Giriş Yap
zehra
@bemilitan
18 Temmuz
1886 okur puanı
21 Tem 2021 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
141 syf.
Taşrada ve kainatta yapayalnız kalmış erkek çocukların hikayesi…
Herkese merhaba, çok güzel bir öykü kitabıyla geldim Sokak edebiyatı mı diyelim? Ne dersek diyelim işte… Emrah Serbes’i hepimiz Behzat Ç’den tanıyor olabiliriz. Bildiğimiz üzere kendisi yazar ve senarist. Bir Ankara Polisiyesi diyince, tabiri caizse direkt ergenlik yıllarıma dönüyorum. Çünkü Behzat Ç’nin bölümleri ve bölümlerde araya giren Pilli Bebek şarkıları bende farklı hissiyatlar uyandırıyor. Behzat Ç detayını kapatıp, içten içe benimseyip, okuduktan sonra da üstüne üç sigara yaktığım öykü kitabındaki üsluptan, daha doğrusu Emrah Serbes’in üslubundan bahsetmek istiyorum. Öykü kitaplarında ya da herhangi bir romanda beklentimizi karşılamayan yahut okuduğumuzda “Ben ne okudum şimdi?” dedirten eserler karşımıza çıktığında yazarıyla birlikte eseri yerden yere vurmayı çok seven okurlar olduğunu görüyorum. Okuduğumuzda farklı şeyler alabilmek ve incelemelerle, tahlillerle bunu pekiştirmek olayın öz kısmı. Biz okurlar bunu yapmazsak eseri pestenkeranileştirmiş oluruz. Keza yazarını da öyle… Çünkü eğer ben mor rengini seviyorsam, onu beğeniyorsam ve bir başkası mavi rengini sevip beğeniyorsa ona bahusus “Hayır! Mor rengi daha güzel ve onu beğeneceksin.” Diyemem elbette. Çünkü kitaplar da, renkler kadar evrensel ve sınırsızdır :) -Size hitap etmeyen, üslubu hoşunuza gitmeyen bir kitap varsa bunu normal şekilde eleştirin ki kitabın sizi rahatsız eden yanlarını anlamış olalım. Bu bahiste Hakan Günday ve üslubuna da sıkça rastlıyorum. “Hayır! Mor rengi daha güzel.” demeden de bu eleştirilere yaptığım eleştiriyi de kapatmış bulunuyorum. “Bu hayatta rastgele çevirdiği telefon numaralarında kar­şısına çıkan seslerden başka kimsesi kalmamış biriyim.” (17) #166616577 #166670344 #166669384 Cümleden de çıkarabileceğimiz gibi içindeki öykülerde sürekli oradan oraya savrulmuş, trajik olaylarda kendine ergenliğiyle bir çıkış noktası arayan, yaptığının kendine göre normal olduğunu savunan, çocukluğunun farkında olmayıp kendi dünyasında sağa sola racon kesen ve bunları yaparken, hissederken, yaşarken ergen olduğunun farkında olmayan erkek çocukları başkarakterlerimiz. Satırlar arasında halktan, kendi içimizden birçok sıfat da burada kendini gösteriyor. Sınırlarının dışına çıkmış, aykırı olarak tanınan bir anneanne ve torunu, abisinin sevgilisine sarkıntılık yapan ve ne yaptığının farkında olmayan bir çocuk, mahalle abisinin kız kardeşine cinsel istismarda bulunmak isteyen sokak çocukları ve ardı arkası kesilmeyen ergenlerin varoluşsal sancıları… “Ya sen de bir normalleştirme şunları! “ Dediğinizi duyar gibiyim. Ama bunları ben değil, zaten içinde yaşadığımız toplum normalleştirdiği için eserin içinde dökülenlerden kendi payıma düşeni alıp çekiliyorum. Bu kadar sert eleştirelere maruz kalan öykü kitabının içinden size çok masumane bir alıntı yapayım. “Okulun ilk günü silgi istemiştim Esra'dan. Silgisini ısırıp iki­ye bölmüş, yarısını bana vermişti. Ben de ona aşık olmaya karar vermiştim.” #166620808 Çoğumuz küçük ve masumken sınıfta sevdiğimiz birinin montunun üstüne montumuzu asmışızdır illaki:D Bu noktada çok içerledim, size bir şarkı linki bırakayım. youtu.be/Lc8Nuk2VN-I Buradaki karakterlerin de iliğine kadar hissettiği fazlalık yahut eksiklik hissiyatını özetleyen bir alıntı bırakıp kaçıyorum. "Apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın Bülent?” "Hangisini?” "Otomatik yanan, sensorlu lamba.'' "Hayır." "Komşu görmüş, yalan söyleme. Süpürge sapıyla kırımşsın dün gece." "Beni görünce yanmıyordu baba. " "Nasıl ya?" "Görmezden geliyordu, yanmıyordu. Kaç sefer yok say­dı beni." "E beni görünce de yanmıyordu bazen, böyle el sallayacaksın havaya dogru, o zaman yanıyor." "Hadi ya! Sahiden mi?" "Evet Ucuzundan takmışlar. Bizimle bir alakası yok."
Erken Kaybedenler
7.4/10 · 8,5bin okunma
·
2 yorumun tümünü gör
Reklam
632 syf.
“Tembele dediler “Kapını ört”, dedi “Yel eser, örter.”
Öncelikle herkese merhaba sevgili okurlar. İnsanı kendisiyle yüzleştiren, suratına tokat gibi çarpan klasik eser hakkında öğrendiğim ince detaylı bilgiyi siz değerli okurlarla da paylaşmak isterim. -SPOİLER İÇERMEZ- Gonçarov 1849 yılında “Oblomov’un Rüyası” adı altında öykü dizisi yayınladıktan sonraki yıllarda daha geniş çaplı bir eser haline getirerek 1857 yılında resmî olarak roman adı altında yayınlanmış. Gonçarov eserini bir ay gibi kısa sürede yazmasını şöyle açıklıyor: “Bu büyük romanın bir ay içinde yazılması belki de imkansız görünür. Ama unutmayın ki, bu eseri yıllarca kafamda taşıdım ve onu ancak kağıda geçirmek kalmıştı. Yani aslında bildiğimiz üzere bu roman tahmini 30 gün içersinde yazılmış olarak bilsek de birçok kaynakta Gonçarov’un aklında yaklaşık 10 yıldır şekillendiği fakat kaleme alınamadığı söyleniyor.. Ve araştırmalarıma göre aslında “Oblomov’un Rüyası” öyküsünden önce kaleme aldığı “Hayırlı Bir Hata” adlı öykü yapıtında “Oblomov” romanının taslağı olduğu bilgisine ulaştım. Öncelikle, Oblomov’un hayali bir karakter değil de içimizden biri, tabiri caizse “bizden biri” olduğunu ilk sayfasını okuduğum anda anlamıştım. Ama tüm bu objektif yargılarımdan önce, gerçek anlamda Eski (19. yy) Sovyetler Birliği Hükümet Başkanı Vladimir Lenin’in buraya tam olarak ayna sıfatı gören cümlesini aktarmak istiyorum: “Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov’lar kaldı; çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.” -Hemen buraya bir alıntı eklemek istiyorum: “Rus halkı bugün bile çevresindeki sert ve açık gerçeğe rağmen eski zamanların sihirli masallarına inanmayı sever. Belki daha çok zaman bu inançtan kurtulamayacaktır. (sf:141) “Armut piş ağzıma düş” Feylesof İlya İlyiç ve diğerleri… Gerçekten dikkatli bir şekilde düşündüğümüzde anlamlandıramadığımız ve adlandıramazdığımız süreçlerin bir Oblomov’luk olduğunu net bir biçimde göreceğiz. Salt bir miskinliğin adına “Tembellik” demiş olabilir miyiz? Bunun adı her ne ise (ki bence bir isim koymanın da çok önemli olduğunu düşünmüyorum) tek bir atasözü aklıma geliyor: Emek olmadan yemek olmaz. Oblomov, yaşayışı, gelenekleri, inançları, aile kuruluşu, çalışma düzeniyle eski Rusya’dır. “İşi karşısında küçülüyor, ansızın bir ağırlık, bir halsizlik duyuyor, ya başka bir işe girişiyor, onu da bir türlü ele alamıyor ya da başaramıyor, başarmaya kalksa büsbütün berbat ediyordu; bir çocuk oluveriyordu. Küçük şeyleri unutur, savsaklar, söz verdiği yere geç kalır, sonunda ya işi yarı yolda bırakır ya da öyle kötü bir yerinden başlar ki her şey altüst olur, bir daha da kimse altından çıkamazdı. Ama Tarantyev yine de âleme sövmekten geri kalmazdı.” (sf:46) -SPOİLER İÇERİR- Aslında tam olarak kendimi ifade etmek istediğim yer burası da olsa çok geniş kapsamlı olarak da yazmak istediğim şeyler var. Mesela bir düşünelim bakalım Oblomov diye adlandırdığımız kişi veya kişiler her kesimde var mıdır? Romanda bu görevi üstlenen de İlya İlyiç Oblomov, babasından miras kalan araziyi devredip şehre gider. Yaşadığı yer parmağını oynatmadan, devrettiği yerden gelen paralarla yaşar. Yani bizim bildiğimiz adıyla kısaca bir “Mirasyedidir.” Kurgu karakter ‘Oblomov’ insanların çalışmasını, gezmesini, sürekli bir yerden bir yere koşmasını anlamlandıramaz ve bu insanlar hayatı ne zaman yaşayacak diye düşünür. #160165274 O zamanlarda düşünce yapısı: Derebeylerin, mutluluk çalışmakta değil, işsizlikteydi. Tahmin etmesi zor olmadığı gibi, annesinin rüyalarına büyük bir devlet adamı olarak giren Oblomov küçük bir memur bile olamamıştır. Biraz kendi karakterinden de bahsedecek olursak sorumluluklarının farkında olmasına rağmen herhangi bir çare aramaz çünkü bir problem varsa çare arandığını hepimiz biliriz ancak Oblomov içinde olduğu durumu bir problem olarak görmez. Ştolts adında bir arkadaşı vardır ve Oblomov’a büyük oranda yardım çabalarına karşın her şey yineler ve ilerleme olduğunu düşündüğü anda (keza biz okurların da öyle) maalesef ki her şey aynı yerine döner. Bu arada kime göre maalesef acaba orası da tartışılır… Bunların yanı sıra, her şeyi ihmal ederken aşkı edemez ve pek yakın dostu olan Ştolts sayesinde Olga adında birisiyle tanışır.. Bu kısmı uzatmak istemiyorum fakat sayfa 305’te der ki: “Bu aşk değil, sadece aşkın bir esintisiydi.” Demek aşk da geçiyor. Bense öyle sanıyordum ki aşıkların hayatı sıcak bir öğle vakti gibi rüzgarsız, hareketsizdir. Halbuki sevgide de rahat yok. O da değişiyor, durmadan değişiyor. Bütün hayat gibi. #160379146 Eh spoileri kapatma vakti geldi.. -SPOİLER İÇERMEZ Oblomovluğu sadece tembellik olarak bilirsek biraz ayıp etmiş oluruz :) Yani ben burada biraz da “Maymun iştahlılık” kokusu aldım. Peki şu soruyu kendimize yöneltsek: “Sorunun ne olduğunu biliyosun, farkındasın, çözümlerin olduğunu da biliyorsun fakat neden harekete geçmiyorsun?” Cevabımız ne olurdu merak ediyorum açıkçası. Bence zaten Oblomovluk da tam olarak burada bitiyor. Ya da başlıyor mu demeliydim, her neyse.. Eserde çoğu kez özeleştiri yapma fırsatı buldum, duraksadım ve defalarca düşündüm. Buna tam anlamıyla empati denemez sanırım. Belki de olan şeyi oyalayarak, örtbas ederek geçiştirmek.. Ölmüyosan, yaşayacaksın. Yaşamanın hakkını vereceksin. Hakan Günday “Kinyas ve Kayra” kitabında da şöyle bir cümle geçiyordu: “Madem ölmedik, yaşayalım o zaman.” #157517901 Bitirmeden önce şunu da eklemek istiyorum, uzun zamandır bu kadar akıcı bir roman okumamıştım. Sağlam tasvirli karakterler, olay akışı, konu bütünlüğü her şeyiyle 10/10luk bir roman… Hadi bakalım Oblomovluk etmeyin de okuyun.. -Mesele Oblomov değil “Oblomovluk…”
·
1 yorumun tümünü gör
216 syf.
Ömer Hayyam, Doğu edebiyatında rubai türünün kurucusu olarak bilinir. İranlı şair, felsefeci ve bilim adamıdır. Ben, pek çok kişi tarafından çevrilen dörtlükleri Sabahattin Eyüboğlu’nun çevirisinden okumayı tercih ettim. Kitaba geçerken önsözleri görmezden gelmek istemiyorum açıkçası. Çünkü Hayyam’ın “Dörtlükler” hakkında birçok eleştiri ve varsayım var. Sabahattin Eyüboğlu’nun çevirisinde 3 önsöz vardır. İlk önsözde S. Eyüboğlu’nun kendince bazı noktalarda aydınlanamadığı ve Abdülbaki Gölpınarlı’nın çevirilerinden sonra kafasının karışıklığının açığa kavuştuğunu ifade ediyor. İkinci önsözde Hayyam’ın Doğulu bir şiir adamı olmasına rağmen neden Batı’da gerçek değerini bulduğunu bizlere aktarmaya çalışıyor ve bunu şu şekilde ifade ediyor, daha doğrusu yine bir varsayım üzerine konuşuyor: “Başkalarından çok kendini söylediği, dünya ötesini inkar ettiği, bilgin olduğu kadar bilimden kuşkulandığı için mi? Bunu düşüneduralım.” Ek olarak kendi düşüncesinden hareketle birkaç fikrini daha beyan etmiş bulunuyor ve ben de bu düşündüklerine kesinlikle katılıyorum. Hayyam’ın dedelerimiz tarafından ermiş bir din adamı yahut sadece bir keyif adamı olarak gördüklerini ortaya atıyor ve Doğu’da Hayyam’ın şiirlerinin okunmadığını açık şekilde söylüyor. Abdülbaki Gölpınarlı’nın yayımladığı rubailer en eski kaynaklardan alınmış olmasına rağmen hangileri Hayyam’ın, hangileri Hayyamca başkalarınındır, bu noktada kesin olarak bir şey söylenemiyor. Anladığım kadarıyla, Hayyam, o kadar sivri dilli ve açık sözlü bir adammış ki birçok şair kendi söylemekten çekindiği şeyleri Hayyam’a söyletmiş. Bir yandan II. önsözde, bazı dörtlüklerinin fazla saldırgan olduğu için Hayyam’ın olmadığı düşünülüyor. Abdülbaki Gölpınarlı’nın çevirileri en inanılır kaynaklardan alındığı söylenmesine rağmen birkaç noktada A.Gölpınarlı’yı dahi şüpheye düşürüyor. Mesela bu noktada Rıza Tevfik, şarabı öven dörtlülerinin kendisine ait olmadığını öne sürüyor. Abdullah Cevdet, Hüseyin Rıfat’ın da bu konuyla ilişkin bazı iddiaları ve düşünceleri var. S.E dediği gibi Hayyam’dan hiçbir yazı kalmadığı için bu konular üzerinde ne kadar tartışılsa da boş. Sonuç itibariyle o onundur, o onun değildir laflarını bir kenarıya itip başta da değindiğim gibi Doğu edebiyatında rubainin kurucusu olmasına rağmen neden Batı’da daha fazla ilgi görmüştür? Doğu’da türlü sebeplerden yaygınlaşamamış ve aşılamamış mazeretler… Batı’da insana ve insan düşüncelerine yardım ederken Doğu’da körleştirilmiş. Hayyam Batı’da kendini aşmaya, Doğu’da kendini silmeye götürmüş; aynı Hayyam Batı’da bir devrimci olarak yorumlanmış ancak Doğu’da durum pek de aynısı olmamış ve “uyarıcı” denilmiş. Üçüncü önsöze geçerken S.Eyüboğlu’nun büyük cesaretine şahit olmuş olacağız çünkü kendisi bu çevirilere defalarca başlayıp, defalarca yarıda bıraktığını ifade ediyor. Tüm varsayımları anlık unutalım ve dörtlüklere dönelim bakalım. Kişisel olarak düşündüğüm bir şey var ki bu da Hayyam’ın dörtlüklerinde eleştirdiği kişiler din adamları yahut dini yaşayanlar değil bunu “yapıyormuş gibi” davrananlara karşı bir hicivdir. Ben büyük üstat Hayyam’a cesaretinden dolayı hayran kaldım çünkü dönemin şartlarına göre gayet açık sözlü bir tavır sergileyerek topluma kulaklarını tıkamış. Onun gözünden dünyaya bakabilmek çok farklı bir eylem. Okurken ön yargılarınızı bir kenarıya bırakıp okumanız gerektiğini düşünüyorum çünkü ahiret inancına bakış açısı ve şaraba beslediği sevgi sizi yanılgıya düşürmesin keza eminim ki birçok dörtlüğüne öfke duyarken, birçok dörtlüğüne de hayranlık duyup benimseyeceksiniz.
2 yorumun tümünü gör

Okur takip önerileri

İzdiham Dergisi
@izdihamzehra ile benzer
DeryaDa
@Emotionnzehra ile benzer
Adem YEŞİL
@Adem_YESiLzehra ile benzer
Daha fazla göster
120 syf.
İlmin, aydınlanmanın ve anlamın felsefesi
Herkese merhaba, destek yayınlarının 80 kitaplık felsefe serisini merak ederek bu kitabı okudum ve içeriğiyle alakalı olmasa da bizzat yayınevini eleştirmek istediğim bir nokta var: 120 sayfalık bir kitap sıkıştırsaydınız 60-70 sayfaya inebilirdi, boşuna sayfa israfı yapmışsınız. Bir sayfaya sadece bir alıntı koyarak kocaman bir alanı boş bırakmışsınız, umarım bunu yapmayı bir an önce bırakırsınız. Asıl adı Ebu Nasır Muhammed İbn El Farah El Farabi olan, Batı dünyasında Alfarabius ismiyle bilinen Farabi Aristoteles’ten sonra ikini öğretmen olarak bilinir. Hayatı boyunca müzik, mantık, matematik, felsefe alanında sayısız eserler bırakmıştır. Onu Farabi olarak bilmekten öteye geçip bize bıraktıklarını adeta su misali içmemiz gerekiyor. Bu kitapta bunu çok hissedemesem de yerinde alıntılarla biraz da olsa toplanmış bir kitap. Çünkü özellikle yayıma hazırlayan Mesut Topal’ın düşünceleri öne çıkmış. Kitaptan beklediğimle aldığım farklı şeyler oldu ancak yine de kötü denemez. Kitap, hap bilgiler vererek akıcılığı kolaylaştırmış ve istek uyandırmaya çalışmış. Farabi’yi tanıma açısından yeterli bir kaynak olduğunu da söyleyemeyeceğim zira onu tek okunuşta anlayamayız. Bunun nedeni kapalı bir anlatımı olduğu için değil, kendisinin çok kıymetli bir görüşü var: “İnsan ilmi aramakla mükelleftir.” Zaten bu tezini varlıklı bir ailenin içine gelmesine rağmen siyasi iradeyi reddedip kendini tamamiyle ilme adayarak kanıtlamıştır. Eğer Farabi’yi daha yakından tanımak, onun düşüncelerinden kendinize bir yol yaratmak istiyorsanız bu kitabı öneremeyeceğim. Okunacak kadar güzel değil, okunmayacak kadar da kötü değil. Keyifli okumalar.
88 syf.
Herkese merhaba. İncelemeye öncelikle kitabın isminden başlamak istiyorum. Dünyanın en güzel Arabistanı, Turgut Uyar’ın hayalinde kurduğu dünyaya verdiği addır. Göğe Bakma Durağı kitabındaki birçok şiir Dünyanın En Güzel Arabistan’ında da vardır ancak bu kitaptaki bazı şiirler imgeli anlatıma sahipken bazıları anlaşılabilir etkiye sahiptir. Kitabı birçok sayfadan araştırmaya çalışsam da çok kısıtlı bir bilgi var maalesef. Ben de edindiğim bilgileri elimden geldiğince sizlere aktarmak istiyorum. “Dünyanın En Güzel Arabistan’ı” basımı durdurulduktan 57 yıl sonra ikinci basımıyla (Haziran 2021) biz okurların karşısına çıkıyor. “Adamlar kadınlarını alıp Arabistana götürürlerdi, Dünyanın en güzel Arabistanı’na…” buradaki ‘Arabistan’ imgesi bireyin iç dünyasını, yalnızlığını temsil eder. Bu kitapta gündelik yaşantıda çevreyle iletişimsizliğin, mahalle baskısının ve kurulu düzenin dayanılmaz ağırlığı iğneleyici şekilde sayfalara dökülür. Kurtarıcı niteliğinde bir başkaldırı adeta… Şiirler bir yerden sonra öykü havası veriyor ve bunun hiç rahatsız edici olduğunu düşünmüyorum. Aksine okumayı ve anlamayı kolaylaştırıyor denebilir. Şiir okumayı sevmeyenler bu kitaba bir şans vermeli. Keyifli okumalar.
Dünyanın En Güzel Arabistanı
7.7/10 · 1.017 okunma
Reklam