• Dudaklarımdan yalanlar dökülecek ama belki onların arasına gerçekler de karışmıştır;
  • 208 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Mevsimler ilkbahardan başlar tüm aşıklara...İlkbaharın her döngüde tekrar tekrar geldiğini göre göre o hayatına girdiğinden beri ona bağlarsın sebeplerini. O olmayınca neden çiçek açsın her yer...neden ısıtsın güneş...ya da neden bir anlam ifade etsin senin için bütün bu olan her şey...Onun yanında alabildiğin nefeslerin sayısı kadardır yaşadım dediğin anlar...Onunla konuşma, onu bilme isteğini durduramazsın. O ne kadar anlatabilecekse en az o kadar onu dinlemek istersin ondan...ve mümkünse kesilmemeli sohbetlerin başka yaşayanlar tarafından...çünkü nefret edersin, onunla ilgili olmayan her bir andan...her gülüşünde yeşertir ortalığı...aylardan Kasım, Aralık, Ocak, Şubat fark etmez...güneş onun gülüşüne olandan başka bir bağlılık hissetmez ve sen bunu en doğal şeymiş gibi karşılarsın...o gün daha anlamlı gelir sana yoldaki kedi, köpek.... o gün daha çok ilgilenirsin insanların dertleriyle ama büyük bir ümitle...onlara umut aşılarsın...”yaşamaya geldik, surat asmayın!” diye diye... her dert geçebilir, her problem çözülebilir olur senin için...dünyanın peşine düştüğü tüm dert, tasa anlamsızlaşır...tek anlam o olur... normalde dünyadaki insanların içindeki sevginin toplamı ne kadarsa, bir aşık, tek başına alır onu omuzlarına...nasıl “yandığının bilincinde olmak soğumaktır” diye tarif edildiyse bir başka yerde, yine ondan gelir ki aşık, kendisine aşık diyen değil, aşık sıfatını başkasından işitendir...bu yüzden aşk, bir aşığın bir başka aşıkta görüp tanımasıyla kabul görendir...onu anlatırken başkalarına tanıtlanır aşkın gerçekliği...ve o andan itibaren artık “aşık”tır onun künyesi....

    Bir süre sonra şen şakraklık çöker vücuda...dünyaya karşı, onu yaşama arzusu damarları fetheder...onunla beraber vakit geçirebilmenin keyfi ve onun da sürekli tebessüm ettirmesi gökten silmez güneşi... her daim aydınlatır... gündüzken yeryüzünü gece iken kalbi... Girilen her ortamda, -daha doğrusu- onun bulunduğu her ortamda vücut anlayamadığı hallere bürünür... huşu tüm bedene yayılır... heyecandan titreten o anların değerini hangi cümleler tarif edebilir ki.. .nasıl demeli? yoğun bir günün ardından kahvenin yanında içilen o ilk sigaradan alınan ilk nefesin verdiği keyif vardır ya hani, işte, onun vücut bulmuş hali... yanında değilken bile sana senden yakındır... o bundan öncesinde de hep varmış gibidir... uzun süreli telefon görüşmeleri, sessizliğin konuştuğu ve gözlerin eşlik ettiği o ince saatler... belki herkesin anlayamadığı-anlayamayacağı, yaşamadığı-yaşamayacağı o durgun saatlerden keyif alma tecrübesi damaktan silinmez... bu başkalarına boşluk gibi görünen keyifin sebebi senin varlığının onun varlığına armağan oluşudur... Varsa mutlu, yoksa...? yoksasını düşünmeye gerek yoktur çünkü yok olan tek şey onun yokluğudur... Bazen sana kitap okur, dinlersin umursamazca ama umursamazlığın tüm dünyaya karşıdır, değildir o veya onunla ilgili olana... Beğendiği satırları okur sana...her söylediğinde kendini görmek istersin, görmek için bir gayret gösterirsin...söylediği alakalı alakasız her şey senin kalbine işler...her satırda seni anlattığını sanırsın, çünkü senin için her satır onu anlatır...ona şiirler söylersin, ama şiirlerden de nefret edersin. Bilirsin ki o sözde sevdaları büyük şairler, anlata anlata bitiremedikleri tüm sevdalarını o dizelere sığdırmıştır...onlar için sığmıştır...sense kendinden taşmak üzeresindir... öyledir ki izin verseler tüm dünyaya yeter sevgin...o sevginin bir damlasıyla tüm savaşları bitirir, tüm açları doyurursun... kimsesizlerin kimsesi olacak kadar güç vardır o sevgide...ama iş geldiğinde bunları kelimelere dökmeye, orada düğümlenir boğazın...o yüzden tüm şairlere acırsın...sevdalarının ufaklığına, yalanlarına,tüm o edebiyatla süslenen o duygusuz satırlara... bilirsin ki yürek hissederken konuşamaz...

    Bu sevgi öyle kontrolsüzdür ki, Uncle Ben’in sözlerini unutursun...dağın tepesinde henüz birikerek ilerlemeye yeni başlamış kar topunun sana ulaştığında hala öyle kalacağını sanırsın... sevsen de bazen yanılırsın... bu öyle şiddetli bir duygudur ki seni kafese kapatsalar hak verirsin insanlara...artık kontrolünden çıkmıştır hislerin... onun cennete inandıran güzelliğini herkesin görebildiğini bilmen acı vermeye başlar... onun sesinin, herkese senin işittiğin tondan ulaştığını sanırsın... ona bakan herkesin senin gördüğünü gördüklerine inanırsın...işte burada sevgili dostum....durmalısın! ama duramayacaksın...o anda anlayacaksın ki akıl ne beyinde ne kalpte...durabilmiş olsan ben anlatmaya gerek duymazdım....Kısa süreli zindanlar yaşatacaksın karşındakine...her yaptığın hareket sana haklı gelecek ama inan bana bunun geçerli bir yanı olmayacak hayatında...her hayatın bir kırılımı vardır, senin için de burası, orası olmasın! Ondan hayatını çalarken sevgiye sığınacaksın. işte burada başlayacak hava muhalefetleri... yavaş yavaş gülüş kaybolacak... güneş pek nadir ortaya çıkmaya başlayacak, o zaman üşüyeceksin... her seferinde görünmesi azalınca o gülüşlerin kendine çekidüzen vermek isteyeceksin ama nafile.. .beynin aldığı kararların hükmü geçmez kalbe... o büyüttüğün sevgi seni olduğun kişiden alıp olmadığına sürüklerken karşındakinin onca zamandır kapalı kalan kulakları işitmeye başlayacak çatırtıları... ve Güneş bir başkasının hayatına doğmak üzere gidecek... “Kal”lar, “Dur”lar bu noktada tüm anlamını yitirmekte... onun gidişiyle hazırlanacak birer birer asacağın hayallerine özel düğümler...

    Kış bir şehre geldiğinde bile hayatı durgunlaştırıyorsa insanın kalbine geldiğinde neler olur tahayyül edilebilir mi? Bunu yaşamayan idrak edebilir mi? Gök kararmaya başladığında akla gelir-gelmemesi gereken- hatıralar, düşünceler ve olasılıklar... Eğer kaptırırsanız kendinizi, işte orada, başlar içinizde sizi sizden alacak olan fırtınalar...derece eksi bilmem kaç... karanlığın içinde sevmeye çalışırsınız hayatı. Tüm gök üzerinize çökerken belki bir ayete sığınmak ister omuzlarınız... belki bir kadehte boğmak istersiniz tüm onun olduğu anılarınızı. Ya küçükken ezecektiniz o gelen düşüncenin başını ya da artık teslim bayrağını çekmek zorunda damarlarınız her daim hükmünü koruyana karşı. Bu noktaya nasıl geldiğinizi düşünmeye çalışırsınız, nerede hata yaptığınızı anlamak için geri sararsınız zamanı...önünüzde iki perde. Birinde geçmişin mükemmellikleri, diğerinde pişmanlıkları, hataları... zihin kendini ikiye böler böyle bir durumda, bir taraf sürekli kendi haklılığını göstermeye çalışırken diğerine, diğeri de suçunu açıklar bu susmayan terbiyesize... her adam terkettiği kadın hakkında söylediklerinden belli eder kendini işte bu ikiliğin hangi tarafının kazandığı burada kurulan cümlelerin temeli...Bu perdelerden seyre başladığınızda vücut kontrolünü tek sahibine teslim eder. Kalp senin sanırsın, ama başkasına atar. Eller, ayaklar hep çok tanıdık birer yabancı. Hangi uyuşturucunun hükmü altında böylesi mağlubiyete sahiptir beden! Hem de daha vücudunuza nüfuz etmeden. Bu büyük savaşın kazananı neredeyse her zaman bellidir, o güzel anları tekrar yaşamak uğruna teslim olur biri diğerine. Ve sonunda hatırlanmak istemeyen o hayaller birer birer gelir gözlerin önüne... birden bıraktığınız yerden devam edersiniz elini tutmaya...ilk gördüğünüz ana dönersiniz. Her dönüş o ilkedir. Sözlüklerdeki anlamını değiştirmeye karar vermişçesine kaç kere ilk diye tanımlanabilirse o kadar ilktir o...o saadet zamanını tekrar yaşarken aklınıza düşer bir anda hiç olmayacak fikirler...dersiniz “o anda, işte o anda sıkmalıydım kafama.” İzafiyeti tekrar tekrar kanıtlarsınız bu geri dönüşlerle. Dışarda geçen zaman başka, içerdeki zaman başka...işte bu kırılma sonucunda ikiye bölünmüş kişiliğiniz keyif alamaz artık gerçeklikten... yaşanması mümkünken yaşanamayan her şeyi başka bir alemde devam ettirirsiniz. Oranın gerçeğidir sizin arzu ettiğiniz gerçeklik ama yaşamak zorunda olduğunuz hayattan da kopamazsınız. Tekrar tutunmaya çalışırsınız hayata bir yerden. Ama o giden öyle bir gitmiştir ki mevsimleri değiştirmiş, öpüşlerini bırakmıştır ancak dudaklarınızı kendisiyle götürmüştür. Giderken nefesinizi almıştır, kokusunu bırakmış! Biriktirdiğiniz onca kelimeyle tarif etmeye çabaladığınız her acı oluk oluk aksın istersiniz ama önceleri akmaz. Seni güneşe hasret bırakır giderken, kendisini sesine sağır... Akmaya başladığında bütün hissettiklerin bir bir kaleme, işte orada anlarsın şairleri! Onlar sevdalarının şiddetinin altında ezilmemek uğruna dizeleri teker teker dizerken hissettiklerinin sadece birazını anlatır. Anlatamazsa nefes alamayacağını bilir. Kalem kağıda dokunmaz ve o sözcükler daha fazla içeride kalırsa insanı tüketir. Tam da bu yüzden düştüğünde kalemin izi kağıda, işte o boyna geçirilen ilmeğin çözülmesi için yapılmış ilk devinimdir. Nasıl bir yazar geçmişi değiştirmek uğruna kitap yazıyorsa, siz de bu mantıkla kendinize bir evren bir dünya yaratırsınız. Yazdığınız her şey geçmişi yaşar, yaşatır. Gelecek ise bir gün bunların ona verilmesi umuduyla kaleme alınır. Korkarsınız yazacaklarınız biter diye. Çünkü sizi ancak bu eylem yaşatır. Beden devam eder hayatına ancak ruh masadan kalkamamıştır... pişmanlık boy gösterir çoğu zaman arkada bırakılıp gidende. Kendisinde arar hataları. Sen de ararsın. Bulursun da, kendi vicdanını susturmak için. Onu hala temiz tutmaya çalışır yüreğin. Hangi şarkıdan yardım istesen yalandan başka bir şeye benzemez. Sen sadece onun yalanlarına inanmak istersin. Gelir diye beklediğin ve hatta gelmediği için en ağır küfürleri ettiğin tüm anlar gözünden geçer. Tüm suçu, günahı gelmesi karşısında üstlenmeyi kabul edersin...

    Tutunmaya çalıştığın hayat karşına başkalarını çıkarır. Yaşamak, hissetmek istersin. O an fark edersin ki hissetmek dokunmakla alakalı değil. Hiçbir yüz, hiçbir ten onun gibi bile değil. Bunu insanlara itiraf edemezsin. Her denemede daha fazlasının canını yakarsın ruhunu hissedebilmek adına ama daha fazlasını kaybedersin. Onu öpersin başkalarının dudaklarında. Ona dokunursun başkalarının teninde. Onun gözleri, onun yüzü vardır başkalarında. Ve o sığındığın bahanen olan sevgin burada da boy gösterir. Sonunda sende rolünü başkasına devredersin. Kaç bedenden sonra unutulur kokusu? Kaç gülüş unutturur onun yüzünü? Kaç kere başka gözlere bakmak gerekir onun gözlerini unutmak için? Ve kaç kadın gerekir bir Odile’i unutmak için?
  • 664 syf.
    ·6 günde·Beğendi·8/10
    Başlayalım mı?:)

    Ama önce zihninizi boşaltmanız lazım. Beklentilerinizi şöyle bir sıfırlayın. Zira okumaya başlayacağınız metin, çizdiğiniz çerçeveye asla sığmayacak. Çünkü her ayrıntı, yazarı baştan çıkarmış olabilir.

    Belirli sınırları, çizgileri, kuralları,yazım tekniklerini unutun.
    Bir kere metin, düzyazı mı değil mi, o bile muamma.
    Hele ki Tristram Shandy 'nin hayatını okuyacağınızı sanıyorsanız çook yanılıyorsunuz. Belki de en az tanıyacağınız kişi o çünkü.
    Kitabın ortalarında ancak doğabiliyor kendisi.
    Ama ana rahmine yeni düşmüş bir ceninken bile bu kurmacanin anlatıcısı olmasına hiçbir engel yok tabi.
    Hatta on ciltte bitireceğini söylemesine rağmen dokuz cildin sonunda şak diye final yapmasına, sizi bir zamandan diğerine sürüklerken, şahsiyetleri de oyun hamuru gibi birbirine karıştırmasına hiçbir engel yok.
    Çünkü bir an bile yerinde durmayan, düşündüğü her şeyi konuşan hiperaktif bir çocuğa benziyor kendisi.
    Ya da kafesten kaçıp kurtulmuş, daldan dala konan ama asla yakalanamayan ve bu sırada hiç durmadan öten bir kuş gibi.

    Ya da..aslında tam olarak öyle değil.
    Şöyle ki..;

    Olayın felsefesi, konu dışına çıkmak gibi. Yani asıl amaç bu sanki. Yazarı, sınırların, olayın, hikayenin içinde tutamıyorsunuz.
    Ve bunu yaparken öyle ustaca yapıyor ki okurken, nerdeeeen nereye geldik, dememek mümkün değil.
    Mesela;
    Paris 'te dokuz yüz sokak vardır diyor. Ve devam ediyor;
    City diye bilinen mahallede elli üç ,
    St.James 'te elli beş,
    St.Oportune 'de otuz dört,
    Louvre Mahallesinde yirmi beş
    .
    .
    .
    .
    .
    .
    Diye devam ederek tamamlıyor dokuz yüzü.

    Aslına bakarsanız ortada hiçbir konu yok gibi. Ya da aslında her şey konuya dahil gibi. Işte bu açıdan bakıldığında tam da insan hayatına benziyor.

    Ya da..aslında tam olarak öyle değil.
    Şöyle ki..;

    Mesela okurken yazarın vaiz olduğunu anlamak çok kolay. Hatta özellikle başlarda vaaz okuyor gibi hissediyorsunuz.
    Buna rağmen 'edepsiz' bir kitap. Kutsal kavramlardan bahsederken dalga geçtiğini anlamak hiç de zor değil.

    Ne şartlarda peydahlandigindan (kendi deyimi olduğu için böyle yazıyorum), Boş Zaman Beygirine, ebeye, Tristram isminden nefret eden bir babaya, sonra bana Oğuz Atay 'ın Olric 'ini hatırlatan Yorick 'e, Toby Amcaya, her şeye, her ayrıntıya çıkıyor yolunuz.
    "Ayrıntılarda boğul, e mi!"demek geliyor içinizden. :)
    Diyorum ya, yazarı ayrıntıların baştan çıkardığı kesin.

    Ya da..aslında tam olarak öyle değil.
    Şöyle ki..;

    Çok basit, çok sıradan, çok günlük olayları anlatıyor gibi gelse de, resmedilen her varlığın gölgesinin uzun olduğunu farkediyorsunuz. Anlatılanlardan ya da anladiklarımızdan çok daha zengin bir arka plan söz konusu.

    Tıpkı hayat gibi.
    Her günü bir diğerine benzeyen, binlerce insan tanıyıp binlerce günü tükettiğimiz ama hepimiz için farklı bir anlamı, zorluğu ya da güzelliği olan bir hayat gibi.
    Karmakarışık.
    Darmadağınık.
    Ya da basit, çok basit.

    Ya da..aslında tam olarak öyle değil.
    Şöyle ki..;

    Anglikan bir vaiz olan yazarın, hicvettigi konuların temelinde, asıl sebep olarak insan üzerindeki manevi baskının izlerini yakalamak mümkün belki de.

    Yazarın zihni bir nevi mikser gibi. Malzeme belli, sonuç onun hayal dünyasıyla gerçekliğini yitirip başka bir şeye dönüşerek çıkıyor ortaya.

    Siz ,yazarın,birbirine karıştırdığı kişileri bir arada tutmaya çalışırken, o diğer taraftan geçmişle geleceği karıştırıyor.

    Alaycı, bol bol atıf içeren, ben dilinde, öykülemeye ya da sohbete yakın bir ifade tarzı kullanıyor.

    Bu kitap karşılıksız kalan dialoglari, enteresan karakterleri, bir türlü doğamayan kahramanı Tristram ile, çok lezzetli diyemem ama kesinlikle boş olmayan bir kitap.

    Ya da..aslında tam olarak öyle değil.
    Şöyle ki..;

    Eleştirel ve sosyolojik anlamda fazlasıyla dolu. Biraz epistemoloji,biraz metafizik ama kocaman bir konusuzluk.

    Karamsar bir havası var. Toplumsal anlamda, bir uzaklık, yalnızlık ve gerilim söz konusu.
    Her ne kadar çok eğlenceli olduğu söylense de bana kahkaha attırdı diyemeyeceğim.

    Rahatsız olduğum bir kısım var ki, söylemeden geçmem mümkün değil.
    Kitabın bir yerinde;

    "Şeytanın işi bu- düpedüz hınzırlık
    Böylesini yapamaz, ne Yahudi, ne Türk, ne zındık!"

    Bu satırlardaki nefretin sebebi oldukça düşündürdü beni.
    Ve açık söyleyeyim, hiç ama hiç komik değildi.

    Eveeeet Nazik Okurlar..:)
    Mutlaka tatmanız gereken bir tarz, kuraldışı bir yazım ve enteresan bir yazar.
    Unutmadan etkinlik için Oğuz Aktürk
    ve
    Turhan Yıldırım a çok teşekkür ediyorum.




    Keyifli okumalar..:)
  • 290 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Dostoyevski'nin, hak ettiği ilgiyi görmeyen, sürgün zamanı yazdığı kitaplardan biri Stepançikovo Köyü. Sitede okunması oldukça az. Genel olarak Dostoyevski'nin okunması gereken kitaplarına dair oluşturulan listelerde de hiç görünmüyor bu kitap. Bunun nedenine ufaktan değinmeye çalışacağım. Bu arada Amcanın Düşü'yle aynı yıl yayımlanıyor bu kitap. Hatta Amcanın Düşü daha önce yayımlanmaya başlıyor. Ama kronolojik okumama zarar vermeyeceğini bildiğimden ve elimde hazır bulunmasından dolayı ilk olarak bu kitabı okumaya başladım.


    Artık karşımızda Sibirya'nın acılarını ve soğuğunu tatmış bir Dostoyevski var. Sürgün cezasının ilk etabını tamamlayıp, cezasının ikinci bölümüne er olarak başlıyor. Asteğmen rütbesi alıyor daha sonraları. İlk evliliğini yapıyor bu sıralarda. Zincirli olduğu dönemde Rus edebiyatında neler olmuş diye yeni çıkan kitaplara şöyle bir göz gezdiriyor. Kardeşine yazdığı bir mektupta, en çok Turgenyev'in işlerini beğendiğini ama çok özensiz olduğunu, ayrıca Tolstoy'u da çok sevdiğini ama daha fazla yapıt ortaya koyabileceğini sanmadığını söylüyor. Ama Tolstoy'un daha fazla eser vermesi konusunda yanılabilirim diye de ekliyor. Sibirya'ya gazete, dergi gibi materyallerin az sayıda gelmesi, çevresinde az kitap bulunması, aşık olması ve evliliği yüzünden edebiyatının ellerinden kayıp gittiğini söylüyor kardeşine. Sürgün cezasına çarptırılmadan önce yattığı hapishanede yazdığı ve kardeşine kimseye okutma diyerek teslim ettiği Küçük Kahraman hikayesini yine kardeşinin Dostoyevski'den habersiz olarak bir dergide yayımlatmaya çalışmasından sonra edebiyat alevi tekrar yanmaya başlıyor Dosto'nun. Bu dergiye bir roman sözü veriyor. Daha sonra yine sürgün cezasına çarpıtırılmış bir arkadaşının ilişki içinde olduğu bir dergiye de roman sözü veriyor. Aslında kürek cezası boyunca bolca malzeme biriktirmiş Dosto'nun kafasında çok büyük bir roman ortaya koyma düşüncesi var. Ama yine kardeşine yazdığı mektupta kafasında çok düşünce olduğu ve teslim tarihlerine kadar bu düşüncelerin yarısını bile temize çekemeyeceğinden bahsediyor. Hep süregelen maddi sıkıntıları ve daha sonraları da başına bela olacak romanı teslim etmeden avans çekme huyu yüzünden hemen yazıp, teslim ettiği iki anlatı oluyor Stepançikovo Köyü ve Amcanın Düşü.


    Kitabın adından da anlaşılacağı gibi mekanımız bu sefer Dostoyevski'nin vazgeçilmezlerinden ve en sevdiği yer olan Petersburg değil. Kitapta da bahsedildiği gibi tımarhaneye dönmüş bir köy. Bu dönemde böyle bir tercih yapmış olması muhtemelen Petersburg'dan uzakta olması ve son yıllarını genellikle halkın yüksek kesimleri yerine küçüklükten beri yakınlık ve sevgi duyduğu halkın daha alt tabakasından insanlar ve mujikler arasında geçirmiş olmasından kaynaklı olduğunu tahmin ediyorum. Öncelikle mizah unsurlarının yüksek olduğu bir kitap. Petersburg'da yaşayan kahramanımızın dayısından aldığı mektup sonrası köye gelerek dayısının evine yerleşmesini ve evde bulunan yer yer aşk üçgenlerini geçtim, dört kişinin karıştığı ilişkileri okuyoruz. Kahramanımız da dayısının isteği doğrultusunda bu olaylara karışmış olarak buluyor kendisini. Ama bu romanın yıllar geçse bile unutulmayacak noktası Foma Fomiç karakteridir. Daha ilk kitabı İnsancıklar'dan başlayarak çeşitli bam tellerine dokunabileceğini kanıtlayan Dosto, bu karakterle sinir bam telimizi de vura vura harap edebileceğini kanıtlıyor. Bu karakterin yaptıklarını, saf dayının bu hareketlere ve adama tepkilerini okuyup çıldırmamak elde değil kesinlikle. Dostoyevski romanının merkezine oturttuğu bu adamı yaratırken Rusya'nın en ünlü eleştirmeni Belinski'den esinlenmiştir. Çoğu otorite Foma karakterinin Belinski'nin bir karikatürü olduğu konusunda hemfikir. Kimdir bu Belinski? İnsancıklar'ı yazdıktan sonra ünlü "Yeni bir Gogol doğdu" cümlesiyle kapısına koşulan Belinski. Dosto'nun kendisini olan övgüleriyle sarhoş olduğu, ama ilerleyen zamanlarda Dosto'nun başarısız denemelerini ağır şekilde eleştiriye boğmaya başladıktan sonra yıldızlarının asla barışmadığı Belinski. Foma karakteri bizi sinir ettiği ölçüde, Dosto'nun da Belinski'ye olan sinir katsayısını tahmin edebiliriz gibime geliyor.

    Puşkin'e olan hayranlığına da atıfta bulunmaya devam ediyor bu kitabında. İnsancıklar da Palto eserini eleştirdiğinden beri atıfta bulunmadığı ama ilk eserlerinin hepsinde de yüksek ölçüde etkisinin hissedildiği Gogol'a dokundurduğu şu kısım ise kahkaha attırdı bana:

    "Her şeyden önce şunu söyleyeyim ki, belki de felaket erdemin anasıdır. Bunu galiba hoppa olmakla beraber, bazen dolgun düşünceleri de bulunan yazar Gogol söylemişti."


    Romanın geneli çok kısa bir süreyi kapsadığı halde, son bölüme 7 yıllık bir süreyi sıkıştırmış Dostoyevski. İnce ince örmeye başladıktan sonra, sonu bu kadar hızlı bir bitişle noktalamasının nedeni muhtemelen yaklaşan teslim tarihi. Roman tepki bile görmüyor aslında eleştiri anlamında. İnsancıklar'dan sonra doğru düzgün dikiş tutturamamış Dostoyevski'nin, bütün bunların üstüne sürgün cezası nedeniyle yıllarca eser üretememesi ve Petersburg'dan uzak kalmasıyla birlikte Dostoyevski diye birinin varlığını Rusya'nın unutacak konuma gelmiş olmasından kaynaklanan bir ilgisizlik yaşanıyor bu eserlere karşı. Bu dönem olan ilgisizliğin listelere ve sonra gelen okur nesillerine de sirayet etmesi nedeniyle olduğunu düşünüyorum bu kadar az okunmasının. Yayınevleri bile çoğu eserinden çok sonraları basmış bu kitabı. Yoksa ilk dönem eserlerinin birçoğundan 5 kat daha fazla okunmayı hak eden bu eserinin bu kadar az okunmasına dair aklıma başka bir sebep gelmiyor.

    İyi okumalar.
  • James Joyce, Marcel Proust, Franz Kafka ve Robert Musil, Modern edebiyatın dört büyük yazarı olarak görülür. #43529206 ve #46060836 James Joyce etkinlikleriyle başlayan modern edebiyatın kare asını okuma yolculuğum, Oğuz Aktürk'ün #38543676 Proust'un Kayıp Zamanların izinde serisiyle devam ediyor. Hazır şu güzelim Temmuz sıcakları devam ediyorken ve de yolun yarısı+1 yaşa girmeme şurada epi topu birkaç gün kalmışken (kendime doğum günü hediyesi) Niteliksiz Adam Okuma Etkinliği başlatmaya karar verdim.

    Açıkçası iki kez Ulysses ve Finnegan Uyanması'nı okuduktan sonra beynimin tümden yandığını düşünüyorum ama belki ufak bir ihtimal, beynimde kalan küçücük, minnacık sağlam bir yer varsa, onu da Niteliksiz Adam'la yakma fikrindeyim. Yazarının 20 sene uğraşıp ömrü vefa etmediğinden bitiremediği bu şaheseri, iki ayrı çeviriden (Aylak Adam ve YKY, toplamda 3100 sayfa) okumayı planlıyorum. Bana bu akıllara zarar uzun ve zor yolculukta eşlik etmeyi düşünen arkadaşları da etkinliğe davet ediyorum.

    Bu arada, çevirilerle ilgili de biraz bilgi vereyim. YKY Çevirisi, Türk Edebiyatının en büyük çevirmelerinden biri olan Ahmet Cemal'e ait. Fakat 2 cilt olarak yayınlanan bu baskı, sadece Niteliksiz Adam'ın birinci kitabının çevirisi. Aylak Adam Yayınlarından çıkan ve M. Sami Türk'ün çevirdiği baskıysa tam metin ve her iki kitabı da kapsıyor. (Bu çeviriye bugün başladım ve herhangi bir sıkıntı görmedim) Ondandır ki bu kitabı okumak için çeşitli varyasyonlara gidilebilinir. Benim okuma yöntemim, birinci ve ikinci cildi her iki çeviriden de üst üste okuyup, üçüncü ve dördüncü cildi de Aylak Adam baskısından okumak şeklinde olacak. Kapımız, her okuma yöntemine açıktır. Şimdiden etkinliğe katılacak herkese keyifli ve bol etkileşimli okumalar diliyorum.

    Başlangıç Tarihi: 1 Ağustos 2019
    Bitiş Tarihi: 31 Temmuz 2020

    Kitaplar:

    Niteliksiz Adam 1
    Niteliksiz Adam 2
    Niteliksiz Adam 1
    Niteliksiz Adam 2
    Niteliksiz Adam 3
    Niteliksiz Adam 4

    Katılımcılar:

    1. Turhan Yıldırım (Aylak Adam - ?) - (YKY - ?)
    2. Liliyar (YKY - ?)
    3. GONCA ERTUĞRUL (YKY - ?)
    4. Mir'ât-ı Cünûn (YKY - ?)
    5. Esra (YKY - ?)
    6. Esther. Sema (Aylak Adam - ?) - (YKY - ?)
    7. Serkan Mutlu (Aylak Adam - ?)
  • 232 syf.
    ·8 günde·8/10
    Kitapla ilgili ne söylesem eksik kalacakmış gibi hissediyorum. Söylenecek çok şey var esas itibariyle; fakat patavatsızca davranıp roman hakkında çok fazla spoiler vermek istemiyorum.

    Konusundan biraz bahsetmek gerekirse; küçük yaşlarda geçirdiği rahatsızlık ve ailesinden göremediği ilgisizlik hasebiyle, mutsuz olan ve her zaman her koşulda yapayalnız olduğunu düşünen Felix'in kırlara gönderilmesiyle, iki çocuk annesi, mutsuz bir evliliği olan, daima huzursuz ve daima kaygılı "çocuklarım yaşama sebebim" düşüncesiyle evliliğinde ve hayatında pekçok şeye göz yumup katlanan Henriette'in umutsuz, imkânsız ve yıkıcı aşkını anlatıyor.

    Balzac, Henriette karakterinde, kendi hayatında onu her zaman taşıyan, derleyip toplayan eşinden esinlenmiştir. Ruhuyla seven bir kadın, karşısındakini anne şefkatiyle seven bir kadın olsa olsa Balzac'ın kadını olur.
    Betimlemelerine, ifade tarzına bayıldım.

    Karanfil Yayınları'ndan okuduğum bu çeviri pek fena sayılmamakla birlikte, geliştirilebilir...

    Vadideki Zambak'ın neden klasikler arasına girdiğini, kitabı okuduktan sonra daha iyi anladım... :)

    Normalde bir inceleme yazarken kitaptan yaptığım alıntıları da buraya serpiştiririm; ama bu sefer olağandışı bir şey gelişti, romanı okuduğum süreçte o kadar çok alıntı yaptım ki, -abartmiyorum belki otuz, kirk alıntı olmuş belki de geçmiştir- bundan mütevellit buraya alıntı bırakmayacağım. Bu işkenceyi kendime yapamam, çok fazlalar çünkü. :)
    Hatta burada tanıdığım bir arkadaşım bana kitapla ilgili yaptığım alıntıları çok beğendiğini söyleyince ona şu cevabi verdim:

    "Utanmasam kitabın tamamını alıntı diye paylaşacağım, Balzac'ın müthiş bir anlatımı var. O vadide gözüm kapalı geziyorum sanki; gözüm kapalı olmasına rağmen tüm güzelliklerini hissettiriyor. Gerçekten çok keyifli. Ve o alıntıların pekçoğunda kendimi buldum, sanırım en önemlisi de bu. Vadideki Zambak ben olabilirim."

    Benden hikayesi, ben bu kitaba ba-yıl-dı-m! Okumak isteyene ben kefilim. :)
    Kitabı okumak isteyenler, alıntıları merak edenler, profilimden ulaşabilirler.

    Keyifli okumalar. :))