildir. Bişr el-Merîsî (v. 218 veya 219. Biyografisi için bkz. el-Hatîbu'l-Bağdâdî, "Târîhu Bağdâd", VII, 61-70; ez-Zehebî, "Mîzânu'l-İ'tidâl", I, 322-3) de aynı iddiada bulunmuş, hatta Osman b. Sa'îd ed-Dârimî (v. 282. Bu zat, "Sünenu'd-Dârimî" adlı eserin sahibi meşhur Ebû Muhammad Abdullah b. Abdirrahman ed-Dârimî (v. 255) ile karıştırılmamalıdır), "Nakzu'd-Dârimî" diye bilinen ve "Reddu'l-İmâm ed-Dârimî Osmân b. Sa'îd alâ Bişr el-Merîsî el-Anîd" adıyla neşredilmiş bulunan (Beyrut-1358) kitabında (127) Bişr el-Merîsî'nin bu iddiasına özel bir bab ayırarak kendisine cevap vermiştir. Ancak Bişr el-Merîsî, hadislerin yazıya geçirilmeye başlandığı tarih olarak Hz. Osman (r.a.)'ın şehid edildiği dönemi göstermektedir.
    Burada bir noktaya dikkat çekmek yerinde olacaktır: Hadislerin gerek yazıya geçiriliş sürecinde, gerekse nakil bağlamında işin içine beşer unsuru girmiş olması dolayısıyla şüpheden ari olmadığını, dolayısıyla amele konu edilemeyeceklerini söyleyenler, bu yaklaşımlarına özellikle Hanefî usulcülerin, "haber-i vahid" kategorisine giren hadislerin ilim gerektirmediği yolundaki ifadelerini de dayanak olarak göstermektedirler. Oysa bunu söyleyen usulcüler –ki bunun da belli istisnaları vardır–, bu tür hadislerin –ilim gerektirmeseler bile– "amel" gerektirdiği noktasında görüş birliği içindedirler. Hatta Mu'tezile'ye mensup usulcüler bile bu konuda Modernistler'den daha makul bir çizgidedir. Onlar arasında, haber-i vahidlerin belli özellikleri haiz olanlarının ilim bildireceği görüşünde olanlar bile mevcuttur. Bkz. Kadı Abdülcebbâr, a.g.e., XV, 342 vd.
    [18] Mazheruddin Sıddıkî, a.g.e.; 108
    Dr. Halife Abdülhakîm'e ait olan bu sözler, Sıddıkî tarafından onun "Fikr-e-Iqbal" adlı kitabından (239) alınmıştır.
    [19] Bu konu hakkında detaylı bilgi ve tartışmalar için yukarıda zikrettiğimiz çalışmamıza bakılabilir.
    [20] ed-Dârimî, "es-Sünen", Mukaddime, 19.
    [21] "İslam geleneği" tabiri, tarihsel bir realite olarak bir ucunda Zahirîler'in, diğer ucunda Mu'tezile'nin yer aldığı oldukça geniş bir yelpazeyi anlatması gerekirken, ilgi çekici biçimde çoğunlukla sadece Ehl-i Sünnet kastedilerek kullanılmaktadır.
    [22]Böyle bir ayrım yapıldıktan sonra, "İslam tekdir, ama Müslümanlık birden fazla şekilde tezahür edebilir" türünden, en hafif tabiriyle "gülünç" yorumların dikkate alınmaya değer hiçbir tarafının bulunmadığını düşünüyoruz.
  • 281 syf.
    Yaşadığımız dünya bir engellenmeler dünyasıdır. Toplulukla beraber olabilmek için ölene kadar arzu, istek ve fikirlerimizi kısıtlama/gizleme yoluyla yaşarız. Toplum, en küçük birim olan aileden başlayarak "yusyuvarlak bir boşluğa sığabilmek için köşelerimizi törpüleyebilmek" adına çeşitli yöntemler geliştirmiştir. Bütünden kopulmaması için ödül-ceza sistemlerimiz her alanda mevcuttur.

    İsteklerin bastırılmasında en büyük güçlük cinsellik konusunda ortaya çıkmıştır. Çünkü çok güçlü bir doğal güdüdür ve başka yöne kanalize edilmesi diğer arzular kadar kolay değildir. Bu yüzden tarihsel süreçte diğer insancıl tutkulardan çok daha fazla mücadele edilmiştir. Ahlaki açıdan kötülük atfedilmesinden, sağlığa zararına kadar üzerinde sayısız spekülasyon yapılagelmiştir.

    (Bu bastırma ve yasaklama durumu bir tek cinsellik konusunda olsaydı bunu anlamakta zorlanabilirdik. Yönetenler için amaç insanın tüm isteklerinin kırılmasıdır. Hükmetme ve sömürmenin söz konusu olmadığı ilkel topluluklarda bireylerin isteklerinin kırılmasına da gerek kalmaz ve insanlar cinsel ilişkilerde suçluluk duygusuna kapılmadan yaşarlar.)

    Kitapta geçtiği şekliyle: "Sert ahlaki ilkelerin varlığı, öteden beri, temel yaşama gereksinimlerinin ve özellikle cinsel gereksinimlerin doyurulmadığını gösteren kanıt olagelmiştir. Doğal cinsel gereksinimlere kara çaldığı ya da yadsıdığı için, her türlü ahlaki düzenleme özü gereği cinsel yaşama karşıttır. Bütün ahlakçı görüşler yaşama karşıdır; özgür toplumun temel görevi, üyelerinin doğal gereksinimlerinin doyurulmasına olanak hazırlamaktır."

    Bu engellemelere rağmen kendi bireysel devrimini yaptığına inanan ve cinsel tabulari aştığını, cinselliğe fazla anlam yuklemedigini, bunun yemek-icmek kadar doğal olduğunu düşünen kişiler bile, bilinçli olarak cinselliği tercih etmeyen erkeklere gay - kadınlara ise frijit, aseksüel muamelesi yapmaktan ve bu insanları sonu nevrozla bitecek süreçle ilişkilendirmekten geri durmuyorlar. Oysaki kişiler sonuçlarını ve zararlarını göze alıyorlarsa onları doyum veren bir cinsel ilişkiye zorlayamayız. "Bir kimse, sinir hastalığına tutulma, işini ve mutluluğunu köstekleme pahasına perhizde yaşamak istiyorsa, yaşasın! Ama öbür insanlar da düzenli ve doyurucu bir cinsel yaşama kavuşmayı deneyebilsinler!"
    Cinsel devrim ise konu üzerinde dayatılan her türden fikrin özgürlüklere ket vurmasından yola çıkar. Erkeğe tavşan gibi sevişecek ortam sunmak değildir amaç. Kadının meta olmaktan çıkarılması, bireyliğinin kabul edilmesi, kimin kiminle nerede ve ne zaman seks yapacagina(ve hatta yapmayacağına) karışılmaması ve farklı cinsel tercihlerin yadırganmamasını kapsar.

    Modern insan özgürlüğünu ilmek ilmek dokumak zorunda. Fransızların güzel bir sözü vardir: her sey avantajinin dezavantajini, dezavantajinin avantajini tasir." Baudlrillad da Kötülüğün Şeffaflığı'nda bu dezavantajdan bahseder:
    "Her devrimin tuhaf sonucudur bu: belirsizlik, sıkıntı ve bulanıklık devrimle başlar. Orji bir kez bitmeye görsün, özgürleşme, herkesi kendi cinsiyetinin ve cinsel kimliğinin arayışıyla baş başa bırakır: göstergelerin dolaşımı ve hazların çeşitliliğinden dolayı bu arayışa bulunacak cevap ihtimali giderek azalmaktadır."

    Farklı tercih veya arzulardan dolayı duyulan utanç büyük sorunlara sebep oluyor. Yapılan bir araştırmada üniversite öğrencilerinden "kızlı-erkekli" bir çoğunlukta tecavüz fantezisi olduğu ortaya çıkmış. Kimse kendini tecavüzle ilişkilendirmek istemez ancak dile gelmeyince yok olmuş olmuyor bu arzular. Bildiğimiz kadarıyla Avrupa'da insanlar pedofili, zoofili vs türünden eğilimleri olduğunu biliyor ve tedavisiyle beraber normal hayatına devam ediyor. Bizimki gibi benliğini bulamamış ve yalpalayan toplumlarda ise pedofili, zoofili gibi yıkıcı eylemlere çok ses çıkmaz ve geçiştirilirken; standart bir kadın-erkek cinselliği, insanların sosyal hayatını bitirecek seviyeye geliyor. Normal olan anormal, anormal olan da normal olmuş durumda.

    Kendimizi kabullenmekten bahsediyorum çünkü kabullenmedikçe dikkatimizi daha çok çekmesine sebep oluyoruz. Ayrıca savaş verdigimiz ve oldugumuz gibi davranmaktan kacinmak zorunda olduğumuz bir sürü durumun içerisindeyiz zaten medeniyette. Bir de benliğe savaş açmak kazanamayacagimiz yıkıcı bir sürece girmemiz demektir. Prosut'a göre arzularımızın tatmin edilmesini pek önemsememek, hatalı bir düşünce olsa gerektir; çünkü bir arzumuzun gerçekleşemeyece­ğini düşündüğümüz anda, onu tekrar önemseriz; ancak gerçekleşeceğinden kesinlikle emin olduğumuz zaman, peşinden koşulmaya pek de değmediğine hükmederiz. Yasakların cazibesi işte bundan gelir.

    Sadizme ismini veren ve cinsel hayatı oldukça sansasyonel olan Sade'in karısına yazdığı mektuptaki suçluluk duygusu dikkat çekicidir. "Şehvet düşkünüyüm ama kalbim temiz" minvalinde bir mektup. Oldukça tanıdık. Cinselliğini yaşayan insan bundan suçluluk duymaktan kendini alamıyor. Diğer insanların hakkımızdaki fikirleri olmasa yine de iç dunyamizdaki fantezilerden utanır mıydık? Kimseye zarar vermedigimiz halde üstelik, ahlak zafiyeti içinde oldugumuz düşünür muyduk? .
    Schopenhauer şunu söyler: "bir kişi, ne istiyorsa yapabilir fakat ne isteyeceğini isteyemez". Benim asıl karşı çıktığım, arzularla ilişkilendirilen utançtır. Çoğu ailenin yıkılmasında, ilişkilerin bitmesinde bu utanç duygusunun yarattığı gizlilik ve gerilim hali yatıyor.

    Günümüz toplumu her konuda olduğu gibi cinsellik alanında da yanlışların içinde. Bir tarafta popüler kültüre kurban gitmiş hedonist cinsellik, diğer tarafta insandan alınıp apayrı bir yerde konumlandırılan yasaklanmış cinsellik. Bastırılan ve yasaklanan cinsellik de insanları mutlu edemiyor, serbest ve özgür bırakılan cinsellik de. Cinselliğin kişilerin inisiyatifince yaşanması bir özgürlüktür ancak özgürleşmeyi sağlamaz. Özgürleştirmeyen özgürlüklerdendir. Çünkü insanların olaya bakışları yanlış. Karşı cinsi bir rakip, düşman ve en önemlisi bir yabancı gibi görüp, ona yararlanılması gereken bir nesne gözüyle bakıyoruz. Tıpkı doğaya ve hayata yaptığımız gibi. Ne insan, ne de onun cinselliği bir mal, bir meta ve bir tüketim aracı değildir. Ona sahip olunamaz ve o elde edilemez. Rollo May'in modern topluma dair tespiti bu durumdan bahseder: "Otantik yakınlık için gereken cesaretin kamçılanmasına engel olmak için günümüzün yaygın bir pratiği sorunu gövdeye kaydırma, onu basit bir fiziksel cesaret haline getirmektir. toplumumuzda fiziksel soyunma, ruhsal ya da tinsel soyunmadan daha kolay. gövdemizi paylaşmak, daha kişisel olduğu hissedilen ve paylaşılmasının bizi daha zedelenebilir kıldığını denediğimiz fantezilerimizi, umutlarımızı, korkularımızı ve arzularımızı paylaşmaktan daha kolay. tuhaf nedenlerle en önem taşıyan şeyleri paylaşmakta utangacız. böylece insanlar, bir ilişkinin daha 'tehlikeli' olan yapısından kurtulmak için hemen yatağa atlayarak kısa-devre yapıyorlar. ne de olsa gövde bir nesnedir ona mekanik davranılabilir."

    Toplumun en büyük sorunlarından biri "bastırılmış cinsellik" değil, "yanlış bastırılmış cinselliktir". Cinsellik kurallar ve din gibi şeylerle değil, bilinçle bastırılmalıdır(daha doğrusu yönlendirilmelidir) cinselliğini hiç bastırmayan toplum, ilkel kalmaya mahkumdur. Cinsel uyarımın biyolojik yapımızın derinliğinden olanca doğallığıyla ortaya çıktığını kabul etsek de, doyuma ulaşmak için yalnız eş aramayı değil, eşin onayını, cinsel eylemin gerçekleşmesinin maddi koşullarını da içerir o. Yani cinsel uyarımın doyumunu zorunlu olarak erteleten, geciktiren bazı toplumsal kültürel dış dolayımlar vardır cinsel birleşme için. Bu gizli gizli bekleyiş evresinin süresi, yalnızca bireysel olmayıp tüm insan türünü ilgilendirir. İlkel erkek bile avının üstüne atlayan bir hayvan gibi atlamıyordu kadının üstüne; kadının onayını bekliyordu. Bu onay, zamanın toplumsal ve kültürel koşullarına bağlı olup psikolojik, görel olarak karmaşık bir ilişkiler ağı barındırıyordu içinde.”

    Günümüzde de toplumsal normları, onay mekanizmasını, birey ve toplum kavramlarının sınır ve güçlerini kökten değiştirmediğin sürece birey bazında yapılacak cinsel devrim de devrimci cinsel söylemler de kişiyi yormaktan başka bir işe yaramıyor. Çünkü cinsellik teoride en az iki kişiyi kapsasa bile pratikte o iki kişinin de sosyal çevresinin etkisi göz önünde bulundurulğunda bireysel özgürlük duygusuna ulaşabilmek pek bir şey ifade etmiyor ve hatta kişiyi, özgürlüğünü yaşayamayacağı bir hapishaneye mecbur bırakmak suretiyle iç gerilimini arttırıyor. "Cinsel yönden hasta toplumumuz cinsel sağlığın düzeltilmesi girişimine katkıda bulunmaya yanaşmadığından, bedensel boşalma gücünün yeniden kazandırılması çalışmaları bin türlü aşılmaz engelle karşılaşır: ilk engel, hastanın, iyileşmeye yüz tuttuğu zaman rastlayabileceği cinsel yönden sağlıklı kişilerin sayısının sınırlı oluşudur; ardından da, zorlayıcı cinsel ahlakın getirdiği türlü sınırlandırmalar gelir. Cinsel yönden sağlığa kavuşan kişi, sağlıklı ve doğal cinsel yaşamının gelişmesini önleyen bütün şu toplumsal kurum ve durumlar karşısında, bilinçsiz ikiyüzlülüğü bir yana bırakıp bilinçle ikiyüzlü olmak zorunda kalacaktır. Kimileriyse, yakın çevrelerini, şimdiki toplumsal düzenin sınırlayıcı etkisini önemsiz kılacak biçimde değiştirebilme yeteneklerini geliştirirler."

    Kaldı ki bu tür devrimci çıkışlar her zaman toplumu düzeltelim, dünya daha iyi bir yer haline gelsin gayesiyle olmuyor. Aksine, çağımızın en büyük eğilimlerinden biriyle, kimlik ve ego odaklılıkla ilgili oluyor genelde. Farklı olmak isteyen birey, kendisini topluma meydan okuyan, herhangi bir konuda meydan okuyucu şeklinde konumlayarak kendi algılanmak istediği kimliğinin altını çiziyor. Buradan duyduğu tatmin de genelde toplumdan ayrışmış olmak, daha zeki ya da daha cesur olmak gibi öz kabullerle ilintili.

    Konuyla ilgili Christopher Ryan'ın Cinsel Hepçiller Miyiz? konuşmasının sonundan:
    "Umudum o ki, daha doğru, güncellenmiş bir insan cinselliği anlayışı, bizi kendimize ve birbirimize karşı daha toleranslı olmaya, alışıldık olmayan ilişki biçimlerine daha saygılı olmaya götürecek, hemcins evliliği ya da çoklu birliktelikler gibi ve sonunda, erkeklerin kadınların cinsel davranışını takip ve kontrol etmek gibi içkin ve içgüdüsel bir hakkı olduğu düşüncesini çöpe atacağız. Ve dolaptan çıkması gerekenlerin sadece eşcinseller olmadığını göreceğiz. hepimizin içinden çıkmamız gereken dolapları var. Değil mi? Ve o dolaplardan çıktığımızda kavgamızın birbirimizle olmadığını fark edeceğiz. Kavgamız; arzuyu mülk haklarıyla bir araya getiren, anlayış ve empati yerine utanç ve kafa karışıklığı yaratan, tarihi geçmiş, viktoryen bir insan cinselliği anlayışıyla. Mars ve Venüs'ün ötesine geçme zamanı geldi çünkü gerçek şudur ki erkekler Afrika'dandır ve kadınlar da Afrika'dandır"
  • 312 syf.
    ·3 günde
    GİRİŞ

    Öncelikle kitabı okumayı düşünenler için birkaç tavsiyede bulunup daha sonra yazara ve kitaba dair fikirlerimi dile getireceğim. Eğer hiç “modernizm” konusu üzerine okuma yapmadıysanız ve sosyoloji ve felsefe konusunda bi birikiminiz olduğuna inanmıyorsanız yanlış kitaba bakıyorsunuz şu anda. Başlangıç kitabı olarak tavsiye edildiyse durum daha vahim. Peki ille Bauman diyorsanız bu kitabından önce “ Akışkan Modern Dünyadan 44 Mektup” ve “Modernite, Kapitalizm, Sosyalizm” kitaplarını sırasıyla okumanızı tavsiye ederim. Neden sonra okunması gerektiği noktasına gelirsek “Akışkan Modernite “ kitabı bir başlangıç kitabından çok bir sonuç kitabıdır. Başka bir ifade ile akademi camiasına yazılmış dersek hata etmiş olmayız. Kitabımız geneli itibariyle başta sosyologlar ve felsefeciler olmak üzere dünyanın “modernizm” kavramına bakış açısını sunuyor. Bolca isme ve kavrama aşina olmanız gerekli amacınız maximum faydayı sağlamaksa. En basitinden Gramsci, Simmel, Cooley, Marx, Tönnies, Weber… bilip bunların terminolojisine kısmen hakim olmanız gerekir. Sonuç kitabı olduğundan dolayı da kavramların çoğunu bildiğinizi varsayıyor Bauman. Bundan yola çıkarakta bu sosyologlar ve felsefeciler üzerinden kendi fikirlerini inşa ediyor. Yok ben okuyacağım diyorsanız yine fayda sağlarsınız ama minimum seviyede olacağına emin olabilirsiniz.

    BAUMAN, MODERNİZM VE POSTMODERNİZM

    Anthony Giddens’ın deyimiyle Bauman postmodernizmin teorisyendir. Lakin Bauman’ı postmodernizme hapsetmek ona yapılacak büyük bir haksızlık olacaktır. O “modernizm” kavramını her basamağıyla ifade eden ak saçlı dedemizdir.

    Bauman ilgilendiği temel konuların başında “modernizm” ve “postmodernizm” kavramları gelmektedir. Modern düşüncenin dünyanın değiştirebileceği fikriyle birlikte doğduğunu ileri süren Bauman toplumsal ve psişik anlamda modernlik ayrımına gider. Toplumsal anlamda modernlik standartlar, umut ve suçlulukla ilgilidir. Psişik anlamda modernlik ise kimlikle, henüz burada olmayan, bir ödev bir misyon ve bir sorumluluk olan varlık gerçeğiyle ilgilidir. Bauman’a göre modernite kontrol etme, düzenleme, sınıflandırma düşüncesine takılmıştır. Modernlik farklılığı bir suç daha doğrusu büyük bir suç olarak görür. Postmodern durum toplumu ayartılan mutlulular ve bastırılan mutsuzlar olarak ikiye ayırır. Kabataslak bir ayrımda bulunursak modern birey üretici, asker zihniyetli, disiplinli, yalnız başına olamayan ve başlıca doğruluk modeli sağlık olan bir profil sergiler. Postmodern bireye baktığımızda ise tüketici, yaratıcı, kendilerini dengeleme eğiliminde olan ( birey ve toplum perspektifinde ) ve başlıca doğruluk modeli sağlık değil uygunluk ( fit olmak ) kavramı olan bir profil sergiler.

    Bauman bazı konulara dair fikirlerine dair şu videoları izleyeblirsiniz.

    https://www.youtube.com/watch?v=5_j2jstuzg0
    https://www.youtube.com/watch?v=7WB3wDUyzyY
    https://www.youtube.com/watch?v=L3yx4aefnSM
    https://www.youtube.com/watch?v=OGhgk1pLgxo

    Bundan sonra kitaptaki bazı konulara dair fikirlerime yer vereceğim.

    SORU-CEVAP FASLI

    S -) “ Akışkan Modernite ” deki “akışkan” kavramı neyi ifade etmektedir?
    Bauman moderniteye bir süreç olarak yaklaşmış ve bunun içinde akışkan modernite diye nitelemiştir. Yazarın söylemiyle aslında modernite her dönem yeni bir şekil almaktadır ve bu söylem geç modernite, ileri modernite, postmodernite…gibi kavramlarla ifade edilmektedir. Bunları hepsini tek kavramla “akışkan modernite” ile ifade etmektedir.

    S - ) Modernizmin bir sonu var mı?
    Modernizmin bir sonu olduğu düşüncesinde değilim genel çerçevede sürekli olarak kendini revize eden bir modernite seyri izlemekteyiz.

    S - ) Değişimi ilerlemeyle eş tutmak doğru mudur?
    Çin’de insanlar birbirine eskiden “ Tanrı seni değişimle sınasın. “ derlermiş . Çünkü değişim beklenilmeyen şeylerle karşılaşmanızı sağlar ve belirsizlik yaratır. Belirsizlik ise korkular yumağıdır. Oysaki Aydınlanma Çağıyla beraber Avrupa değişimin korkulan bir şey olmadığını ve değişim olmadan ilerlemenin olmayacağını deneyimlemiştir. Genel olarak değişimi ilerlemeyle eş tutmak doğru olacaktır.

    S - ) Modernleşme ulusların egemenliğini zedeler mi?
    Modernleşen dünya 1950’lerdeki merkez-çevre kuramından sıyrılıp ulusların karşılıklı birbirine bağımlı olması noktasına gelmiştir. Bunun en güzel örneği “ ekonomik“ yapıdır. Herhangi bir ülkede gerçekleşen olaylar bütün dünya ekonomisini etkisi altına almaktadır. Şunu da eklemek gerekir devletlerin bağımlı olması veya etki alanları sahip oldukları siyasi, ekonomi…güçlerln doğrultusu şeklinde gerçkleşmektedir.

    S - ) Marx altyapı ve üstyapı kuramı günümüzde hala güncelliğini koruyor mu?
    Marx’ın altyapı olarak ifade ettiği ekonomi günümüzde üstyapıyı etkilemeye devam etmektedir. Lakin altyapının üstyapıyı etkilemesiyle beraber karşılıklı olarak etkileşim sürecine geçtiğini ifade etmek gerekir.

    S - ) İnsanoğlunun kendi yarattığı sınırlar ve engeller nelerdir?
    Bu sınırların başında devlet sınırları gelmektedir ne kadar bir özgürlüğünden faregat edip belirlilik seçeneği ile kendini güvene aldığını düşünsede yapılan aslında bir avuç elitisti memnun etmekten ötesi değildir. Sınırlar insanları biribirinden ayıran, ötekileştiren ve ayrıştıran bir süreç izlemektedir. Dikkat ederseniz önce sınırlar çizilir sonra insanlar ayrıştırır, kutuplaştırır ve düşman yaratırsınız. Devlet sınırlarından sonra yasalar, gelenekler, töreler, kültür… insanın kendisinin yarattığı nesneler olmasına rağmen günümüzde birey bunların nesnesi ve boyunduruluğu altına girmiştir.

    S - ) Muhalefetler neden bu kadar güçsüz?
    En büyük sebebi aslında iktidarların muhalefeti küçük parçalar halinde bölmesidir. Muhalefetin gücünü parçalara ayırarak kendi gücünü arttırmadan baskı kurma yolunu seçmektedir egemen sınıf.

    S - ) İnsan neden bütün hataları kendinde bulma eğilimiyle yetiştiriliyor?
    En önemli sebebi bireyin kendini pasifize etmesi gerektiği düşüncesidir. Çünkü sistemler mükemmeldir insan ise hata yapabilir fikridir oysaki sistemler kağıt üstünde ne kadar mükemmel olursa olsun içinde insan varsa o da hata verecektir. Hatanın sistemde olduğunu farkeden birey tehlikeli ve ortadan kaldırılması gereken bireyler kategorisine dahildir. Talep etme gücüne sahip bireyler istenmez sistemler tarafından.

    S - ) Uluslara korku gerekli midir?
    Korku olmazsa olmazlardandır devletler için. Yoksa düşman göstermeden egemen sınıf kitleleri devlete olan aidiyetini besleyemez. En kolay aidiyeti yeniden canlandırma yöntemi ise düşman göstermektir.

    S - ) “Gönüllü Kölelik” nedir?
    Gönüllü Kölelik bireylerin zincirlerine daha sıkı sarılmasıdır. Köleliğinin dahi farkında olmayan bireylerin kendilerini büyük patron kurgusuna kaptırmasıdır.

    S - ) Günümüzde “ Homoeconomicus” nasıl bir tavır sergilemektedir?
    Ekonomide “ Homoeconomicus” kendi çıkarları odaklı düşünen bencil varlık demektir. Modernite döneminde seçeneklerin kıtlığı altında ezilen homoeconomicus postmodernite döneminde seçeneklerin fazlalığı altında ezilmektedir. Bunun yanısıra kullanmayacağı bir çok nesneyi sahiplenme tavrı göstermekte ve bunlarla çevrelenmektedir.

    S - ) Birey özgürlüğe kavuşma yolunu toplum yoluyla mı yoksa birey yolu ile mi gerçekleşeceğini düşünür?
    Birey toplumsal bir varlık olduğundan dolayı özgürlüğü ilk olarak toplum aracılığyla kazanma yolunu seçer. Eğer toplum aracılıyla ulaşamazsa aidiyetini zayıflamasıyla beraber bireysel özgürlük yollarını seçecektir.

    S - ) Birey yaşamında bir rol model belirlemesi gerekir mi?
    Bir model belirlemek önemlidir. Önünüzü görmeniz sağlar lakin bu modele bağımlı olmamak gerekir. Yoksa model sizin için bir otorite figürü halini alması kaçınılmazdır. Bu da sizi her konuda kısıtlar ve kendiniz olmanıza engel olur.

    S - ) Günümüzde tapınak kavramına nasıl yaklaşıyorsunuz?
    Günümüzde dini tapınakları yerini tüketim tapınakları yani alışveriş mağazaları almıştır. Burada mağazaları gezerek tavaf etme sorumluluklarını yerine getiren mağaza hacılarıyla karşı karşıya kalıyoruz. Küçük hazlar bireylerin ağzına bir parmak bal çalmaktan öte bir şey olmamasına karşın mağaza hacıları bu sistemin birer ateşli sempatizanı haline gelmiştir.

    S - ) İhtiyaçlara nasıl yaklaşıyorsunuz?
    İhtiyaçlar kavramının içeriği gün geçtikçe değişmekte ve kendini revize etmektedir. Hala asgari ihtiyaçların aynı kaldığı coğrafyalar yok değildir. Cep telefonu asgari bir ihtiyaç olarak değerlendirilmekte oysaki daha ömrü 20 yıl değildir. İhtiyaçlar bireylerin statüsü,sosyo kültürel seviye, mülkiyet…gibi birçok parametre tarafından belirlenmektedir. Günümüzde ihtiyaçlar genelde yapay, zoraki olmayan ve ikincil ihtiyaçlardır.

    S - ) “ Sağlıklı olmak ve fit olmak “ kavramları hakkında ne düşünüyorsunuz?
    Sağlıklı olmak biyolojik ve ruhsal bir ifadedir. Bir rahatsızlığınızın ve hastalığınızın olmaması anlamına gelmektedir. Fit olmak ise genel olarak fiziksel bir görünüme denk gelir. Fiziksel bazı kıstasları sağlamanız yeterlidir. Fit olan birinin sağlıklı olmama ihtimali vardır, önemli olan ölçütlerdir.

    S - ) Özgürlüğümüzü veya kişiliğimizi nesneler ve roller üzerinden değerlendirmek doğru mudur?
    Postmodern toplumda bireyler kendilerini rolleri ve sahip oldukları üzerinden tanımlar. Oysaki bu iki kavramda gelip geçici ve kaybedilmesi muhtemel şeylerdir. Onun için kişilik ve özgürlük kavramları roller ve nesnelerden bağımsız olması gerekir. Hele ki kişilik sizi siz yapan bir kavramdır.

    S - ) “Oy” ve “ Para” kavramları günümüzde aynı noktada nasıl birleşiyor?
    Yeni ekonomik sistemde para ve oy birdir. Yani yaptığınız alışverişlerde bir nevi olduğunuz mağazaya,markaya oy atmış oluyorsunuz. X markadan alışveriş yapan biri bu firmayı iktidara taşımaya çalışıyordur.

    S - ) Akışkan modernitede aidiyet kavramına nasıl bakıyorsunuz?
    Akışkan tarihi süreçte aidiyetleriniz çoğu zaman sizi yanıltır. Çünkü elit sınıfların oluşturduğu kurgulara hapsolmuşsunuzdur. Kendi grubunuzdaki bireyleri bağımsız, farklı, özgür değerlendiriken karşı tarafı bunun tam tersi kavramlarla tanımlarsınız. Bu ayrım çoğu zamanda sizi uçuruma sürükler. Aidiyet duygusu modernizm ve postmodernizm arasındaki geçiş dönemlerinde güç kazanmıştır. Simmel, Cooley, Tönnies… ifade ve gruplamaları buna dairdir.

    S - ) “ Yer olmayan yer” neye karşılık gelmektedir?
    Mekan ve zaman kavramını minimize ettiğimiz yerleri ifade eder. Bir nevi aidiyet duygusundan sıyrıldığımız yerlerdir diyebiliriz. Bu yerlere otogar, havaalanı, otel odaları, toplu taşıma araçları… gibi yerleri örnek verebiliriz.

    S - ) Emek ve bedenin ayrışması nelere gebedir?
    Artık teknolojik gelişmeler ve beşeri sermayenin öne çıkmasıyla beraber emek ve beden birbirinden ayrışmıştır. Biribirine çok uzak olan coğrafyalardan birinden diğerine iletişim aracı vasıtasıyla emeğinizi pazarlayıp satabiliyorsunuz. İşgücü piyasası bakımından küreselleşen dünyada emek piyasasında maliyetlerin düşmesine sebep olacaktır. Ücretlerin düşmesi işveren lehine işgücü sahibinin ise aleyhine bir durumdur.

    S - ) Postmodern dönemde siyaset alanında bireyin pasif olduğu düşüncesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
    1900’lü yıllarda meşhur olan soru “Ne yapmalı?” ifadesiydi. Buna odaklı düşünen ve cevap arayan bireyler mevcuttu. Cevaplarda genel olarak ideolojilere karşılık geliyordu. Günümüzde sorulan soru ise “ Kimin yapacağı?” ifadesidir. Çünkü insanlar artık herşeyin farkında olmasına rağmen bu sefer sorumluluk bilincinden sürekli bir kaçış izleme ve sorumluluğu karşı tarafa yükleme eğilimi izlemektedir.
  • 181 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Kitabın önsözünde verilen tarihe göre Haziran 1983 yılında bu yazının kaleme alındığını anlıyoruz. O dönemden bu döneme halen devam etmesi yazarın büyük başarısı olup bu 35 yıllık süreçte bir şeyin değişmemiş olması da yazarın seviyesini arttırdığı kadar sektörü de negatif yönde etkilemektedir kanımca. (Burada belirtilen sektör toplum ve insan gelişimidir) Spoiler olması muhtemel çünkü bölümlerin tanıtımını yapacağız. Ayrıca İstanbul’da bir Üniversite’de bu bir ders konusu olduğundan dolayı oradaki arkadaşlara da hem şimdi hem gelecekte faydası olacaktır.
    Birey ve Toplum: İnsanların nasıl bir araya geldikleri değerlendiriliyor. Bunun yanında ilk savaşların akla gelenin aksine kalabalık değil de birkaç kişinin oluşturduğu grupların arasında yaşanıldığına ve ilk kabilelere değiniliyor. Günümüze kadar ki insanların ve insanlığın gelişimi, kültürü, teknoloji ve uzay bilimine kadar geliyoruz. En önemlisi de Türk toplumu ve şehir-köy ikilemine değinip bu bölümü sonlandırıyoruz. Hemen ardından da bireyin en önemli yapıtaşı olan Aile konusuna giriyoruz.
    Ana-Baba ve Çocuk: Bebeklikten başlayarak gelişen insanın kendine duyacağı güvenin ne olabileceğini konuşuluyor. Çocuğun doğumu ile ilgili durumlar ve çocuk bekleniyor mu beklenmiyor mu buna verilen tepkiler toplumsal yönden tüm dünya üzerinden işlenmiş. Oldukça dikkat çekici. Ayrıca sadece çocuk değil anne ve babanın çocuğuna yansıttıkları da konu edilmiş. Öyle ki Çağdaş Evlilik ve Geleneksel Evlilik arasındaki farkın bile bir sıkıntı olabileceğine değinilmiş.
    İnsanlardan Korkmak: Korkunun sadece akıllara gelen anlamı değil aynı zaman da bir psikolojik bunalımla da gelebileceği düşüncesi; özellikle yalnızken suçluluk, değersizlik ve kimse beni istemiyor düşüncesinin ağır basmasıyla oluşacak sorunlar işleniyor. O reddetmeden ben reddedeyim kaygısı ile yalnız kalan insanlara da bir vurgu yapılmış ve kişinin kendi psikolojik iç dünyasına yönelik tahliller yapılmış.
    Öfke ve Düşmanlık: Genel anlamıyla zaten öfkeli birinin buna gerekçe aramasına bağlı olarak yapabileceği gibi, hakkı olanı alamamak ve önem verdiği birinden beklediği karşılığı görememek de bunun en büyük etkenleri arasında sayılmış. Keder, karamsarlık ve nihayetinde depresyon da bu konunun en can alıcı yeri. Son olarak da bu yolun sonu olan 'İntihar' konusu işleniyor.
    Değersizlik Duygusu: Bu sadece bir bölüm olarak değil his olarak alınması gereken bir konudur kanımca. İnsanlar özellikle dönemimizde kendisini oldukça değersiz ve yalnız hissediyor. Kendine değer vermeyenin başkasına da bir değer veremeyeceği üzerinden başlayan bu yaklaşım oldukça sert ve bir o kadar da akılcı ilerliyor desek yeridir. Özellikle kendi değersizlik duygularına sahip olan birinin her yerde üstün olma çabasında olduğu da belirtiliyor.
    Kaygı: Çok karıştırılan korku ve kaygı duygusunun yapısal farkına değiniliyor. "Korku, herkes tarafından tehlikeli olarak kabul edilen bir duruma karşı yaşandığı halde; Kaygı, kişinin kendisinin ürettiği bir duygudur ve bu duygunun nedeni çoğu insana saçma görünür" şeklinde tanımlanmıştır. Burada temel olarak 'Çaresizlik' konu edinilmiş ve yaşanan olumsuzlukların temeline bu konu işlenmiş.
    Sorumluluktan Kaçış: Sorumluluk denilince akla gelen -aile, iş, arkadaş- kavramının arasında kişinin 'Kendine karşı sorumlulukları' çok fazla konu alınmıyor ve bunun nedenleri anlatılmaya çalışıyor. İnsanın bunların yanında gün içi kendini yorgun hissetmesi ve akşam bundan iz kalmadığı halde söylenmesi de bu durumun en etkili örneklerinden biri olarak verilmiş.
    Yalnızlık: Üzerinde en çok durulan konulardan birisi. Bir insan ve psikolojisi için oldukça önemli ve etkili bir durum. Yaşanılan bu sıkıntı insanın kendi canına kıymasına kadar gideceği için çok tehlikeli olmasından ve yalnızlık için olabilecek çarelerden bahsediliyor. Bunun yanı sıra bir özseverlik var ki hayatta tamamen bencillik alanında bir yaklaşım olarak göze çarpıyor yve bencil insanların topluma ne kadar zarar verdiklerini anlatıyor. Bu bölüm benim açımdan ayrı olarak basılıp yayınlanması gereken bir bölümdü.
    Ortak Yaşam İlişkisi: Bu ilişkide bireylerin bir arada olma ilişkileri üzerinden sadece aşk değil arkadaşlık ilişkisi kurmaları ve bunun çeşitleri hakkında bilgileniyoruz. Teğet ve Yapışık ilişkilerden bahsediliyor ve duruma göre hangisinde ne tür şartlar yaşanılacağına değiniliyor. Özellikle yapışık ilişkilerde sorunlar üzerinde isminden de anlaşılacağı üzere fazlaca duruluyor. Şaşırtıcı olarak bu bölümde kadınlara değiniyoruz. Kadın ve erkek arasındaki çatışma, belirsizlik ve çapkınlık ayrıca çapkınlığın erkeklere özgü değil kadınlarla da olduğu ve daha az yansıtıldığı işleniyor. Ayrıca bu ortak yaşam da cinsellik ve cinsel birleşmenin önemi ve yaşandığı durumlar da detaylıca anlatılıyor. Özellikle çiftlerin bu birlikteliklerinden beklentiler detaylandırılıyor.
    Nevrotik Kısırdöngü: Yazarın da söylediği üzere bu bölümde nevrotik döngü içinde sürüklenen kişilerin tanıtılması amaçlanıyor. Bu insanların çok fazla kapasitesini kullanamadığı, siyah ve beyaz üzerinden düşünebilecekleri bir yargıya sahip olduklarından bahsedilmiş.
    Yaşam ve Ölüm: Adından da anlaşılacağı üzere bir doğum anından ölüm anına kadar insanın insanlığa faydalarını ve toplum içindeki durumuna değiniliyor. Marjinallik de bir diğer dikkat çeken kavram. Yazarın en güzel anlattığı kısım da burada; kaç yılı geride bıraktığını düşünen insanın kaç yılı kaldığını hesaplama devrine geçişini çok güzel anlatıyor yazarımız. Yazarımız finalde seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler diyerek aslında bu başlığı en güzel şekilde tanımlıyordu.
    Kendini Yaşamak: Daha iyi yaşamak, kendi kendini geliştirebilmek yani özünde bir kişisel gelişim sunuluyor. Eskiden insanların yaşadıklarını dile getirmemesi, şimdi ise bunun özel olarak veya toplumsal olarak tartışıldığı bir devrin içinde olduğu belirtiliyor.
    Epilog: Yazarın son sözlerini ve yazımının temel amaç ve nedenlerini işlediği bölüm. Bilim insanlarının gözünden toplum yaşayışına ve insanlara değinildiğini görüyoruz. Yazarın 'Varoluş Psikolojisi' etkisinde olduğu ve psikanalisttik kökenli kuramlardan fazlasıyla etkilendiğini belirtiyor. Kitabımız oldukça güzel tamamlanmış. Yazarımızın ellerine sağlık demeden geçemeyeceğim. Şuan bile güncel konulara değinmiş.
    *Ayrıca kendisi ‘Psikanalitik’ yazmış ki yazım hatası yapmış. Gerçekte ona “Psikanalisttik” diyecekti. Bunu da belirtmeden geçmeyelim.
    Şimdilik sözlerimize son veriyor ve cümleten iyi akşamlar diliyorum. Kendinize iyi bakın, esen kalın efendim..
  • “aşk, sözden önce de vardı.”

    “aşk, yaşamdan güçlü olamaz. özgürlükten yoksun olarak da varlığını sürdüremez.”

    “aşka sahip çıkmakla, aşkı bitirmiş oluyoruz.”

    “sensiz yaşayamam" sözleri, sevgililerden biri ayrılmak istediğinde diğerinden gelen umutsuz bir çağrıdan başka bir şey değildir artık.”

    "insanın sevdiğine sahip olma tutkusu aşkın kendisinden ağır basmaya başladığı an, bu aşk değildir artık. aşk yaşamdan güçlü olamaz, özgürlükten yoksun olarak da varlığını sürdüremez."

    “yaşam, aşk uğruna inanç ve davranışlarını tümüyle değiştiren kişilerle doludur.”

    yaşam üzerine

    "hasta olduğun için değil, hayatta olduğun için öleceksin."

    “evrenin uçsuz bucaksızlığı ile yekvücut olmak yerine, sabit bir zaman ve mekânda denetlediğimizi sandığımız kısır dünyalar kurarız kendi kendimize.”

    “hayat ‘giysi’lerimiz genellikle önceden biçilmiş, hazır giyim olarak tasarlanmıştır.”

    “temel çabamız hep doğrulamak, hep olayları gizemli olmaktan çok anlamlı gösteren anlaşılır modeller uydurmaya çalışmaktır.”

    “oysa, kendimizi ömür boyu sabit hedeflerle sınırlayarak sadece limandaki teknelere binmeyi ve bilinen iki iskele arasında yolculuk yapmayı yeğliyoruz.”

    “zeka, güzellik, adalet, sevgi, özgürlük gibi şeyler ölçülemez ve kıyaslanamaz. onlar ancak, tanımlanmadıkları ve standartlaştırılmadıkları ölçüde var olabilirler.”

    özgürlük üzerine

    “özgürlük, uyuşmazlığın bir fonksiyonudur. hiçbir zaman uyuşmak zorunda kalmama sürecidir özgürlük.”

    “özgürlüğün esası, bir nesneyi, bir kişiyi, bir düşünceyi ya da bir çiçeği bir diğerine tercih etmek değil.”

    “özgürlük insanın belli bir eylemde, belli bir düşüncede derine inebilme kapasitesidir.”

    “özgürlük savaşı, elimizde olanları koruma ve saflığı bozulmamış deneyimlerimizi gelecek kuşaklara aktarma çabası olacaktır.”

    zaman üzerine

    “ölümü hazırlayamazsınız. hayatı hazırlayamazsınız. onlar öylesine, olduğu gibi gelir. hayattan bir ‘an’ı soyutlayamazsınız. hiçbir şey o ‘an’a bağlı olamaz. her şey sürecin bir parçasıdır.”

    “geçmişteki süreçlerden belirli ‘an’ları koparıp, geçmişte çok mutlu ya da çok mutsuz olduğumuza karar veremeyiz. geçmişte yaşanmış ‘an’lardan hatırladıklarımıza dayanarak yeniden kurulan şey, hapishaneden farksızdır.”

    “insan mutlu bir ‘an’ sipariş edemez – ne geçmişten, ne de gelecekten.”

    “yaşamlarımızda sihirli ‘an’lardan oluşan bir sirk kuruyoruz. yaşamlarımız, her olayın bizi sihirli bir ‘an’a götüreceği umuduyla yaşanan bir olaylar dizisi.”

    “zamanın olmadığı yerde özgürlüğü duyumsayabiliriz ancak.”

    sanat ve yaratıcılık üzerine

    “yaratıcı çalışma, yaşama eyleminin üzerine geçirilmiş bir deli gömleğidir.”

    “yaratıcılık, yoğun yaşayan ve sevgiyi başkalarıyla nadiren paylaşan insanların giriştiği umutsuz bir eylemdir.”

    “durmadan birbirimiz için gösteri yaptığımız, ama asla birlikte icrada bulunmadığımız toplumlarda yaşıyoruz artık.”

    “sanatta teknik mükemmeliyet ve uzmanlaşma peşinde koşmak, sevişmede ustalık peşinde koşmaktan farklı değil.”

    “her fotoğraf çektiğimizde, resmi çekilen nesnenin zaman ve mekânla olan birlik duygusunu yok ediyoruz.”

    seçimler üzerine

    “ne var ki, yaşamı bu kadar az düşünen, yaşamı düşünmek gerektiği konusunda herhangi bir bilinçli çaba harcamadan yaşayıp giden bizler, başkasının yaşamı etkileyen konularda taraf seçmekte son derece aceleci davranırız.”

    “taraf seçmekle, içine hevesle kendimizi hapsettiğimiz gettolar kurmuş oluruz.”

    “taraf seçmenin totalitarizmi budur işte: yaşama ait olmayı seçmeden, birbirimize ve bizzat kendimize karşı olmak…”

    “taraf seçmemek, kurulu düzenin meşruiyetine meydan okumaktır.”

    “seçmek, böl ve yönet kuralını kendi kendimize dayatma yöntemidir.”

    “seçmek suretiyle biz’i birçok ‘biz’lere bölüyoruz.”

    “sürekli değişiklik ve belirsizlik gösteren bu evrende her türlü seçim bir iddia ve gösteriş eyleminden ibaret.”

    “aralarında seçim yapması olanaksız şeyleri seçmeye başlayarak özgürlüğümüzü yitirmeye başlarız."

    "totalitarizmin kendini yeniden üretmesi, yalnızca baskıcı güçlerin zora dayalı yöntemleriyle değil, bireylerin de sınırlı bir özgürlüğe razı olmasıyla gerçekleşir."

    kahramanlar üzerine

    “özgür toplumda kahramanlara yer yoktur. özgür insanın kahramanı olmaz.”

    “kahramanlar her şeyin daha iyiye gideceği kandırmacasına dayanarak, halka mesajlar vermekte kullanılırlar.”

    “özgür bir insanın kahramanları olamaz, çünkü kahraman statükoyu simgeler.”

    “kahramana duyduğumuz gereksinim, kendi içimizdeki güvensizlikten doğar.”

    gece üzerine

    “yaşam, gecenin konusudur.”

    “her şeyden arınmış, çıplak vücut geceye aittir."

    "gündüzleri hayatta kalmak için çalışırız geceleri yaşamak için"

    “gece, düzen güçleri hep uykudadır"

    “kolektif deliliğin zirveye tırmandığı noktada, bireysel delilik şiddetle reddedilir.”

    sessizlik üzerine

    "sessizlik, duyularla algılananların tümünün doruk noktasıdır. söylenen sözcük, sessizliğe yapılmış bir müdahale, bütünlüğe yapılmış bir tecavüzdür"

    barış üzerine

    "barışı koruyan hep bizim silahlarımız, tehdit eden ise başkalarınınkidir."

    amaçlar üzerine

    “amaçlar birer sözleşme değildir. giriştiğimiz faaliyetler hayata açılan yollardır sadece; hayatın güzelliği ve gizemiyle ilgili deneylerdir."

    enformasyon üzerine

    “hiçbir ayrım yapmadan haberleri izlemenin yol açtığı edilgenlik, kolayca yönetilmemizi ve manipüle edilmemizi sağlar.”

    “haber ve bilgiye boğulmuş rafine totaliter toplum, tarihi silen bir toplumdur.”

    iktidarlar üzerine

    “iktidarın en büyük korkusu muhalefet değil, ciddiye alınmamaktır.”

    “tarih bilinci az olan ya da hiç olmayan bir toplumu yönetmek kolaydır.”

    “gündelik yaşamlarındaki baskı ve sömürüyü sorgulamaktansa soyut, uzak hedeflerle uğraşanlardan egemen düzen pek korkmaz.”

    delilik üzerine

    “gerçeğe benzersiz bir bakış açısından bakmak, deliliğin doruk noktasını oluşturur. “

    “deli öylesine yalnızdır ki tuttuğu yolda, dünya ve evrenle duygu birliği içinde olsa bile, övgü ve cezanın da ötesindedir o.”

    yargılamak üzerine

    “insanın yargılamayı reddetmesi, onun kibirli biri olduğu anlamına da gelmez. asıl kibirlilik yargılamaktır."

    kötülük üzerine

    “kötülük, düşmanın özelliklerinden ya da kişiliğinden çok, hepimizin içindeki ‘düşman’ kavramı içinde saklıdır.”

    cinsellik üzerine

    “cinselliğimiz bedenimizden çok zihnimizdedir.”

    ölüm üzerine

    “ölümü yadsıyarak, ölümü gülünç ve çaresiz çabalarla ertelemeye çalışarak hayata körleşiyoruz.”

    kitleler üzerine

    "asıl açıklanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen adamın grev yaptığı değil; neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir."

    “nasıl ve ne kadar değişeceğimiz, bir halk yığını olarak, itaat etme ve uyum sağlama eğilimimizin bir fonksiyonudur.”

    sistem üzerine

    “düzen, insanları toplumsal kategoriler olarak ele alır ve manipüle eder.”

    gündüz vassaf- cehenneme övgü