• Gece yarılarına saklar çaresizliğini.
    Bir şişe rakıyla bastırmaya,
    unutmaya,
    ertelemeye çalışır,
    avutmaya çalışır kendini...
    Erkekler de özler.
    Her gün biraz daha eritir onu
    sana bir başkasının dokunma ihtimali.
    Düşüncesi bile ruhunu daraltır,
    bir sigara yakar
    boşalmasın diye gözleri.
    Dişlerini sıkar,
    yumruğunu sıkar.
    Koşup sarılmak ister sana.
    Saçlarının kokusunu içine çekip
    dudaklarını yapıştırmak alnına.
    Belki milyon kez geçmiştir
    evinin önünden yüreği ağzında,
    bağırmak istemiştir.
    Erkekler de korkar.
    Kaçmaya çalışır kaburgalarını
    sızlatan acısından,
    belki seni unutabilmek adına
    sana hiç benzemeyen
    bir kadının koynunda bulur kendini.
    Körkütük sarhoş,
    körkütük âşıktır da
    kendini inandırmaya çalışır
    senden bir başkasıyla da
    devam edebileceğine.
    Adını unutmak ister,
    gülüşünü,
    yürüyüşünü,
    rengini gözlerinin unutmak ister.
    Unutmak, kurtulmak ister.
    Erkekler de yanar.
    Bir ses gelse senden,
    bir haber, bir merhaba...
    Bir şey bulsa gururunu yenebileceği,
    bir şey olsa ister erkekliğini
    bir kenara bırakıp sana gelebileceği.
    Erkekler de bekler.
    Belki karşılaşırız diye
    senin gezdiğin yerlerde gezer.
    Seni arar gözleri.
    Sarmaş dolaş oturduğunuz yerlerde,
    saçları sana benzeyen
    bir kadın görse,
    ceplerine saklar
    heyecandan titreyen ellerini.
    Erkekler de sever.
    Üşüyor musun,
    korkuyor musun,
    neredesin,
    kiminlesin,
    rahat mısın,
    mutlu musun?
    Erkekler de merak eder.
    Her gün biraz daha çöker başını
    dayadığın omuzları.
    Sakalları uzar,
    hayatı gibi dağılır saçları...
    Adımları yavaşlar,
    yüzü eğilir önüne,
    kaldırım taşlarına benzetir kendini.
    Erkekler de yorulur.
    Sahte gülümsemeler yamalar yüzüne,
    Sen hiçbirini bilmezsin.
    Kimse bilmez,
    bilsin de istemez!
    Erkekler de ağlar.

    Nursen Yıldırım
  • 160 syf.
    ·7 günde·9/10
    Merhaba canım insanlar,
    Önce şuraya şu fon müziği bırakayım, belki okurken dinlemek istersiniz zira ben bunu dinlerken yazıyorum.
    https://www.google.com.tr/...p9-S1Jt-fIrRciGqQKEH

    Bu kitaba yazılan ilk incelemenin bana ait olmasının sevinci, birazda ağırlığıyla incelememi daha çok Rolan ve kitap hakkında yazmaya çalışacağım. Bu yüzden sürpriz bozanlar içerebilir. Sonra demedi demeyin… :))
    Rolan ile tanışmam bir rastlantıya dayanmakla birlikte bu rastlantı, en güzel rastlantılardan birisidir. Aslında burası dışında çok da fazla sosyal medya kullanan birisi değilim. Ara ara giriyordum hesaplarıma ki onun da sebebi birkaç güzel insanın yazdıklarını okuyabilmekti. Rolan’ında birkaç yazısına denk gelmiştim..birkaç kere canlı yayınına da katılınca,olanlar oldu…

    Bazen bazı şeyler sadece bizim başımıza geliyormuş gibi, ama varmış yaralarımızın bir oldukları. Biz yaralarımıza sarılınca daha çabuk iyileşiyormuşuz,en azından iyileşmiş’gibi oluyormuş…

    Rolan yani namı değer Ay’ı bey, kitabın ilk sayfasına şu notu düşmüş;
    “bu kitap benim değil,bizim..gece gibi ay kadar”
    Sanırım en çok sahiplendiğim kitaplardan, yazılmamış,çizilmemiş tek sayfası dahi yok. Mesela bunlar;

    http://hizliresim.com/JDOYg5 (Syf. 13)

    Her yayında okuduğu ve artık gelenekselleşen şiirimiz Otobüs. Belki bir gün,şehrin kalabalık caddelerinden birinde, bir otobüs durağında, hatta belki de mavi şapkalı otobüslerin birinde “uzak uzak…ama en yakın” biriyle karşılaşırsın,karşılaşırız...

    http://hizliresim.com/lZb7Rb (Syf.57)

    “Yağmurdan hiç payını almamış çiçekler…” bu çiçeğin sen olduğunu düşünebilirsin, hiç yağmurda ıslanmamışsındır, yaşamın hiç bereketlenmemiş, istediklerin hiç olmamıştır belki, belki en çok sen kaybetmişssindir ama bak her şeye rağmen umut var, ben kocaman bir yağmur bulutu çizdim senin için, benim için, Ay’ı bey için…

    http://hizliresim.com/RDOYv1 (Syf.79)

    Hep Ay’ı bey diyorum, ay’lar, ayı’lar çizdim kitaba…Ay’ hepimizin babası ve hiç terk etmez bizi,giden herkesi görür, gidenleri bile terk etmez, küçük kızlar, Ay’ın kollarında uyurlar.. Ay’ın aynı zamanda Ay’ı olmasının sebebi ise;şu fotoğrafta gayet açık…
    http://hizliresim.com/zMJAL6
    “her şey bir ayıyı sevmekle başlayacak,” Ay’ı gibi sev sende, insan gibi sevmeyi, insanlar olarak sevmeyi beceremedik bir türlü, bu yüzden Ay’ı gibi, ay gibi sevmeye devam…

    http://hizliresim.com/oV6glk (Syf148)

    Ve bu şiir.. neyim var neyim yoksa bıraktım.. Rolan annesini kaybetmiş,çok önceden de babasını…belki de yazılarına, şiirlerine hayat veren onların ölümü..bir çocuk en çok annesinin yanında,kollarında çocuk…Rolan annesini toprağın kollarına bırakmış,annesi büyümüş,acısı büyümüş, ama hala çocuk kalan yanları var, belki de en çok bu yüzden yazdıkları bu kadar yakın,yazdıkları bu kadar bana daha önceleri yazdıklarımı hatırlatıyor..
    “ellerin büyümeyi ne güzel unutmuş” ile benim ‘ellerin hiç öğrenmesin büyümeyi ‘diyip sustuğum zamanları hatırlatıyor mesela…

    Ve sana bir tavsiye, hatta herkese;
    “yaralarımızdan öpmeyin
    Acıyoruz yapmayın…yapmayın”(syf,137), "öptüm geçti" derlerdi ya bize küçükken, bir öpücüğün yara bandı olduğunu iyileştirdiğini düşünürdük, yaramız iyileşince, yaranın neden olduğunu, kimin iyileştirdiğini unuturduk, geçer ve giderdi... bu yüzden yara bandı olmayın kimseye, kimseden size yara bandı olmasını da istemeyin..yaralar kabuk bağlar, yara bandı elbet bırakır o yarayı..illa bir şey yapcaksanız, sarılın,sarılın ve birlikte iyileşin..ama sakın birini iyileştirici olarak kullanmayın, çünkü siz iyileşince,hiçbir özelliği kalmaz onun…

    Kitabın adıyla da ilgili bir şeyler söylemek isterim, zira her duyan oldukça garipsiyor,mesela "sipariş verdirmek için gittiğim kitapçı amca internet sayfalarında satışta olmadığını görünce üzgünüm sana baba yapamam dostum demişti, bana."
    Kitap bu kadar anne” demişken neden kitabın adının “hadi bana baba yap” olduğunu sormuşlardı bir keresinde, belki sen de merak ediyorsundur..şöyle demişti Rolan (yani hatırladığım kadarıyla şöyle);

    “ben babama şiir yazacak kadar yaşamadım onunla, anneme yazdım, kitabıma da onun adını verdim”

    Bu cevap bile yazılanların içten olduğunu, samimi ve gerçek, olduğunu gösteriyor bence…

    İlk yazdığım cümle ile ne kadar alakalı oldu bu inceleme, ne kadar bilgi verebildim, bilmiyorum.. Umarım sen de okursun bu kitabı, Ay’ı gibi seversin… ve yine umarım ki bir gün kitabım’ızla sarılırız bir yerlerde Ay’ı bey…gerçi kitabın bile bir aydan daha uzun bir sürede ve ne zorluklar altında geldiğini düşünürsem bu şehre, senin gelme ihtimalin biraz düşük, belki ben gelirim…
    Son olarak şu şarkı ruhunuza benden ve tüm ayılardan armağan…
    https://www.google.com.tr/...wZ_7DrFhfFqitmy8701L

    İyi kalın canım insanlar :))
  • 184 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Çocukken okuduğum ve yıllar sonra kitaplığımı karıştırırken gözüme ilişen bu güzel kitabı tekrar okumaya karar verdim. 1997 basımı ve 40. baskısını elimde taşıdığım bu kitabı çok severek okudum. Fark ettim ki ancak dikkat kesilerek ve ince detayları irdeleyerek tadına varılacak bir kitap. Kısa bir özet geçmem gerekirse; olaylar Endülüs kırlarında çobanlık yapan ve en yakın arkadaşları koyunlardan oluşan "delikanlı" etrafında geçiyor. Delikanlı her ne kadar kendine münzevi bir hayat yaşıyormuş gibi görünse de aslında içinde maceraperverlik yatan bir yolcudur. Çocukluğunda fakir bir ailede büyüyen delikanlıyı babası hep klisede hayal etmiş ve delikanlının bu fakir hayattan kurtulup iyi bir meslek sahibi olmasını isteyerek onu büyütmüştür. Fakat delikanlı büyüdükçe içinde yanıp sönen; yeni insanlar, yeni yerler görme isteğini fark etmiş, babasına bu konuyu açmıştır. Babası içinde bulunduğu koşullarda bu arzunun sadece "çobanlık" mesleği ile mümkün olduğunu söylemiştir. Adam oğlu hakkındaki bütün hayallerini es geçip kendisinin yapamadığı;" hayallerinin peşinden koşma düşüncesini " oğlunun yaşatmasını isteyerek delikanlıya biriktirdiği bir miktar parayı vermiş ve koyun almasını istemiştir. Böylelikle delikanlının çobanlık serüveni başlamıştır. Sürekli koyunlarıyla vakit geçiren delikanlının kitapta geçen en az üç zevki vardır; koyunlarıyla sohbet etmek, şarap içmek ve okudukça takas ederek yenisini aldığı kitaplarını okumak. hayat böyle devam ederken delikanlı kasabaları gezer koyunlarının yünlerini satar, bir yandan da sürekli gördüğü bir rüya vardır. Rüyasında Mısır piramitlerinde hazine bulduğunu görmektedir. Her başını yastığa koyduğunda gördüğü bu rüyayı, delikanlı gittiği bir kasabadaki büyücüye sorar. Büyücü hazineyi bulacağını, Mısır'a gitmesi gerektiğini söyler. Delikanlıdan ücret almayan büyücü, hazineyi bulduğunda ona hazineden pay vermesini söyler. Bu olaydan sonra delikanlı bir gün otururken yanına yaşlı bir adam gelir. Kendini Salem kralı olarak tanıtır ve delikanlıya hazineyi bulması gerektiğini, kendi kişisel menkıbesini yaşaması gerektiğini söyler. Ve hazineyi bulmasına yardım etmeleri için delikanlıya urim ile tumim adında iki taş verir. Bir şeye karar vermen gerektiğinde bu taşlar sana yardımcı olacak der. Yaşlı kralın bu yüreklendirmesi ve yol gösterişine karşılık delikanlı ona sürüsünden on koyun vermek durumunda kalır. Ve artık yola çıkma vakti gelmiştir, delikanlı Mısır'a gitmektedir. Olaylar buradan sonra hızla gelişir. Delikanlı piramitleri bulma umuduyla çıktığı yolda birçok şey yaşar. Parası çalınır, bir dükkanda çalışmaya başlar, çöle düşer, aşık olur, savaşın ortasında kalır... Bu süregelen olaylar yanında en etkileyici bölümlerden biri delikanlının aşık olmasıdır. O artık bir çöl kızı olan Fadima'ya aşıktır. Kişisel menkıbesini devam ettirmekten vazgeçer, Fadima ile evlenip sıradan bir yaşam sürmeye karar verir. Hazineden, Endülüs kırlarına geri dönme fikrinden, her şeyden vazgeçmiştir. Fadima için... Fakat Fadima sevdiği adamı tanımıştır, delikanlının aldığı bu kararlarla ileride mutsuz olacağını düşünür ve onu bekleyeceğini, kişisel menkıbesini yaşaması gerektiğini söyler. Fadima, delikanlıyı destekler ve bir çöl kızının beklemeyi çok iyi bildiğini söyler. Delikanlı bunun üzerine her ne kadar gözü arkada kalsa da gitmeye karar verir ve gerçek aşkın bu olduğunu düşünür. Kim bilir belki de gerçek aşk bazen arzuları sınamak, onları bekletebilmek ve hatta hasretle yoğurabilmektir... Bu ayrılıkla beraber delikanlı gerçek bir simyacıyla tanışır. Simyacı ona piramitlere gitmesinde eşlik edeceğini söyler ve ikili arasında birçok şey yaşanır. Delikanlı; içinde kopan fırtınaları keşfeder, doğayla konuşur. Esir düştükleri bir vahada delikanlının bu güçleri sayesinde serbest bırakılırlar. Delikanlı artık kendinin farkındadır, kişisel menkıbesini gerçekleştirmesine çok az kalmıştır. Üstünden birçok olay geçen delikanlı bir yaşam savaşı vermiştir artık ve bunu kendi kişisel menkıbesini gerçekleştirmek için vermiştir. Hayallerinin peşinden koşmuş ve vazgeçmeyi ara sıra düşünse de hiç vazgeçmemiştir. Delikanlı rüyalarında gördüğü piramitleri bulduğunda hazineyi aramaya koyulmuştur. Fakat bu hazinede derin bir anlam yüklüdür. Bu Endülüs kırlarından Mısır piramitlerine ulaşan eşsiz eserin sonunu sizlere bırakıyorum. Delikanlının hazineyi bulduğu kısmı okuyanlar zaten biliyor, okumayanlarda merakla okusunlar. Herkesin kendinde bir hazine bulacağı bu güzel kitap bize kişisel menkıbemizin yoksa olması gerektiğini ve şayet varsa onun peşinden koşmamız gerektiğini hatırlatıyor. Eserin özeti tabi ki bu kadar kısa değil bir çok detay ve anlam yüklü fakat ben yüzeysel bir şekilde bu kadar anlatmak istedim. Bunun yanında derin düşüncelere daldığım birçok cümle ve paragraf vardı kitapta. Kesinlikle bol bol altını çizdiğim sözler vardı. Bunları da alıntılayarak sizlerle paylaşacağım. Herkese bu kitabı okumayı tavsiye ederim. Belki bir gün kişisel menkıbelerimiz çakışır da bir yerlerde karşılaşırız...Kitapta da geçtiği gibi; " Gerçekte kendi kişisel menkıbesini yaşayan kimseye karşı hayat cömerttir." unutmayın..!
  • Belki bir köşeyi dönerken çarpışırız belki bir bankta otururken habersizce yanıma oturursun belki de bir cafede yan masaya yada belki bir kitapçıda aynı kitaba uzanırız güzel olur..