• -"Belki de sadece nerede yanlış yaptığımı anlamaya çalışıyorumdur. Ne yaptım da böyle oldu diye?"
    +"İyi de Nejla yalnız kaç sene oldu? Hala bir yanlışını bulamadıysan belki de yanlış sende değildir. Öyle değil mi?"
    -"Her türlü olumsuzluk ve kötülüğün mutlaka dış odaklı olduğunu düşünmek isteyen o sürüye mi katılmamı istiyorsun sen de?"
    +"Hayır ama yine de suç illa da sende olmak zorunda değil. Onu söylüyorum. Neden bu şekilde düşünmeyi asla tercih etmiyorsun ki?"
    -"Çünkü o şekilde düşünmenin bana hiçbir faydası olmadığını görüyorum da ondan. Çünkü aklı başında bir insan suçun sadece kendine ait olan kısmıyla ilgilenmeli bence."
    +"İnsanın birazcık kendini kandırarak korumasında da bir sakınca yok bence ama yani nerede yanlış yaptığını düşünüyorsun peki?"
    -"Bilmiyorum yani ne bileyim. Ta başında Necdet'in bana yaptığı bütün o kötülüklere karşı kayıtsız dursaydım, boyun eğseydim boşanmasaydım mesela bir anlamda onun kendi kötülüğüyle yüzleşmesini sağlayabilseydim ne bileyim daha farklı davransaydım ne olur diye düşünüyorum."
    +"Yani yaptığı kötülüklere karşı koymasaydın onun bir gün kendi kendine utanacağını mı zannediyorsun?"
    -"Evet. Tam olarak böyle düşünüyorum. ..."
    +"Kusura bakma Nejlacım ama ben o kadar emin değilim. İnsanlar belli bir yaştan sonra o kadar da değişmiyorlar. Aksine kötü huyları falan iyice belirginleşiyor. Sana yapılan kötülüğe karşı susmak, ne bileyim hiçbir şey yapmadan durmak karşındakinin kendini daha da haklı hissetmesinden başka hiçbir işe yaramıyor."
    -"Yok ama bence o da pişman şimdi. Biraz da onun için söylüyorum. Hissediyorum bunu yani. Hatta bir sebep bulsa atlar gelir buraya bile.Eminim yani. Ben burada değil de başka bir yerde oturuyor olsam mesela kesin yapardı bunu. Ama tabii o kadar olup bitenden sonra Aydın'dan çekiniyor biraz. Ama bazen aklımdan ne geçiyor biliyor musun? Gidip ondan af dilemek."
    +"Kimden? Nejdet'ten."
    -"Evet."
    +"Ama suçlu olan sen değilsin ki."
    -"Olsun. Olsun zaten esas güzel olan o. Karşındakini iyice utandırmak. Hatta belki onu tam da bu yolla iyi etmek."
    ...
    *Kış Uykusu, Nuri Bilge Ceylan
  • 288 syf.
    ·4 günde·10/10
    Nasıl başlasam nerden başlasam bilemiyorum.Kitap daha bitmeden yaklaşık 280 sayfalık bir kitabın altında nasıl ezinilir yaşamış oldum.Bitince de kezâ bu etki tam olarak yerine oturmuş oldu.

    Bu nasıl bir yaşanmışlık ,bu nasıl bir bakış açısı inceleme ,keşfetme yeteneğidir deyip durdum.Hepimiz İlber Hocanın iyi bir Tarihçi olduğunu biliyorduk, ama onun tabiriyle elit insan nedir ,nasıl olunur görmüş olduk.İnsanın anlamadığı ,fikri olmadığı hiç mi birsey olmaz diyorsunuz.

    Kitap dolu dolu kültür kokuyor.Sinemadan tiyatroya,kitaplardan müziklere,resimlerden mimariye,gezmekten,şiirden,edebiyattan kısacası hayata dair ne varsa hepsine tek tek değinilmiş, yaşanmışlıklarını soru cevap şeklinde biz okuyucularıyla buluşturmuş.Bunun için gerçekten kendisine minnettarım.

    Kitap gayet açık ,net ve anlaşılır biçimde yazılmış.Cok uzun bir eser olmamasına rağmen sizi sürekli internetten araştırmaya yönlendirdiği için normal okuma sürenizin biraz üstünde bitebilir.Bu ne araştırması derseniz, gezip gördügü tecrübe edindiği yerlerin isimleri, okuduğu ve tavsiye ettiği kitaplar,dinlediği sevdiği başarılı bulduğu müzikler,sinemalar,mimari her ne varsa sizi ister istemez araştırmaya,bu neymiş,bu nasıl müzikmiş,orasi nasıl bi yermiş deyip bakma ihtiyacına sürüklüyor.

    Not aldığım bir çok müzik,sinema,Kitap,gezilecek mimari yerler oldu. Ne acı ki bunlardan çoğunu belki de ilk defa duyduk.Ne kadar boş bir hayat yaşıyoruz,ne bakmasını biliyoruz ne görmesini diyorsunuz hemen ardından..

    Kitapta bol bol eleştiriyle karşılaşacaksınız hazırlıklı olun öncelikle.Katılmadığımız şeyler olmuştur olacaktır elbetteki ama çoğunun da haklı olduğunu göreceksiniz.Bazı şeyleri anlamak için bazı şeyleri yaşamak gerekiyor.Bilmek gerekiyor,görmek gerekiyor.En basitinden tavsiye ettiği müzikleri açıp dinlemeye başladım, bi kaçını çok begendim bazısını hiç begenmedim.Çünkü yaşanmışlığımız yok anlayamıyoruz,duymayı idrak etmeyi bilmiyoruz.

    Hatta yeri gelmişken yaşadığım küçük bir olayı anlatmak istiyorum. Konu "Neşet Ertaş" benim onunla ilk tanışmam, ilk dinlemem.Bundan yaklaşık 13-14 sene öncesi benim lisede olduğum dönemde tanıştığım bir abinin en çok ne dinlersin ,hangi müzikleri seversin demesiyle, benim işte o dönem popüler olan gitar ve gitar çalan şarkıcıları söylememle açılan bir sohbetin sonucunda kendisinin tebessum ederek "bende Neşet Ertaş dinlerim" bilir misin demesiyle ilk defa o ismi duymuş oldum.Kimdir o ,bilindik bir parçası var mı bir bakayım dememle de dinlemiş olduğum "Neredesin sen " adlı türküsü olmuştu.

    Dinlediğim anı ve verdiğim tepkiyi hic unutmuyorum.Çünkü hiç beğenmemiştim,düşünebiliyor musunuz ben koskoca Neşet Ertaş'ı begenmiyorum.Ama tabi saygıdan birşey diyemedik.iyimiş deyip geçiştirdiğimi biliyorum.Velhasılı şuan büyük bir hayranıyım.Çünkü insan değişiyor, gelişiyor,düşünmeye ve yaşamaya başlıyorsunuz yaşanmışlıkların samimiyetini kavrıyorsunuz.İşte İlber Hocanın da bahsettiği eski samimiyet kaybolmayan değerlere duyduğu özlemi bazen de sitemi göreceksiniz burada..

    Daha fazla uzatmak istemiyorum, hayata dair İlber Hocanın görüşlerini, tecrübelerini tavsiye ve eleştirilerini okumak istiyorsanız mutlaka okuyun hatta okumak istemiyorsanız da okuyun eskilerden alacağımız çok şey var çünkü..

    Şimdiden keyifli okumalara, selametler
  • Okumak, bizatihi bir mutluluktur. Yaşam kalitesinin ölçüsünü başka yerlerde arayanlar, bu kalitenin nasıl elde edildiğini bile düşünmeyenler olarak bence yanılmışlardır. Belki onlara bunu kabul ettiremeyiz, zaten bunun göstergesi de cehaletten başkası değildir. Şeker yiyip şerbet içesi büyüklerimiz, "Tatmayan bilmez" demişler ve haklı söylemişlerdir. Evet, Men lem yezük, bilmez yazuk..."
  • 304 syf.
    ·3 günde
    ●Felsefe profesörü de olan Fransız roman yazarı Muriel Barbery.Ve kitabımız;

    "Kirpinin Zarafeti"

    Kitabın içeriğinde; sanat dallarına, yazarlara ve edebi çalışmalara fazlaca yer verilmiştir.Buna rağmen yazarımız, ince bir mizahla göndermeler yapmayı da ihmal etmemiş doğrusu.Büyük oranda felsefeye yer verilmiş olsa da(tabii sıkmadan ve dozunda), sınıf farkı ve kişisel fikir ayrılıkları da dâhil birçok konu ile ilişkilendirerek güzel bir eser sunmuş bizlere.Evet, başarılı bulduğumu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

    ~az biraz spoiler olma ihtimalli ~

    ●"insanlar yıldızların peşinden koştuklarını sanırlar; ama sonları bir kavanozun içindeki kırmızı balık gibidir." 

    Sizce de haklı değil mi?

    ~~~~~~~~~
    Renèe, 54 yaşında, entellektüel bir kapıcı kadın.Paloma 12 yaşında, zengin bir aileye mensup, yaşına göre çok zeki ve 13. yaş gününde intihar etme düşüncesi olan bir kız çocuğu.Aynı apartmandan sınıf ve yaş farkına rağmen aslında birbirlerine ne kadar benzediklerini farkediyor bu iki kahramanımız.Toplumla ters düşmemek adına kendilerini gizleyen bu iki zeki insanın kabuğunu üçüncü bir entelektüel olan ve apartmana sonradan taşınan zengin iş adamı Kakuro Ozu kırıyor.Sadeliği, zerafeti, alçakgönüllüğü ve insani yaklaşımıyla hayatlarını değiştiriyor.Sağlam bir dostluk ile kaderleri de değişiyor demek çok uygun olur.

    Yazarımız kitabın sonuna beklenmedik ters köşe bir acı işlemiş olsa dahi, kitaptan alınacak çok fazla ders olduğunu düşünüyorum.Mesela bir kamelyanın yazgıyı değiştirebileceğini biliyorum artık.Etrafimiza baktığımızı ama hiçbir şey görmedigimizi biliyorum.Insanları görmek istediğimiz ve anlamak istediğimiz kadar var ettiğimizi.Ve daha bir çok duyguyu boşa harcadığımızı.Bildigimizi zannettiğimiz her şeyin aslında bilinmeyen olduğunu, bilmediğimiz pek çok şeyin zaten içimizde olduğunu...biliyorum.

    Kısır döngüye girmeden herkesi, Kirpinin Zarafeti'ne davet ediyorum.Belki guzel bir edebi yapıt ile karşı karşıyasınızdır.Kim bilir?
    Bir bakın isterseniz, lütfen :)



    ●"Kim inanır bal yapabileceğine arıların yazgısını paylaşmadan"  değil mi?
  • 525 syf.
    ·Puan vermedi
    Üniversite yıllarımda ilk kez okudum ve Fukuyama'nın tezine katılmamıştım. Ancak kayda değer bir çalışma. İlk çıktığı yıllarda ve bir on yıl sonrasında bile hem çok tartışıldı hem çok savunuldu.

    Benim katılmama sebebim nostaljik sosyalistlerle aynı sebepten ötürü değildi. Daha çok "kapitalizm kazandı oh şimdi mutlu mesut dert üstü muradüstü yaşayacağız"a çıkan o zafer sarhoşluğuna inanmamaktı.

    O zamanlar baya bir gır gır geçmiştik bu aşırı iyimser tablodan ah keşke Fukuyama aşımız haklı çıksaymış.

    Tez bana göre geçerliliğini kazanmamıştır ama yine de tarihe kayıt düşülecek kadar da ses getirmiştir. Globalleşen dünya diye ballandıra ballandıra söylediğimiz küçük mavi bilyemizde hoş bir sedadır okunması zarar vermez. Belki de bir arkadaş okur ve tartışırız o da güzel olur
  • 131 syf.
    ·3 günde·9/10
    Böll'ün gerek savaş hakkındaki düşüncelerini, gerekse de hayat hakkındaki görüşlerini çok beğeniyorum. Bana kalırsa kendisi zorlu bir dönemde birçok şeyi apaçık görebilen bir yazardı. İnsanlık olarak kimi boğucu dönemlerden geçerken, özellikle tam da o zamanlarda bazı gerçekleri fark edebilmek kolay olmadığı gibi ağır bir iştir de. Böll'ün kendisi de bizzat cephede bulunmuş biri. Yazdığı konuda tecrübeli. Savaşın ne denli kötü bir şey olduğunu yerinde tecrübe edip, o savaş şoku içerisinde gerçekleri seçebilmiş bir yazar kendisi. İşte özellikle savaş gibi yoğun olaylar insanlık olarak bizi adeta bir şoka sokar. Bu şokun etkisi altındayken işin mantıksal ve felsefi yönünü görebilmek; gerçekten de o şok içerinde, fark etmenin getirmiş olduğu yoğunluğu kaldırabilmek asıl meseledir. Böll bunu çok iyi başarıyor.

    Trenin Tam Saatiydi, cepheye gönderilen bir askerin öyküsünü anlatıyor. Askere zorla alınıp, kendi rızası dışında cepheye gönderilen masum bir insanın (asker değil, insan) öyküsüdür bu. Hikayenin bir kısmı cepheye giden trenin içinde, diğer kısmı da kendisinin ve asker arkadaşlarının vardığı mevkide geçer. Daha trene binmeden öylesine gergindir ki, yanındaki hiç tanımadığı yaşlı bir adama savaşın çılgınlık olduğundan söz eder. Hiç tanımadığımız bir insana içten bir şekilde mühim şeylerden bahsedebilir miyiz? Soruyu şu şekilde sormak daha doğru olacaktır belki de: Hangi koşullar altında hiç tanımadığınız birine dert yanarız? Hiçbir geri dönüş şansı yok. Eğer cepheye gitmeyi reddederseniz, hain ilan edilip, o halde karşı taraftaki ülkelerin düşmanı durumunda bulunurken, eğer bunu yaparsanız kendi ülkeniz tarafından da düşman olarak ilan edileceksiniz. Bu, insanların ve ülkelerin birbirini en ufak sebeplerden düşman ilan ettikleri bir ortamda, kimsenin düşmanı olmamaya çalışmak hainlik olarak nitelendirilebilir mi? Hayır, bunun tek bir ismi vardır; insanlık.

    Hikayemizin daha en başında sitemli, neredeyse kızgın halde olan kahramanımız trene binmek zorunda kalıp, cepheye yaklaştıkça içinde o sitemden eser kalmaz. Şikayetçi olmayı, sorgulamayı kesmez anlamı çıkmasın bundan. Cepheye yaklaştıkça içindeki sorgulamaların derinliği de artar. Öyle kötü hisseder ki kendini, ölüm zamanını bile hesaplamaya başlar trenle cepheye yaklaşırken. Yakında öleceğim, der ilk önce. Ama yakında kelimesinin gelecek olgusu üzerindeki etkisini fark eder bir anda. Yakında kelimesi geleceği sıkıştırıp ezmektedir. Şayet siz bir olay hakkında yakında kelimesini kullanırsanız geleceğin genişliğini daraltmış, kısıtlı hale getirmiş olursunuz. İşte yakında kelimesinin geleceği sıkıştırıp ezmesi gibi savaş da insanın geri kalan yaşamını; geleceğini sıkıştırıp ezmektedir. Çünkü insanların savaş karşısında kesin bir bilgileri yoktur. Cepheye giden her asker oraya son anlarını yaşamak için gidiyormuşcasına gider. Oraya neden, hangi amaçla gittiğini bile ölünceye dek anlamaz. Bildiği tek şey, 'birileri' tarafından emir verildiği ve gitmek zorunda olduğudur. Savaşın çılgınlık olduğunun farkında olan biri, bu çılgınlığın kendi ülkesine de bulaştığını pekala fark edecektir. Bu açıdan da bir karşı çıkma vardır savaşa. Bir çılgınlık virüsüdür savaş. Bu, kendi ülkeniz bile olsa hiçbir farklılık göstermez. Bu virüsten haklı olarak kaçmaya çalışan insanın, umutsuz kaçışıdır işte bu hikaye.

    Silahını almayı bile unutur kahramanımız. O denli derin bir iç sorgulaması içindedir ki, savaş için bir numaralı gereç olan silahını bile unutur. Ama onlarca kişilik kalabalık arasında kimse fark etmez bunu. Cepheye giden bir askerin gelecek kavramı onun için devre dışı kalır. Bir 'geleceksizleştirme zorbalığıdır' savaş. Kahramanımız barış nasıl bir şeydir bilemeyeceğim, der trende iken. Barış kavramını kutsal yapan şey savaş değildir. Savaş gibi kirlenmiş bir kavram başka hiçbir kavramı kutsallaştıramaz. O yüzden barışın askerleri olmaz. Geçmişte, belki de lisede, ders kitabında dünyadaki çeşitli ordulardan bahseden bir metinde 'barış askerleri' diye bir ordu, oluşum görmüştüm. İsimsel ve mantıksal açıdan öylesine saçma bir tabir ki bu. Barış kavramı hakkında birazcık derine inip düşündüğümde hep bu gelir aklıma. Barış için savaş mı gerekir? Barışı korumak için silah mı gereklidir? Kritik sorular sormaktan çekinmemeliyiz hiçbir zaman. Savaşta ölen insanlar için barış kavramı geçersiz hale gelir. Bir asker hayal edin, zorla geleceği elinden alınıyor, cepheye gönderiliyor İkinci Dünya Savaşı sırasında. Bu asker cephede körü körüne ölüyorsa, yıllar sonra bu gibi milyonlarca körü körüne ölmelerin sonucunda barış geliyorsa, bu barış, körü körüne ölen 'insanların' geleceklerinin ellerinden zorla alınmasını haklı çıkarabilir mi?

    Yoğun bir iç sorgulama içersinde olan bir insanın tasvir edilmesi her zaman zor bir meseledir. Bana kalırsa Böll, bu konuda da farkını ortaya koyuyor. Bir anda eski anılarına kapılıp giden kahramanımızın bu kapılmaları öylesine iyi anlatılmış ki, bir anda siz de kitabın isminde bile bulunan o treni unutup, kahramanımızla onun anılarına gidiyorsunuz. Kalan günleri, kendi hesabıyla ve tren yol aldıkça azalan kahramanımız, trende de onlarca hiçbir şeyden habersiz insanla karşılaşıyor. O gözükmez insanlar emir verirler, bu emrin bir ölüm kararı olduğunu da sadece kendileri, en iyi ihtimalle bir alt rütbeli olanlar bilir. Ama bu emrin kapsadığı insanlar bu emre uyarken göğüslerini kabartarak uyarlar bu emre. Çünkü verilen emrin vahşeti henüz onlara gözükmez. Savaş alanında ölmeden önceki belki de on saniye önce anlar emri uygulamak zorunda kalan insan; savaşın bulaşıcı bir çılgınlıktan başka bir şey olmadığını, savaş alanında ölemeyecek kadar 'değerli' olan birtakım rütbelerin (insanların, askerlerin değil; yalnızca rütbelerin) hiçbir hakla başka insanları ölüme gönderemeyeceğini ve insan hayatının bir kağıt üzerinde kalem oynatmak kadar önemsiz hale geldiğini. Kahramanımız göğüslerini o anda kabartmakta olan hiçbir şeyden habersiz insanlarla karşılaşır işte. İnsan hayatı savaş dönemlerinde bu yüzden değersizleşmiştir. Bir kalem çiziğine, ağızdan çıkan birkaç kelimeye bakar hiçbir şeyden haberi olmayan bir askerin hayatı. Kim için neden savaşıyor, neden karşısındaki insanları öldürmek zorunda, bunların cevabını alamaz asla. O yüzden kahramanımızın da yaptığı iç sorgulamalar kendi hesabına göre olan daralan zamanında sonuçsuz kalır. Zaman daraldıkça daha da çok şeyi düşünmeye çalışır ama böyle olunca da zihninde her şey birbirine karışır.

    En sonunda tren kahramanımızın zamanının bitmesine bir gün kala, ertesi gün cepheye gidecekleri yere varır. Orada üstündeki asker onu ve birkaç arkadaşını randevu evine götürür. Orada kahramanımız hayat için bir umut bulur. Aşık olur. Savaş zamanları gibi insanlığın şok yaşadığı zamanlarda insanlar en ufak şeylere bile tüm güçleri ile sarılırlar. Bu, kahramanımız için yıllar önce yine askerken bir dinlenme yerinde yalnızca gülüşünü görmüş olduğu bir kadındır, kimileri içinse sevgilileri ile çektirdikleri o siyah beyaz, asker kaputunun içinde buruş buruş olmuş fotoğraflardır. Savaş alanında çamura bulanmış olan buruş buruş siyah beyaz fotoğraflar... Kahramanımız o ana tek tutunmuş olduğu tek şeyi randevu evindeki o tanıştığı kadında bulur. Bu öylesine ani bir aşk olmuştur ki normalde cinsellik için oraya gidilmesine karşın onların tasarladıkları tek şey beraber kaçıp gidebilmek olmuştur. Kaçmak, savaşın; virüsün henüz ulaşamadığı ya da hiç ulaşamayacağı bir yere. Bir sahne beni çok etkiledi kitabın bu kısmında. Kahramanımız aşık olduğu kadınla birlikte odada konuşurken kapı çalar ve başka bir askerin kahramanımızın aşık olduğu kadını istediğini söyler. Bu asker oldukça yüksek bir fiyat vermektedir. Ama kahramanımız onun gitmesine izin veremez, yanında fazlaca parası da yoktur. Yaptığı şey, üzerindeki tüm değerli şeyleri çıkarıp vermek olmuştur. Saatini çıkarır, kalemini, maaş defterini bile çıkarıp verir kapıya gelen görevliye. Kaputunu, hatta botlarını bile çıkarıp verir. En azından hayatının son üç saatini aşık olduğu kadınla geçirmek için.

    Bu kısımda kahramanımız aşık olduğu kadının ve onun benzeri insanların yoksulluktan yaşamak zorunda kaldığı o kötü yaşamı da askerliğe benzetir. Askerlerin cephelere zorla gönderildiği gibi, bu yerlerde de kadınlar birtakım odalara zorla gönderilir. En az savaş kadar dehşet vericidir bu da. Bu açıdan Böll gerçekten de bahsettiği mühim meselenin de hakkını verir. Aslında savaş yalnızca silahlı olan türden savaş değildir. Her yerde bir savaş vardır toplumda. Toplumdan tekme atılıp üzerine basılan insanların içinde bulunduğu durum bir savaştır. Üstte bahsettiğimiz yerlerde çalıştırılan kadınlar için hayat bir savaştır. Ağır işlerde çalışanlar için hayat bir savaştır. Savaşlar üzerine kuruludur yaşamın bütünü. Önemli olan bu savaşların hepsini bitirebilmektir. Çünkü bu savaşların hepsi bitmediği sürece biri bitse bile, diğeri yine onu tetikleyecektir. Başka bir deyişle yine 'bulaşacaktır'. Çünkü savaş bir virüstür.

    Trenin Tam Saatiydi, Böll'ün savaşları yine bol bol eleştiriye tuttuğu bir eseri. Silahını dahi geride unutan, kimseye düşman olmamaya çalışan, masum hayallere, en önemlisi de aşık bir 'insanın' hikayesidir bu.
  • Selahaddin:
    Yakına gel Yahudi, daha yakına, buraya yanıma, Hiç korkun olmasın.
    Nathan:
    O yakınlığı düşmanlarınıza saklayın!
     
    Selahaddin:
    Adın Nathan mı?
    Nathan:
    Evet.
     
    Selahaddin: Bilge Nathan?
    Nathan:
    Hayır.
     
    Selahaddin:
    Sen öyle demesen de insanlar öyle diyor sana.
     
    Nathan:
    Belki insanlar öyle diyordur.
     
    Selahaddin: Sanma sakın
    İnsanların sesini hor gördüğümü;
    Tanımak istedim o adamı,
    Bilge diye tanınan kişiyi.
     
    Nathan:
    O zaman şüphesiz öğreneceksiniz yolculuğumda
    Düşmanların hareketlerinden neyi fark ettiğimi,
    Yeniden canlandı onlar. Açıkça konuşmama izin varsa –
    Selahaddin:
    Göndermemin sebebi bu da değildi:
    Bilmem gereken her şeyi biliyorum zaten.
    Kısacası, burada olmanı istedim –
    Nathan:
    Emrettiniz, Sultanım.
     
    Selahaddin:
    Çünkü diğer noktalarda bilgiye ihtiyacım var.
    Bu kadar bilge bir adamsın madem, söyle bana, hangi yasa
    Hangi inanç sana daha iyi geliyor?
    Nathan:
    Sultanım, ben Yahudi’yim.
     
    Selahaddin:
    Ben de Müslüman’ım.
    Hıristiyan da tam aramızda duruyor. Bu üç dinden
    Sadece biri doğru olabilir.
    Senin gibi bir adam, talihin doğmasını emrettiği
    Doğduğu yerde kalmaz pek, kalsa bile
    Bunu irfanıyla, seçerek, tercih ederek yapar.
    O zaman irfanını paylaş benimle – bırak duyayım
    Tercihinin sebeplerini, inceleme zevkine
    Sahip olmak isterim – seçimini öğrenmeliyim, Sebeplerini de…
    Böylece benim olurlar.
    Güvenerek soruyorum bunu. Nasıl da şaşırdın,
    Gözlerinle tartıyorsun beni!
    Muhtemelen Böylesi bir kaprisi ilk yapan sultanım ben,
    Ve bence bir sultan için pek de değersiz
    Değildir bu istek. Haksız mıyım?
    Konuş öyleyse – Konuş.
     
    Nathan:
    Eski zamanlarda, bir adam varmış doğuda,
    Değerli bir el bir yüzük vermiş ona Sonsuzmuş değeri:
    Opalmiş taşı, 
    Değişmez görünürmüş rengi; ayrıca
    Gizli bir erdem sağlarmış sahibine,
    Tanrı ve insanlar severmiş görünce,
    Ve inanırmış kim yüzüğü taktıysa.
    Garip midir Adamın bu yüzüğü hiç çıkarmaması parmağından,
    Sürekli de güvencede tutmak için uğraşması Kendi evinde bile?
    Bu yüzden – miras bıraktı onu; İlk önce, oğullarından en çok sevilene,
    Onun da en aziz çocuğuna bırakmasını şart koştu – ve
    Sonrakinin de doğum sırası gözetmeden en gözde oğluna,
    Yüzüğün erdemini sadece,
    Evin efendisi takmalıydı – Duyuyor musunuz beni Sultan?
     
    Selahaddin:
    Anlıyorum – devam et.
     
    Nathan:
    Oğuldan onun oğluna,
    Sonunda bir babaya miras kaldı bu yüzük,
    Üç oğlu vardı adamın; üçü de aynı derecede itaatkâr;
    Bu yüzden eşit severdi üçünü de.
    Bazen birini, bazen diğerini, bazen de üçüncüyü,
    (Ayrı ayrı üçü de sahibi oluyordu
    Onun kalbinin coşkusunun) değerli gördüğünden
    Miras bırakacağını yüzüğü, iyi kalpliğinin verdiği zayıflıkla
    Her birine söz veriyordu tek tek.
    Böyle gitti bir süre.
    Ama ölüm yaklaştı İyi kalpli babanın utancı arttı.
    Olmazdı
    Sözüne güvenen iki oğlunun umudunu boşa çıkarmak,
    Dayanamazdı buna. Ne yapmak gerekiyordu?
    Gönderdi Gizlice bir kuyumcuya yüzüğü,
    Gerçek yüzüğün modeline göre
    Ismarladı iki yüzük daha, ama emri şuydu
    Ne para ne de emek esirgenecekti benzetmek için Gerçek yüzüğe.
    Sanatçı başardı bunu.
    Yüzükler satın alındı, babanın gözü bile
    Ayırt edemedi asıl yüzükle sahtelerini.
    Mutlu biçimde topladı oğullarını,
    Tek tek çağırdı hepsini, her birine ihsan etti
    Duasını ve yüzüğünü, ve öldü – Duyuyor musun beni?
    Selahaddin:
    Duyuyorum, duyuyorum, bitir artık hikâyeyi; Yakın mı sonu?
    Nathan:
    Hikâye bitti, Sultan,
    Bundan sonra olanları tahmin edebiliriz elbette.
    Baba ölür ölmez her biri çıkarır yüzüğünü,
    Ortaya çıkıp evin efendisi olduklarını ilan ederler. Sorular gelir, çekişmeler, şikâyetler – hiçbiri işe yaramaz; Gerçek yüzük asla ayırt edilemez,
    Şimdi de ayırt edemeyiz – gerçek inancı.
    Selahaddin: Nasıl! Nasıl!
    Cevabı olur bu sorduğum sorunun?
    Nathan:
    Hayır, Cevap değil de benim özrüm olabilir ancak;
    Çünkü seçim yapamıyorum
    Babanın yaptırdığı yüzükler arasında,
    Birbirlerinden ayırmak mümkün değil onları.
    Selahaddin:
    Yüzükler – oynama benimle: bence
    Adını saydığım dinler arasında
    Fark gözetilebilir; kıyafetlere, içeceklere ve yiyeceklere göre bile.
     
    Nathan:
    Ama delillere göre değil.
    Tarihteki her şey birbirine benzemez mi,
    Geleneksel veya yazılı. Tarih
    Güvene dayanmalıdır – öyle değil mi?
    En çok kime güvenme ihtimalimiz vardır?
    Kendi insanlarımıza elbette, o adamlar ki
    Bizimle aynı kana sahiptir, çocukluğumuzdan bu yana
    Kanıtlamışlardır bizi sevdiklerini, bizi asla aldatmamışlardır,
    Belki sadece bizim için iyiyse aldatmışlardır.
    Nasıl inanabilirim atalarıma
    Senin kendi atalarına inandığından daha az.
    Nasıl söyleyebilirim
    Senin atalarının seni yanılttığını,
    Benimkiler doğruyu söylüyor diyebilmek için.
    Hıristiyanlar için de öyle.
    Selahaddin:
    Tanrı tanığımdır ki,
    Adam haklı, susmam gerek artık.
     
    Nathan:
    Gelin, dönelim yeniden yüzüklere.
    Dediğim gibi, oğullar şikâyet ediyordu.
    Her biri hâkime Yemin ettiği babasının elinden
    Aldığına dair yüzüğünü, durum da gerçekten buydu;
    Hepsi babalarının söz verdiği gibi uzun süre sonra
    Almışlardı yüzüklerini, gerçekten de öyle olmuştu.
    Babalarının, diyordu her biri, onlara karşı
    Yalan söyleme ihtimali yoktu,
    Babalarından şüphelenmektense
    Erkek kardeşlerinin yargılanmasını istediler
    Haince sahtekârlık yapmak gibi bir suçtan, cesurca.
     
    Selahaddin:
    Ve sonra hâkim… Duymak istiyorum
    Neler söyleteceksin hâkime.
    Devam, devam.
     
    Nathan:
    Dedi ki hâkim, siz babanızı getirmedikçe buraya
    Kürsümün önüne, ceza veremem kimseye.
    Bir bilmeceyle ilgili tahminde mi bulunayım?
    Yahut beklediğiniz
    Gerçek yüzüğün gelmesini mi bekliyorsunuz dile?
    Ama durun – bana dediniz ki gerçek yüzük
    Taşıyıcısına gizli bir güç sağlarmış
    Tanrı da insanlar da severmiş onu; cevabı böyle bulacağız.
    Siz iki kardeşinizden hangisini daha çok seviyorsunuz?
    Sustunuz.
    Bu sevgiyi harekete geçiren yüzükler
    Sadece kendine mi çalışır, herkes sadece
    Kendini mi sever?
    Hepiniz aldatılmış aldatıcılarsınız,
    Yüzüklerden hiçbiri gerçek değil.
    Gerçek yüzük Kayboldu belki de.
    Gizlemek veya telafi etmek için
    Kayboluşunu, babanız aynısından üç tane ısmarladı.
     
    Selahaddin:
    Ne hoş, ne hoş!
     
    Nathan:
    Ve (devam etmiş hâkim)
    Ceza yerine bir öğüt kabul ederseniz,
    Benim öğüdüm şudur size, meseleyi Olduğu yerde bırakın.
    Her birinize Birer yüzük vermiş babanız,
    Herkes inansın kendi yüzüğüne.
    Belki de babanız istemedi artık
    Tek bir yüzüğün tiranlığını hoş görmeyi;
    Ve elbette, hepinizi ne kadar seviyor olsa da
    Üstelik hepinizi eşit seviyordu, onu mutlu etmezdi
    Birinizi tercih edip diğer ikisini ezmesine sebep olmak.{137}
    Hepiniz bunu bu karşılıksız sevgiyle onur duyun
    Önyargılarınızdan sıyrılıp her biriniz çabalayın
    Diğer erkek kardeşlerinizle yarışmaya, yüzüğün
    Erdemini göstermekte: yardım edin ona
    Nazikçe, cömertçe, sabırla ve
    İçsel bir teslimiyetle Tanrı’ya.
    Eğer yüzüğün erdemleri devam ederse
    Çocuklarınızın çocuklarında gösterirse kendisini,
    Binlerce binlerce yıl sonra, yine gelin
    Bu kürsünün önüne – daha yüce biri
    Benden, oturacaktır burada ve karar verecektir.
    Mütevazı hâkimin kararı böyledir.