• öğreneceksiniz arkadaşlar, yanlış insanlara harcadığınız zaman yüzünden doğru insanlara gücünüz kalmadığında pişmanlığı öğreneceksiniz.
  • Seranad ı okuduğumda ,kendimi bir kütüphanede bir çok kitaplar arasında araştırma yapan biri gibi hissetim.

    Kitap dan edindiğim bilgiler .

    1-Türkiyede öğretim sistemlerinin kimlerin oluşturduğu ..
    ``Cumhuriyet rejimi, Batılılaşmak istediği için hukuk, tıp gibi akademik disiplin alanlarında kitaplıkların ve öğretim sistemlerinin
    kurulmasında, arkeologların yetiştirilmesinde Alman bilim adamlarına güvenmişti.``

    (Okullardaki eğretim kitaplarında ALLaH ve peygamberinden bu yüzden söz edilmiyor ) :)

    2-İnsanlar
    Bu dünyada nereye gitsen doğanın güzelliği ve insanoğlunun zalimliği karşına çıkıyordu.

    (Doğa sürekli ALLah itaat eder ,onun sözünden çıkmaz,ve bundan dolayı hep güzellik sacar.
    İnsan oğlu ise ALLah tan başkasına itaat ediği için zalimliği marifet sanır )

    3-iktidara gelmek
    İyi insanlar iktidara gelemez, gelse bile iktidar onu bozar, zalim yapar.

    ( Buğün ki lider zamanında- bir gün beni zengin görürseniz bilinki ben hırsız olmuşumdur ,sözünü söylemesi,
    İyi insanlar iktidara gelemez, gelse bile iktidar onu bozar, zalim yapar.Sözünü ne çok doğruluyor ) :)

    4- Cehenneme giden yollar-
    Cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşenmişti.

    ( İnsan, kendini de, başkasını da iyi niyet etrafında aldatıyor. Günahlara da böyle dalıyor, yanlışlara da, kötülüklere de. Tuzak dolu iyi niyetler,
    beşerin ömrünü kötülüklerle yiyip bitiriyor. Bu fânî hayatta iyi niyet filân derken, ebedî bir hayat hüsrana dönüşüyor.
    Dikkat et ey insanoğlu! İyi niyet;Kötü amelleri süslü gösteren sahte bir ayna olmasın!Çirkinlikleri yıkayan zalim bir çamaşır makinesi olmasın!
    Sonunda felâket doğuran ve dostu katleden bir cehâlet taşı olmasın.)

    5- Müslümanlara yapılan haksizlıklar.
    Batılı devletler Osmanlı'yı parçalarken
    bu ülkenin bütün tebası acı çekti. Ermeniler, Rumlar, Yahudiler.
    Kabul, ama ölen 5 milyon Osmanlı Müslümam unutuluyor. Bu
    haksızlık değil mi?"

    (ölen ermenilerden söz edildiği kadar ,müslümanlardan söz edilmediği bir gerçek )

    6-Tarihimiz .
    Bırakın yakın tarihimizi doğru dürüst öğrenmeyi, kendi aile hikâyelerimizi bile bilmeden yetiştirilmiştik.

    (Eminimki çoğumuz kendi sülalemizin geçmiş tarihinden habersizsiz )

    7- Eski evlilikler ve yeni evlilikler.
    Gerçi onların zamanında bizdeki kadar çok boşanma yoktu, insanlar birlikte yaşamak için evleniyorlardı, şimdiki gibi boşanmak için değil.

    (19 yaşında dul kalan erkeklerin ve bayanların olduğu bir devirdeyiz ) :)

    8-Devletler .
    Devlet diye gerçek bir şey yok ki.En tepe de kendini devlet sanarak kararlar alan insanların yaşamasına yada ölmesine karar veren çobanlar var!

    ( Çoban birini terörist diye tanımlarsa,koyun sürüsü araştırmadan itaat eder . Kime de kahman derse ,koyun sürüsü o kişileri kahraman diye tanımlar ) :)

    9-Kitap yazmak -
    Tolstoy da kitap yazdı, Adolf Hitler de, sorun yazıda değil, kimin ne amaçla yazdığında.

    ( Yazmaktaki amac önemli tabi ) :)

    10-Zengin ve fakir -
    Acaba yoksullar zenginlerden daha mı çok hastalanıyorlardı,yoksa nüfusları daha çok olduğu için mi hastaneleri dolduruyorlardı?

    (Zengin köpeğinin içtiği sütü- fakirin çocuğu içmediği bir ülkede ,elbete fakirlerden oluşur hastane kalabalıkları ) :)

    11- Türkiye nin çıkarları için ,görmemezlikten geldiği o caresiz insanların ölüme terk edişi .
    Tek tuvaletin tıkandığını, salgın hastalığın baş gösterdiğini öğrendi.
    Gemide artık yiyecek yoktı ilaç yoktu, şubat soğuğunda onları ısıtacak
    bir şey yoktu, Gemiye gidenler, bebeklerin ağlamalarını, kadınların
    hıçk rıklarını, erkeklerin "Bizi kurtarın!" feryatlarını duyuyorlardı.

    12-ALLah tan daha çok başkasından korkan devletler .
    İstanbullu Struma'dan
    gelen bu feryatları duyuyor, yardım etmek istiyor ama hükümetin emriyle gemiye yaklaşamıyorlardı.

    13-Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın .
    "Komşularına zorbalık yapılırken bir halk niye sessiz kalır?

    (Zalimin elindeki mazluma yardım etmeyenlere insan mı denilir ? )

    14-Doğru söze ne denilir !
    "Doğru söze ne denir!" diye düşünüyorum. Evet! Bütün devletler
    kötüdür! Aslında devlet denen örgüt, kötülüğün sürdürülmesi için
    vardır.

    ( ALLah ın kitapını bırakıp kendi kitapını var eden devletler-den elbete adalet beklemek ahmaklıktır . )

    15-Türkiye ye bir genel bakış .
    Türkiye'nin iç karartıcı haberleriyle doluydu. Ekonomik kriz, birbirini
    suçlayan politikacılar, sütunlarını meslektaşlarına çatarak dolduran
    köşe yazarları... Bunları peş peşe okumak insanın bütün neşesini
    kaçırıyor, içini karamsarlıkla dolduruyordu.

    16-Devletler yaparsa meşrudur, kişiler yaparsa değildir .
    "Hiç şüphen olmasın. Olayların bir görünen, bir de görünmeyen
    yüzü var. Hiçbir devlet, kendi aleyhindeki davranışlara izin vermez."
    "Struma, ingiltere, Rusya, Türkiye, Almanya, Romanya devletlerinin
    ortak suçu."
    "Dediğin gerçek olsa bile, bu devletlerin hiçbiri senin gerçeği ortaya
    çıkarmana izin vermez."

    17-Kafa da kalan sorular .
    Türk devleti bu insanları da ölüme terk etti. Kapalı vagonlar içindeki ölüm
    feryatlarına kulak tıkadı. İntiharlarını ve sonra sınırda kurşuna
    dizilmelerini seyretti. Peki, kendi kanından ve canından olan insanlara
    niye bunu yaptı abi? Bir açıklaman var mı?"

    18- Osmanlı yıkıldıktan sonraki türkiye -
    Demek ki Türkiye'nin yakın tarihi böyleydi. O büyük altüst oluş
    yıllarında ırklar, dinler, diller, katliamlar, sahte kimlikler birbirine
    karışmış ve her evin bir sırrı olmasına yol açmıştı. Bizim aile bir
    istisna değildi.

    19-Struma olayından dolayı almanların özür dilemesi,türkiye nin orali bile olmaması.
    Yani Almanlar kendi aleyhlerindeki diziyi göstermiş
    ama konuyla hiç ilgisi olmayan Türkler bunu yasaklamıştı. Belki
    binlercei kez "Yarabbi, ne garip ülkeyiz!" diye düşündüm.

    20-Kitap bitince ,60 yıl önceki olay odama kadar geldi.Onların ise ,
    Hikâye bitince uzun süre sessiz kaldık. Hepimiz düşüncelere
    dalmıştık. Annemle babam, kendi ailelerinin başına gelenleri mi
    hatırlıyor diye merak ettim. Savaşın korkunç laneti, 60 yıl sonra bile
    Gümüşlük'teki masamıza gelip bizi buluyordu.

    Herkese keyifli okumalar .

    Ne güzek demiş yaratan :BAKARA-11: Kendilerine: 'Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın' dendiği zaman, 'Bizler sadece ıslah edicileriz' derler.
    BAKARA-12: Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.
  • “BİR ŞAİRİN ROMANI: HUZUR”U OKUMAK
    “Yaşamak değil beni bu telaş öldürecek” demesi gibi şairin, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşuşturma içinde yaşıyoruz, ya da yaşadığımızı sanıyoruz. Bu telaş içinde kitaplar çok zaman sığınağımız oluyor. Ruhu ruhumuza eş bir yazar bulduk mu sahipleniveriyoruz. “O da benim gibi yaşamış, o da benim gibi savrulmuş, onun da kırgınlıkları, dargınlıkları, bekleyişleri, hayal kırıklıkları olmuş, o da benim meşrebimdenmiş.” deyip tutunuveriyoruz sevdiğimiz yazarın eteklerine. Bazen ruh öyle yoruluyor ki bu tutunmalar da yoruyor ruhumuzu, içimize çekiliyoruz, okuyamaz, yazamaz hatta konuşamaz oluyoruz, sessizce yüzünü güneşe dönen bir menekşeden farkımız kalmıyor. Benim bütün bu halleri yaşarken icat ettiğim bir yöntem var. Böyle zamanlarda kendimi iyi bildiğim yazarlara ve kitaplara teslim ediyorum. Belki ondan sebep defalarca okuduğum kitaplar vardır kitaplığımda. Çalıkuşu’nu dört kez okudum mesela, Aytmatov kitaplarını saymıyorum bile, her biri en az iki kez okunmuştur. Bu defa da üslubunu çok sevdiğim bir yazarda dinlenmeyi denedim. İyi ki de denemişim. Mehmet Kaplan “Huzur” için yazdığı o detaylı makalesinin başlığını “Bir Şairin Romanı: Huzur” olarak belirlerken ne kadar da isabetli bir seçim yapmış. Kelimenin tam manasıyla (Tanpınar olsa "manasıyle" derdi:)) büyülendim ve iyi ki Tanpınar benim ana dilimde yazmış diye de büyük bir gurur duydum. Bu okuyuşumda bir kez daha anladım ki Tanpınar Türk edebiyatının en üslup sahibi yazarlarından biri. Mehmet Kaplan çok haklı, bir şiir okur gibi okudum romanı. Bazı cümleleri döndüm tekrar tekrar okudum keyif almak için. Edebî haz istiyorsak Tanpınar’a dönmeliyiz yeniden ve "Huzur"u mutlaka okumalıyız ve dahası anlamalıyız.

    “Tehlikeli Oyunlar”ın tiyatrosu için yazı yazarken tiyatronun tanıtım sayfasında eserin sahnelenme fikrinin nasıl ortaya çıktığı anlatılıyordu. Orada dikkatimi çeken bir detay vardı. Celal Mordeniz, Tehlikeli Oyunlar’ı sahneleme fikrinin sesli roman okuma çalışmalarının sonucunda ortaya çıktığından bahsediyordu. “Tehlikeli Oyunlar’ı kampta okumayı önerdiğimde aklımda sahneleme düşüncesi yoktu, ancak romanı duymaya başladığımda çalışma arkadaşlarıma böyle bir öneri yapmaya karar verdim.” diyordu. Bu yazıyı okuduğumdan beri benim de aklımda böyle bir fikir oluştu. Bazı romanları okurken “Bu kitap sesli okunsa ne güzel olur.” diyorum. Derste öğrencilerime hikaye okurken yaşayarak yapılan bir sesli okumanın onlar üzerinde ne kadar etkili olduğunu görmüş bir hoca olarak bir süredir okuduğum kitapları da “sesli okumaya müsait olanlar ve olmayanlar” olarak kategorize etmeye başladım. “Sevgili Arsız Ölüm”den bazı cümleleri okurken de bu kitabın sesli okumaya çok uygun olduğunu düşünmüştüm. “Huzur”u okurken ise bu fikrim zirveye çıktı. “Huzur” kesinlikle bir araya gelinip sesli okunup tartışılması gereken bir kitap. İçimizden okurken bir lezzet alıyoruz ama sesli okuma bu lezzeti birkaç katına çıkaracaktır.

    Daldan dala atladım, Huzur’dan bahsederken söz döndü dolaştı nerelere geldi. Neyse, ben artık biraz da okuma zevkinizi kaçırmayacak şekilde romandan bahsedeyim: Berna Moran’ın o çok kapsamlı makalesinde “huzursuzluğun romanı” olarak nitelendirdiği roman; görünüşte bir aşk hikayesi olsa ve yazarı da bu romanı "Bu, dünyanın en basit, âdeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir."(s. 73)diye nitelendirse de roman temelde, ne tam doğulu ne tam batılı olmayı başarabilmiş, arafta kalmış Türk aydınının trajedisinin romanıdır. Nitekim Tanpınar bu durumu şu cümlelerle çok güzel anlatır:
    "Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu;, Dede' yi Wagner olmadığı için, Yunus' u Verlaine, Baki' yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya' nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en giyinmiş milleti olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz."(s. 252)
    "Debussy'yi Wagner' i sevmek ve Mahur Beste' yi yaşamak, bu bizim talihimizdi."(s. 140)
    “Birisinde Memling’le, öbüründe Şeyh Galib’le berabersin… Bu Mümtaz’ın bitmeyen şarkısıydı.”(s.169)
    "Fakat bir mesele var yine. Okuduklarımızla rahat değiliz. (...) Mesele okuduklarımızın bizi bir yere götürmemesinde. Kendimizi okuduğumuz zaman hayatın hâşiyesinde dolaştığımızı biliyoruz. Garplı bizi ancak dünya vatandaşı olduğumuzu hatırladığımız zaman tatmin ediyor. Hulâsa, çoğumuz seyahat eder gibi, benliğimizden kaçar gibi okuyoruz. Mesele burada. Halbuki kendimize mahsus yeni bir hayat şekli yaratmak devrindeyiz." (s. 91)

    Genel olarak romanın kurgusuna baktığımızda eser; yaz sonuna doğru, İkinci Dünya Savaşı’nın ilanından aşağı yukarı bir gün önce başlar, yirmi dört saat sonra savaşın ilan edilmesiyle sona erer. İkinci ve üçüncü bölümlerde geriye dönüş tekniğiyle aynı zamanda romanın merkezini de teşkil eden Nuran-Mümtaz aşkı anlatılır. Romanın dördüncü ve son bölümünde tekrar hal-i hazıra dönülür.

    Eserde iki bölüm boyunca anlatılan Nuran-Mümtaz aşkı pek çok kültürel detayı ve en önemlisi İstanbul’u ve bizim öz mûsikîmizi kendisine fon yaparak öyle büyüleyici şekilde anlatılır ki bu bölümde Tanpınar’ın dehası karşısında hayranlık duymanız kaçınılmaz olur. Kahramanlarının aşkını İstanbul tutkusu ile birleştiren ve onlara 'Birbirimizi mi, yoksa Boğaz'ı mı seviyoruz?" dedirten Tanpınar, mekan ve karakter tasvirinde öyle derinleşir ki her cümlesiyle mevcut hayatımızın tekdüzeliğine karşın hayatın güzelliğinin detaylarda saklı olduğunu haykırır adeta. Nuran’ın tebessümünün anlatıldığı şu satırlar hayretimizi zirveye çıkarır ve biz görürüz ki tebessüm sadece bir tebessümden ibaret değildir!
    "Mümtaz, sevdiği ve tanıdığı kadını tanınmıyacak kadar güzelleştiren, taşıdığı mesafelerde onu ufkuna yabancı bir aydınlık yapan bu tebessümün, ona adeta her çizgisi asırların muhayyilesiyle bulunmuş ve yapılmış bir sanem edası veren bu sükûnetin nasıl en son ve çaresiz anlarda hazırlandığını ve genç kadının bu zoraki tebessümün ve sükûnetin arkasına nasıl parça parça sığındığını, oradan içi kanaya kanaya etrafa ve kendi hayatlarına, çok güç bir uyanışın perişanlığıyla nasıl baktığını pek iyi bilirdi."(s. 61)
    "Genç kadın hep o sessiz gülüşü ile onu dinliyordu. Çok garip bir dikkati vardı. Âdeta gözlerinde yaşıyordu. Nasıl gün dediğimiz şeyi, güneşin hareketi idare ediyorsa, onu da gözlerinin parıltısı idare ediyordu." (s. 78)

    Yine Tanpınar’ın Nuran’ı anlattığı şu satırlar güzellik kavramına yepyeni bir tanım getirecek cinsten bence:
    "Mümtaz, genç kadının güzel ve biçimli büstünü, beyaz bir rüyayı andıran yüzünü daha evvelden beğenmişti. Konuşur konuşmaz bu İstanbulludur, diye düşünmüş, 'İnsan alıştığı yerden vazgeçemiyor, ama bazen Boğaz sıkıcı oluyor' dediği zaman kim olduğunu anlamıştı. Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz'da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısına Nuran' a benzemek, Türkçe' yi onun gibi teganni edercesine konuşmak, karşısındakine onun gözlerinin ısrariyle bakmak, kendisine hitap edildiği zaman kumral başını onun gibi sallayarak konuşana dönmek, elleriyle aynı jestleri yapmak, konuşurken bir müddet sonra kendi cesaretine şaşırarak öyle kızarma, hiçbir özentisiz, telaşsız, büyük ve geniş, suları, dibi görünecek kadar berrak, bir nehir gibi hayatın ortasında hep kendi kendisi olarak sâkin, besleyici akmak olduğunu o gün değilse bile, o haftalar icinde öğrendi." (s. 75)

    Biliyorum “Huzur” romanı için ne söylesem eksik kalacak ve benim kırık dökük satırlarım böylesi bir romanı yeterince anlatamayacak. Bu sebeple uzun yazılar yazıp okuyucunun sabrını da zorlamamak adına burada susmayı tercih ediyorum. Ben susarken yazımı, güneşin içimizi ısıttığı, ruhumuzu aydınlattığı nice güzel günlere dileğiyle Tanpınar’ın güneş güzellemesi ile bitirmek istiyorum:

    "Ne kadar mustarip olursanız olun, güneş bu ıstırabın arasında er geç bir çatlak buluyor, oradan altın bir ejder gibi kayıyor. Sizi mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkânı bir masal gibi anlatıyor. Sanki 'bana inan, ben bir mucizenin kaynağıyım, herşey elimden gelir; toprağı altın yaparım. Ölüleri saçlarından tutup silker, uykularından uyandırırım. Düşünceleri bal gibi eritir, kendi cevherime benzetirim. Ben hayatın efendisiyim. Bulunduğum yerde yeis ve hüzün olamaz. Ben şarabın neşesi ve balın tadıyım.' diyordu. " (s. 30)

    BLOGUMDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA OKUMAK İSTERSENİZ:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...omani-huzuru-okumak/