Okur
GökHan
Günlükler'i inceledi.
776 syf.
Türkiye'de Çok Okunan Ama Anlaşılmayan Kafka
Bilenler bilir, edebiyat camiasında Kafka denildi mi şöyle bir durulur ve düşünülür. Peki Kafka ne kadar tanınıyor Türkiye'de? Çok az. Kafka'nın sadece Dönüşüm, Şato, Dava, Amerika, Açlık Sanatçısı... gibi eserlerini okuyarak Kafka'yı anlamak mümkün değil. Hatta Türkiye'deki birçok okur Kafka'nın eserlerini nasıl yazdığını ve yayınladığını da bilmiyor. Gerçekten yazık! Kafka birkaç öyküsü (Dönüşüm, Ceza Sömürgesi, Gözlem, Bir Köy Hekimi...) dışındaki eserleri ölümünden sonra en yakın arkadaşı Max Brod tarafından yayıma hazırlanıp yayınlatılmıştır. Bu yüzden romanlarını okuduğumuzda belli bir sona ulaşamayız, çünkü Kafka bunları bitirmemiştir/bitirememiştir. Günlükler'den de anlaşılacağı gibi bir romana ya da öyküye başlarken bir an bunu bırakıp başka bir öykü ya da roman yazmaya başlamıştır. Bunun birçok nedeni var tabii; Kafka'yı yaşamı boyunca rahat bırakmayan uykusuzluk ve baş ağrıları, diğer sağlık sorunları, varoluşsal kaygı ve düşünceler, aile de ve toplum da tutunamama, inanç gibi onu derinden etkileyen daha birçok sebep. Günlükler 1910 ile 1923 yılları arasında yazılmış ve 12 defterden oluşmaktadır. Kafka bu günlükleri yayınlamak amacı gütmeden yazmıştır. Aslında bu yazım insanlardan hatta kendinden bir kaçış yöntemidir. Yazmaktan başka şansı yoktur belki de. Her dara düştüğünde insanlara değil de günlüğe sarılan biri Kafka. Günlükler Kafka'nın günlük hayatının yanı sıra ondaki inanç kavramını da gösteriyor ancak Kafka'da inanç kavramı çok farklıdır. Bunu anlamakta güçlük çektim. Hatta bunun üzerinde araştırma yaptığımda en yakın arkadaşı ve sanırım Kafka'yı bu dünyada en iyi tanıyan Max Brod'un yazmış olduğu Kafka'da İnanç ve Umutsuzluk kitabının olduğunu fark ettim. Henüz daha temin edip okuyamadım ama Kafka'yı daha iyi tanıyıp anlamak isteyen meraklı okurlar bence okuyabilirler. Günlükler'den anlıyoruz ki Kafka tam bir Tutunamayan; ne toplumda ne edebiyat camiasında ne de ailede. Kendisinin naif ruhunu anlamayan insanlardan hep kaçmıştır bu yüzden. Nitekim baba ile olan sorunlar ve ikili ilişkilerdeki başarısızlığı onu daha da yalnızlığa sürükler. Yaşamı sevmez hatta çoğu zaman yaşamdan ya da kendi yaşamından ve yaşam tarzından nefret eder. Günlükler'in başlarında şöyle bir cümlesi var: "Uyudum, uyandım, uyudum, uyandım; kepaze bir yaşam." Başka bir hayat yaşasaydı da bence Kafka bu sorunları yaşardı, çünkü sorun Kafka'nın hayatında değil, bana göre sorun onun ruhunda, karakterinde; ya da bu bir sorun mu gerçekten? Çünkü Kafka varlıklı bir ailenin çocuğu, aynı zamanda sabit bir işi olan memur ve düzenli bir gelir sahibi. Günlükler'den de anlaşılacağı gibi boş zamanlarında sık sık sanat etkinliklerine katılıyor. Hatta gittiği oyunlarla ilgili gözlemlerini çok sık okuyabiliyoruz Günlükler'de. Ama ne aradığını, ne istediğini bilmeyen bir ruh var karşımızda. Kafka'nın karamsarlığı, umutsuzluğu, huzursuzluğu zira tam yüzyıldır tüm edebiyat alanlarını derinden etkilemiştir. Kafka'daki umutsuzluğu belki de hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağız. 1910'larda tutulan Günlükler'de Kafka'nın mutluluğunu görebiliyoruz. Henüz o umutsuz ve mutsuz biri değil. Sık sık sanat etkinliklerine katılan, arkadaşı Max ile geziler yapan biri. Zaten kitabın sonunda bu gezilerde tutmuş olduğu notları da okuyoruz. Fakat yıllar ilerledikçe Kafka'nın da yavaş yavaş değişime uğradığını görüyoruz. Birinci dünya savaşının izlerini de okuyoruz yer yer. Bu değişim belki de Kafka'nın Felice Bauer ile olan ilişkisi ve bu ilişkinin nişanlılıkla anlamlandırılması ve nihayetinde bozulma ve başarısızlıktır. Ama bunlar daha yüzey ve son dönem olayları. Kafka'nın asıl sorunu babadır. Günlükler'de de okuyuruz Kafka'nın babası ile olan çatışmalarını. Zira Babaya Mektup da bu sorunun ele alınışıdır. Kafka bu eserin ismini koyarken bile çok ince bir mesaj veriyor; Babama Mektup, ya da Babalara Mektup değil de sadece Babaya Mektup koyuyor. Kafka'nın o zarif inceliği ve hisleri. Sadece bir baba o kadar diyor sanki. Oysa her evlat sahibi anne ve baba sadece bir anne ya da baba değildir, olmamalıdır da çocukları için. Kafka asıl bunu vurguluyor. Türk okurların Kafka'yı hep Milena'nın eşsiz sevgilisi olarak tanıması bana göre çok acı bir durum. Zira. Milena Jesenská Kafka'nın hayatının sadece son iki üç yılında bulunmuştur. Milena'ya Mektuplar'ı okuyanlar bilir bu aşkın Kafka için ne çetrefilli geçtiğini. Fakat gerçekten çetrefilli mi yoksa onu bu hale sokan Kafka mı? Bence Kafka'nın sevgi anlayışını bilmekte çok önemli. Milena burda sanki bir araç onun için. Çünkü Kafka Milena'nın bedeninden çok onun o şekilde varoluşunu seviyor. Kafka sevmeyi seviyor ve bu sevgide ki acıyı seviyor. Zira Günlükler'de buna rastlıyoruz. Milena'nın gelmesini istemeyişi, yanına geldiğinde ve gittiğinde derin bir üzüntü duymamasını da okuyoruz. Aslında Kafka Milena'nın odasındaki bir dolap olmayı, sürekli onu izlemeyi asla istemiyor; ama bir kadını nasıl etkileyeceğini, bir sevginin nasıl olması gerektiğini iyi biliyor. Yoksa bütün zamanını Milena'nın yanında tüketmeye bence asla katlanamazdı. Kafka yine kendi evindeki yalnızlığını, odasındaki karanlığı ve insansızlığı arardı. Kafka'nın Günlükler'inde onun yazım hayatını da yakından görüyoruz. Aldığı notlar, yazdığı öykülerinin taslakları, romanları için aldığı notlar, mektup taslakları ve yer yer gezi notlarını da okuyoruz. Romanlarını ve hikayelerini okuyanlar Günlükler'de yer yer tanıdık yazılar da göreceklerdir. İlk günlükler daha çok günlük hayatı anlatırken son günlükler özellikle 1919 yılından sonrakiler daha çok içe dönük olduğunu okuyoruz. Belki de bunda Kafka'nın hastalığının ilerlemesinin payı vardır. Belki de Milena'nın hayatına girmesinin. Ama emin olduğum son iki defterinin içe dönük buhranlarını daha çok anlatmasıdır. Hiçbir zaman iyi bir yazar olduğunu düşünmeyen Kafka belki de ondan dolayı romanlarını yayınlamadı. Ya da daha kırk yaşında vereme yenilip ölmeseydi belki de Dava, Şato ve Amerika romanlarının sonlarını görecektik. Belki de olayları çok daha farklı yerlere sürükleyecekti. Ama Kafka'nın yazı hayatı da onun ömrü gibi yarımdır. Tamamlanmamıştır. Çok hazin bir durum. Kafka daha ölmeden önce 1921 yılına kadar olan günlüklerini arkadaşı Max'e teslim eder, sanki çok fazla yaşayamayacağını biliyor gibi. Sanırım Max Brod iyi bir insan ve arkadaş olmasaydı dünya hiçbir zaman Kafka'yı tanımayacak ve bilmeyecekti. Çünkü Kafka öldükten sonra onu dünyaya tanıtan Max Brod oluyor. Romanlarını ve mektupları yayına hazırlıyor. Günlükleri de o yayına hazırlıyor. Bence edebiyat dünyasının Max Brod gibi arkadaşları olmalı. Brod sadece Kafka'nın dostu değil edebiyat dünyasının da dostu olmuştur böylece. Kamuran Şipal'in çevirisine de değinmeden edemeyeceğim. Gerçekten dönemin dilini çok iyi yansıtarak çeviriyi yapmış. Geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz şipal Türk Edebiyatı için büyük bir kayıp olmuştur. Cem Yayınevi tarafından yapılmış bu baskıyı da oldukça beğendim. Zira Şipal hiçbir noktayı karanlıkta bırakmıyor. Günlükler'in daha iyi anlaşılması için kitabın sonuna açıklamalar kısmı eklemiştir. Günlükleri okumayı düşünenler Cem Yayınevi'nin bu baskısını tercih edebilirler. İyi ki bu dünyadan bir Kafka geçmiş.
Günlükler
8.3/10
· 210 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
85
Gizemli okur
Şapka'yı inceledi.
72 syf.
·
Puan vermedi
Şapka Ülkemize kocaman bir tır yaklaşır. İçinde Afgan mültecilerin bulunduğu koca bir tır. Hükümet telaşlıdır. Suriyeli mültecileri kabul ettik derken nereden çıktı bu Afgan mültecileri.. Ne diyelim? Hükümet mültecilerle uğraşa dursun gelin biz kitap incelememize bakalım. Almanya'ya iş için giden bir baba, bir gün evine döner. Oğluna sımsıkı sarılır. Sonra ona gününün nasıl geçtiğini sorar. Oğlu da sınıfa yeni gelen arkadaşıyla "Arap kızı camdan bakıyor," diyerek gülüp dalga geçtiklerini anlatır. Babası pek belli etmez ama biraz bozulur. Ve oğlunu bir köşeye çekip başlar, başından geçenleri anlatmaya.. "Yoksulduk, köyümüzden iş bulma umuduyla kalkıp Almanya'ya gelmiştik. Kimseyi tanımıyordum, dillerini bilmediğimden konuşulanları da anlamıyordum.Onlardan çok farklıydım. Onlar sarı saçlı, mavi gözlü iken ben kara gözlü, siyah saçlıydım. Bir gün bir şapka bulmuştum. Saçlarım gözükmesin diye derste bile, her zaman öğretmenimin uyarılarına aldırmadan sürekli bulduğum, o şapkayı takardım. Sırf sınıf arkadaşım siyah saçlarımı görmesin, benimle alay etmesinler diye.. " Babası oğluyla konuşmayı böyle bitirir. Ardından babasını dinleyen çocuk, hatasını anlar ve arkadaşından af diler. ### Zamanında iş için Almanya'ya giden göçmenler gibi Suriyeli öğrenciler de benzer durumda.. Yabancı bir okul, yabancı arkadaşlar.. Keza içlerinden Türkçe konuşmayı bilenler varsa onlar daha şanslılar. İlkokul öğretmeniyim, Suriyeli bir öğrencime okuma yazma öğreteceğim. Bir gün başladık öğrenmeye.. İlk başlarda öğrencim öğrendiği harfleri aynı Arap harfleri gibi sağdan sola doğru yazıyor. Ona, "Neden böyle yazdığını soruyorum?" "Öğretmenim biz Suriye 'de böyle öğrendik," diyor. Neyse Türkçe'de harfler öyle yazılmaz. Böyle soldan sağa doğru gidilerek yazılır, diye  gösteriyoruz. Çocukta haklı tabi, yabancı bir ülkede.. Sudan çıkmış balık gibi öyle etrafına bakıyor. Zor.. Yabancısı olduğu bir ülkenin düzenine alışması.. Zaman istiyor. Onlar gibi şimdi de Afganlı mültecilerimiz  listeye eklendi. Bakalım ne olacak? Çok uzatmadan, Afganlı mülteci sorunu da hazır gündemdeyken, kurguyu okumanız ve gündemin nabzını tutmanız dileğiyle.. Kitapla kalın. ◕‿◕
Şapka
8.6/10
· 386 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
159
Bir kadını güzel olduğu için seven adamlar var. Pardon adam dedim, erkekler var. Aman gözleri güzel olsun, aman beli ince olsun, burnu küçük olsun, saçları kıvırcık olsun diye pazardan domates seçer gibi ayrım yapıp dış görünüşe göre hayatına birini dâhil etmeye çalışanlar var. insana dış görünüşüne göre muamele yapılması kadar çirkin bir şey bilmiyorum. Ne güzel kadınlar gördüm, içini pislik götürüyordu. Çirkin gözüyle bakılan kadınların içiyse papatya bahçesiydi. Bir kadın fiziği güzel olduğu için sevilmez, merhametli diye sevilir. Bir kadın ince belli diye sevilmez, çayı güzel demliyor diye sevilir. Bir kadın kaşı gözü güzel olduğu için sevilmez, bir kadın herkese karşı aynıyken sana farklı ve ayrıcalıklı davrandığı için sevilir. En ufak bir şeyde senin kestirip attığın birçok şeyi topladığı ve kestirip atmak yerine senin üstüne düştüğü için sevilir. Bir kadını güzelliği ve fiziği için sevip değer vermek yerine, baba sevgisi görmeden büyüdüğü için, içindeki, yaşayamadığı çocukluğu için sevin. Babasının yarım bıraktığı yerden sevin. Emin olun, bütün bunları yaptığınızda erkek değil, işte o zaman adam oluyorsunuz. Bir kadının sevgisi, erkekteki adandığı gördüğü yerde başlar.
9
29
Sâre ⸙
bir alıntı ekledi.
Bir gün Nasreddin Hoca yüzüğünü evde kaybetmiş, dışarıda karanlıkta ay ışığında arıyor. “Hoca ne arıyorsun?” diye sorduklarında yüzüğünü aradığını söylüyor. Evde kaybettiği yüzüğünü neden dışarıda aradığını soranlara da: “Ev karanlık onun için burada arıyorum.” demiştir. Bulamayacağı belli, bizde bazen böyleyiz.
47
304 syf.
·
24 günde
·
Puan vermedi
Albert Camus - "Veba". Yazarın ilk okuduğum kitabı oldu, ama son olmaya bilir. İlk önce 24 günün açıklamasını getireyim :). Başlangıcı çok güzeldi, o kadar akıcı ve aksiyon gibi gidiyordu ki, elimden bırakamıyordum, hatta ilk bölümleri okuduğumda "ya ben bunu 1 güne bitiririm" dedim, DEDİM, AMA gördüğünüz gibi 1 gün 24 güne dönüştü. Çünkü artık ortalara doğru ben Coronanı buldum kitapta. Yani gerçekten Coronadan bir fark yoktu: kapanmalar, aşılar, hastalar, ölenler, her kesin modu düşük.. Ben alayım elime bir kahve, bir de bu kitabı, akşam yelinde okumaya kalkayım, hava bana o kadar boğanak geliyordu ki.. Çünkü tam anlamıyla yazar bu günümüzü, en kötüsüyse geçen yılı anlatmış sanki ve hakikatte olduğumuz o ruh düşkünlüyü bir daha canlandı bende. Ama doktor beyin kendi hayatı kısmına geldikten sonra işler düzelmeye başladı, kitap yine baştaki akıcılığını kazandı, fakat bu kez de sorun, benim bitirmeye acele etmeyişimdi. Üzerinden 3 kitap okumuştum ve alışkanlık yarandı sanki bende, "ne zaman olur bitirerim, kötü mü, en sıkıldığım anda elimi atıp okuduğum bir kitap..". Kitaba karşı bu kadar bağımlılık yaranmıştı bende :). Ve bu gün telefonu kapatıp bir kenara bırakarak kitabın üzerine çöktüm, bitirdim, kendimi kutluyorum. Sonu beklediğim gibi, yani yazarın artık düşüncelerini belli bir yerden sonra anladığım için nasıl bir sonluk ola bileceğini tahmin etmiştim ve sağ olsun Albert bey de meni mahçup etmedi, güzel bitirdi, sonda "iyi ki okudum" diye bildim.. Bu kitabı okumama vesile olduğun için, La Perduta Gente, sana teşekkür ederim.. Ve izlemek isteyenler için (mutlaka beğeneceyinize eminim) videonun arkadaş tarafından yorumlama linkini de bırakıyorum buraya, kendisi zaten benim söylemediklerim dahil her şeyi güzel ve açık şekilde anlatmış: youtu.be/ISVMourAfLk Okumanızı tavsiye ederim. Bol kitaplı ve huzurlu günler dilerim..
Taun
8.3/10
· 12bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
1
90