• Şerife Nur Akpunar
    Şerife Nur Akpunar Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton'u inceledi.
    223 syf.
    ·3 günde·9/10
    NEVA BULVARI
    Yazar Neva Bulvarı'nı öyle bir betimlemiş ki Petersburg’a gidip Neva bulvarını adım adım dolaşmış kadar oldum. Bulvar bizdeki en kalabalık cadde olması nedeniyle okuyan herkese eminim İstiklal Caddesi’ni anımsatmıştır. Bu caddede herkes en güzel hallerini birbirlerine sunma derdindeler. Sosyal medyada insanların hayatlarını yansıtma şekline benzettim ben bu durumu. Herkesin orada bulunma amacı farklı ama herkes ortak bir noktada toplanıyor, beğenilme arzusu etrafında. Hikâyenin okuduktan sonra bende bıraktığı diğer bir hissiyat ise herkesin aslında göründüğünden ne kadar farklı olduğu. Ressamımızın peşinden gittiği kadının daha üst zümreden, zengin birisi olduğunu düşünürken, teğmenin peşinden gittiği kadını ise daha kolay elde edilebilecek bir kadın olarak düşünmüştüm. Fakat aslında durum tam tersiydi. Ressamımızın âşık olduğu kadın para karşılığında birlikte olabileceği bir kadın çıkmışken, diğer kadın evli bir kadındı. Bir kez daha önyargılarımı çarptı yüzüme bu durum. Ayrıca Gogol’un “Kadından güzelliği alın! Kendisine sevgi değilse de saygı duyulmasını sağlayabilmek için erkekten yirmi kat daha fazla akıllı olması gerektir.” sözüne değinmeden geçemeyeceğim. Bu kadar sabit düşünceleri olan, aşırı saçma bir tespitte bulunan yazarın önyargıları demek ki benim önyargılarımdan çok daha fazla.

    BURUN
    Gogol'dan bir garip bir hikâye. Burun. Sabah kalktığında burnunun yerinde olmadığını gören adamımız Kovalev (ben voldemort demeyi tercih ederim :d) burnunun peşine düşer. Onu aramak için ilan vermeye dahi kalkar. Karakterimiz, hiyerarşiye çok değer veren, gözü sürekli makamda mevkide olan, insanlara verdiği değeri unvanlarına göre belirleyen bir adam. Unvanları o kadar önemsemesinin sonucu olarak dilinden düşmediği bir 1. Dereceden memur dulu kadınla, 3. Dereceden kurmay subay dulu kadın var ki her onların adını andığında “yeter be adam yeter” diye bağırma isteği geldi. Hikayede yazar burunu, karakterimizin saygınlığını belirleyen bir metafor olarak kullanmış. Karakterimiz onu kaybettiğinde bütün saygınlığını kaybettiğini düşünüyor, çünkü karakterin saygı kavramı çok boş. Burnunu kaybettiğinde tek düşündüğü şey üst mertebeden müşterileri ve onların gözü önünde saygınlığını kaybedecek olması. Nitekim burnunu bulduğunda da burnu 3. Dereceden memur kıyafeti giymiş diye kendi burnuyla bile çekinerek konuştuğunu görürüz. Sırf unvanı var, güzel kıyafetleri var diye buruna inanılmaz bir saygı gösterir.
    Yazar burun üzerinden çok güzel bir toplum eleştirisi yapmış anlayacağınız. Sözlerini de “Kabul etmek gerekir ki pek çok yerde pek çok anlamsızlıkla karşılaşıyoruz... Öte yandan, şöyle derinlemesine düşünecek olursanız, apaçık belli ki bu işin içinde bir iş var ve de bütün bunların bir anlamı... Kim ne derse desin, dünyada bu türden şeyler oluyor, çok seyrek de olsa oluyor.” diyerek bitirmiş. Gerçekten de dünyada çok var bu türden şeyler…

    PORTRE
    Hikâye kıskançlığın, hasetin insanı nasıl tükettiğini, nasıl ölümcül bir hastalık olarak insanın benliğine yapıştığını ve eninde sonunda gözlerini, elinde ne var ne yok aldığı insanın hayatına diktiğini yüzümüze çok çarpıcı bir şekilde vurmuştur.
    “Manevi huzur mu yoksa maddiyat mı önemlidir? Dünyevi zevkler arasında kendimizi kaybetmek bizi tatmin eder mi?” Hikâye bu sorularla bize paranın mutluluk getirip getirmediğini de sorgulatmıştır. Yeteneklerimizin bizi nereye götüreceğini iyi analiz etmemiz gerektiğini, onlara ne ölçüde sahip çıkmamız gerektiğini önemle vurgulamıştır.
    Ayrıca yazar, yeteneği olduğu halde bu yeteneği şan, şöhret ve servet uğruna körelten sanatçılara çok güçlü bir eleştiri yaparak sanatçının saf, temiz, her türlü kötülükten uzak kalması gerektiğini savunmuştur. Sanatçının ruh hali kirlendiğinde tuvalin çok daha fazla kirli görüleceğini hissettirmiştir bizlere. Ki hikâyenin alt metninde yazar, portrelerin hangi ruhla yapıldıysa o ruhu yansıttığına olan inancını bizlere geçirmiştir. Asyalı kıyafet giyen tefecinin portresini çizen sanatçı, portreyi adamın yüz çizgilerinden ve gözlerinden çok etkilenerek adeta büyülenerek yapmıştır ve resmini yazarın deyimiyle doğayla büsbütün uyum içerisinde yaratmıştır. Resmî yaparken büründüğü ruh halinin kasvetli ve korkmuş olması belki de resme bakan herkesin bu duygulara sürüklenmesinin temel sebebidir. Hâlbuki aynı sanatçı kendini kapatıp bir aziz gibi yaşayarak kendini tüm dünyevi kötülüklerden arındırdığında yaptığı İsa’nın doğumu tasviri ile insanlarda nasıl da biz mucize etkisi yaratmıştır. Resimdeki yüzlerden yayılan kutsal hava bakan herkesi büyülemiştir. Bunun nedeninin, sanatçının resmi yaparken büründüğü hissiyat olduğu kesindir.
    Nitekim yazar sanatçının huzur dolu ilahi bir tutkuyla sanat yapması gerektiğinin altını iyice çizmek için bu düşüncelerini portreyi çizen sanatçı aracılığıyla dillendirmiştir. “Neyin var, neyin yoksa sanat uğruna feda et: onu her zaman tutkuyla sev: Dünya hırsı kokan bir tutkuyla değil, sessiz, dingin, huzur dolu ilahi bir tutkuyla! Bu ilahi tutku olmadan insan dünya üzerinde yükselemez ve insanlara huzur veren büyüleyici sesleri çıkaramaz. Çünkü yüce sanat yapıtının yeryüzüne inmesi, herkese huzur, sükûn vermek içindir. Onun ruhta yarattığı şey sızlanma değildir; çünkü ezgili dualar mırıldanarak sonsuzcasına Tanrı’ya doğru akan bir ırmaktır o.”

    PALTO
    Gogol’dan bir muhteşem eleştiri daha. Hikayeyi çok çok beğendim. Karekterimiz Akaki Akakiyeviç yeni bir paltoya sahip olduğunda en az onun kadar sevinip, acaba paltosuna bir şey mi olacak korkusu yaşadım her sayfada. Keşke hiç yaşanmasaydı fakat maalesef tahmin ettiğim gibi oldu, paltosu çalındı ve en az karekterimiz kadar kahroldum.
    Karekterimizden biraz daha ayrıntılı bahsetmek gerekirse iş arkadaşlarının kendisiyle dalga geçmesine, zorbalığa giren şakalarına, aşağılamalarına tepki vermeyen, sessiz, sakin, etrafındakilerin onu silik biri diye tanımlayabileceği bir memur kendisi. Hayattaki tek uğraşı ona verilen yazıları temiz çekmek. Hayatının sıradanlığına alışmış bir insan, hatta öyle ki müdürü ona daha basit ama daha değerli bir iş verdiğinde dahi bu sıradanlığı bozmamak adına tekrar yazıları temize çekme görevine devam etmek istemiş. Yani hayatında olağanüstü hiçbir durum olamayan, gözlerinde yaşadığına dair bir ışıltı olmayan, ruhu olduğuna bin şahit gerektiren bir adam. Ta ki bir hayat amacı belirleyene kadar. Yeni bir palto alabilmek. Bu amaç uğruna çok kararlı bir yapıya bürünüp, hayatında alışmış olduğu çoğu şeyi değiştiriyor. Artık bir amacı olduğu için, bu amaca yaklaştığı her gün gözlerine bir ışıltı geliyor, yüzünden ve duruşundan siliklik ve sünepelik hızla kayboluyor. Ve amacına ulaştığında belki de hayatının en mutlu gününü yaşıyor. Nitekim paltosu çalındığında da elindeki her şey alınmış gibi hissediyor, eski ruhsuz halinden daha kötü bir ruh hâline bürünüyor. Çünkü eskiden ruhsuz olan adam yeni bir palto umuduyla ruh kazanmış, paltosunun elinden yitip gitmesiyle de kazandığı o ruh paramparça olmuş durumda.
    Yazar, Akaki ve palto ilişkisi üzerinden bir insanın hayat amacı edinmesi durumunda nasıl da hayata sıkı sıkı bağlandığını çok başarılı bir şekilde yazıya dökmüş. İnsanın elinden bu hayat amacının alınması durumunda da nasıl eskisinden de kötü bir duruma düşebileceğini çarpıcı bir şekilde anlatmış. Ayrıca yine sağlam bir bürokrasi eleştirisi yaparak aynı iş yerinde çalışan insanlarda dahi var olan gelir eşitsizliğine, üst mevkidekilerin alt mevkidekileri canları isteyince ezebilmesine lanet okutturmuştur.

    BİR DELİNİN ANI DEFTERİ
    Sanırım delilere zaafım var. Don Kişot’tan sonra en sevdiğim deli Aksentiy İvanoviç oldu. Hikâyeyi okuduktan sonra bir kez daha delileri kıskandım. Düşünsenize delirme hakkını kullanıyorsun ve istediğin kişi olabiliyorsun. Hatta bir İspanya Kralı bile. Kimse size inanmazsa ne yazar, sonuçta siz bir kere İspanya Kralı olduğunu ilan etmişsiniz. Yaşasın delilik, yaşasın Hazar Beyi taraflarından gelen gerçek beyin.
    Belki de Gogol’u en iyi anlayabileceğiniz hikâyedir. Kendisi hayatının sonlarında delirmiş ve kafa karmaşıklığına dayanamayarak intihar etmiştir.
  • SUALİNİZ: Dünyanın siyasetine karşı niçin bu kadar lâkaytsın? Bu kadar safahât-ı âleme karşı tavrını hiç bozmuyorsun. Bu safahâtı hoş mu görüyorsun? Veyahut korkuyor musun ki sükût ediyorsun?


    Elcevap: Kur'ân-ı Hakîmin hizmeti, beni şiddetli bir surette siyaset âleminden men etti. Hattâ düşünmesini de bana unutturdu. Yoksa, bütün sergüzeşt-i hayatım şahittir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men edememiş ve edemiyor.
    Hem neden korkum olacak? Dünya ile, ecelimden başka bir alâkam yok. Çoluk çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hanedanımın şerefini düşüneceğim yok. Riyâkâr bir şöhret-i kâzibeden ibaret olan şan ve şeref-i dünyeviyenin muhafazasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet! Kaldı ecelim. O, Hâlık-ı Zülcelâlin elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin? Zaten izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz. Eski Said gibi birisi [ 1 ] şöyle demiş: وَنَحْنُ اُنَاسٌ لاَ تَوَسُّطَ بَيْنَنَا * لَنَا الصَّدْرُ دُونَ الْعَالَمِينَ اَوِ الْقَبْرُ [ 2 ]
    Belki hizmet-i Kur'ân, beni hayat-ı içtimaiye-i siyasiye-i beşeriyeyi düşünmekten men ediyor. Şöyle ki:
    Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur'ân'ın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde, kàfile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri, o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde, karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi, sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor; düşerek, kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar, ufûnetli, pis olduğunu hisseder; fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar. İşte bunlara karşı iki çare var:
    Birisi, topuzla o sarhoş yirmisini ayıltmaktır.
    İkincisi, bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irâe etmektir.
    Ben bakıyorum ki, yirmiye karşı seksen adam, elinde topuz tutuyor. Halbuki, o biçare ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmiyor. Gösterilse de, bir elinde hem sopa, hem nur olduğu için, emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam, "Acaba nurla beni celb edip topuzla dövmek mi istiyor?" diye telâş eder. Hem de bazan arızalarla topuz kırıldığı vakit, nur dahi uçar veya söner.
    İşte, o bataklık ise, gafletkârâne ve dalâlet-pîşe olan sefîhâne hayat-ı içtimaiye-i beşeriyedir. O sarhoşlar, dalâletle telezzüz eden mütemerridlerdir. O mütehayyir olanlar, dalâletten nefret edenlerdir, fakat çıkamıyorlar; kurtulmak istiyorlar, yol bulamıyorlar, mütehayyir insanlardır. O topuzlar ise siyaset cereyanlarıdır. O nurlar ise hakaik-i Kur'âniyedir. Nura karşı kavga edilmez, ona karşı adâvet edilmez. Sırf şeytan-ı racîmden başka ondan nefret eden olmaz.
    İşte, ben de, nur-u Kur'ân'ı elde tutmak için, اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ [ 1 ] deyip, siyaset topuzunu atarak, iki elimle nura sarıldım. Gördüm ki, siyaset cereyanlarında, hem muvafıkta, hem muhalifte o nurların âşıkları var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onların garazkârâne telâkkiyatlarından müberrâ ve sâfi olan bir makamda verilen ders-i Kur'ân ve gösterilen envâr-ı Kur'âniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir—meğer dinsizliği ve zındıkayı siyaset zannedip ona tarafgirlik eden insan suretinde şeytanlar ola veya beşer kıyafetinde hayvanlar ola!
    Elhamdü lillâh, siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur'ân'ın elmas gibi hakikatlerini propaganda-i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim. Belki, gittikçe o elmaslar kıymetlerini her taifenin nazarında parlak bir tarzda ziyadeleştiriyor.
    ‎وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْ لاَ اَنْ هَدٰينَا اللهُ لَقَدْ جَۤاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ * [ 2 ]
    ‎اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى [ 3 ]
  • Hepimiz çocukken izlemişizdir ‘’ Al Yazmalım ‘’ filmini. Bildiğiniz üzere filmde Türkan Şoray yıllara kazınan o soruyu sormuştu: Sevgi Neydi ? sevgi gerçekten ‘’ Emek ‘’ midir. Cevabı bulabilmek için öncelikle isterseniz işin film boyutundan çıkıp, tekrar edelim. Sevgi Nedir ?
    Gözlemlediğim kadarıyla herkesin bir görüşü, bir düşüncesi en azından bir yorumu mutlaka var. Bu soruyu kime sorsam çok güzel cevaplar alıyorum. Cevap verenler aslında kendi hislerini, duygularını ve iç alemlerini bir nevi açık ettiklerinin de farkında değiller. Mesela sevdiği için hayal kırıklığına uğramış biri için sevgi kırılmaktır. Sevdiği için acı çeken birisi için sevgi acı çekmektir. Sevdiği için göz yaşı dökmüş biri için sevgi ağlamaktır. Bakınız bu liste çok uzar gider. Aslında tüm bunları belki de seven herkes yaşıyordur. Ama kim için hangisi ağır basıyor ise sevgi onun için öncelikle odur. Olaya farklı bir açıdan bakacak olursak. Sevdiğiyle mutlu birisi için sevgi mutluluktur. Ama ayrıldığı zaman sevgi hicrandır. Sevdiğine kavuşamayan biri için sevgi hasrettir. Kavuştuğu zaman ise sevgi vuslattır. Şimdi bi düşünelimsevgi hangisidir ? ayrılık mı, hasret mi, vuslat mı, acı çekmek mi, yoksa mutlu olmak mı ? sevgi hangisidir ? sevgi değişken midir ? yada sevgi hepsi midir ?
    Biz insanlar birini sevdiğimizde mutlaka bir çıkarımız olduğu için severiz. Rica ediyorum kimse buna itiraz etmesin. Çünkü bu bir gerçektir. Bir anne çocuğunu, dokuz ay karnın da taşıdığı için nice acılar, nice zorluklar çeker, o evlat o kadına annelik duygularını harekete geçirir ve o anne evladını sevmeye başlar. Çünkü çektiği acıların hatrı vardır. Çünkü kendisi anne olmak ister. Ve o çocukta ona annelik hissettirir ve onu anne yapar. Böylece annelik sevgisi başlar. Aslında burada çok farklı şeyler de söz konusu ancak onlara girmeyeceğim çünkü değinmek istediğim şey farklı ki oda şudur: Anne, sevgisi karşılığında farkında olmasa bile, çocuğundan bir karşılık alıyor. Beni birazdan daha iyi anlayacaksınız. Lütfen düşün. Birini niçin seversiniz ? ya çok güzeldir, ya çok tatlıdır, ya çok hoş samimi bir kalbi vardır. Yada belki de cinsel arzularınız için. Yani seviyoruz ama bir şeyleri umarak ya da istediğimiz için seviyoruz. Neden kimse çirkin deli bir kızı yada erkeği sevmiyor ? burada başka bir şey var ? evet burada kendi arzularımız ve onlara ulaşma istediği var. Peki sevgi karşılığında bir şey beklemek midir ? sevgi, karşılığında bir şeylere ulaşabilmek midir ? biz beşeriler için belki de sevgi budur. ama bu sevgiyi değiştirmez. Asıl sevgi bu değildir. Yüce Rabbimiz, bizi yoktan var etti. Bunun karşılığında bizden hiç bir şey istemedi. Çünkü zaten Kendisi herşeye sahip evet bize bile. Sonra bizi sevdi değil mi ? peki neden ? niçin bizi karşılıksız sevdi ? oysa biz Ona nankörlük ediyoruz. İbadet bile etmekten aciziz oysa o ibadetler bizim gerekli, ALLAH için değil. Nimetlerden faydalanıp şükretmiyoruz, lütfen bir çoğumuz bunu kabullensin ki birilerini ALLAH’tan daha çok seviyoruz. Yalan mı ? bence doğru sadece o kişiler bunun farkında değil. Ama dikkat edin ki o bizi yine de çok seviyor. Herhangi bir alacağı yok bizden aksine bize türlü türlü nimetler lütfediyor. Bize herşeye rağmen merhamet ediyor. Öyle değil mi ? evet arkadaşlar gerçek sevgi karşılığında bir şey almamaktır. Gerçek sevgi alış veriş yapmak değil. Sadece vermektir. Ve gerçek sevgi Yüce Rabbimizin bize olan sevgisidir. Bu sevgiye sahip olduğumuz için sonsuz şükürler olsun. Zahmet edip okuduğunuz için hepinize müteşekkirim.
    Görüşleriniz benim için önemlidir. Yanlışım varsa anlayışınıza sığınıyor, düzeltmenizi beklerim.

    Okan TAŞKIN ✍🏻
  • MİLLI İSTİKLAL MARŞI NASIL YAZILDI? NASIL KABUL EDİLDİ?
    Milli İstiklalimizin güzel ve uyar bir marşını yazmak üzere Maarif
    vekaleti şairlerimize müracaat etmişti, bir müsabaka açmıştı. Birinciliği
    kazanan şaire (500) lira mükâfat verecekti. Aradan kısa bir zaman geçtikten
    sonra Vekalete bir çok marşlar gelmeye başladı.
    Bu marşın — İstiklal mücadelesinin içinde, Büyük Millet Meclisinin
    sakf-ı hamiyyeti altında bulunan— Mehmet Akif tarafından yazılmasını
    kendisine söylediğimiz zaman o :
    — Ben ne müsabakaya girerim, ne de ≪caize≫ alırım!., cevabını vermişti.
    Ben ricalarımı tekrar ettikçe o da aynı sözünü soyluyor ve ;
    — Bırak yazsınlar. Ben bu yaştan sonra yarışa mı çıkacağım, ayıp değil mi? diyordu.
    Bir gün Maarif vekili bay Hamdullah Suphi Mecliste beni gördü, dedi ki :
    — Şimdiye kadar (500) den fazla marş geldi. Ben hiç birini beğenmedim.
    Üstadı ikna edemez misin?

    Cevap verdim:
    — AkifBeymüsabaka şeklini ve ikramiyeyi kabul etmiyor, eğer
    buna bir çare ve bir şekil bulursanız yazdırmaya çalışırım.
    Düşündü, ≪dur, dedi, ben kendisine bir tezkire yazayım. Arzusuna
    tabi’ olacağımızı bildireyim. Fakat, tezkireyi kendisine siz veriniz...≫
    Ben de muvafık gördüm. Yarım saat sonra şu tezkireyi getirip bana
    verdi:
    ≪Pek aziz ve muhterem efendim,
    İstiklal marşı için acılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki
    sebebin izalesi için pek çok tedbirler vardır. Zati üstadanelerinin matlup
    şiiri vücuda getirmeleri maksadın husulü için son çare olarak kalmıştır.
    Asil endişenizin icap ettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir
    telkin ve tehyiç vasıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu
    vesile ile en derin hürmet ve muhabbetimi arz ve tekrar eylerim efendim.≫
    5 Şubat 1337 Umun Maarif Vekili
    Hamdullah Suphi

    Mecliste Akif’le yan yana oturuyoruz. Çantamdan bir kâğıda parçası çıkardım. Ciddi ve düşünceli bir tavır ile sıranın üstüne kapandım, güya
    bir şey yazmaya hazırlanmıştım. Üstat ile konuşuyoruz ;
    — Neye düşünüyorsun, Basri?
    — Mani’ olma, işim var!
    — Peki. Bir şey mi yazacaksın?
    — Evet.
    — Ben mani’ olacaksam kalkayım.
    — Hayır, hiç olmazsa ilhamından ruhuma bir şey sıcrar!
    — Anlamadım.
    — Şiir yazacağım da..
    — Ne şiiri?
    — No şiiri olacak. İstiklal şiiri! Artık onu yazmak bize duştu!
    — Gelen şiirler ne olmuş?
    — Beğenilimemiş.
    — (Kemali teessurle:) Ya!
    — Üstat, bu marşı biz yazacağız!
    — Yazalım, amma, şeraiti berbad!
    — Hayır, şerait filan yok. Siz yazarsanız müsabaka şekli kalkacak.
    — Olmaz, kaldırılamaz, i’lanedildi.
    — Canım, Vekalet buna bir şekil bulacak. Sizin marşınız yine resmen
    Mecliste kabul edilecek, güneş varken yıldızı kim arar?
    — Peki, bir de ikramiyye vardı?
    — Tabii alacaksınız!
    — Vallahi almam!
    — Yahu, latife ediyorum, onu da bir hayır muessesesine veririz. Siz
    bunları duşunmeyin!
    — Vekalet kabul edecek mi ya?
    — Ben Hamdullah Suphi beyle goruştum. Mutaabık kaldık. Hatta
    sizin namınıza söz bile verdim!
    — Söz mu verdiniz, söz mu verdiniz?
    — Evet!
    — Peki ne yapacağız?
    — Yazacağız!
    Tekrar tekrar (söz verdin mi?) diye sorduktan ve benden ayni kat’i
    cevapları aldıktan sonra, elimdeki kağıda sarıldı, kalemini eline aldı, benim
    daldığım yapma hayale şimdi gerçekten o dalmıştı...
    Meclis müzakere ile meşgul, Akif marş yazmakla. Ben müddeti kendisine
    kısaca göstermiştim. Birkaç gün sonra marşı vermiş olacağız! Müzakere
    bitti, Akif te engin hayalinden uyandı. Böyle gürültü içinde dalışa geçenlere AkifBey≪değirmenci uykusu≫ derdi. Çünkü değirmenci; uykusundan ancak gürültü kesilince uyanır!
    Aradan iki gün geçti, sabahleyin erken üstat bizim evde, marşı yazmış,
    bitirmiş. Fakat, vaktin darlığından müşteki...
    ≪Yarına kadar sizde kalsın, göstermeyin, belki tadilat yaparsmız≫
    dedim.
    Artık (Milli İstiklal marşı) yazılmıştı! Şimdi bunu — üstadı rencide
    etmeden— Meclisten nasıl geçirebiliriz?
    Ben ve — Marşı çok beğenen— Hamdullah SuphiBey, hayli günler
    bu gizli endişe ile yaşadık.
    Marş yazıldıktan sonra tezkireyi de göstermiştim.
    20 Mart 1337 günü... Marş Büyük Millet Meclisinde. Mehmet Akif de sırasında. Marşı daha evvel gören ve Sebîlürreşâd’ta okuyan bir çok arkadaşlar onu zaten beğenmişlerdi. O günün ilk tarihi müzakeresini aynen yazıyorum :
    ≪Reis paşa — Efendim, iki takrir vardır. Arkadaşlardan Basri beyin,
    Hamdullah SuphiBeyefendinin İstiklal marşının kürsüden okunmasına
    dair teklifleri var.
    Muhiddin BahaBey— Hangi İstiklal marşı, BasriBeysöylerler mi?
    Besim AtalayBey— Daha kabul edilmedi efendim. Bir encümen teşekkül
    edecekti.
    BasriBey— Maarif vekâletince yedi tanesi intihap edilmiş. Bunlardan
    herhangi biri okunsun.
    Reis paşa — Maarif vekaletince intihap edilmiş olanlardan birisinin
    kıraati tensip ediliyor.
    Muhiddin BahaBey— Hamdullah Suphi bey, BasriBeyhangisini
    isterlerse okusunlar.
    Reis paşa — Efendim, Basri beyin bu teklifini kabul buyuranlar lütfen
    ellerini kaldırsın, (kabul olunmuştur efendim)
    Reis paşa — Hamdullah SuphiBeyefendi buyurun, (şimdi gelir sesleri)
    Maatteessüf bu dakika için tehir ediyoruz.
    Reis paşa — İstiklal marşlarından bir tanesinin kürsüden okunmasına
    Heyeti celile karar vermişti.
    Hamdullah SuphiBey— Arkadaşlar, hatırlarsınız, Maarif vekaleti
    son mücadelemizin ruhunu terennüm edecek bir marş için şairlerimize
    müracaat etmiştir. Bir çok şiirler geldi. Arada yedi tanesi en fazla evsafı
    haiz olarak görülmüş ve ayrılmıştır.
    Salih efendi — İsimleri nedir?
    Hamdullah SuphiBey— Ayrıca arz edilecektir. Yalnız Vekalet yapmış
    olduğu tetkik atta fevkalade kuvvetli bir şiir aramak lüzumunu hissettiği
    için ben şahsan Mehmet Akif beyefendiye müracaat ettim ve kendilerinin
    de bir şiir yazmalarını rica ettim. Kendileri çok asil bir endişe
    ile tereddüt gösterdiler. Bilirsiniz ki bu şiirler için bir ikramiye vaat edilmiştir.
    Halbuki bunu kendi isimlerine takrip etmek arzusunda bulunmadıklarını
    ve bundan çekindiklerini izhar ettiler. Ben şahsan müracaat
    ettim. Lazım gelen tedbiri alırız ve icap eden i’lam yaparım dedim. Bu
    şart ile büyük dini şairimiz bize fevkalade nefis bir şiir gönderdiler. Diğer
    altı şiirle beraber nazarı tetkikinize arz edeceğiz. İntihap size aittir.
    Arkadaşlar, reyimi ihsas ediyorum. Beğenmek, takdir etmek hususunda
    haiz-i hürriyetim. İntihabımı yapmışım. Fakat, sizin intihabınız
    benim 'intihabımı nakzedebilir. Arkadaşlar bu, size aittir efendim.≫
    (Bundan sonra Hamdullah SuphiBeyçok güzel bir inşat ile kürsüde
    İstiklal marşını okudu, Meclis alkış tufanları arasında çalkandı.)
    Bu müzakere bir başlangıçtı. Marşın asıl intihabı ve kabulü merasimi
    (12 Mart 1337) tarihinin ikinci celsesinde ikmal edildi. Riyaset mevkiinde
    doktor AdnanBeyvardı. O celsenin buna ait müzakeresini aynen
    yazıyorum:
    ≪Hamdullah SuphiBey(Maarif vekili) — Arkadaşlar, İstiklal marşları
    hakkında Vekalet tarafından vaki’ olan davet üzerine ne kadar marş
    elimize gelmiş ise bunları bir encümen marifetiyle tetkik ettik, neticeyi
    Heyeti celilenize arz ettik. Bunları görmek arzu buyurdunuz, matbu, olarak
    tevzi’ edildi efendim. Bir nokta üzerine nazarı dikkatinizi celp etmek
    isterim. Bu İstiklal marşları tarafı alinizden tetkik edildikten sonra intihabınız
    hangi şiir üzerinde temerküz ederse ikinci bir muamele daha
    yapılacaktır: Bestekarlara yollayacağız, bestekarlar dahi bize muhtelif
    besteler yollayacaklardır. Onlar arasında bir intihap daha yapılacaktır.
    Anadolu mücadelesi uzun müddetten beri devam ediyor. Bunu ifade etmek,
    bunun ruhunu söyletmek üzere yazılmış olan bu şiirler ne kadar evvel
    bir karara iktiran ederse şüphesiz daha fazla müstefit oluruz. Heyeti
    celilenizden istirham ediyorum. Şiirler mütalaa edilmiştir. Bunu bir
    Heyete, bir encümene mi verirsiniz, Heyeti umumiyece bir karara mı
    rabtedersiniz, ne arzu buyurursanız yapınız.

    Reis — Maarif vekaleti bu İstiklal marşının bugün ruznameye alınarak
    müzakeresini arzu ediyor. Bugün müzakeresini kabul edenler lütfen
    el kaldırsın (kabul edildi).

    Muhiddin BahaBey(Bursa) — Muhterem efendiler, söyleyeceğim
    sözler in yanlış anlaşılmamasını, bir maksadı mahsusa hamledilmemesini
    te’minen iptida bir hakikatten bahsedeceğim. Bu milli marş müsabakası
    i’lan edildiği zaman müsabakaya ben de iştirak etmek istedim. Fakat bu
    mesele öyle bir cereyan almıştır ki bendeniz bu müsabaka işinden sarfı
    nazar ediyorum. ≪M≫ imzalı şiir bendenizindir. Bunu idhal buyurmayınız.
    Yine ≪Kemaleddin Kamu≫ namında biri vardır ki aynı sebepten dolayı
    gazetemizde kendi şiirini geriye almıştır. Bunun üzerine mütalaanızı beyan
    buyurursunuz. Bir encümeni edebi mi teşkil edersiniz, ne yapılacaktır,
    ona göre.
    Reis — Burada bir mesele var. İstiklal marşlarını doğrudan doğruya
    Heyeti umumiyete müzakere ederek bir karar mı vereceksiniz, yoksa
    bir encümene mi havale edeceksiniz?
    Besim AtalayBey(Kütahya) — Efendim, şiirler iki türlüdür: Ya
    hislerin maksidir, yahut derin veyahut ağlatıcı bir ruhun, ağlatıcı bir
    galeyanın aksidir. Şiir bu iki şekil üzerine doğarsa makbul ve muteberdir.
    Dünyada o şiirlerdir ki halk arasında yaşar. Ya yüksek ve bedii bir
    histen doğar, yahut bir helecandan doğar. Böyle olmayıp da ısmarlama
    tarikiyle yazılırsa bu şiirler yaşamaz. Bizim Cezair marşımız vardır. Bu,
    halk arasında yaşıyor. Bu, müsabaka ile yazılmamıştır. Bu, ağlayan bir
    ruhun eline silahını alarak düşmana koşan, vatanına koşan bir ruhun hissiyatına
    terennüm eder. Marsiyez’in nasıl söylendiğini bilirsiniz. İnkılabı
    kebir esnasında silahını almış koşan bir gencin söylediği şiir birdenbire
    taammüm etmiştir. Evvela bu gibi şiirlerin memleketin maruz kaldığı
    felaketlere ağlayarak, titreyerek evvela güftesi değil, bestesi söylenir.
    Ismarlama şiirlere verilecek memleketin parası yoktur.

    Hamdullah Suphi Bey(Antalya) — Arkadaşlar, bir hata üzerine, bir
    galatı ru’yet üzerine dikkati alinizi celp etmek isterim. Bilhassa para
    meselesi ile bu şiirler arasında bir münasebet bulmak gayet yanlış bir
    nokta-i nazardır. Memleketin Kuvayı maddiye ve maneviyesi vardır.
    İstihlası vatan mücadelesini yapan milletin vekilleri, onun vekillerinin
    vekilleri halkın heyecanını ifade etmek üzere memleketin şairlerine müracaat
    etmiştir. Bu şairler ilk defa şiirlerini yazmamıştır. Arkadaşlar,
    bize şiirlerini yollayan şairler, seneler arasında bütün memleketin kederlerini,
    ıstıraplarını, bütün mefahirini söyleyen şiirler yazmışlardır.
    Demek para mukabilinde şiir mevzuu bahis değildir. Biz halkın ruhunu,
    heyecanım ifade eden şiirler yazmak için şairlerimize müracaat ettik.
    Hiç biri para hakkında bir şey söylememiştir. Gecen defa işaret ettiğim
    üzere nazarı dikkatinizi celbediyorum: Mehmet Akif bey
    ki bu şairler arasında para meselesinden kaçınan arkadaşlarımızdan
    birisidir. Zaten senelerden beri en yüksek ve en İlahi bir belagatle
    yazmıştır. Yeniden yazmaktan çekinmesi bazılarının hatırına para
    gelir diye korkmasındandır ve ona binaen yazmamıştır. Ben gelen
    şiirleri okuduktan sonra bu işte vazifedar ettiğiniz bir arkadaşınız sıfatıyla
    arzu ettim ki bir kuvvetli şiir daha bulunsun ve kendilerine müracaat
    ettim. Bunun üzerine kendileri de bir şiir yazdılar, gönderdiler. Besim Atalay beyin halk şiirlerinin — bilhassa büyük vakayı millîye taalluk eden şiirlerin— bir siparişi mahsus üzerine doğmadığı sözü gayet varittir. Yalınız bizim şimdiye kadar mevcut olan şiirlerimiz bugünkü
    mücadelemizi ifade etmiyorsa, şairlerimizin kendi duygularını ifade etmeleri
    katiyen doğru değildir. Kendileri şu noktada haklıdırlar: Bütün
    şiirler ve milli şiirler cihanın en maruf olan şiirleri halk hareketleri arasından
    doğmuş olan şiirlerdir. Fakat itiraf ederim ki bu şiirler aramızda
    daha doğmamıştır. Doğmasını arzu etmek bizim için bir vazifedir. Şairlerimize
    müracaat ettik ve bize çok güzel şiirler yazdılar. Bu şiirler arasında
    intihap hakkı Heyeti aliyenize aittir. Şiirleri okuyunuz. Ben istirham
    ediyorum ki bir an evvel bu şiirlerin bestelenmesi için bir karar
    ittihaz ediniz ve bütün milletin lisanına geçmesi için istical buyurunuz.
    Bir karar veriniz, tebliğ ediniz. Ben de mesaimin ikinci kısmına geceyim.
    Doktor Suad Bey(Kastamonu) — Beyler, esasen meslekim şiirle, Edebiyatla
    iştigale müsait değildir. Bu itibarla arz edeceğim izahatı şiir ve
    Edebiyat tenkidatı gibi arz etmeyeceğim. Ancak Hamdullah Suphi bey
    efendi geçenlerde bu kürsüde, bu şiirleri inşat ettiği vakit, Mecliste büyük
    bir gürültü olmuştu. Ondan anlaşılıyordu ki bu İstiklal marşı olarak,
    bu şiirlerden birisinin intihap edilmesini teklif ederlerse çok güzel bir şey
    olacak. Bendeniz Akif beyin diğer eserlerini de okumuşum. Esasen bir marş
    bir milletin heyecanlarını, tahassüsatını terennüm etmek itibariyle kıymetli
    ise Akif beyin son yaptığı İstiklal marşından evvel inşat etmiş olduğu
    şiirler zaten bidayeti inşadından çok evvel bizim hissiyatımızı, tahassüsatımızı
    ifade etmiştir. Kendisinin memleketin tahassüsatına karşı
    ne kadar bir kudreti şiiriyyesi olduğunu ve garp ve şark alemi-hakkındaki tahassusatının en güzel numunelerini ≪Safahat≫ ismindeki eserleri
    gösterir. Bu itibar ile bu kahramanı edebi tebcil etmemek elden gelmez.
    Bendeniz kendi namıma Mehmet Akif beyin büyük bir unvan ile tertiplediği
    eseri tetkik etmek istemem. Tahsissen bu meselede bunların
    içinde yazmış olduğu marşların en güzel i İstiklal marşıdır ve bundan evvel
    de Mecliste büyük bir vecd uyandırmıştır. Onun için duru diraz mütalaa
    etmeksizin bunun tasvip edilmesini teklif ederim.

    Hacı Tevfik efendi (Kengiri / Çankırı) — Efendiler, bendeniz bu şiirin şu hakikat
    kürsülerine nasıl çıktığına tehayyur ediyorum. Bunu Meclisi Mearif
    kendisi intihap eder, kendisi tercih eder, kendisi yapar. Gerçi şiir bir
    meziyettir, gerçi şiir bir ziverdir. Lakin bir hayaldir. Bu kursu hakikate
    çıkması doğru değildir. Eğer tercih lazım geliyorsa Akif beyin şiiri
    gayet güzel yazılmıştır. Lakin biz aşiyanda değiliz. Millet Meclisinin
    kürsüsünde olduğumuzu unutmayalım, bunu Maarif Encümeni kendisi
    mütalaa etsin, kendisi takdir etsin, kendisi tercih etsin (doğru sesleri).

    Tunalı Hilmi Bey(Bolu) — Arkadaşlar, mesele gayet mühimdir.
    Eğer bu marş milletin ruhunu kavrayabilecek bir marş ise onda ufacık
    bir yakışıksızlık diyelim, sonra o marş için pek büyük düşüklük verir.
    Biraz serbest söyleyemiyorum, kusura bakmayınız. Burada edebi tenkidata
    girişecek değilim. Binaenaleyh yalınız fikrimi kısaca arz edeceğim.
    Katiyen Hamdullah Suphi beyin isticaline iştirak edemem (biz ederiz
    sesleri), edemem. Bir kere bu marş milletin ruhundan doğma bir marş
    değildir. Besim Atalay beyin hakkı vardır. Milletin ruhuna tercüman
    olacak bir marş olmalı (gürültüler).

    Reis — Kesmeyelim, böyle müzakere edemeyiz ki...
    Tunalı Hilmi Bey(devamla) — Bu, o kadar müzakereye layıktır ki
    siz takdir edemezsiniz,

    Refik Şevket Bey(Saruhan) — Reis bey, usulü müzakere hakkında
    söz isterim. Müsaade buyurur musunuz? Şiirler sahihlerinin malıdır. Beğenirsek
    rey veririz, beğenmezsek rey vermeyiz. Herkesin muhterem
    şahsiyatına tecavüz etmeyerek kabul edelim veyahut etmeyelim, rica
    ederim.

    Tunalı Hilmi Bey(Bolu) — Gerek şu şiire ve gerek şu manzumelere
    karşı bir şey söyledim mi ki böyle söylüyorsunuz? İsim zikretmedim, iyi
    dinleyiniz, kulaklarınızı acınız. Arkadaşlar, istirham ederim, bunu bir encümeni
    mahsus teşkil edelim, oraya havale edelim, bu manzumelerin birini
    intihap etsin. Asıl mesele buradadır. O encümeni mahsus intihap
    ettiği manzumenin sahibini çağırır, der ki ona, şu mısraı terk ederseniz
    veya şu mealde tebdil ederseniz ve şu kelimenin bununla tebdili elzemdir,
    o zaman o manzume daha parlak olur. Sahibi muvafakat eder ve
    manzume daha iyi olur, istirham ederim, bu noktaya dikkat buyurunuz.
    Arkadaşlar, manzumenin baştan başa iyi olmasını bütün samimiyetimle
    arzu ediyorum ve bu teklifte bulunuyorum (gürültüler). Müsaade buyurunuz,
    bana biri imzalı, biri imzasız iki mektup geldi. Bu mektupta deniliyor
    ki: diğer verilmiş olan manzumeleri de okuyunuz, onların içinde
    intihap edilmiş olanlardan daha muvafığı vardır (Handeler — ≪Memiş
    Cavuş≫ sesleri). Sahibi mektup garp ordusuna gitti, imzasıyla gösterebilirim.
    Arkadaşlar, tekrar ısrar ediyorum, bir encümeni mahsusi edebi
    teşkil edilmelidir ve intihap onun reyine bırakılmalıdır (hayır sesleri —
    gürültüler).
    Reis — Efendim, müsaade buyurunuz. Trabzon mebusu Celal beyin
    İstiklal marşı ile bir takriri var :
    Riyaseti Celileye Min gayri haddim karaladığım gayri matbu’ İstiklal marşının Meclisi
    ali huzurunda kıraat olunmasını teklif eylerim.
    Trabzon meb’usu Celal Reis — Müsaade buyurunuz, rica ederim. Zannediyorum ki bu Heyeti
    celilelerine dağıtılan manzumeler müddeti muayyene zarfında toplanıp da şimdi intihap edilenlerdir. Bunun müsabakaya idhali kabil midir? (hayır, hayır sesleri).
    İhsan Bey(Cebeli Bereket) — Şekil aramıyoruz, iyi ise dinleyelim
    (muvafık sesler).
    Reis — Efendim, müsaade buyurunuz. Tekrar ediyorum: Muayyen
    bir zaman zarfında marş müsabakası ilan edildi. Onlardan Maarif Vekaleti
    intihap etmiş, göndermiş. Şimdi bu gönderdiği marşlardan birinin
    intihabını Heyeti umumiyete kendisi takip ediyor ve müzakere ediyoruz.
    Bu meyanda birisi bir marş gönderiyor. Bunu kabul ettikten sonra
    yarın vaki olacak müracaatları da reddedemeyeceğiz.

    Refik Bey(Konya) — Nasıl reddedeceksiniz? İlanihaye devam edecektir
    .
    İhsan Bey(Cebeli Bereket) — Marş lazımdır. Hangisi güzel olursa
    o lazımdır.
    Reis — Bu marşın okunmasını kabul buyuranlar lütfen el kaldırsın
    (kabul edilmedi efendim).

    Hamdi Namık Bey(İzmit) — Efendiler, milli bir marş yapmak ihtiyacı
    hasıl olmuş, Maarif Vekili şairleri müsabakaya davet etmiş, birçok
    şiirler içerisinden birkaç parça intihap ve tabedilirmiş.
    • Bendeniz anlamıyorum, bu, bir Meclisi Milli işi midir, bir Encümeni Edebi işi midir? (millet
    işidir sesleri). Millet işidir şüphesiz efendiler. Fakat malumı aliniz
    şiir meselesi bir sanat meselesidir. Eğer bunu tercih etmek hakkını biz
    deruhte ediyorsak, aramızda şiirle tevagğul etmiş arkadaşlarımızdan bir
    Encümeni Edebi teşkil edelim, onlar tetkik etsinler. Gecen gün bu maksatla
    söylediğim bir söz sui telakkiye uğramıştır. Binaenaleyh eğer bunun
    tetkiki için içimizden bir encümen teşkil etmeyecek olursak o hak
    doğrudan doğruya Maarif Vekaletine aittir. Nokta-i nazarını izah etsin,
    ya kabul edersiniz, yahut kabul etmezsiniz. Bunun uzun uzadıya sürünmesine
    hacet yoktur (gürültüler).

    Hüseyin Bey(Mamure-i Piraziz) — Maarif Vekaletine ne kadar şiir
    verilmiş ise yeniden bir encümene verilsin ve orada tetkik edilsin.

    Hamdullah Suphi Bey(Maarif Vekili) — Arkadaşlar, Refik Şevket
    beyin sözünü tekrar ediyorum. Bu şiirler mevzuu bahis olduğu vakit lüzumsuz
    yere, hatta arzumuz hilafında şiirler yazmış olan arkadaşlarımız
    için böyle bir söz buradan çıkmamalıdır. Bahusus ki, arkadaşlar, ısmarlama
    sözü ve halkın tercümanı olmaz sözü yanlıştır. Çünkü halkın mümessilleri
    olan sizlerin huzurunda okunan şiirin Heyeti aliyeniz üzerindeki
    azami tesirine bendeniz de şahit oldum. Eğer halkın tesirini anlamak
    için kendi kalbimizden başka miyarımız varsa o başkadır. Eğer halkın
    tesirini kendimiz anlayacak olursak halkın kalbini de anlamış oluruz.
    Şimdi, arkadaşlar, bendeniz diyeceğim ki yeni bir Encümeni Edebiye
    havale edersek bir faide mutasavver olabilir, eğer encümen kararını
    verip bitirecek ise. Fakat zannediyorum Meclisinizin verdiği karar ve
    ısrar ettiği nokta kendisi bu işi halletmektir. O halde Encümenden çıkıp
    yine Heyetinize gelecektir, yine bu vaziyet hasıl olacaktır. O halde
    burada yedi tane şiir vardır. Riyaset bunları ayrı ayrı reye vazetsin.
    Hangisi tarafınızdan mazharı takdir olursa onu kabul edersiniz (doğru
    sesleri).
    Reis — Efendim, müzakerenin kifayetine dair takrirler var. Müzakerenin
    kifayetini reye koyacağım. Müzakereyi kafi görenler lütfen el kaldırsın
    (kabul edildi). Kırşehir mebusu Yahya Galip beyin bir takriri
    var :
    Riyaseti Celileye
    Muhiddin beyin inşat ettikleri marşın kürsüde taraflarından okunmasını
    teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Kırşehir meb’usu
    Yahya Galib

    Reis — Kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın (kabul edilmedi).
    Reis — Efendim, Muş mebusu Abdülgani beyin bir takriri var :
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşı Maarif Vekaletince müsabakaya vaz edilmiş ve intihabı
    Vekaleti Mezbureye ait bulunmuş olduğundan ve Meclisi ali bir Meclisi
    Edebi olmadığından intihabın dahi Maarif Vekaletine ait olduğunu
    arz ve teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Muş mebusu
    Abdülgani
    Reis — Kabul edenler lütfen el kaldırsın (kabul edilmedi efendim).
    Reis — Efendim, Saruhan mebusu Avni beyin takriri var :
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşı vatani bir parça olmakla beraber her halde şayanı teslimdir
    ki şiir, musiki, vatani olması lazım gelen bu marşın tetkik i her
    halde bir ihtisas ve ehli hibre meselesidir. Binaenaleyh bu marşın tefrik
    ve kabulü için erbabı ihtisastan mürekkep bir encümene tevdiini ve ba’dehu bestelenmesini teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Saruhan meb’usu
    Avni
    Reis — Efendim, bu teklifi kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın
    (kabul edilmedi).
    Reis — Şimdi, efendim, müzakerenin kifayetine dair muhtelif takrirler
    var. Yahut her marşı Heyeti aliyyenizin reyine koyalım.
    Basri Bey(Karesi) — Reis bey, bizim bir takririmiz vardır. Suad beyin de bir takriri var.
    Reis — Meclisi ali reyini ne suretle izhar ederse, ondan sonra anlaşılacaktır.
    Riyaseti Celileye
    Müzakerenin kifayetini ve Mehmet Akif beyin İstiklal marşının kabulünü
    teklif ederim. 12 Mart 1337
    Kastamonu meb’usu
    Doktor Suad
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşının şubelerce teşkil edilecek bir encümeni mahsus tarafından
    tetkik ve tasdik olunmasını teklif ederim. 12 Mart 1337
    Bolu mebusu
    Tunalı Hilmi
    Reis — Bu takriri kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın (ret olundu).
    Riyaseti Celileye
    Şiirin besteye gelip gelmemesi meselesi vardır. Şuara ve bestekârlardan
    mürekkep bir encümen teşkilini teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Ertuğrul meb’usu
    Necib
    Reis — Ayni mealde birçok takrirler vardır. Necip beyin takririni
    kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın (reddedildi).
    Riyaseti Celileye
    Bütün Meclisin ve halkın takdiratını celbeden Mehmet Akif bey
    efendinin şiirinin tercihan kabulünü teklif ederim. 12 Mart 1337
    Karesi meb’usu
    H. Basri
    Riyaseti Celileye
    Müzakerenin kifayetiyle Mehmet Akif beyin marşının kabul edilmesini
    teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Ankara mebusu
    Şemseddin
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşlarını matbu’ varakalarda hepimiz ayrı ayrı tetkik ettiğimiz
    için encümene havalesine lüzum yoktur. Mehmet Akif beye ait
    olanının Milli marş olarak kabulünü teklif ederim. 12 Mart 1337
    Bursa meb’usu
    Operator Emin
    Riyaseti Celileye
    Kaffei ervahı İslam üzerine kıraati heyecanlar tevhit edecek derecede
    icazkar olan büyük İslam şairi Mehmet Akif beyin marşının takdiren
    kabulünü teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Bitlis meb’usu
    Yusuf Ziya
    Riyaseti Celileye
    Oteden beri İslam’ın ruhnevaz şairi Akif beyin - İstiklal marşı her
    vech ile müreccah ve Meclisi alinin ruhi manevisine evfak olmakla kabul
    edilmesini teklif ederim. 12 Mart 1337
    Isparta meb’usu
    İbrahim
    Riyaseti Celileye
    Mehmet Akif Bey tarafından inşat edilen marşın kendi tarafından
    kürsüde kıraat edilmesini teklif eylerim.
    Kırşehir meb’usu
    Yahya Galib

    Reis — Bu takrirlerin hepsi Mehmet Akif beyin şiirinin kabulünü
    mutezammmdır (reye sesleri) müsaade buyurunuz, rica ederim, müsaade
    buyurunuz efendiler.

    Tunalı HilimiBey(Bolu) — Reis bey, müsaade buyurursanız Mehmet
    Akif beyin marşının reye vaazından evvel bendeniz ufacık bir rica
    edeceğim. Tebdil edilmesi ihtimali vardır.
    Reis — müzakere bitmiştir efendim, rica ederim.
    Salih efendi (Erzurum) — Bendeniz bir şey arz edeceğim.
    Reis — müzakere bitmiştir. Maarif Vekaletinin teklifi vardır. Her
    marşı ayrı ayrı reye koyunuz diye teklif etmişlerdi. Her marşın ayrı
    ayrı reye vaazını kabul buyuranlar lütfen el kaldırsın (kabul edilmedi).
    O halde bu takrirleri reye koyacağız. Basri beyin takririni reye koyuyorum
    (Basri beyin takriri tekrar okundu).
    Reis — Basri beyin takririni kabul buyuranlar lütfen el kaldırsın
    (kabul edildi efendim). (Gürültüler ve ret sedaları).

    Refik Şevket Bey(Saruhan) — Mehmet Akif beyin şiirinin aleyhinde
    bulunanlar da ellerini kaldırsın ki ona göre muhaliflerin miktarı anlaşılsın
    (muvafıktır, anlaşılsın sedaları).
    Reis — Bu takriri kabul edenler, yani Mehmet Akif Beyefendi tarafından
    yazılan marşın, İstiklal marşı olmak üzere tanınmasını kabul
    edenler lütfen el kaldırsın (ekseriyeti azime ile kabul edildi).
    Müfit efendi (Kırşehir) — Reis bey, yalınız bir şey arz edeceğim.
    Hamdullah Suphi beyin, bu marşı, bu kürsüden bir daha okumasını rica
    ediyorum (gürültüler).
    Refik Bey(Konya) — Milletin ruhuna tercüman olan işbu İstiklal
    marşının ayakta okunmasını teklif ediyorum.
    Reis Bey— Müsaade buyurunuz efendim. Heyeti muhtereme bu
    marşı kabul ettiğinden tabii resmi bir İstiklal marşı olarak tanınmıştır.
    Binaenaleyh ayakta dinlememiz icap eder. Buyurunuz efendiler (Hamdullah
    Suphi Bey İstiklal marşını kürsüde okudu. A’zaayi kiram kaaimen
    sürekli alkışlar arasında dinlediler)
    Zabıtname de bundan sonra İstiklal marşı yazılmıştır. ≪Mustafa Kemal≫ paşa
    marş okunurken sıralarının önünde onu ayakta dinliyor ve mütemadiyen alkışlıyordu. Müzakerenin
    hitamında ≪Tunalı Hilmi≫ beyle konuştum, itirazlarının sebebini sordum. Dedi
    ki: ≪Bu ezanlar —ki şehadetleri dinin temeli—; Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli≫
    beytindeki ≪inlemeli≫ kelimesinin ≪gürlemeli≫ şekline çevrilmesini isteyecektim≫. Güldük.
    Bu Müzakereler başlarken —yukarıda işaret ettiğimiz gibi— üstat sıkılarak salondan
    dışarı fırlamış, cümle kapısından çıkmış, hatta caddeyi boylamıştı! O, ikramiyeyi almadı,
    yoksul kadınlara ve çocuklara örme işleri öğretmek üzere acılan ≪Dürülmesai≫ ye
    tahsis ve ciro etti.


    Bugün İstiklal marşımızı beğenmeyenler, istemeyenler var. Fakat
    şunu düşünmelidirler ki o marş — Hamdullah Suphi Beyefendinin de
    dediği gibi— ≪Son mücadelemizin ruhunu terennüm≫ eden ≪bir marştır≫ ve o marşı alkışlarla ve ≪ekseriyeti azime ile≫ kabul eden de İstiklal
    savaşının tarihi ve milli kahramanı' Büyük Millet Meclisidir. O günlerin
    icap ve şartlarını unutanlar, o günün içinde yaşamayanlar için bu
    cin-i cebin ne kadar yersiz ve ne kadar çirkindir! İstiklal marşı o günlerde
    hâkim olan kutsal zihniyyetin tam ifadesi ve tarihidir. Tarihi gerçekler
    ve hadiseler nasıl değiştirilemezse İstiklal marşımız da değiştirilemez.
    Birinci Büyük Millet Meclisinin ilk açılış merasimini ve o meclisteki
    muhtelif kanaat zümrelerini bir nokta-i vahdette birleştiren ve onları
    yekpare bir kuvvet macunu haline getiren gerçek amilleri burada izah
    etmek istemiyorum.
  • بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪

    Yirmibeşinci Söz'ün Birinci Şu'lesinin Birinci Şuaının Beşinci Noktasının makam-ı zemm ve zecrin misallerinden olan bir tek âyetin, mu'cizane altı tarzda gıybetten tenfir etmesi; Kur'an'ın nazarında gıybet ne kadar şeni' bir şey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden, başka beyana ihtiyaç bırakmamış. Evet Kur'anın beyanından sonra beyan olamaz, ihtiyaç da yoktur.

    İşte

    اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا

    âyetinde altı derece zemmi, zemmeder. Gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder. Şu âyet bilfiil gıybet edenlere müteveccih olduğu vakit, manası gelecek tarzda oluyor. Şöyle ki:

    Malûmdur: Âyetin başındaki hemze, sormak (âyâ) manasındadır. O sormak manası, su gibi âyetin bütün kelimelerine girer. Her kelimede bir hükm-ü zımnî var.

    İşte birincisi, hemze ile der: Âyâ, sual ve cevab mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şey'i anlamıyor?


    İkincisi,

    يُحِبُّ

    lafzıyla der: Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever?

    Üçüncüsü,

    اَحَدُكُمْ

    kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?

    Dördüncüsü,

    اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ

    kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşınızı diş ile parçalamayı yapıyorsunuz?

    Beşincisi,

    اَخ۪يهِ

    kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı manevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi a'zânızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?


    Altıncısı,

    مَيْتًا

    kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz?

    Demek şu âyetin ifadesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı delaletiyle: Zemm ve gıybet, aklen ve kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve milliyeten mezmumdur. İşte bak nasıl şu âyet, îcazkârane altı mertebe zemmi zemmetmekle, i'cazkârane altı derece o cürümden zecreder.

    Gıybet, ehl-i adavet ve hased ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silâhtır. İzzet-i nefis sahibi, bu pis silâha tenezzül edip istimal etmez. Nasıl meşhur bir zât demiş:

    اُكَبِّرُ نَفْس۪ى عَنْ جَزَٓاءٍ بِغِيْبَةٍ ٭ فَكُلُّ اِغْتِيَابٍ جَهْدُ مَنْ لَا لَهُ جَهْدٌ

    Yani: "Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünki gıybet; zaîf ve zelil ve aşağıların silâhıdır."


    Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zâten gıybettir. Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır.

    Gıybet, mahsus birkaç maddede caiz olabilir:

    Birisi: Şekva suretinde bir vazifedar adama der, tâ yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izale etsin ve hakkını ondan alsın.

    Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesaî etmek ister. Senin ile meşveret eder. Sen de sırf maslahat için garazsız olarak, meşveretin hakkını eda etmek için desen: "Onun ile teşrik-i mesaî etme. Çünki zarar göreceksin."

    Birisi de: Maksadı, tahkir ve teşhir değil; belki maksadı, tarif ve tanıttırmak için dese: "O topal ve serseri adam filan yere gitti."

    Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık-ı mütecahirdir. Yani fenalıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiatla iftihar ediyor; zulmü ile telezzüz ediyor, sıkılmayarak aşikâre bir surette işliyor.

    İşte bu mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet caiz olabilir. Yoksa gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet dahi a'mal-i sâlihayı yer bitirir.

    Eğer gıybet etti veyahut isteyerek dinledi; o vakit

    اَللّٰهُمَّ اغْفِرْلَنَا وَ لِمَنِ اغْتَبْنَاهُ

    demeli, sonra gıybet edilen adama ne vakit rast gelse, "Beni helâl et" demeli.

    اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

    Said Nursî

    Uhuvvet Risalesi
  • Merhaba Arkadaşlar,
    Aşağıda paylaştığım hikâye, 100 ülkede 100 türkü çığırmak amacıyla kendisini yollara vuran/arayan bir gezginin hikâyesidir. Takip etmek isteyenler için hikâye sonunda arkadaşın youtube ve instangram adresleri vardır.
    Sabırla hikâyeyi bitirmenizi öneririm.

    İLKESİZ VE TUTARSIZ OLMAK AHLÂKÎ MİDİR?

    Kuşluk vakti güneşi gökyüzü mü, deniz mi olduğu açık seçilemeyen, beyaza çalan bir mavilikte yüzüyor; gittikçe yoğunlaşan sıcak bir buğunun içinden, etrafa boğuk bir ışık saçıyordu. Ara ara arabayı sarsan kasisler dışında, kimi zaman rengini bile yitiren bu cansız mavilik, kesintisiz, dipsiz bir uzay boşluğu hissini veriyordu.

    Putri, beş saatlik yol boyunca ağzını bile açmamıştı. Güzel veya çirkin olduğuna karar veremediğim yüzü, karakteristik ifadelerle yüklüydü. Kapakları etli kapkara gözlerinin yankısı, öylesine güçlüydü ki bakışlarını üzerime diktiğinde, zihnime vuruyordu. Açık kahve teninin üzerinde belli belirsiz seçilebilen ipeksi tüyleri, yüzüne doğal bir çekicilik katıyordu. Alınmamış kaşları, gelişi güzel başını örttüğü siyah başörtüsü ve vücudunu örtmenin dışında misyon yüklemediği uyumsuz kıyafetleriyle, adeta kendisinde görülmeye değer, akıl ve mantık ilkelerinin çöktüğü bir iç dünyaya insanları davet etmek istiyordu.
    "Üzerinde bulunduğumuz köprü, Güney Asya'nın en uzun köprüsü." dedi.
    Konuşmuş olmak için bu bilgiyi verdiği her halinden belliydi. Gözlerini yoldan ayırıp bana baktı:
    "Yirmi dört km uzunluğunda." diye devam etti.
    Uzun bir sessizlikten sonra kurduğu cümlenin, üzerimde bıraktığı etkiyi ölçmek için yüzümü inceliyordu. Onun bu çabası, içimi çocukça bir sevinçle doldurdu:
    "Bence biraz daha yavaş gitmeliyiz." dedim.
    "Manzara öylesine sıra dışı ki, hemen bitmesin."
    Putri, ayağını gazdan çekti; fakat artık bir yararı yoktu. Lüks araba, çoktan mesafenin çoğunu yutmuş, etrafı saran buğuyu, adanın hemen kıyısından itibaren yükselen binalar, delik deşik etmeye başlamıştı.
    "İnsan elinden çıkmış yapıların kirletmediği bir dünyaya bakmak, güzeldi." dedim.
    Putri kahkaha attı:
    İnsan yapımı bir köprünün üzerinde giden, insan yapımı bir arabanın içindeydin." dedi.
    "O sendin, ben değildim." dedim.
    "Çok saçma." diye omuz silkti.

    Son bir aydır Putri'nin evinde kalıyordum. Penang diye bir eyaletin olduğunu ondan öğrenmiştim. Georgetown'ı ziyaret etmemi şiddetle öneriyordu. Kedah eyaletinde, onun katılması gereken bir haftalık seminerin tarihi netleşince, bugün şafakla birlikte yola çıkmış, beni de aynı istikamette bulunan Penang'a bırakmak için yanına almıştı.

    Köprüyü geçmiş, Penang'a varmıştık.
    "Kalacak yer ayarladın mı?" diye sordu.
    "Evet." dedim.
    "Seni oraya kadar bırakayım." dedi.
    Kalacağım yerin konumunu ona gönderdim. Telefonundan açıp baktı:
    "Adanın ta diğer ucunda!"
    "Oraya yol yok." dedi.
    "Milli parkın arkasında kaldığı için, tekne kiralaman gerekiyor veya yürüyeceksin."
    "Yürürüm" dedim.
    Putri, beni milli parkın girişinde bırakıp yoluna devam etti.

    Kimi zaman dar patikalardan geçmek zorunda olduğum ormanın içinde, bir buçuk saat kadar yürüdükten sonra, evinde konaklayacağım adamın bana gönderdiği konuma ve fotoğraflar üzerinde işaret ettiği bölgeye vardım. Duvarları bambu ağacından, çatısı ise tung ağacı yapraklarından örülmüş evin içinden elektrikli süpürge sesi geliyordu. Girişi bulmak için evin etrafını dolandım. Zili çaldım, duyulmadı. Geri çekilip etrafa bakındım. Etrafta başka yapılaşma yoktu. Elektrikli süpürgenin sesi kesilir kesilmez tekrar zili çaldım. Otuzlu yaşlarda, tepeden saçları dökük, Hint asıllı, göbekli bir adam kapıyı açtı. Sıkılgan bir tavır eşliğinde beni içeri buyur edip, buzlu su ikram etti. Evin içi, dış görüntüsünün aksine modern mobilyalar ve lüks elektronik cihazlarla donatılmıştı. Salondaki beyaz deri koltuğa oturdum. Adam ayakta dikiliyor, ben konuşmadıkça, benimle iletişim kurma ihtiyacı duymuyor, sorduğum soruları, bakışlarını benden kaçırarak cevaplıyordu. Eve gelen misafire, mesafeli bir tavır takınan hizmetçi veya temizlikçi izlenimini uyandırıyordu. Ayrıca, kapı açılmadan önce, elektirikli süpürge sesinin gelmesi, evin özgün mimarisi ve zengin işi döşemesiyle adamın giyiminin uyumsuzluğu, bu izlenimi güçlendiriyordu. Bunun üzerine:
    "Flavio evde mi?" diye sordum.
    "Flavio benim." dedi.
    Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Durumu kurtarmaya çalışarak:
    "Telefonda sesin farklı gelmişti sanki." diyebildim.
    Karşımdakinin yüzünde soğuk bir gülümseme belirdi.

    Gece, odaya geçip yatağa uzandım. Çok geçmeden, Flavio odaya girdi ve soyunmaya başladı. Onun, üstünü değiştirdikten sonra karşıdaki odaya geçeceğini düşünüyordum. Geldi ve yanıma uzandı. Kenara çekildim. Bir an yanlışlıkla onun odasına girdiğimi sandım. Telaşla:
    "Kusura bakma." dedim.
    "Sanırım odaları karıştırdım. Karşıdaki odaya mı geçmem gerekiyordu?"
    "Hayır." dedi.
    "İkimiz de burada yatacağız. Diğer odadaki yatağı kirletmek istemiyorum." diye sakin bir üslupla devam etti.
    "O halde ben yerde yatmak istiyorum." dedim.
    Flavio'nun birden suratı düştü:
    "Merak etme, sana dokunacak değilim." diye çıkıştı.
    Matımı yere sererken:
    "Onu ima etmedim." dedim.
    Tekrar tekrar özür dileyip, yerde yatarsam daha rahat edeceğimi söyledim.
    Flavio, hiçbir şey demeden, sadece ışığı kapatmakla yetindi...

    Küçük çantamı yastık yapıp sağıma yattım. Odanın içi zifiri karanlıktı. Ormanın odaya dolan tekdüze uğultusunu, ara ara Flavio'nun düzensiz nefes alışverişleri bölüyordu. Flavio'nun bu son davranışı beni tedirgin etmiş, onun diğer hallerine şüpheyle bakmaya sevk etmişti. Altı aydır burada yaşadığını söylüyordu; fakat yerleşim yerinden bu denli uzak bir evin mutfağında, ne kap kacak vardı ne de daha önce yemek pişirildiğine dair bir emare görülüyordu. Yine, mimar olduğunu ve bu evin projesini kendisinin çizdiğini söylüyordu; fakat hayranlık uyandıran böyle özgün bir mimariyi tasarlayacak bir birikime sahip olduğu kanaati, onunla geçirdiğim bir günün sonunda, nedense bende hasıl olmamıştı.

    Yorgun olmama rağmen uyuyamıyor, Flavio ile yüz yüze gelmekten kaçındığım için, uzun süredir sırtım dönük yattığım sağ tarafımı, boydan boya bir ağrı sarmıştı; fakat fiziksel yetersizliklerin yarattığı hoşnutsuzluğun bir eşiği vardı. O eşiği aşmak için bünyeden hâli, zatı ile kaim bir bilincin varlığına önce güven duymak, sonra da meditasyon yapıyormuşçasına bir rahip sabrıyla beklemek gerekiyordu. Nitekim bir süre sonra, artık ne uyuşan gövdemin ağırlığını ne de zeminin sertliğini hissediyordum. Zaman, buharlaşıp dağılmış; kopuk ve ayrı olduğum varlık bütününün kendisi olmuştum. Yayılan, sınırsız bir genişleme ve büyüme halinde olan egoist bir tanrı edasıyla, derin bir nefes aldım. Nefesimi geri verirken, gün boyu bastırmaya çalıştığım vedalaşma hüznü, denize karşı yükselen bir yalı yar gibi içimde yükseliverdi. Neden? Neden, yol boyunca benle çok az konuşmuş, vedalaşırken ne sarılmış ne de tokalaşmak için elini uzatmıştı? Yalnızca:
    "Güvenli yolcuklar." demişti, yapmacık bir duygusallıkla.
    Neden?

    Gerçi o, öngörülebilir davranışlar sergilemekten uzak bir karektere sahipti. Beni evine davet ettiği ilk geceyi hatırlıyorum: Sabah ezanıyla birlikte yaşanan hareketliliğe uyandığımda, duşunu almış, yatağın ayak ucunun karşısındaki duvarda bulunan antika bir piyanoya paralel serili seccadede ağır ağır namaz kılıyordu. Benim uykum kaçmış, yatakta yarı oturur pozisyonda onu izliyordum. Sağa selam verdi. Abajurun loş ışığıyla buluşan açık kahve teni, tunç rengini aldı. Sonra, usulca sola selam verdi. O pozisyonda, omuzlarına kadar inen siyah başörtüsüyle bir karaltı halinde bir süre hareketsiz kaldı. Göz kapaklarıma ağırlık çökmüş, tekrar uyuklamaya başlamıştım.
    "Gitmeni istiyorum."
    Putri'nin sesi, yüzüme dökülmüş soğuk bir su etkisi yarattı. Yataktan gayriihtiyari fırladım. Kızgınlıktan değil; fakat benden evini terk etmemi isteyen bir yabancı karşısındaki alınganlığımdan, ürkekliğimden. Alelacele üstümü giyindim. Fermuarı yarı açık çantamdan sarkmış bir kaç çamaşırı, çantanın içine sokuşturup, saygılı bir telaşla çantalarımı yüklendim. Putri'ye arkamı dönüp evden çıktım. Alkol ve uyuşturucu sarhoşluğuyla, insanlar beni evlerinden kovmuşlardı; fakat namaz sarhoşluğuyla ilk kez bir yerden kovuluyordum.

    Gün boyu sokaklarda dolaşıp durdum. Akşam, Putri'nin bir mesajı telefonuma düştü:
    "İstersen, geri gelebilirsin."
    "Bir saat içinde orada olurum." diye mesajı cevapladım.

    Yine bir keresinde:
    "Onlara yanaş ve yakından bak, baştan ayağa samimiyetsizlik koktuklarını göreceksin." demişti.
    "Kimler?" diye sormuştum.
    "İlkeli olmaya çalışanlar."
    Belki de haklıydı; kaos üzerine kurulu bir evrende, ilkeli ve tutarlı olmaya çalışmak, beyhude bir çaba olmalıydı. Yorum yapmadan onu dinliyordum.
    "Çıkarları etrafında fırıldak gibi dönen zavallı ruhlardan bahsetmiyorum." diye devam etmişti.
    "Din öğretisi ilkeler ve kurallar üzerine kuruludur, ayrıca kendi içinde tutarlı olmak zorundadır. Sen de dindar göründüğüne göre..."
    Putri, sözümü kesip:
    "Nasıl göründüğüm üzerinden düşüncelerimi kategorize edemezsin." diye bana çıkıştı.
    Putri'nin içinde yaşadığı kültürle uyumlu, namazında niyazında biri olmasına rağmen, aykırı düşüncelere sımsıkı sarılması, onu benim gözümde ilginç bir kişilik kılıyordu. Vahiy, hala modern düşüncede bile, ahlakı besleyen temel kaynaklardan birisi olarak kabul görüyorsa; neden evrenin işleyiş ilkeleri ve kuralları da ahlakın bir kaynağı olarak kabul edilmesindi? Putri'nin, kendi ilkesizliğini ve tutarsızlığını evrendeki kaosa dayandırması, anlaşılabilir bir yaklaşımdı.

    Sabah saat dokuza doğru, Flavio'nun sesiyle uyandım. Kahvaltıyı Georgetown'da yapmayı, sonra da bana etrafı gezdirmeyi öneriyordu. Dün geceki olaydan sonra, bugün ayrılmayı planlıyordum; fakat öncesinde, evinde üç gün kalacağımı söylediğim için, sebep göstermeden hemen ayrılmak, uygun olmayacaktı. Kararımı, günün ilerleyen saatlerine erteledim. Georgetown'a, Flavio'nun arkasında motosikletle giderken, Putri'den bir mesaj aldım. Seminerin ilk iki gününde yoklamanın alınmayacağını yazıyordu.
    "O halde buraya gel, sana ihtiyacım var."
    Mesajı gönderir göndermez pişman oldum. Yüzüm kızardı. Bu ruh halinin etkisiyle, tuhaf sesler çıkarıp söylenmeye başladım. Flavio, bu durumu fırsata çevirmekten geri durmadı. Bana dokunmak için, ona yeni bir fırsat doğmuştu. Motoru kenara çekti. Ellerimi okşayıcı dokunuşlarla tutmaya çalışıyor, sahte bir merakla, "İyi misin?" diye sorup duruyordu. Niyetini bu denli gülünç bir kılıfla örtmeye çalışması, içimde acıma ve kızgınlık duygularının kabarmasına neden oldu. Aman Tanrım! İnsan tanımında skala, ne korkunç genişlikteydi! Bir yandan skalanın en tepesinde Putri, diğer yandan skalanın en altındaki Flavio... Araya, kim bilir, kaç çeşit canlı türü sığdırılabilirdi!

    Georgetown'a varıp küçük bir restuarantta kahvaltıya oturduğumuzda, Putri mesajımı cevapladı:
    "Öğle ezanından sonra yola çıkacağım."
    Putri, günlük hayatta sık kullanılan kavramların, insanın zihin dünyasını şekillendirmekte çok etkili olduğunu söylerdi. Bu yüzden, saat kavramı yerine, namaz vakitleri ile konuşmaya özel bir duyarlılık gösterirdi. "Ezandan sonra" ile "namazdan sonra" arasında fark vardı. İlki, ilgili vaktin hemen sonrasını; ikincisi ise, iki vakit arası harhangi bir zaman dilimini ifade ediyordu.

    Putri, "Vardım." diye mesaj attığında, ikindi sonrasıydı. Flavio ile hâlâ Georgetown'daydık. Putri'nin beni beklediği konuma gitmek için ondan ayrıldığımda:
    "Hava kararmadan evde olmaya çalış, yoksa tekne bulamayabilirsin." diye arkamdan seslendi. Çantam ve sazım Flavio'nun evindeydi. Ona ayrılacağımı henüz söyleyememiştim. Önce Putri'ye olup bitenleri anlatmanın daha doğru olacağını düşünüyordum. Çünkü Flavio'nun gün içinde de devam eden şüpheli ve dengesiz tavırlarını, evden erken ayrılma kararım karşısında göstereceği tepkiye, daha farklı bir biçimde yansıtmasından çekiniyordum...

    Putri'ye olup bitenleri anlattığımda, ilk tepkisi, elleriyle yüzünü kapatıp kahkaha atmak oldu. Sonra, durumun ciddiyetini anlayınca:
    "Merak etme, daha fazla orada kalmak zorunda olmayacaksın." dedi.
    Putri, Georgetown'da iki gecelik bir otel odası tutmuştu.
    "Gel hava kararmadan gidip o adamın evinden eşyalarını alalım." dedi.
    Flavio'ya, beni misafir ettiği için teşekkür mesajı atıp, sakıncası yoksa bu akşam ayrılmak istediğimi yazdım. Neden ayrılmak istediğimi sordu.
    "Arkadaşımla karşılaştım, onun yanında kalacağım." dedim.
    "Madem öyle, başta onun yanında kalacaktın. Evimi bir otel gibi kullandığın için, sanırım senden bir bedel talep etmem gerekecek."
    Mesajı Putri'ye gösterdim.
    "Numarasını ver." dedi. "Onunla ben konuşacağım."
    Flavio'yu aradı. Malayca bir, iki dakika kadar konuştuktan sonra telefonu kapattı:
    "Bu adam hiç normal değil." dedi.
    Hava kararmaya başlamıştı. Putri, Flavio'yla ne konuştuğunu, anlatmıyordu. Israrım karşısında:
    "Acele etmemiz lazım! Sonra anlatırım." dedi. Arabaya atladık. Milli parkın sınırına vardığımızda:
    "Eve girmeden önce beni arayıp telefonun hoparlörünü aç." dedi.
    Şalvarımın fermuarsız ön cebini işaret ederek:
    "Telefonu buraya, baş aşağı koy. Ne olup bittiğini dinlemek istiyorum."
    "Tamam." dedim.
    Ben kayıkla ormanlık alanı geçecektim. Putri ise, milli parkın girişinde beni bekleyecekti. Kayığa bindim. Arkamdan bağırdı:
    "Sakın telefonunu açmadan eve girme."
    "Tamam."
    Kıyıya çıktığımda, kayıkçıya hemen döneceğimi söyleyip, eve yöneldim. Eve yaklaştığımda, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sim kartın aramalara kapalı, internet paketinin ise aramaları desteklemediğini nasıl hesaba katmamıştım. Putri'ye mesaj attım; fakat mesaj iletilemiyordu. Şebeke yoktu. Bu aksiliğe, tuhaf bir şekilde sevindim. Artık içerde bir şeyler başıma gelecekse, bu benim aptallığım yüzünden olmayacaktı; zira en korktuğum ölüm şekliydi basit ve aptalca hatalara kurban gitmek. Yaşama dipsiz bir arzu ve onur kırıcı bir çabayla tutunurken, aptalca bir hata yüzünden ölmek... Aman Allahım! Yer yüzünde bundan daha zelil bir ölüm şekli var mıdı?

    Hâlâ Putri'yi aramak için bir şansım vardı. Evdeki Wi-Fi'a bağlanmak için kapıya iyice yanaştım. Dün Flavio, şifreyi girerek Wi-Fi'a bağlanmıştı. Telefonum şimdi de otomatik olarak bağlanması gerekiyordu, fakat bağlanamıyordu.
    "Bütün aksilikler aynı anda mı gelir?" diye yakındığımız durumlar, hayatın çok önemli bir sırrına işaret ediyor olmalıydı: Tekamül halinde olan bir yaratıcıya. Çünkü evrimini tamamlamış, öte yandan da dinlerin iddia ettiği gibi, gizemini korumakta ısrarlı bir yaratıcı; amatör bir senaristin bile, seyircideki gerçeklik algısına gölge düşürmemek için bir araya getirmekten kaçındığı tesadüfleri, bu denli amatörce bir yöntemle bir araya getirmemesi gerekirdi.

    Kaygı düzeyim iyice yükselmişti. Acaba Flavio, kafasında benimle ilgili kurduğu plan dâhilinde mi şifreyi değiştirmişti? Tedirginliğim, korkaklığım midemi bulandırıyor. "Aşağılık bir ruhun var." diye söyleniyorum. İntihar düşüncesini, cebinde ülke ülke dolaştıran bir adam, tehlike bile sayılmayacak, sadece bir belirsizlikten ibaret olan bir olay karşısında, bu denli alçalmamalıydı.

    Cesaretimi toplayıp zili çaldım.
    "Kapı açık."
    Ses arka odaların birinden geliyordu. İçeri girdim. Flavio, odanın dört bir yanına, çantamdan çıkarıp saçtığı eşyalarımın arasında ayakta bekliyordu. Telaşlı gözlerle sazımı aradım. Köşede, kılıfından çıkarılmış bir şekilde yüzüstü yatıyordu. Kendimden beklemediğim bir çeviklikle köşeye atıldım. Sazımda bir sorun yok gibiydi. Onu kılıfına koydum ve hiçbir şey demeden, sessizlik içinde diğer eşyalarıma yönelip onları çantama yerleştirmeye başladım. Flavio, odanın ortasında dikilmeye devam ediyordu:
    "Eşyaların için üzgünüm. Çantanda uyuşturucu olup olmadığından emin olmam gerekiyordu." dedi.
    Yüzüne takındığı sahte üzüntünün altında, hıncını bu yolla almış olmanın memnuniyeti açıkça görülebiliyordu. Tepki vermedim. Çantalarımı yüklenirken, saati kontrol ettim. Eve girmeden önce, dışarda farkında olmadan ne kadar çok oyalandığımı şaşkınlıkla fark ettim. Putri, uzun süredir haber bekliyor olmalıydı. Koşar adımlarla dış kapıya yöneldim. Flavio'nun bütün tahriklerine rağmen, tek bir kelime etmeden kapıdan çıktım. Bu durum onu daha da sinirlendirmişti:
    "F..k yourself!" diye arkamdan bağırdı.
    Bahçe kapısından ona doğru dönüp sessizliğimi bozdum:
    "Senin için bunu yapacağım; ama üzülerek belirtmeliyim ki bütün zevk bana ait olacak."

    Kayıkla sahilden ayrıldım. Az ilerleyince, telefonun şebekesi geri geldi. Putri'den onlarca mesaj ve farklı numaralardan birçok cevapsız arama telefonun ekranına hücum etti. Kıyıya çıktığımda, bir polis arabasının içinde iki polis memuru bekliyordu. Putri, uzun süre benden haber alamayınca polisi aramış; fakat evin adresini bilmedikleri için Putri'nin onlara verdiği Flavio'nun telefon bilgilerini merkeze göndermişler, oradan cevap bekliyorlardı.

    Polis arabasını karakola kadar takip ettik. Putri, olayı tüm detaylarıyla polislere anlatıp şikayetinden vazgeçti. Orada, bizlere bir form doldurttular. Formu imzalayıp karakoldan ayrıldık.

    İki gün boyunca, Putri ile birlikte Ernest Zachaveric'in renkli sokak sanatı karikatürlerinin damgasını vurduğu şehirde sarhoş gibi dolaştık. Pervazdaki kahveye ulaşmaya çalışan bir duvar karikatürün önünden geçerken, resmedilen çocuğu işaret ederek:
    "Şu kahveyi görüyor musun?" diye sordu Putri.
    "İşte o kahve, insanın emelidir. O fincanı pervazdan çekip alırsan, çocuk büyümeyecektir." dedi.
    "Ama bardağa ulaşmasına da asla izin vermeyeceksin." diye ekledi.
    Birçok kişinin, önünde fotoğraf çekinerek, eşe dosta burada olduğunu kanıtlama aracı gördüğü her bir sanat eseriyle iligili Putri'nin bir düşünceye ve yoruma sahip olması, ona olan hayranlığımı arttırmıştı. Anı yaşamak ve mekânın ruhunu hissetmek yerine, telefonlarının kamerasını gözlük niyetine kullanan turist kalabalığının arasında, bir masal kahramanı kadar saf ve yapmacıksızdı.

    Son gece, ertesi gün için bana otobüs bileti satın aldık. Putri sabah erkenden, seminerin devam ettiği Kedah eyaletine gitmek için ayrılacaktı. Ben ise akşam saatlerinde, ülkenin güneyindeki Malacca şehrine hareket edecek, oradan da ülkeden ayrılacaktım. Sabah saat dokuza doğru uyandığımda, komidinin üzerinde Putri'nin bıraktığı bir not vardı:
    "Yaşlı bir mutlulukla doğduğunu söylemiştin, hatırlıyor musun?"
    Notun devamını okuyamadan boğazım düğümlendi.
    "Bir gün o mutluluğu tamamen yitirirsen, benimkini seninle paylaşmaya hazırım."

    Otelin dışına attım kendimi. Cannon Caddesi boyunca yürüyorum. İşte sağlı sollu, Putri'nin her birisi hakkında dolu dolu sözler ettiği duvar karikatürleri. Sırtımdaki çantalara aldırmadan adımlarımı sıklaştırdım. Ermeni Caddesine sapıyorum. "Bisikletteki Küçük Çocuklar" adlı karikatüre gözüm ilişiyor. Hayır, daha fazla bakmayacağım. Sokaklar neden bomboş? Tepemdeki güneş, neden bu kadar kızgın? Bu şehir öylesine yalnız, öylesine ıssız ki, işte birkaç insan ve gölgesi... Ne arıyorlar burada? Kimse uğramasın bir daha bu şehre. Ne ruhum var, ne bedenim. Acı ve hüzünden başka bir şey değilim.

    Akşam üzeri şehirden ayrılmak için, otobüs garına doğru yürürken, insana meydan okuyan bir yağmura ve bu yağmuru daha yere düşmeden havada bir sele dönüştüren korkunç bir rüzgâra yakalandım. Bir şehir, bir insanla bu denli empati kurabilir miydi? Sırılsıklamdım. Yağmur durdu. Ay geldi, üzerime ışıdı.

    Otobüs hareket ettiğinde, içimdeki dünya kelimelere tutunamayacak kadar soyut ve silikti. O dünyada, hücrelerim adedince insan taşımama rağmen, aşağılık bir benliğin kekremsi tadını bir türlü damağımdan söküp atamıyordum. Arkamda bıraktığım şehirlerin kargaşasında, tek tek yitirdiğim uzuvlarımın acısını duyuyorum. Doyuma ulaşmaya çalıştıkça git gide yoksunlaşıyorsam, bu yaşama arzusu da neyin nesiydi?

    https://www.youtube.com/user/ozkemm/about
    https://www.instagram.com/loudingirra/?hl=tr