• Beni biraz anlasana..

    https://youtu.be/S9_yk0Vnr8Y
  • Bazen hayat sadece bir kahve meselesi; ya da bir bardak kahvenin ne kadar yakınlık getirebileceğinden ibaret. Bir keresinde kahveyle ilgili bir şey okumuştum. Kahvenin sağlık için iyi bir şey olduğundan bahsediyordu; iç organları düzenliyormuş.
    Önce bunun hiç de hoş olmayan, garip bir yaklaşım olduğunu düşündüm; ama zamanla kendi içinde bir şeyler ifade ettiğini anladım. Ne demek istediğimi şimdi
    açıklayacağım.
    Dün sabah bir kızı görmeye gittim. Ondan çok hoşlanıyorum. Aramızda olan herşey geçmişte kaldı. Artık beni hiç umursamıyor. Onu terk ettim, keşke etmeseymişim.
    Kapısını çaldım ve aşağıda beklemeye başladım. Üst katta dolaştığını duyabiliyordum. Hareketlerinden yatağından kalktığını çıkardım. Uyandırmıştım onu.
    Merdivenlerden aşağıya indi. Yaklaştığını karnımda hissedebiliyordum. Attığı her adım duygularım karmakarışık ediyordu ve kaçınılmaz olarak ona kapıyı açtırdı. Beni gördü ve buna sevinmedi.
    Bir zamanlar bu onu çok sevindirirdi, geçen hafta. Bazen tüm onlar nereye gitti diye safça soruyorum kendime,
    “Kendimi iyi hissetmiyorum şu an,” dedi. “Konuşmak istemiyorum. ”
    “Bi’ bardak kahve koyar mısın?” diye sordum, çünkü bu
    o anda dünyada en son isteyeceğim şeydi. Öyle bir söyledim ki
    sanki ona acaip kahve içmek isteyen, başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen
    başka birinden bir telgraf okuyormuşum gibi çıktı sesim.
    “Peki,” dedi.
    Merdivenlerden yukarıya onu takip ettim. Çok saçmaydı.
    Üstüne bir elbise geçirivermişti. Elbise daha tam olarak vücuduna intibak sağlayamamıştı. Size sonra bir ara onun kıçından bahsederim.
    Neyse, mutfağa girdik.
    Raftan bir tane neskafe kavanozu çıkarıp masanın üstüne koydu. Bir bardak ve çay kaşığı çıkardı. Ben de bardağa ve çaykaşığına baktım. Ağzına kadar suyla dolu çaydanlığı ocağa koyup altını yaktı.
    Tüm bu sürede tek bir laf etmemişti. Bu sürede elbiseleri vücuduna intibak sağladı. Ben artık sağlayamayacağım. Çıktı mutfaktan.
    Sonra merdivenlerden aşağıya inip hiç mektup falan gelmiş mi diye baktı. Ben gelirken görmedim diye hatırlıyorum. Tekrar yukarı çıkıp başka bir odaya girdi. Üstüne kapıyı kapadı. Ocağın üstündeki suyla dolu
    çaydanlığa baktım.
    Suyun kaynamasına daha yaklaşık bir sene vardı. Aylardan Ekim’di ve çaydanlıkta çok fazla su vardı. İşte o yüzden. Suyun yarısını lavaboya boşalttım.
    Şimdi daha çabuk kaynardı. Yaklaşık altı ayda falan. Ev sessizdi.
    Dışarıya verandaya baktım. Bir sürü çöp torbası vardı. Çöplerdeki konserve kutularına, soyulmuş kabuklara falan bakıp son zamanlarda neler yediğini çıkarmaya çalıştım. Hiç bir şey anlaşılmıyordu.
    Mart ayı geldi. Su kaynamaya başladı. Bu çok hoşuma gitti.
    Masaya baktım. Neskafe kavanozu, boş bardak ve çay kaşığı önümde bir cenaze servisi gibi duruyorlardı. Kahve yapmak için gereken malzeme bunlardır.
    On dakika sonra evden çıkarken, içimde bir mezar gibi güvende bir bardak kahve, “Kahve için sağol.” dedim.
    “Bişey değil,” dedi sesi kapalı kapının arkasından. Onun sesi de bir telgraf gibi
    çıkmıştı. Gitme zamanım gerçekten gelmişti.
    Günün geri kalanını kahve yapmayarak geçirdim. Büyük keyifti. Sonra akşam oldu, bir restoranda yemek yiyip bir bara gittim. Bir iki içki yuvarlayıp bir iki insanla konuştum.
    Bar adamlarıydık hepimiz ve bar şeyleri konuştuk. Hatırlanmayacak şeyler, bar kapanana kadar. Saat sabahın ikisiydi. Dışarı çıkmam gerekiyordu. San Francisco
    sisli ve soğuktu. Sisi düşündüm; kendimi çok insani ve çaresiz hissettim.
    Başka bir kıza daha uğramaya karar verdim. Nerdeyse bir senedir hiç görüşmemiştik. Bir ara çok yakındık. Şu anda ne düşündüğünü merak ettim.
    Evine gittim. Kapı zili yoktu. Bu ufak da olsa bir başarı sayılırdı. Bütün ufak başarılarının kaydını tutmalı insan. Ben nasılsa yapıyorum.
    Kapıyı açtı. Önünde uzun bir elbise tutuyordu. Beni gördüğüne inanamadı. “Ne istiyorsun?” dedi, beni gördüğüne artık inanmış bir şekilde.
    Direk içeri daldım.
    Dönüp kapıyı kapatınca vücudunu profilden gördüm. Elbiseyi tamamen üstüne geçirmeye uğraşmamıştı. Sadece önünde tutuyordu.
    Başından ayaklarına kadar uzanan kırılmamış bir beden çizgisini görebiliyordum. Biraz garipti. Belki çok geç bi’ saat olduğundan.
    “Ne istiyorsun?” dedi.
    “Bi’ bardak kahve,” dedim. Ne komik birşey, gerçekten istediğim yine kahve
    değildi.
    Bana bakıp hafifçe profilinin çevresinde döndü. Beni görmek hoşuna gitmemişti. SSK istediği kadar zaman herşeyi iyileştirir desin. Bedeninin kırılmamış
    çizgisine baktım.
    “Neden benimle bi’ bardak kahve içmek istemiyo’sun?” dedim.
    “İçimden seninle konuşmak geldi. Ne zamandır hiç
    konuşmadık.”
    Bana bakıp hafifçe profilinin çevresinde döndü. Bedeninin kırılmamış çizgisine baktım. Bu iyiye işaret değildi.
    “Çok geç oldu,” dedi. “Yarın erken kalkmam gerekiyor.”
    Kahve istiyorsan, mutfakta neskafe var.
    Benim yatmam gerekiyor.”
    Mutfak ışığı açıktı. Koridordan mutfağa baktım. İçimden hiç gidip kendi başıma
    bir bardak daha kahve içmek gelmedi. Başka birinin evine daha gidip de bir bardak kahve istiyorum demek de gelmiyordu içimden.
    Bütün günümü çok garip ziyaretlere adadığımı farkettim, bu şekilde planlamamıştım halbuki. Ama en azından neskafe kavanozu masanın üstünde
    boş beyaz bir fincanla kaşığın yanında değildi.
    Bahar gelince bir erkeğin bütün hayallerinin aşk üzerine kurulduğunu söylerler. Eğer yeterli zamanı kalırsa, içlerine bir bardak kahve de koyabilir.
  • - Böyle bir şaheser hakkında ne inceleme ne de yorumda bulunmak haddime bile değil ama içimden geçenleri belirtmek istedim..

    Nihat: "Ne istediğini bilsen canın sıkılmaz!" dedi.
    Ömer, yalvarır gibi cevap verdi: "Bana istenecek bir şey söyle, uğruna can verilecek bir şey söyle, hemen dört elle sarılayım..."
    Nihat güldü: "Gördün mü? Derhal sapıtıyorsun. Hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez. Her şey yaşamamız için olmalıdır..

    - İçimizdeki Şeytan'ı nasıl incelemeye başlar ki insan? Yazarın bu kalemi, büyüleyici kelimeleri ve duygular arasında geçişindeki pürüzsüzlüğü karşısında çok fazla kelime var söyleyebileceğim ama resmen hepsi içimde gelgit oluşturuyor. Hangisini seçeceğim konusunda kararsızlıklar yaşıyorum. Sanırım şu ana kadarki en zor incelemem bu olacak.

    - Ömer, Macide, Emine Teyze, Galip Amca, Semiha, Bedri, Nihat ve diğerleri..
    Bu karakterleri yazar kitabın içinden alıp bizim mahallemize yerleştirmemiş bence, her okuduğumuz karakteri özümseyeceğimiz kelimelerle bizim içlerimize yerleştirmiş..
    Her karakterde içimizdeki şeytana ait izlere rastlıyoruz o yüzden aslında her karakter biraz da bizi anlatıyor diyebilirim.

    - Ömer.. Seni ilk tanıdığım andan itibaren içindekilerin çok farklı olduğunu hissetmiştim. Vapurda Nihat'a ''Şu anda ömrümün en ehemmiyetli dakikalarını yaşıyorum.'' dediğin andan ve sonrasından itibaren izah etmeye çalıştığın o duygu yoğunluğundan başlayarak en son sayfaya kadar hep senin yanındaydım. Daha güzel şeyleri nasıl yaşayabilirdin diye merak ediyorum ama bunun imkanı olmadığını ikimiz de bu kitabı okuyan herkeste gayet iyi biliyordu. Seni düşününce aklıma gelen ilk şey Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar kitabındaki ''Hikmet Benol'' karakteri oldu. Hisleriniz, kafanızın içindeki cümleler, hareketlerin.. Hepsi ama hepsi neredeyse onunla benzer. Kesinlikle bir kan bağınız olmalı. O da yoksa can bağınız var ve hislerinizle birbirinize bağlı olduğunuza eminim diyebilirim..

    - Macide.. O kadar saf ve temiz duygular içinde hiç beklemediği anda vuruluyor. Öyle kelime salvoları var ki vurulmazsa ayıp olurdu zaten. Öyle güzel cümlelerin ve duyguların var ki, insanların hayatı yaşadığı duygular kadar güzel olsa diye düşünüyoruz ama olmuyor maalesef. Öyle kırılma noktaları oluyor ki insan kendinden de, ne kadar büyük olursa olsun duygularından da vazgeçebiliyor. Bu sanki kaderin bize kurduğu bir paradoks gibi. Mektubunda anlattıkları eminim hepimizin içine dokunan ve kabullenemediğimiz, hayatımızı esir eden gerçeklerle dolu.

    - Bedri.. Tekrar karşılaşmak istediğim karakter.. Şaşırmadım doğrusu. Yazarın duygularını en belirgin şekilde hissettiğim karakter sendin. Patlamalarında çok şey gizli. Çok şey biriktirmiş ve bunların açığa çıkmasını dört gözle bekledim. Ne kadar berrak bir şekilde anlatıyordun içimize dokunacak şeyleri. En etkileyici şeylerdi belki senin kelimelerin. Az ama öz.

    - Bahsetmek istediğim temel karakterler bunlar, diğerleri hakkında da söylenecek çok şey var ama onları ve kitap hakkındaki düşüncelerimi şimdi genel olarak anlatmak istiyorum.

    - Bu kitabı okumaya başladığımda başta duygusal şeylerin anlatıldığı, aşık genç, mahallenin güzel kızı gibi şeylerden bahsetmeye devam edip sonunun da duygusal bir birleşmeyle ve mutlulukla sonlanacağı izlenimine kapılıyorsunuz. Kapılmayın. Savrulacaksınız çünkü. Duygu denizi sizi içine alıp sağa sola savuracak. Duygular ön planda. Karşılıklı olarak veya sadece akıldan geçen düşsel duygular..Duygusal ve derin psikolojik tahlilleri ile ''Stefan Zweig'' i anımsattı bana yazar. O anın duygusunu harika bir şekilde içimize işletecek kelimeleri seçmek için özenli bir çalışma halinde olması gerekli(diye düşündüm). Söz konusu Sabahattin Ali olunca hiçte şaşılacak bir şey değil ama..

    - Kitabın içinde birden fazla kitap gizli ve hepsini okumuş gibiydim resmen. İnsanın içindeki şeytanın başına ne gibi belalar açabileceği(bütün karakterler açısından), nasıl bizi uçurumların kenarına getirip, itip itmemek konusunda kararsız kalıp hislerimizin bizimle dalga geçtiği, avucuna alıp oynattığı bir kitap oldu. En aydınından en cahiline, en fakirinden en zenginine nasıl içimizdeki insafın da(bizi kötülüğe sürüklediği) kötülüğün de belirli şartlar oluştuğunda açığa çıkabileceğini gördük. Benim kitap hakkındaki görüşüm ''Aslında hepimiz içimizde bir şeytanla yaşıyoruz ve ortaya çıkarmak için uygun anı bekliyoruz...''

    - Fark ettiğim bir şey daha, bu kitapta aslında yazarın hayatının da çok büyük kesitleri var. Yaşadığı dönemdeki kendi sıkıntılarını esere, karakterlerin diliyle anlatmış. Çok ince bir dil kullanarak. Bedri'nin söyledikleri aslında hem okul müdürü hem de o anki yaşadıklarını açıklıyordu bizlere. Müdüre söyleyemediği şeylerin çoğu ve o an içinde tuttukları, sonradan söylediği her şey yazarın kendi sitemiydi aslında. ''Öyle sayfalar okuyorsunuz ki bir cümle gibi geliyor, ve öyle cümleler var ki, sayfalarca yazılsa anlatılamayacak gibi...''

    - Kitabın bana göre en can alıcı cümleleri ve anlatmak istediklerinin özeti..

    ''Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde acizlik var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var... Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz. "

    - Sabredip okuyanlara teşekkür ederim.

    Bonus: https://i.hizliresim.com/mMqM3Y.jpg

    - Bu kitabı okumama vesile olan arkadaş grubuna çok teşekkür ederim. Onlar öyle güzel insanlar ki, birbirlerini sevmelerine ve sıcaklıklarını hissettirmelerine ne mesafeler ne zaman ne de başka şeyler engel olabiliyor. Hepsi birer karınca gibi resmen. Kendilerinden çok daha fazlasına gücü yeten ve bir araya geldiklerinde koloni oluşturacak kadar güçlü ve birbirine sımsıkı bağlı bir arkadaş grubu. Gülüşündeki samimiyet, duygusal derinlik, kararsızlık ve yaşadıkları zorluklar, birbirlerine umut oluşları ve ellerinin, yüreklerinin kenetlenip birbirini hiç bırakmayışları resmen bana bu dünyada hala güzel şeylerin barındığına ve yeşereceğine dair umut veriyor. Beni de aranıza katıp bu güzel kitabı okumamı sağladığınız için hepinize tek tek teşekkür ederim.
  • ‘Can Yayınları etiketiyle çıkan ‘Manves City’ ve ‘Sürüklenme’ adlı iki romanıyla birden okurla hasret gideren Latife Tekin, eteğindeki tüm taşları döktü. Çevreden işçi haklarına, kadına şiddetten Gezi Direnişi’ne birçok konuda görüşlerini paylaşan ünlü yazar, ‘Bu bölünmüşlük uzun süremez’ diyor.
    Arnavutköy sırtlarında, üç katlı, yaklaşık 130 yıllık bir ev... Kapısında Gümüşlük Akademisi’nin levhası var. Yılın önemli bir kısmını Bodrum, Gümüşlük’te geçiren Latife Tekin’in İstanbul’da olduğu zamanlarda oturduğu bu tarihi bina mahallenin geleneksel havasını koruyan ama sayıları da gitgide azalan mekânlardan biri. Kapıyı açan Latife Hanım hemen terlik çıkarıyor bize, “Yukarı çıkalım, çayı koydum, hazır olur şimdi” diyor. Üst katta (ve merdiven duvarlarında) hep ‘Mehmet’ imzalı tablolar çarpıyor gözümüze. Kimdir acaba diye düşünüp tahminler yürütüyoruz ama hiç birimiz (fotoğrafçı arkadaşım Kaan ve Can Yayınları’ndan Fazilet hanım) bilemiyoruz, meğer Latife Hanım’ın oğluna aitmiş. Çaylarımızı da koyduktan sonra, kısa sürede koyulaşacak sohbetimize başlıyoruz. Latie Hanım’ın Can Yayınları etiketiyle çıkan iki yeni romanı elimde, sorularım önümdeki defterimde...
    9 yıl aradan sonra bir değil iki romanla birden geldiniz. Hep sorulur ya böylesi uzun aralarda, bir küskünlük mü vardı diye... Sahi neden bu uzun ara?

    Ben aslında ‘Sevgili Arsız Ölüm’den bu yana biraz yön değiştirerek, kendime yol açarak yazıyorum, bu da biraz zorluyor beni kimi zaman. Bir de yabanıl bir yolculuk yapmak istiyorum ben. Daha önce gitmediğim, yapmadığım bir yolculuk yaparak yazılmış bir kitapla o yoldan dönmek, okura onu ulaştırmak, böyle heveslerim var yani. O yüzden bazen o yolculuğa gitme hevesim olmayabiliyor, çok zorlu olabiliyor, kendimi hazır hissetmeyebiliyorum. Bir de her zaman yaşamak yazmaktan daha çok bana heyecan veriyor. Ben böyle kendinden memnun, yazmaktan memnun bir yazar olmadım hiç. Aslında hep söylerim keşke imkân olsaydı da hiç yazmayıp, hayata kapılarak yaşasaydım, çünkü, hep söylüyorum bunu, gençliğim arka odalarda roman yazarak geçti. O yüzden ben son ana kadar elimi uzatmamaya çalışıyorum, artık içimde yazma heyecanı, hevesi biriktiği zaman, yani içimden bir şey taştığı zaman yazıyorum.

    -Ama bir de iki roman meselesi var. Bunlar birbirinin devamı romanlar değil aslında, ya da birbirini bütünleyen... Daha çok birbirine dokunan, bazen kısa da olsa kesişen romanlar. Baştan beri bu düşünceyle mi yazdınız romanları, yoksa sonradan mı gelişti bu kesişme fikri?

    Çok yan yana yazdım aslında, aynı süre içinde. İlk başta ‘Sürüklenme’yi düşünüyordum daha çok ama bir süre sonra kendimi kaptıramamaya başladı, hep yoksullar zihnimde, kalbimde bir ağırlık olarak var ve onlar için de bir şey yapmak istiyorum. Bir de çok da uzaklaşmıştım onlardan, gündelik yaşamlarından... Bir yandan da zihnim ‘Sürüklenme’yi bırak yoksulların peşinden git diyordu bana, fakat onu da yapamıyordum... Benim aslında yazım epey önce çatallandı yani. Bir yandan ‘Sevgili Arsız Ölüm’den bu yana ‘Berci Kristin Çöp Masalları’, ‘Buzdan Kılıçlar’ yoksullarla ilgili yazarken bir yandan da o duyarlıkla yüzümü doğaya döndüm ‘Ormanda Ölüm Yokmuş’ ve ‘Aşk İşaretleri’nden başlayarak... Yani iki yazı damarı oluşmuştu bende. Ama artık o çatallana yol bir karşılık buldu nihayet. Bundan sonra böyle diyorum, bir yoksulların hikâyesi bir de öbür yazı damarımdan belki.

    -Hep ikili mi yazacaksınız artık?

    Belki de üçlü (gülüyor). Bilemiyorum, belki de... Ama yapabildiğimi görmek harika bir şey.

    Yoksulların dili

    -Fabrikaların çok olduğu, işçi mahallelerinin bulunduğu bir yerde geçen “Manves City”yi yazmadan önce işçi mahallelerini ziyaret ettiğinizi okumuştum bir söyleşinizde. Nasıl bir süreçti o?

    Eskiden işçilerle çok zaman geçiriyordum, fabrika bölgelerinde, hayatımız oralarda geçiyordu. Gümüşlük’e gittim sonra ve uzaklaştım. Yine tabii işçi arkadaşlarım var, onlarla haberleşiyorum hatta bazen söyleşilerime kalkıp gelirler, yani bağım kopmadı ama yeni yaşanan bu altüst olma sürecinde sanayi bölgelerinde yeni ne oluyor görmek istedim. Yine işçi arkadaşlarım aracılığıyla gittim elbette. Daha çok gündelik hayatı izlemekti amacım, kimi yerlerde bazen kimliğimi gizleyerek, görünmeden dolaştım. Bir de dil değişiyor. Dili de duymak ve dinlemek lazım. Ben ‘Berci Kristin’i yazdığım zaman insanlar o büyük göçün heyecanı içindeydi, daha ümitli bir göçtü ama o tabii. O zaman göç çok tazeydi ve köylerinden getirdikleri duru bir Türkçeyi kullanıyorlardı. Şimdi öyle değil. Yani sosyal medyadan, bambaşka dillerden, çok fazla uydurma, çalıntı sözcük var dilde. Dilden ayrı o insanları anlatmak çok mümkün değil.

    -Bugünün işçi sınıfına dair gözlemleriniz ne oldu?

    Geçmişte konuştuğumuz bir çok şeyi yine konuşabiliyoruz, mesela sendikalaşma konusunda, işçi hakları konusunda, ama o kadar zor ki artık. Uzun zamandır sendikalaşma mücadelesi çok zorlu. İşçi borçlandırılmış zaten, hemen hemen borçsuz hiçbir işçiye rastlamadım. Kadrolu işçi var, geçici kadrolu, farklı taşeronlarla yapılmış anlaşmalarla gelen işçiler… İşçiler farklı gruplara bölünmüş. Örgütlenmelerini engelleyecek her tür önlem alınmış durumda. İşçi hakları çok fazla budandığı için çalışma saatleri fazla, çalışma koşulları ağır… Organize sanayi bölgelerinde meslek liseleri var artık mesela ve o liseleri de fabrikalar açıyor. O da ilginç bir şey; kendine uygun, uysal, başı önünde, makbul işçi yetiştiriyorlar. Dışarıdan gelip işçi olmak da zor. İşin bir de başka boyutu var; bizim geleneklerimizle daha çok alakalı bir boyutu. Çalışmak ibadetin yarısıdır gibi telkinlerle işçiye empoze edilen bazı şeyler var. İşte patronun sana iş veriyor, ona minnet duymalısın, yani sana ekmek veriyor, aş veriyor… Daha çok böyle bir boyun eğdirme, sana ekmek veren insana senin kafa kaldırmaman gerekir adabı üstünden sürüp giden bir durum var. Pazarlık şansı tamamen elinden alınmış işçinin. Patron sever de döver de, işten atar da…

    -Maniveyatları çok güçlü değil mi bir yandan da?

    Tabii, bir çoğu namazında niyazında, dindar Müslüman, Soma’da gördük mesela. Bir yandan da çekingen, sedyeyi kirletirim diye ayağını uzatmaktan çekinen insanlar. Bu telkinler aslında işçiyi ehlileştirmek, işçinin örgütlenmesini, direnişe geçmemesini engellemek için. Kadın işçiler üstünde ayrıca başka baskılar var, kadınların kocalarından izinsiz direnişe çıkmaları bile dedikodu meselesi mesela. Geleneksel kültür oralarda çok fazla işleniyor zaten. Yani işte, patron niye zengin, Allahın sevgili kulu olduğu için… Çalış senin de olsun falan. Hep söylerim, bizim ülkemizde güç ve iktidar karşısında eğilmek çocukluktan itibaren hep telkin edilir. İşçilerin sendikalaşmaması için çok fazla sayıda şey var, sıralamışlar böyle, 180 tane mi, 190 tane mi, engelleme taktiği. Çıt çıkmıyor gördüğünüz gibi. Bir de çıksa da, diyelim Tariş’te 100 işçi çıkıyor, ama 100 işçi 100 gün dirense ne olacak? Zaten haklar yok, arkasında bir güç yok, orada çadırlarda, o çadırlar soluyor sararıyor… Tabii ki direniyor insanlar, çıkıyorlar sokağa, canları yanıyor, paralarını alamıyorlar ama direnişlerin bir sonuç getirebilmesi için gerçekten büyük iş kollarının, diyelim otomotiv sanayiindeyse Renault’daki büyük fabrika işçisinin çıkması lazım. O zaman sarsar, yoksa yedek parça sanayiindeki bir atölyeden 30 işçi çıksa 30’unu birden atıveriyor adam dışarı.

    - ‘Sürüklenme’yi okurken şunu da düşündüm. Sürüklenme çok önemli de bir kavram aslında. Çok fazla açılımları çağrışımları olan bir kavram. Hatta belki şunu da sormak lazım belki, Türkiye nereye sürükleniyor?

    Yaa, evet… Sürüklenme tabii çok çeşitli biçimlerde yazılabilir, ama ben romanda sürüklenme felsefesi yapmak istemedim. Daha çok imgeyle sürüklenmek üzerine birşey kurmak ve anlatmak istedim ve bunu da sürükleyici bir biçimde yazmak istedim. Bemce şunu da sormak lazım, dünya nereye sürükleniyor? Türkiye eskisi gibi değil, hani kapalı bir ülkeydi bir zamanlar, artık dünyadan ayrı düşünemiyoruz. Dünya da birbirine çok bağlı, sermaye tabii iç içe geçti. Fonlar yönetiyor artık bir sürü şeyi. Manves’in ilk dosya adı ‘Patronunu Arayan İşçi’ idi, yani patronlar yok artık ortada, arasan… Fonlar var, yabancı ortaklar var, bir çok işçinin belki de patronu yabancı bir fon, yabancı bir şirket. Şimdi böyle baktığımızda dünyanın nereye sürüklendiğini aslında sezerek hissederek söyleyebiliriz. Giderek sanki daha korkutucu senaryolar yazılıyor. Bugün bir arkadaşım yollamış mesela, İngiltere’de bir firma işçilere çip takmaya başlamış. Her şeyini kontrol edebiliyor yani… Bu çok ürkütücü bir şey, geleceğe dair. Ama en tuhaf olanı robotlar, artık haberleri robotlar sunabiliyor mesela. Üretimde de robotlar çok hakim olacak, büyük yığınlar işsiz kalacak, sonra devlet biçim değiştirecek ve büyük organizasyonlarla insanlara para verecek. Yani olan olmayana verecek. Ara çok açıldı çünkü, büyük kalabalıklar, açlık, sefalet, yoksulluk… Aslında bunun işaretleri de başladı, yoksul ülkelerden zengin ülkelere doğru gitmek istiyor insanlar. Biz de o geçiş ülkelerinden biriyiz. Bizden de şimdi insanlar gitmek istiyor. Bilemiyorum, insan belki de o çiplerle falan cyborglar gibi başka bir canlıya dönüşecek. İnanmıyorum buna ama…
    -“Sürüklenme”deki arabacı çok enteresan laflar ediyor. Şöyle demiş mesela: “Toprakla arayı soğutanların sonu hazin oluyor”. Bu tam da bizim yaşadığımız şey değil mi?

    Bu çok temel bir tartışma zaten biliyorsun. Yani biz aslında doğanın bir parçasıyız ama kendimizi doğadan o kadar ayrı düşünmemiz ve doğadan o kadar kopmuş olmamız bir mutsuzluk kaynağı. Ama bugün tabii olup biten şey yani toprakla arayı soğutmak değil artık, toprağın, yer kabuğunun canına okuyoruz. Eskiden bir dikkat vardı, bir ağacı incitmemek, bir hayvanı incitmemek... Ama şimdi o kadar vahşi ki gerçekten... O zeytinlikler, ırmaklar... Bütün sularımız kirlendi, denizler, denizlerdeki balıklarımız... Karşı da çıkamıyorsun... Bilmem kaç yıldır yaşadığı köyde insanlar huzursuz ediliyor. Yukarıdaki suyunu kesiyor mesela, köylü direnmek istese şirketler üstüne geliyor. Devletin de o köylüden yana tavır alması gerekiyor ama hayır, öyle olmuyor. Yani gerçekten bu talan ve bu altüst oluş çok acı verici hepimiz için.

    -Bir yerde de Christa diyor ki; "Çocukluk duygularınızın canlanmadığı yerlerde yaşama sevinciniz söner, bırakın gidin oraları". Hakikaten ne kadar azaldı değil mi o çocukluk duygularımızı canlandıran yerler.


    Ben 9 yaşımda İstanbul'a geldim, o zaman Beşiktaş'a getirdi babam bizi. O kadar rüya gibiydi ki. Bizim bütün çocukluğumuz sokakta oyanarak geçti. Benim oğlum Arnavutköy'de büyüdü, bir çıkmaz sokaktaydık daha önce. Orada çocuklar güven içinde oynayabilirlerdi ama kızım doğduğunda onun oynayabileceği bir yer yoktu artık. Bugün İstanbul, sen de biliyorsundur, senin çocukluğunun İstanbul'u değil. Hiçbirimizin değil yani, artık İstanbul gerçekten bir mega kent, bir metropol, ucu bucağı belirsiz bir ülke gibi.

    -Buradan çok uzakta bir Arnavutköy daha var mesela.

    Tabii, hatta bana gönderilen kargolar oraya gidiyor bazen. Oralardan tekrar konuşup buraya getirtiyorum. Şimdi havaalanına da yakın olduğu için orası daha çok biliniyor herhalde.
    ‘Sıla’yı takdir ettim’

    -Kadına şiddet gitgide artan bir ivmeyle gündemdeki yakıcı durumunu koruyor. En son Sıla’nın başına gelen şey çok yankı buldu mesela, ünlü olduğu için. Ne düşünüyorsunuz böyle haberler gördüğünüzde?


    Sıla’nın bunu dile getirebilmesini tabii ki çok takdir ettim. Bir dayanışma duygusuyla okudum bütün haberleri. Her kesimden kadına şiddet uygulanıyor, her yerde var şiddet. Evin içinde de kız çocuklarına şiddet uyguluyorlar, abileri dövüyor, babaları dövüyor.... Babaları annelerini dövüyor. Bir vakit okullarda da vardı, çok yaygındı dayak, hocalar çocukları dövüyordu, dövüyor hâlâ da. Yani gücü yeten herkes herkesi dövüyor aslında. Sokakta da şiddet var... Bir de genel olarak, yani hükümetin politkası olarak kadınların değerrsizleştirilmesi, kadınların hayatının erkeğe bağlanması, terbiyesinin, arının, namusunun erkeğe bağlanması... Bence bir politika olarak bunun iktidarda olması ve bunun söyleniyor olması çok tehlikeli diye düşünüyorum.

    -16 yıldır bir çeşit tek parti iktidarı yaşıyoruz ve aslında tek partiden tek adama dönüştü artık. Bugün geldiğimiz noktada toplumda ciddi bir kutuplaşmanın olduğunu görüyoruz. Ne hissediyorsunuz bu kutuplaşma haline dair? Hatta sanatçılar arasında da var bu kutuplaşma...

    Sabah gazetesinde söyleşiler yapıyorlar ya sanatçılar, aynı gemideyiz falan diye, bir ucundan başka bir duyarlık oluşturmaya çalışıyorlar herhalde, anlayamıyorum ben de. Ama tabii ki kimi bölüyorlar, bir, kadınların enerjisini bölüyorlar, zaten kadınların enerjisini bölmeselerdi iktidar olamazlardı. İki ayrı dil oluştu, birleşsin ama benim kalbimi sızlatan hiçbir konuda tepki vermeyen insanlarla biz nasıl bir araya geleceğiz? Burada karşılıklı düşmanlaştırma üzerinden bir şey yürüdü, ama niye o kadar düşmanlaştı peki insanlar? Diyelim ki Gezi Direnişi sırasında bir sürü çocuk ölüyor orada, hükümet, polis insanları gazlıyor, saldırıyor, öldürüyor, öbür tarafta insanlar hiçbir şey olmamış gibi hiç tepki vermiyor... Çünkü taraf olmuş, taraf turmak üstüne her şey... Cinayette ve tacizde bile taraf tutuyor. İşte görüyorsunuz Meclis’te bütün araştırma önergeleri reddediliyor. Gülerek reddediyorlar hatta. O insanlarla nasıl ortak bir duyarlığa geleceğiz de bir dil oluşturacağız.

    -Nasıl aynı gemiye bineceğiz, değil mi?

    Bence onlar bizim gemiye binecekler, ben öyle düşünüyorum. Çünkü kriz gittikçe açığa çıkacak, onları da vuracak, şimdiden isyan ediyor insanlar. Yani tabii ki devletin bütün aygıtları ve tüm güç ellerinde ve öyle kontrol ediyorlar her şeyi ama ben bunun çok uzun süre yapılabileceğine inanmıyorum. Gelecekten çok umutlu muyum bilemiyorum ama bunu çok uzun yıllar süremeyeceğini düşünüyorum.


    -Gümüşlük Akademisi için ‘hayalimi gerçekleştirdim’ diyebiliyor musunuz?
    Tabii çok daha verimli kullanılmasını, daha iyi olmasını isterim… Çok zorlu bir mücadeleydi, uzun süre varlık mücadelesi biz orada, çünkü o açık bahçelerin ilkiyiz. Çok eski bir vakıf bizimki. Tanıdığınız, bildiğinizi bir sürü kurum bizden sonra açıldı. Ne bileyim, Matematik Köyü’nden çok önceydi mesela. Bir de biz fonlardan falan destek almadan kendimiz bir şeyler üreterek var olmayı seçtik, bütçemizi çok küçük tutarak. Enerjimizin büyük bir bölümü tamiratlara, tadilatlara gitti, orayı temiz tutmak, orada doğru dürüst yemek çıkarabilmek… Her şey imece usulü oldu, orayı çok seven, orada yaşayan insanlar var… Orayı çok iyi koruduğumuzu düşünüyorum, kapısı bile yoktur mesela. Bütün Akdeniz bitkilerini taşıyarak orayı bir bahçe olarak koruduk. Bir sükunet alanı, ben Gümüşlük’e bile gitmiyorum, orası çok gürültülü. Biz bahçenin doğasına ilişmedik ve öyle kalmasını çok isterim tabii. İçerik olarak da çok daha iyi olabilir aslında. Biz sonradan İstanbul şubemizi de açtık. Ama çok şey yapmaktan ziyade gerçekten anlamlı olan, insanın kendini iyi hissedeceği bir ruhu olsun istedik bahçenin. Bunu yapmaya çalışıyoruz.

    -Yol ve yolculuk teması sizin romanlarınızda çok baskın. Bu romanlarda da, özellikle de ‘Sürüklenme’de. Neye bağlıyorsunuz bunu?

    Bütün dünya yolda diye düşünüyorum ben. ‘Sürüklenme’yi yazarken de, sürüklenen bir kitap yolda olmalı diye düşündüm. Tabii ki burada zihinsel bir sürüklenme de var, gidip gelen bir kahraman var, yerle gök arasında da hareket ediyor, zihni de tabii uçuyor… Artık dünya böyle diye düşünüyorum, hepimiz böyleyiz, yani çok hızlı hareket ediyoruz, bunun için çok fazla zorlayıcı şey var, her yerde ucuz uçak biletleri satılıyor, her köy, her kasaba, her ülke kendine çağırıyor… Göç olgusu bir yandan da, inan hareket eden bir canlı gerçekten de, insan yolda… Ömür de öyle bir şey, aslında biz de doğumla ölüm arasında bir çeşit yoldayız. Hareket ediyoruz, değişiyoruz, o da bir yolculuk gibi. Zihinsel göç de yaşıyoruz, bir fikirden bir fikire, bir düşünceden bir düşünceye, bir duygudan bir duyguya… Ama tabii gezi kitapları yazanlarla farklı bir şeyden söz ediyorum. Yani o yoldalık hali, bir ruh hali.

    -Bugün sosyal medyada sizinle ilgili şöyle yazmış biri: ‘’Manves City’’ vicdanımızın sesi gibi, ‘’Sürüklenme’’nin de acayip bir kafası var. Bence Latife Tekin kızılderili.

    (gülüyor) Evet öyle düşüneneler daha önce yazdıklarımda da olmuştu. Sonuçta kızılderililerle aşağı yukarı aynı duyguyu taşıyan bir damarı insanların, hepimizin var. Onlar hani ırmakları kardeşleri sayıyorlar, kendilerini doğanın bir parçası sayıyorlar. Biz de öyleyiz. Ben de bütün o duyarlıkların var olduğu bir dünyada doğup büyüdüm. Biz büyürken dünya aşağı yukarı böyledi, bizim ninelerimiz falan da kızılderililer gibiydi.

    - "Sürüklenme"nin bir yerinde ‘mutlu örgüt yoktur’ diye bir söz geçiyor. Bu tabii Aragon’un ‘mutlu aşk yoktur’una bir gönderme. İlk kez gördüm bu kullanımını ve çok hoşuma gitti. Bir hikayesi var mı?

    Yok, ben uydurdum. Aşkla bir ilgisi var örgütlülüğün çünkü. Aşk örgütlenmektir diyor ya Ece Ayhan, mutlu aşk yoktur, o zaman mutlu örgüt de yoktur. ‘Mutlu örgüt yoktur’ güzel bir başlık olabilir belki bak.

    Latife Tekin TÜYAP'ta

    Latife Tekin 17 Kasım Cumartesi günü 37. Uluslararası Kİtap Fuarı kapsamında TÜYAP'ta okurların karşısına çıkacak. Tekin'in "Talan Çağının Dili ve Edebiyatı" başlıklı konuşması saat 14.30'da Büyükada Salonu'nda başlayacak.

    Cumhuriyet