• Gelsen
    En fazla Cemal Süreya okuruz sonra Grup Abdal dinleriz belki Nazımdan da okuruz bir şeyler. Yeter ki gel. Kapım da gönlüm gibi zaten
  • kalbi kırılmış bir kadın belki de saçları ondan kısaymış
  • Belki de en kıymetli ilim ; "kendini bilmektir."
  • Gözlerini açtığında ıssız bir yolun ortasında buldu kendini. Her yanı çamura bulanmış, bütün vücudunu dayanılmaz bir ağrı kaplamıştı. Hareket edemedi. Zaten kalkıp yürüyecek gücü kendinde bulacak olsa bile, ne tarafa doğru gideceği hakkında hiçbir fikri yoktu. Öylece yattı bir süre. Hiç hareket etmeden. Üstü başı çamur içinde. Öylece kaldı. Belki bir ara uyuklamıştı, farkında değildi hiçbir şeyin. Uzaklara uzanan yola baktı göz kapaklarının ardından. Hiç ışık yoktu, ses yoktu, kimseler yoktu.  Buraya nasıl geldiğini hatırlamak, nerede olduğunu anlamak istiyordu ama beyni sanki düşünme yetisini durdurmuş gibi, düşünmesine engel oluyor; kendini düşünmeye zorlayacak olsa dehşet bir ağrı çörekleniyordu alnının çizgilerine. Kıpırtısız, tek bir hücresi bile oynamadan öylece ne kadar kaldığını bilemedi. Sanki zaman durmuştu, ya da zaman kavramı tamamıyla yok olmuştu. Hiçliğin ortasında mıydı yine?

    Alnına bir şeyin hızla çarptığını hissetti. Bir daha, bir daha, bir daha. Giderek artan ve hızlanan yağmur, sanki bütün kirliliğini yıkamak için dökülüyordu gökyüzünden. Yüzündeki bütün çamurun aktığını hissetti. Sanki yüzüne, bedenine düşen her damlayla zihni açılıyor, üzerinde hissettiği tuhaf ağırlık yavaş yavaş kalkıyordu. Yağmur dinene kadar hiçbir yere kıpırdamadı yine.  Ama bu kez kıpırdamamayı kendisi düşünerek, bunu isteyerek öylece kaldı yerde.

    Yağmur azalmaya başlayınca, yolun ilerisinde bir aydınlık fark etti. Artık kalkmalıydı, ağırlaşan kıyafetleriyle bu çamurlu yolda bir tarafa yürümeliydi. Ayaklarını hafifçe kıpırdattı, elleriyle yere tutunarak doğrulmaya çalıştı. Vücudunda hissettiği derin sızıyı duymazdan gelerek ayağa kalktı. Kemiklerinin arasına, hatta her bir hücresine sızmış bu ağrıdan anladığı kadarıyla burada uzun süredir yatıyor olmalıydı. Ama yine de emin olamadı. Üstündeki suları silkelerken en son hatırladığı şeyi bulmaya çalıştı. Az önce delicesine yağmur döken bulutlardan geriye apaçık ve yıldızlarla dolu bir gökyüzü kalmıştı. Hayatında ilk kez böylesine net görüyordu yıldızları. Hiç bu kadar yakın olduklarını hatırlamıyordu. Elini uzattı, parmak uçlarında yıldızları hissetti. Onlardan içine dolan enerji içini titretti. Düşünmeden ellerini koynunda birleştirip omuzlarını büzüştürdü. Titriyordu şimdi, ama üşüdüğünden değil.

    Titreyen elleriyle boynunu yokladı. Sanki orada olması gereken bir şey vardı. Orada olması gerekenin ne olduğunu anımsayamadı. Zaten dokunduğunda tenini de yerinde bulamamıştı, kendisini hissedememişti. Sanki bu hep böyle oluyormuş gibi buna hiç aldırmadı. Kıyafetlerinin aniden kuruduğunu da fark etmemişti.  Şimdi aklında yalnızca, parmak uçlarında hissettiği yıldızların sıcaklığı vardı. Nerede olduğunu bile unutturmuştu. Tekrar ellerini uzattığında yıldızları bıraktığı yerde bulamadı. Sanki giderek ondan uzaklaşıyorlar, oysa ellerini daha da uzatıyor, ayak parmaklarının ucunda durup onları yakalamaya çalışıyordu. Bir adım attı, sendeledi, düşmemek için ellerini anlamsızca sallayarak dengesini bulmaya çalıştı. Bir adım daha attı, düşmekten son anda kendini kurtararak aniden doğruldu bu kez. Bir adım daha. Adımını sağlamlaştırmayı öğrenmişti. Üçüncü adımdan sonra, koşmaya başladı. Elleri havada, yıldızları tekrar yakalamak için uzanmış bir halde koştukça koştu, koştukça koştu. Yorulmak nedir bilmeden, durup dinlenmeden, bir an bile durmayı düşünmeden koştukça koştu. Sanki o koştukça yıldızlar uzaklaşıyor, parlaklıkları azalıyordu.

    Birden takılıp düştü. Elleri düşmenin etkisiyle çizilmiş, ayakkabılarının içine taş toprak dolmuş, kıyafetleri yırtılmıştı. Başını kaldırdığında yıldızları gökyüzünde göremedi.  O hala parmak uçlarında dokunduğu yıldızların sıcaklığını hissederken, yıldızlar yerinde yoktu. Bir daha hiç gelmeyeceklerini anladı o an. Bu ıssız yolda tutunmak istediği yıldızlar da onu bırakmış, bu sessizliğin içinde kalakalmıştı. İçerledi; yıldızlara, burada uyanışına, hiçbir şeyi hatırlayamayışına, yıldızların sıcaklığına, yakınlığına, uzaklığına, bir yere varmak bilmeyen bu ıssız yola. Her adımı birbirine benziyor, her yer aynılaşıyordu. Uyandığı yerden ne kadar uzaklaştığını kestiremedi. Sanki yine başladığı yere geri dönmüştü; yine yerde yatıyor, yine kıpırdayamıyor, yine hiçbir şey düşünemiyordu. Yıldızları bile unuttu bir anlığına, uzakta görünen ışığa dikti gözlerini. Işığın ortasında bir gölge görür gibi oldu. Bir kuş muydu? Ya da belki bir kurt. Bir hayvan. Bir insan. Belki ağaç. Sokak lambası. Işık. Yanılsama. Yansıma. Işık, ışık, ışık…

    Aniden derin bir nefes alarak gözlerini açtı. Her şey ağır çekimde ilerliyor gibiydi. Işığın ortasındaydı şimdi. Etrafa bakıyor, ama hiçbir şey göremiyordu. Baktığı hiçbir şey netleşmiyordu. Hiçliğin ortasında mıydı yine? Elini boynuna attı, aradığı şey yerinde yoktu. Elleri bile yoktu. Teni bile. Yoktu.

    Hiç.
  • Ama belki saflıktan daha büyük kurnazlık yoktur ya da kurnazlıktan daha büyük saflık yoktur.
  • Evet kabuğuma çekilmiş yaşıyorum belki,
    En iyi dostlarım kitaplar.Artık insanlara fazla inancım kalmadı..

    Nuri Bilge Ceylan
  • “Dünya o kadar hızlı dönmeye başladı ki, yetişemiyorum” dedi biri. “Belki de dünyanın peşini bırakmalısın” dedi diğeri.

    Ne kadar uğraşırsan uğraş, ne kadar kovalarsan kovala, gölgeni hiçbir zaman yakalayamazsın, hayat böyle!

    Gökhan Özcan