• - Yarın mı? Ne aceleci adamlar bunlar, arkalarından biri kovalıyor sanki...Düşünürüz,konuşuruz,kısmetse gideriz.Belki önce köye gitmeli, Avrupa’ya daha sonra...
    + Neden sonra? Bir defa şu göbeği erit de kafan uykusundan uyansın. Senin hem bedenine hem ruhuna hareket gerek.Hayatından bezmiş gibisin, yaşamaya bile üşenir gibisin.
  • Annemin sessiz geceleri için!

    Kaşan şehrindenim
    Fena sayılmaz halim,
    Bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
    İğne ucu kadar da zevkim.
    Annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
    Dostlar, akan sudan daha iyi

    Ve Allah, burada yakındadır,
    Şebboylar arasında, uzun çamın altında
    Suyun bilincinde,
    Bitkilerin kanununda.

    Ben müslümanım.
    Kıblem bir kırmızı güldür,
    Namazlığım bir pınar,
    Mührüm ışıktır,
    Ova seccadem.
    Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım.
    Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer,
    Namazımın bütün zerreleri billurlaşır,
    Namaz kaybolur taş görünür,
    Rüzgâr, selvilerin üstünde ezan okuduğunda,
    Namaz kılarım ben.
    Otların tekbirinden sonra,
    Denizdeki dalganın kamedinden sonra
    Namaz kılarım.

    Kâbem su kıyısında,
    Kâbem akasyaların altındadır.
    Kâbem bir esinti gibi bahçeden bahçeye,
    Şehirden şehre gider.

    Hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır.

    Kaşan şehrindenim.
    İşim resim yapmaktır.
    Bazen bir kafas boyar,
    Size satarım.
    Orda mahpus çayırkuşu, sesiyle
    Yalnız gönlünüzü tazelesin diye.
    Bu bir hayal, bu bir hayal, …
    Biliyorum,
    Tuvalim cansızdır,
    İyi biliyorum,
    Çizdiğim havuz balıksızdır.

    Kaşan şehrindenim.
    Soyum belki
    Hint’de bir bitkiden gelir,
    Belki “Sialk” toprağından yapılmış bir çömlekten,
    Soyum belki de
    Buharalı bir fahişeden gelir.

    Babam, kırlangıçların iki kere gelmelerinden önce,
    İki kardan önce
    Babam terastaki iki uykudan önce,
    Babam zamanlar önce ölmüştü.
    Babam öldüğü zaman, gökyüzü maviydi.
    Annem birden kalktı uykudan, kızkardeşim güzelleşti
    Babam öldüğü zaman, bekçilerin hepsi şairdi.
    Kaç kilo kavun istiyorsun? Diye sordu manav bana.
    Sordum: Gönül hoşluğunun gramı kaça? Babam ressamdı
    Saz yapar, saz çalardı.
    Üstelik iyi bir hattattı.

    Bahçemiz bilginin gölgesindeydi.
    Bahçemiz duyguyla bitkinin karıştığı yerdi.
    Bahçemiz bakışın, aynanın ve kafesin kesiştiği noktaydı.
    Bahçemiz belki de yeşil saadet çemberinin bir parçasıydı.
    Tanrının ham meyvasını çiğniyordum o gün uykuda,
    Suyu felsefesiz içiyor,
    Dutu, bilgisiz topluyordum.

    Nar dalında yarıldığında,
    Elim tutkudan bir şadırvan olurdu.
    Çayırkuşu şakıdığında,
    Gönlüm dinleme hazzıyla yanardı.
    Kâh yalnızlık, yüzünü camın arkasına dayar,
    Kâh heyecan, elini duygunun boynuna dolardı.
    Düşünce oyun oynardı.
    Bayram yağmuru gibi bir şeydi yaşam,
    Sığırcıklarla dolu bir çınar.
    Işık ve taşbebek alayıydı yaşam,
    Bir kucak özgürlük idi,
    Yaşam, musıki havuzuydu o zaman.

    Çocuk yavaş yavaş uzaklaştı yusufçuklar sokağından.
    Kendi yükümü bağlayıp,
    Hafif hayallerin şehrinden çıktım,
    Yüreğim yusufçuk gurbetiyle dolu.

    Ben dünya misafirliğine gittim.
    Ben sıkıntı ovasına,
    Ben irfan bağına,
    Ben bilim ışığının balkonuna gittim.
    Dinin basamaklarını çıktım.

    Şüphe sokağının sonuna kadar,
    Gönül doygunluğunun serin havasına,
    Islak sevda akşamına kadar.
    Ben birini görmeye gittim,
    Aşkın öbür ucuna
    Gittim, gittim kadına kadar,
    Lezzet ışığına kadar,
    Tutkunun sessizliğine,
    Yalnızlığın kanat sesine kadar.

    Yer üstünde neler gördüm:
    Bir çocuk gördüm ay kokluyordu.
    Kapısız bir kafes gördüm,
    İçinde, aydınlık kanat çırpıyordu.
    Bir merdiven gördüm,
    Üzerinde aşk melekler âlemine çıkıyordu.
    Bir kadın gördüm, havanda ışık dövüyordu.
    Öğle, onların sofrasında ekmekti,
    Sebzeydi, şebnem tepsisiydi,
    Sıcak sevda kâsesiydi.

    Bir dilenci gördüm, çayırkuşundan bir şarkı için,
    Kapı kapı dolaşıp, dileniyordu.
    Bir çöpçü, kavun kabuğuna secde ediyordu.

    Bir kuzu gördüm, uçurtmayı yiyordu.
    Bir eşek gördüm yoncayı anlıyordu.
    “Nasihat” otlağında bir inek gördüm, doymuştu.

    Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.

    Bir kitap gördüm, kelimeleri billurdan.
    Bir kâğıt gördüm, ilkbahardan.
    Müze gördüm yeşillikten uzak,
    Cami gördüm sudan uzak.
    Umutsuz bir fakih gördüm,
    Başucunda sorularla dolu bir testi vardı.

    Bir katır gördüm yazı ile yüklü.
    Bir deve gördüm, “nasihat ve misal”in boş sepetiyle yüklü.
    Bir arif gördüm “ya hu” ile yüklü.

    Aydınlık götüren bir tren gördüm,
    Fıkıh götüren bir tren gördüm,
    Nasıl da yavaş gidiyordu.
    Siyaset götüren bir tren gördüm,
    (ne de boş gidiyordu)
    Nilüfer tohumları ve kanarya şarkıları götüren
    bir tren gördüm,
    ve bir uçak, binlerce metre yüksekteyken
    Penceresinden toprak göründü;
    Hüthüt kuşunun tepeliği,
    Kelebek kanatlarının benekleri,
    Kurbağanın havuzdaki aksi,
    Ve yalnızlık sokağından bir sineğin geçişi.

    Bir serçenin çınardan yere indiğindeki arayış.

    Ve güneşin ergenliği,
    Ve oyuncak bebeğin sabah ile kucaklaşması

    Basamaklar şehvet serasına gidiyordu.
    Basamaklar içki mahzenine iniyordu.
    Basamaklar kırmızı gülün fesat kanununa
    Ve hayat matematiğinin anlamına
    Basamaklar aydınlanmanın damına,
    Basamaklar tecelli kürsüsüne gidiyordu.

    Aşağıda, annem,
    Nehrin hatırasında çay bardaklarını yıkıyordu.

    Şehir görünüyordu:
    Büyüyen çimento, demir, taş geometrisi,
    Güvercin taşımayan yüzlerce otobüs.
    Çiçekçi çiçeklerini mezata götürüyordu.
    İki yasemin ağacı arasına,
    Salıncak kuruyordu bir şair,
    Çocuğun biri okul duvarına taş atıyordu.
    Bir diğeri erik çekirdeğini,
    Babasının renksiz seccadesine tükürüyordu
    Ve bir keçi haritadaki “Hazar”dan su içiyordu.

    Çamaşır ipi göründü, sallanan bir sutyen.

    Bir at arabasının tekerleği, atın durmasına hasret,
    At, arabacının uykusuna hasret,
    Arabacı ölüme hasret.

    Aşk göründü, dalga göründü.
    Kar göründü, dostluk göründü.
    Kelime göründü.
    Su göründü, eşyaların sudaki aksi…
    Kanın sıcaklığında, hücrelerin serin gölgeleri.
    Hayatın rutubetli tarafı.
    Sıkıntılı Doğu insanının yaratılışı.
    Kadın sokağında serserilik mevsimi.
    Mevsim sokağında yalnızlık kokusu.

    Yazın eli bir yelpaze gibi göründü.

    Tohumun çiçeğe,
    Sarmaşığın evden eve,
    Ayın, havuza yolculuğu,
    Hasret çiçeğinin topraktan fışkırışı.
    Körpe asmanın duvardan dökülüşü.
    Şebnemin uyku köprüsü üstüne yağışı.
    Neşenin ölüm hendeğinden atlayışı.
    Sözün ardında geçen hadise.

    Bir pencere ile ışığın savaşı.
    Bir basamak ile güneşin büyük ayağının savaşı.
    Yalnızlık ile bir şarkının savaşı.
    Armutlar ile boş bir sepetin güzel savaşı.
    Nar ile dişlerin kanlı savaşı.
    “Naziler” ile naz çiçeğinin sapının savaşı.
    Papağan ile güzel konuşmanın savaşı.
    Alın ile soğuk mührün savaşı.

    Camideki çinilerin secdeye saldırışı.
    Sabun köpüğünün yükselmesine rüzgârın saldırışı.
    Kelebek ordusunun “ilaçlama” programına
    Yusufçuk alayının kanal işçilerine saldırışı.
    Kamış kalem taburunun kurşun harflere saldırışı.
    Kelimenin şairin çenesine saldırışı.

    Bir devrin fethi, bir şiir eliyle,
    Bir bahçenin fethi, bir sığırcık eliyle,
    Bir sokağın fethi, iki selam eliyle,
    Bir şehrin fethi, üç dört tahta süvari eliyle,
    Bir bayramın fethi, iki oyuncak bebek ve bir top eliyle.

    Bir çıngırağın katli, ikindi yatağının başında,
    Bir hikâyenin katli, uyku sokağının başında,
    Bir hüznün katli, bir şarkı emriyle,
    Ayışığının katli, neonların emriyle,
    Bir söğüdün katli, devlet eliyle,
    Bir umutsuz şairin katli, bir kar çiçeği eliyle.

    Yeryüzü tümüyle belirdi:
    Yunan sokağında düzen gidiyordu.
    Başkuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
    Rüzgâr, Hayber yamacından, doğuya
    Tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
    Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
    Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.

    Halklar gördüm.
    Şehirler gördüm.
    Ovalar, dağlar gördüm.
    Suyu gördüm, toprağı gördüm.
    Işık ve karanlık gördüm.
    Bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
    Hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
    Ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm.

    Kaşan şehrindenim
    Ama, benim şehrim değil Kaşan.
    Benim şehrim kayboldu.
    Telaşla ve pür heyecan,
    Gecenin öbür tarafına bir ev yaptım.

    Ben bu evde,
    Kimsenin adını bilmediği nemli otlara yakınım.
    Bahçenin nefesini duyuyorum.
    Ve karanlığın sesini bir yapraktan düştüğünde.
    Ağacın arkasında aydınlığın öksürük sesini.
    Her taşın deliğinde suyun aksırığını.
    Baharın çatısında kırlangıcın sesini.
    Ve açıp kapanan yalnızlık penceresinin saf sesini.
    Ve müphem aşkın deri değiştirmesinin temiz sesini.
    Kanatta uçmak zevkinin toplanmasını,
    Ruhun kendi kendini tutarken çatlamasını.

    Ben tutkunun adımlarını duyuyorum.
    Ve damardaki kan kanununun
    Ayak sesini duyuyorum.
    Güvercinler kuyusunda seher çırpıntısı
    Cuma gecesinin kalp çarpıntısı,
    Düşüncede karanfil çiçeğinin akışı
    Hakikatin, uzaktan saf kişnemesi.
    Ben uçuşan maddenin sesini duuyorum.
    Ve coşku sokağında inanç ayakkabısının sesini.
    Ve aşkın ıslak gözkapakları üstündeki,
    Ergenliğin hüzünlü musıkisi üstündeki,
    Nar bahçelerinin türküsü üstündeki yağmurun sesini.
    Ve gece içinde neşe şişesinin kırılmasının,
    Güzelliğin kâğıt gibi parçalanmasının
    Gurbet kâsesinin rüzgârdan dolup boşalmasının sesini.

    Ben dünyanın başlangıcına yakınım.
    Çiçeklerin nabzını tutuyorum.
    Suyun ıslak kaderine,
    Ağacın yeşil olma adetine aşinayım.

    Ruhum nesnelerin tazeliklerine akar,
    Benim ruhum, gençtir.
    Ruhum bazen heyecandan kekeler,
    Benim ruhum, işsizdir:
    Yağmur damlalarını, duvardaki tuğlaları sayar,
    Ruhum bazen yol ağzında duran bir taş gibi gerçektir.

    Ben birbirine düşman iki çam görmedim,
    Gölgesini yere satan bir söğüt de görmedim
    Karaağaç kovuğunu bağışlar kargaya.
    Nerde bir yaprak varsa, içim açılır.
    Afyon çiçeği yıkadı beni varoluşun selinde.

    Bir böcek kanadı gibi, seherin ağırlığını biliyorum.
    Bir saksı gibi, yeşermenin musıkîsini dinliyorum.
    Bir sepet dolusu meyva gibi,
    Olgunlaşmak için sabırsızlanıyorum.
    Uyuşukluk sınırında bir meyhane gibiyim.
    Deniz kenarında bir bina gibi,
    Ebedi dalgalardan endişeliyim.

    İstediğin kadar güneş, istediğin kadar bağlılık,
    İstediğin kadar çoğalma.

    Ben bir elmayla hoşnutum,
    Ve bir papatyanın kokusundan.
    Ben bir ayna, bir saf bağlılıkla yetiniyorum.
    Bir balon patlasa, gülmüyorum,
    Bir felsefe ay’ı ikiye bölerse, gülmüyorum.
    Ben bıldırcın tüylerinin sesini tanıyorum,
    Toy kuşunun karnındaki renkleri,
    Dağ keçisinin ayak izlerini.
    Nerde ravent yetişir, iyi biliyorum.
    Sığırcık ne zaman gelir, keklik ne zaman öter,
    Şahin ne zaman ölür,
    Çölün uykusunda ay nedir,
    Tutku sapındaki ölüm.
    Ve sevişmenin ağızda bıraktığı ahududu lezzeti.

    Yaşam hoş bir adettir,
    Yaşamın ölüm genişliğinde kanatları vardır,
    Aşk kadar sıçrayabilir,
    Yaşam, alışkanlık rafına kaldırıp
    Unutulacak bir şey değildir.
    Yaşam elin çiçek koparma isteğidir.
    Yaşam turfanda siyah incirdir,
    Yazın ağzında buruk bir tat.
    Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur.
    Yaşam yarasanın karanlıktaki tecrübesidir.
    Yaşam bir göçmen kuşun gariplik duygusudur.
    Yaşam uykunun dönemecinde bir tren düdüğüdür,
    Yaşam uçak penceresinden bir bahçeyi görmektir.
    Füzenin uzaya fırlatıldığı haberi,
    Ayın yalnızlığına dokunuş,
    Başka bir gezegende çiçek koklamak fikri.

    Yaşam bir tabak yıkamaktır.

    Yaşam sokakta bir metelik bulmaktır.
    Yaşam aynanın “karesi”dir.
    Yaşam çiçek “üstü” sonsuzdur.
    Yaşam yer “çarpı” yüreğimizin çarpıntısıdır.
    Yaşam basit ve eşit nefesler geometrisidir.

    Nerede olursam olayım
    Gökyüzü benimdir.
    Pencere, fikir, hava, aşk, yeryüzü benimdir.
    Ne önemi var
    Bazen büyürse
    Gurbetin mantarları? Bilmiyorum, neden
    “At soylu hayvandır, güvercin güzeldir.” derler?
    Ve neden hiç kimse yarasayı kafese koymuyor.
    Yoncanın ne eksiği var kırmızı laleden.
    Gözleri yıkamalı, başka türlü görmeli.
    Kelimeleri yıkamalı.
    Kelime rüzgâr olmalı, yağmur olmalı.

    Şemsiyeleri kapatmalı.
    Yağmur altında yürümeli.
    Düşünceleri, hatıraları yağmur altına getirmeli.
    Şehir bütün halkıyla yağmur altına gitmeli.
    Dostu yağmur altında görmeli.
    Aşkı yağmur altında aramalı.
    Yağmur altında bir kadınla sevişmeli.
    Yağmur altında oyun oynamalı.
    Yağmur altında yazmalı, konuşmalı, nilüfer dikmeli.
    Yaşam sürekli ıslanmaktır.
    Yaşam “şimdi” havuzunda suya girmektir.

    Çıkaralım giysileri:
    Suya bir adım var.

    Aydınlığı tadalım.
    Bir köy gecesini, ahunun uykusunu tartalım.
    Leylek yuvasının sıcaklığını hissedelim.
    Çimenlerin kanununu çiğnemeyelim.
    Bağbozumunu tadalım.
    Ve eğer ay çıkarsa ağzımızı açalım
    Ve gecenin uğursuz olduğunu söylemeyelim.
    Ateş böceğinin bahçenin bilgeliğinden
    Yoksun olduğunu sanmayalım.

    Sepeti getirelim
    Biraz kırmızı biraz yeşil toplayalım.

    Sabahları ekmekle ebegümeci yiyelim.
    Her sözün başında bir fidan,
    İki hecenin arasında sessizlik tohumu ekelim.

    İçinde rüzgâr esmeyen kitabı okumayalım,
    Ve içinde ıslak şebnem yüzeyi olmayan kitabı
    Hücreleri canlı olmayan kitabı okumayalım ve
    Sineğin tabiatın parmağından uçmasını istemeyelim.
    Ve panterin yaratılış kapısından dışarı çıkmasını.
    Ve eğer solucanlar öldüyse,
    Yaşamda bir şeyin eksildiğini bilelim.
    Eğer ağaçbiti yoksa, ağaç kanunları zarar görmüştür.
    Ve eğer ölüm olmasaydı, neyin peşine koşacaktık.
    Ve eğer ışık olmasaydı, uçuşun mantığı değişecekti.
    Ve mercandan önce
    Denizlerin düşüncelerinde boşluk vardı.

    Ve nerdeyiz diye sormayalım,
    Hastahanenin taze çiçeklerini koklayalım.

    Ve geleceğin fıskiyesi nerde diye sormayalım,
    Ve neden hakikatın kalbi mavidir diye
    Ve dedelerimizin esintileri nasıl, geceleri nasıldı
    Diye sormayalım.

    Geçmiş artık canlı değil.
    Geçmişte kuş şakımıyor.
    Geçmişte rüzgâr esmiyor.
    Geçmişte çamın yeşil penceresi kapalı.
    Geçmişte bütün kâğıt fırıldakların yüzü tozlu.
    Geçmişte tarihin yorgunluğu kaldı.
    Geçmiş dalganın hatırasında,
    Sahile vurmuş hareketsiz soğuk sedeflerdir.

    Deniz kıyısına gidelim,
    Sulara ağ atalım,
    Suların tazeliğini çekelim.

    Yerden bir çakıl taşı alıp,
    Varolmanın ağırlığını hissedelim.

    Eğer ateşimiz çıkarsa ayışığına söylenmeyelim.
    (Bazen ateşim varken ay’ın aşağı indiğini görürüm,
    Elimin melekler katına eriştiğini,
    İspinozun daha iyi öttüğünü.
    Ayağımdaki yara,
    Yerin inişli çıkışlı olduğunu öğretti bana.
    Çiçeğin hacmi kaç misline çıktı, hasta yatağımda,
    Daha da büyüdü turuncun çapı, fenerin ışığı)
    Ve ölümden korkmayalım,
    (ölüm güvercinin sonu değildir.)
    Bir cırcır böceğinin ters dönmesi ölüm değildir.
    Ölüm akasyanın aklından geçer.
    Ölüm düşüncenin güzel ikliminde yaşar.
    Ölüm köy gecesi derinliğinde sabahı anlatır.
    Ölüm üzüm salkımı ile gelir ağzımıza.
    Ölüm gırtlağın kızıl hançeresinde fısıldaşır.
    Ölüm kelebek kanatlarındaki güzellikten sorumludur.
    Ölüm bazen reyhan koparır.
    Ölüm bazen votka içer.
    Bazen gölgede oturur ve bize bakar.
    Ve hepimiz lezzetin ciğerinin,
    Ölüm oksijeni ile dolu olduğunu biliriz.

    Çitlerin arkasında yaşayan sesi var kaderin
    Yüzüne kapıyı kapatmayalım.

    Perdeyi açalım:
    Bırakalım duygular soluk alsın.
    Bırakalım ergenlik her ağacın altında yuva kursun.
    Bırakalım içgüdü oyun oynasın.
    Yalınayak mevsimlerin peşinde,
    Çiçeklerin üstünde uçsun.
    Bırakalım yalnızlık,
    Türkü söylesin,
    Birşeyler yazsın,
    Sokaklara çıksın.

    İçten olalım.
    İçten olalım,
    Bankada da bir ağacın altında da içten olalım.

    Bizim işimiz değil kırmızı gülün sırrını anlamak.
    Bizim işimiz belki de:
    Kırmızı gülün büyüsünde yüzmektir.
    Bilimin ötesine çadır kuralım,
    Bir yaprağın cezbesiyle elimizi yıkayıp
    Sofraya oturalım,
    Sabah güneş doğarken doğalım,
    Heyecanları serbest bırakalım,
    Uzayın, rengin, sesin, pencerenin
    Anlamını tazeleyelim,
    Varlığın iki hecesi arasına, gökyüzünü yerleştirelim,
    İçimizi ebediyetle doldurup boşaltalım,
    Bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp yere koyalım,
    Bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini geri alalım,
    Sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından
    Yükseltelim,
    Kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.

    Bizim işimiz belki de,
    Nilüfer çiçeği ve çağımız arasında,
    Hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.

    [Sohrab Sepehri / Suyun Ayak Sesi]
  • Bazı şeyler susarak bile anlatılamazmış, bunu öğrendim ben. Hayatta ne kadar çabalarsan o kadar yok olurmuşsun. Ne kadar çok istersen o kadar olmuyormuş. Hayatın günlük güneşlik giderken bir anda tökezliyormuş insan. Artık o güneş hiç doğmuyormus. Konuşmak istedikçe susuyormuşsun ve her geldiğinde duruyormuşsun. Yazdığın cümle, yaktığın her sigara bir nebze ayırıyormuş ondan seni. Önce umutlarını tüketiyor sonrasında ise yok ediyormuş içinde. Ama her ışık da “tekrar” demekten de kendini alamıyor insan. İçin doluyor hatta taşıyor böyle zamanlarda. Hadi diyorsun bitsin artık, gitsin içimden. Sonra bakıyorsun nerede olduğunu bile bilmediğin birini içinden çıkarmaya çalışıyorsun. Bir bilinmezlik içinde çürürken, tekrar hayat vermesini istiyorsun. Ama umutsuz bir insan ne kadar isterse işte o kadar istedim bende. Söyleyemeden, susarak bile anlatamadan kendimi istedim. Bir de sahi gözlerine bakarak anlatmak vardı, rüyalarıma bile fazla gelecek şekilde bir güzellikte. Yine geliyor susma zamanı sonuçta beklediğimi bile söyleyemeyen biriyken gelmeni nasıl beklerim ki ? Anca yakarım sigaramı, açarım şarkımı bir de konuşmalarımızı tabi. Sen sevmezdin sigarayı değil mi oysa ne çok itmiş idin beni ona. Neyse ben yine çok konuştum, sen düşünme bunları. Ben beklerim, gelmen gerektiğini bilmesen de…


    “Kendi gününün şafağında, seçilmiş ve sevilen insan Al Mustafa, tam on iki yıl boyunca Orphales şehrinde, gemisinin geri dönüp kendisini doğduğu adaya götürmesini bekledi.”



    Böyle başlar Halil Cibran o müthiş etkileyici kitabı Ermiş’e. Al Mustafa’nın kopup gitmekle kalmak arasında ki muazzam kaosunu hissettirir okuyucuya. Devam eder…



    “Bu caddelere ruhumdan o kadar çok parça saçtım ki, özlemimin o kadar çok çocuğu bu tepelerde çıplak dolaştı ki, sıkıntı ve ıstırap çekmeden onlardan kendimi ayıramam.. Yine de daha fazla oyalanamam.. Çünkü kalmak, saatler geceyle yanarken, donmak, kristalleşmek ve bir kalıba dökülmek demek.. Buradaki herşeyi memnuniyetle yanıma alırdım, ama nasıl? Bir ses, dili ve ona kanat olan dudakları taşıyamaz. Boşluğu yalnız başına aramalı.. Ve kartal, tek başına, yuvasını taşımadan Güneş’e uçmalı..” Gider Cibran bu dünyadan ve giderken müthiş yalnızlığını bırakır okuyucusuna. Mısralarını, satırlarını, resimlerini bırakır da gider. Okuyucu o yalnızlıktan beslenir. Kendini gidemeden arayanlar için su’dur Cibran. Nefestir onun bıraktığı yalnızlık.



    “Bu vadideki karanlığı ve büyük soğuğu düşün” diyen büyük şair Brecht’in sözleriyle başlar “Gitmek” isimli şiirine, bir başka büyük şair Ahmet Telli: “Gitmek/ Bir hançeri inceltip okyanusa daldırmak isteği/ Ya da düşebilmek atlasların dışına ki/ Ey kalbim/ Yalnızsın bu yolculukta da/ Gitmek/ O kaos duygusu/ Aklın sarsıntılarla yorgun düşüşü/ Bilincin kamaşması belki de”



    Bilinçli gidişlere belki de en derin örneklerdir bunlar. Ya kalanlar. Cibran kalanları da unutmaz. Rahipler ve Rahibeler Al Mustafa’nın önünü kesip ona gitmemesi için yalvarırlar “Seni çok sevdik; ama sevgimiz sözlere dökülmedi ve örtülü kaldı.. Ama şimdi sana yüksek sesle haykırılıyor; sevgimiz önüne seriliyor.. Hep yaşandığı gibi, ne yazık ki sevgi kendi derinliğini, ayrılma anına kadar anlayamıyor..” İşte gidenlerin önündeki en büyük engeldir bu. Ortaya özenle yeniden serilir sevgiler. Aşklar yıllandıkları sandıklardan çıkarılır. En bezenmiş haliyle belleğe çağrılır anılar. Sevgi kendini bütün çıplaklığıyla serer gözler önüne. Sindiği kokulardan çıkar, saklandığı sokaklarda görünür kılar kendini, renklerden akar insanın yüreğine. Gitmek ömrümüzde en az bir kere de olsa aklımıza gelmiştir hiç kuşkusuz. Kimi zaman ansızın dolar göğüs kafesimize bu arzu. Ama çoğu zaman akıl galip gelir bu oyundan. Sonra an gelir ki Atilla İlhan’ın dediği gibi “Paldır küldür yıkılır bulutlar”. İşte o an koparsınız önce kendinizden, sonra çevrenizden. Gitmek artık kanıyla canıyla ortadadır.



    Gitmek kimi zaman yalnızca serüvendir. Ruhu doyurur, yeni umutlar yaratır. Belki de sadece yeni umutlar için bile gidilmelidir. Sennur Sezer’in dediği gibi “Bir ses arıyorum/ Yeni bir şarkı için/ Çocukların ilk sözcüğü gibi umutla/ Sevinçle duyulacak bir ses/ Çünkü umutsuzluk yasaktır/ Don vuran ağaç sürgün verecek/ Kaya çatlayacak, tohum yeşerecektir.” Yola düşen umutlanır. İçinde bıraktıklarının kırgınlığı ardında, umutları önündedir. Ancak gerilerden gelen ses her daim takip edecektir onu. Umutsuzluk çöreklenmek için yol gözleyecektir gidenin yüreğine. Kimi zaman Kavafis’in dediği gibi terkedilen seni takip edecektir bedeninde “Yeni bir ülke bulamazsın, bir başka deniz bulamazsın. Bu şehir ardından gelecektir. Sen aynı sokaklarda dolaşacaksın gene. Aynı mahallede kocayacaksın; aynı evlerde ak düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.”



    Ayrılık her zaman mesafeleri getirir akla. Oysa kimi zaman yanyana iki insan arasındaki mesafe daha da fazladır. Yanınızda sandığınız ve gördüğünüz ve dokunduğunuz ve dahi öptüğünüz aslında çoktan gitmiştir. Gitmeler sessiz olur bazen. Farkında olduğunuz anda çoktan mesafe almıştır kalkan. Bunu Can Yücel’den daha güzel ifade eden var mıdır: “En uzak mesafe ne Afrika’dır/ ne Çin/ ne Hindistan/ ne seyyareler/ ne de yıldızlar geceleri ışıldayan/ en uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir/ birbirini anlamayan.



    Gitmek aramaktır biraz da. Kimi zaman neyi aradığınızı bile bilmeden düşmektir yollara. Kimi zaman gençliğinizi, kimi zaman kaybettiklerinizi, kimi zaman umutlarınızı ve çokça da geleceğinizi aramaktır gitmek. Ama her daim göçebe bir ruhla dolaşmaktır insanların içinde. Sıfır noktasında yaşamayı bilmektir. Ruhunu ve bedenini teslim etmemektir. Göçebe yurtsuzdur. Onun yurtsuzluğu kimsesizliğidir. Kimsesizliği özgürlüğüdür. Ruhu gitmelere alışıktır. Dinginliği yollardadır.



    Gitmek boy vermektir yollarda. Ruhun boy atmasıdır. Büyümektir biraz. Gitmeli insan. Kimi zaman kendinden, kimi zaman yaşadığı yerden. Öyleyse bütün göçebelere selam olsun yeniden.



    Ayrılıklar her zaman zor gelmiştir bana. Giden de olsam , kalan da olsam. Ardında birini-birşeyleri bırakmak veya ardında kalan olmak hep hüzünlü gelmiştir. Mesela sevdiğini bırakırsın ardında. O sevdiğin bazen bir aşk olur, bazen dost, bazen evlat, bazen anne, bazen bir kardeş. Bazen anılarını bırakırsın ardında, bazen sadece bir an' ı, bazen bir düşünceyi bırakırsın ve bazen bir inanışı bırakırsın...


    Bazen gerçekten gitmen gerekir; nefes almak için, bir kangrenden kurtulmak için. Bazen zorunludur ayrılık, bazen de kalbin iki yerdedir. Velhasıl zordur be ayrılık; bırakmak eskiyi, yeniyi karşılamak. Bırakırken ardında sevdiğin, sevmediğin her ne varsa acıtır insanı.



    Bazen baş edemeyeceğin kadar harman olur duygular, Sancılı olur yeniyi kucaklamak.
    Sevmem ben ayrılıkları işte.
    Gidişler hep iz bırakır insan da...
    Cemal Süreya' nın da dediği gibi: " Gitmekle gidilmiyor ki... Gitmekle gitmiş olamazsın; gönlün kalır, aklın kalır, anıların kalır."



    Ama sen aklınla, gönlünle, anılarını da yanına alarak gitmeye karar vermişsen ve çıkmışsan yola, gitmek iyi gelir insana.


    - Alıntı -
  • 88 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Herkese merhaba arkadaşlar. Çoğumuz okumuşdur Franz Kafka'nın Dönüşüm kitabını ve etkilenende olmuştur. Ben okuduğumda her sayfasını çok dikkatli bir şekilde ve anlayarak okudum. Her sayfayı çevirişim ve merakım çok artıyordu. Hemen kitapdan bahsetmek istiyorum. Dönüşüm Kafka’nın 1912 yılında 3-4 günde bitirmeyi öngördüğü, korkunç olarak tanımlandırdığı bir öyküdür. Kitap başlar başlamaz konuya direk giriyor. Gregor Samsa (Böceğimiz) bir sabah kalkıyor ve kendisini bir böcek olarak buluyor. Tabi kalkıp kahvaltıya gidemiyor. Aile bireyleri, kardeşi, annesi ve babası merak ediyor, “hadi gel artık” diyorlar ama Gregor kalkıp gelemiyor. Olaylar bu şekilde başlıyor ve devam ediyor.
    Sistemde küçük bir insan olmaya ara verirseniz, küçük bir böcek olursunuz ve aileniz dahil hiç kimse sizi sevmez, istemez ve tiksinir. Her daim masum olarak anılan küçük kardeşiniz bile bir zaman sonra değişmeye başlar. Kendi hayatına müdahale olduğunda, kendi yapması gerekenler, sorumlulukları arttığında, ödün vermeye başlaması gerektiğinde artık o da sizi istemez ve “artık gitmeli!ondan kurtulmalıyız” der… Peki gerçekten bu kadar sert mi yaşam? Herkes en yakınlarımız bile bu kadar ikiyüzlü olabilir mi?

    Tıkır tıkır işleyen bu düzenden birkaç gün olsun çıktığımızda herşeyin rengi değişecek, tavırlar değişecek, sevgi, saygı gidecek mi? Sanırım bunları öğrenmenin tek bir yolu var. Ara vermek ya da durmak. Belki o zaman bazılarının gözünde yok edilmesi gereken bir böcek haline dönüşürüz. Sadece 88 sayfalık bir kitap. Ama barındırdıkları 88 sayfadan çok fazla…
    Hiç anlayamadığım bir nokta var ve bunuda araştırdım. Franz kafka kitap basılacağı sırada yayınevine mektupla şöyle der; “Kitap kapağında asla bir böcek çizilmemeli!” Bunun algıyı değiştireceğini de belirtir. Ama nedense basılan birçok kitapta bu gözardı edilmiştir. Kafka’nın istediği kitap aile bireyleri ve müdürün olduğu, kapının göründüğü bir kapaktır. Bu kadar büyük bir eserde bu nokta nasıl kaçırılır anlamış değilim. Eski kapaklarda en azından yazarın isteğine saygı duyulmuş. Herkese tavsiye ediyorum. Mutlaka okuyun.
  • CYRANO:
    Ya ne yapmak lazımmış?
    ...
    Kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı?
    İstemem eksik osum! Herkes gibi, koşarak,
    Yabanın zenginine methiyeler mi yazmak?
    Yoksa nazırın yüzü gülecek diye bir an
    Karşısında takla mı atmak lazım her zaman?
    İstemem eksik olsun! Ricaya mı gitmeli?
    Kapı kapı dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
    Yoksa nasır mı tutsun sürünmekten dizlerim?
    Yahut eğilmekten mi ağrısın ötem berim?
    İstemem esksik olsun! Tazıya tut, tavşana
    Kaç mı demeli? Belki kaz gelir diye bana
    Tavuk mu göndermeli? Yoksa bir fino gibi Susta durmak mıdır ki, acep en münasibi?
    İstemem eksik olsun!..
  • Ya ne yapmak lazımmış?
    Sağlam bir dayı bulup çatmak sırnaşık gibi,
    Yerden etekleyerek velinimet sanmak mı?
    Kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı?
    İstemem eksik olsun! Herkes gibi, koşarak,
    Yabanın zenginine methiyeler mi yazmak?
    Yoksa nazırın yüzü gülecek diye bir an
    Karşısında takla mı atmak lazım her zaman?
    İstemem eksik olsun! Ricaya mı gitmeli?
    Kapı kapı dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
    Yoksa nasır mı tutsun sürünmekten dizlerim?
    Yahut eğilmekten mi ağrısın ötem berim?
    İstemem eksik olsun! Tazıyı tut, tavşana
    Kaç mı demeli? Belki kaz gelir diye bana
    Tavuk mu göndermeli? Yoksa bir fino gibi
    Susta durmak mıdır ki, acep en münasibi?
    İstemem eksik olsun! Bir kibar salonunda
    Kucak kucak dolaşıp boy atmak ve sonunda,
    Marifet şi’re koyup kameri, yıldızları,
    Aşka getirmek midir, evde kalmış kızları?
    İstemem eksik olsun! Yahut şan olsun diye,
    Meşhur bir kitapçıya giderek, veresiye
    Şiir mecmuası mı bastırmalı? İstemem
    Eksik olsun! Acaba bulup bir alay sersem
    Meyhane köşesinde dahi olmak mı hüner?
    İstemem eksik olsun! Bir tek şiirle yer yer
    Dolaşıp da herkesten alkış mı dilenmeli?
    İstemem eksik olsun! Yoksa bir sürü keli
    Sırma saçlı diyerek göğe mi çıkarmalı?
    Yoksa ödüm mü kopsun bir Allahın aptalı
    Gazeteye bir tenkit yazacak diye her gün?
    Yahut sayıklamak mı lazım: “adım görünsün
    Aman!” diye şu meşhur mercure ceridesinde?
    İstemem eksik olsun! Ve ta son nefesinde
    Bile çekinmek, korkmak, benzi sararmak, bitmek,
    Şiir yazacak yerde ziyaretlere gitmek,
    Karşısında zoraki sırıtmak her abusun.
    Eksik olsun istemem, istemem eksik olsun!
    Fakat şarkı söylemek, gülmek, dalmak hülyaya,
    Yapayalnız, ama hür, seyahat etmek aya,
    Gören gözü, çınlayan sesi olmak ve canı
    İsteyince şapkayı ters giymek, karışanı
    Olmamak. Bir hiç için ya kılıcına veya
    Kalemine sarılmak ve ancak duya duya
    Yazmak, sonrada gayet tevazula kendine:
    Çocuğum! Demek, bütün bunları hoş gör yine,
    Hoş gör bu çiçekleri, hatta bu kuru dalı,
    Bunlar yabanın değil, kendi bahçenin malı!
    Varsın, küçücük olsun fütuhatın, fakat bil,
    Onu fetheden sensin, yoksa başkası değil.
    Ara hakkını hatta kendi nefsinden bile.
    Velhasıl bir tufeyli sarmaşık zilletiyle
    Tırmanma! Varsın boyun olmasın söğüt kadar,
    Bulutlara çıkmazsa yaprakların ne zarar?
    Kavaklar sıra sıra dikilse de karşına
    Boy ver, dayanmaksızın, yalnız ve tek başına.
  • Demek her şeyi tatlılıkla çözmek fazla naif bir karardı. Belki de sessizce değil, kapılara çarparak gitmeli bu evden.