• Gerçekten şu son okuduğum kitaplarda yaşadığım durum şaka gibi. İlk iki yüz sayfa insanı deli edip eziyet eden yazarlar, son yüz sayfa kitabı muhteşem bir duruma sokuyorlar ve siz ‘e şimdi ne oldu?’ diye kalıyorsunuz. Son yüz sayfa daha yeni olduğu için kitabı seviyormuş gibi hissediyorsunuz ama ilk iki yüz sayfayı da göz ardı etmek gerçekten zor oluyor yani.

    Ama ben yine de hafiften göz ardı ediyorum çünkü son yüz sayfalar gerçekten çok güzeldi. O ki iki yüze gelene kadar bu kitabın incelemesinin başında benim için kocaman bir ‘BERBATTI’ yazısı düşlüyordum ama sevgili Emily Baar bunu yazmaktan beni alıkoydu.

    İlk iki yüz sayfanın eziyet olmasının nedeni tamamen karakterlerdi. Kitabın arkasını okuduğumda Flora onu öpüp bazı hatıralarını hatırladığı ve çocuğu bulabilmek için onun peşinden gitmeye karar verdiğinde, çocuğun çok tatlı biri olacağını düşünmüştüm. Çünkü Flora ileriye dönük amnezi hastasıydı, yani on yaşına kadar olan bazı şeyleri hatırlıyor ama on yaşından on yedi yaşına kadar olan şeyleri birkaç saatte bir unutuyordu.

    Ama kitabın daha ilk başlarında Flora gidip dünyadaki en yakın ve tek arkadaşı olan Paige’in daha yeni ayrıldığı erkek arkadaşını öptüğünde, bu kitabı sevmeyeceğime karar vermiştim çoktan. Bu saatten itibaren Flora’dan da pek haz etmiyordum.

    Flora Drake ile öpüştükten sonra (Drake, Paige’in erkek arkadaşı) sebebini bilmediği bir şekilde onu öptüğünü unutmaz, her daim aklındadır. Ve Drake’e aşık olmaya başladığını hisseder. Ancak bir sorun vardır, Drake eğitim için dünya’nın öbür ucuna, Kuzey Kutup Bölgesindeki Svalbard’a gitmiştir.

    Bu nedenle Drake ile e-postalaşmaya başlarlar. Bu noktada Drake’ten tiksinmeye başladım diyebilirim. Yazdığı şeyler iğrençti çünkü. Gerçekten iğrençti. Çok sinirliyim hala. Tatlı çocuk beklerken çocuk şerefsizin teki çıktı ya… Tüm beklentiler çöpe gitti yani. Neyse, devam ediyorum.. Tabii bu süreç içerisinde Paige Flora olan arkadaşlığını gayet haklı bir nedenle sonlandırmıştır. Ve Flora’nın ailesi ağabeyi Jacob hastalandığı için istemeye istemeye Flora’yı Paige’in onunla kalacağını bilerek bırakıp Fransa’ya ağabeyinin yanına gittiklerinde ve Drake e-posta yoluyla Flora’ya, ‘Bu ilişki buradan yürümez, burada olsaydın her şey farklı olurdu’ dediğinde Flora ne yapar?

    Hadi, çok zor değil.

    Svalbard’a gider…

    Eğer Drake uğruna gidilecek biri olsaydı hiç sorun olmazdı. Ama Drake gibi bir gerizekalı için ta oraya gitmek, beni çok sinirlendirdi. Flora böyle bir salağı sevdiği için ona öyle öfkelendim ki, dayanılmazdı. Ki Flora Drake’ten adres bile almamıştı, sürpriz olsun diye. Flora’nın ileriye dönük amnezi hastası olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

    Neyse bu oraya gittiğinde, her yerde Drake’i aramaya başlıyor. Adres bile bilmeden, insanlara sanki Drake kayıpmış gibi fotoğraflarını göstererek… En sonunda bir kafe de, kafenin sahibi adam onu gördüğünü söylüyor ve Flora doğru yerde olduğunu anlıyor.

    Sonra kaldığı otelde Agi adında bir kızla arkadaş oluyor ve Flora’nın orada tanıştığı herkes başlarda onu normal sanmasına rağmen daha sonra ondan bir takım gariplikler olduğunu fark etmeye başlıyor.

    İlki, Flora’nın bir şeyleri unutmamak için kollarına yazdığı yazılar. İkincisi Flora’nın çantasını kafe de unuttuğunda sokakta birden çıldırıp ağlamaya başlaması. Bir noktadan sonra aynı insanlar onun sürekli bu hallerini gördüğünde onun sorununu anlıyorlar. Daha doğrusu Flora çıldırdığı bir anda ambulansı aramaması için Agi’ye defterini okutuyor ve Agi de kafenin sahibi vs diğer insanlara söylüyor durumu. Ve hep birlikte gerizekalı Drake’in peşine düşüyorlar.

    Buralar kitabın güzelleşmeye başladığı yerler çünkü Flora’nın Kuzey Kutbundaki maceraları, orada tanıştığı insanlar o kadar tatlı ve güzel ki, insan özenmeden edemiyor. Flora’nın hastalığı hepsini birbirine bağlıyor ve o küçücük yerde insanlar belki de hayatlarındaki en garip macerayı yaşıyorlar. Asla unutamayacakları bir şey.

    En sonunda Flora Drake’i buluyor. Heyecanlısınız. Her şeye rağmen bende heyecanlıyım. Ama tabii Drake gibi bir şerefsiz ne yapıyor, kapıyı Flora’nın suratına kapatıyor. Allahtan kız arkadaşı (evet, bir kız arkadaşta edinmiş çoktan) Flora’yı içeriye alıyor ve o evde yaşananlar şeyleri şöyle özetleyebilirim:

    Fantastik bir kitap okudunuz ve en sonunda hepsinin aslında karakterin komadayken gördüğü şeyler falan olduğunu öğrendiniz. Aynen böyle bir şey yaşanıyor ve siz yine şok geçiriyorsunuz.

    Kitap böyleydi. Son yüz sayfa gerçekten güzeldi çünkü bir süre Flora bile yaşadığı maceralara o kadar çok kendini kaptırıyordu ki, Drake’in dayanılmaz varlığını unutuyordunuz. Oradaki Kış güneşi’ne, foklara, kutup ayılarına kendinizi kaptırıyordunuz. Son yüz sayfada ‘bir sahilde Drake ile öpüştüm. Bana siyah bir taş verdi’ yazısını okumuyordunuz. Şaka yapmıyorum bunu iki yüz sayfanın her sayfasında en az bir kere olmak üzere okudum.

    Hatta Toby (kafenin sahibi), Flora Drake tarafından hüsrana uğratılınca ona buraya kadar Drake’i bulmak için değil, aslında kendini bulmak için geldiğini ve onun cesur birisi olduğunu söylemişti ki, bence de öyleydi.

    Birçoğumuz bu haldeyken bile bilmediğimiz bir yere korkarak gidiyorken o, yaşını bile kendine her gün hatırlatması gerektiği halde sırf bir çocuk ona bir şeyi hatırlattı diye onca yolu gitmeyi göze aldı. Ama bana kalırsa da, bu sadece bir bahaneydi.

    Flora, cesur ol. Yola çıkarken de çıkmadan önce de elinde hep bu yazılıydı ve o bundan hep güç aldı ve bu çok güzeldi.

    (Burayı yazdıktan sonra aniden elektrikler gitti ve belgeyi kaydetmemiştim ama neyse ki otomatik kaydetmeye almış… mutluluktan ağlayarak devam ediyorum..)

    Her maceranın bir sonu vardır ve Floranın ki de babasının onu almak için Fransa’dan oraya gitmesiyle son buluyor. Flora eve geri dönüyor ama herkes annesinin onu yeniden ilaçlara boğacağını ve ona zarar gelmemesi için her şeyi yapacağını biliyor. Ölüm döşeğinde olan abisi Jacob da biliyor ve bu yüzden ölmeden önce Flora’nın özgürce yaşayabilmesi için Paige ile bir plan yapıyor. Paige, yaşanan olaylardan dolayı Flora’yı affetmiş, pisliğin biri varsa o da Drake. Burada herkes sonunda hemfikir.

    Ve Paige, Flora geri döndüğünde onun elinden tutuyor ve Jacob’un planını uygulamaya başlıyorlar.

    Hikaye burada bitiyor. Jacob’un sonunda her şeyi açıklayan mektubu gerçekten çok güzeldi. Birçok merakınızı giderir nitelikteydi.

    Kitabın sonu gerçekten çok karmaşıktı ama kötü mana da değil. İyi mana da. Her şey iç içe girdi sanıyordunuz ama aslında çözülüyordu.

    Bana sorarsanız, ben sevdim ama tavsiye etme noktasında okumasanız da olur sanırım. İki yüz sayfa kolay göz ardı edilemiyor her şeye rağmen…

    Kitapla ilgili tek temennim, umarım Flora elindeki Flora, cesur ol dövmesini sildirmez.

    Evet, kitap boyunca eline bunu hangi sebeple yazdığını merak etmiştim ve nasıl bu kadar uzun süre silinmeden kaldığına da ve Jacob mektupta hikayesini anlattığında merakım gitti ve bu gözüme daha güzel gözüktü.

    O zaman… hepimiz cesur olalım.
  • Geldi, darmadağın etti ve gitti…
    Genelde böyle olmaz mı zaten? Geçer diye kendimi avuttuğum hiçbir şey geçmedi aksine daha çok acıttı canımı.
    Çok seviyordum oysa ona sarıldığımda onun kalp atışından daha çok kendi kalp atışımı duyduğuma yemin edebilirim. Ses tonunu hiç çıkartamıyorum aklımdan. O bir kere bana seslenirdi ben dünyanın en güzel şiirini dinliyorum sanırdım.
    Bir gün biteceğinden korkuyorum dediğimde bitmeyecek diye her defasında inandırıyordu beni. Bana hep inan bana diyordu. Kimse güvenmiyor bana, sen güven diyordu.
    Bende kendime en büyük kötülüğü yaptım inandım. Kendi inancımı kendi ellerimle yaraladım.
    Uzakta okuyordu herkes gidince bitecek diyordu. O kadar güzel sevdiğine inandırıyordu ki insan kıyamıyordu. Nasıl bu kadar güzel sevebilir diyordum. Daha önce hiç kimse bu kadar çok sevmemişken onunda sevmesi tuhaf geliyordu. Nitekim haklı çıkan taraf ben oldum. Bazen haklı olmakta insanın canını yakıyormuş bunu öğrendim. Can bırakmıyormuş hatta.
    Sevmedi, dahası ayrıldıktan sonra benim aklımdan çıkmazken ben onun aklına bile gelmedim.
    Kaç defa dön dedim kaç defa tekrar deneyelim dedim ama olmadı.
    İnsan o tüm olumsuz cevaplarda kendini çok daha değersiz hissediyor.
    Her yazdıktan sonra belki düzelir diye bin bir ümitle bekledim. Ama her defasında beni pişman etti.
    Niye yazdım bilmiyorum bunca şeyi. Az önce bir yazı okudum en çok istediğim şey ona sarılmaktı ama yapamadım, yapamayacağım yazıyordu.
    Ben o cümlede uzun süre takılı kaldım. Muhtemelen bende bir daha asla sarılamayacağım. Başım bir daha asla sol göğsüne denk düşmeyecek.
    Peki bu acı ne zaman bitecek?
    Ne zaman saçma sapan bir filmde aklıma gelmekten vazgeçecek?
    Ne zaman dinlediğim müziklerde kendini belli etmekten vazgeçecek?
    Ne zaman mutlu bir şey olduğunda gülümsemelerimi yarıda bırakmaktan vazgeçecek?
    Ben ne zaman aklımdan, kalbimden onu atabileceğim?
    O benim sol tarafımın en hüzünlü yanı…
    O benim canımın acısı, kalbimin ağrısı…
  • Ne desem ne yapsam bilmiyorum. Kitabı az önce okudum ve bitti ama ben böyle kitapları okumak istemiyorum ya!

    Bozkırdaki Çekirdek demiş ya çok haklı ya gerçekten,çok haklı!
    Bu lanet topraklarda mı var yoksa bizlerde mi?
    Bu Bozkır denilen yer Anadolu mu? Çekirdeği nerede o zaman...

    Çekirdeği yok işte,yok! Çekirdeği olsa zaten o çekirdek yeşermez mi be, kuru kalır mı bu Anadolu, Çekirdeği olsa şu lanet bozkırın, bozkır kalır mı adı?

    Dedim ya, ben gerçekten bu tarz kitaplar okumak istemiyorum ya. Görmek istemiyorum bizim iğrenç insanlarımızı.
    Küfür etmek istemiyorum ya ben, lanet okumak istemiyorum ama ne kadar pis,iğrenç ve aşağılık insanlarımız var.

    Türkiye Cumhuriyeti işte, kaç tane yıkıcı savaştan çıkmış, diyor ki insanlarımızı eğitelim. Hangi insanı? İnsan mı var senin toprağında, önce onu bi' sorsak...

    Tabii, para yok pul yok. Üniversite yok! Kimi, nerede eğiteceksin?
    Bi' akıl Köy Enstitüleri diye köylere eğitimi götürmeye çalışıyorlar. Köydeki o çocukları eğitelim de onlar öğretmen olsun. Sonra da onlar eğitsin diğerlerini... Anadolu ya cidden Anadolu! Savaşlardan çıkmış öğretmeni yok daha...

    Sonra da işte kurmaya çalışıyorlar bu enstitüleri. Ne güzel çabalıyorlar ne güzel uğraşıyorlar. O köy çocukları ile beraber dağın başına gidip çadırlar kuruyorlar. Bina yok ortada, iki tane tuğla bile yok! Kalkıp okul yapmaya çalışıyorlar. Ne kadar güzel değil mi eğitime verilen önem...

    Ama,ama bu insanımız aşağılık insan. Öyle kalkıp işte savaşlarda koca koca gülleleri sırtlarında taşımışlar demeyin. Pislik bizim insanımız,medeniyet görmemiş mağara adamı!

    Eğitim ne bizim için diyen "cahil sürüsü" Köy Enstitülerine de karşı çıkıyor. Keşke sadece karşı çıkmakla da kalsalar...
    Her pislik onlarda, uyuşturucu kullanmak onlarda, hırsızlık yapmak onlarda. Dini çıkarları için kullanmak onlarda.

    Ben gerçekten böyle kitaplar okumak istemiyorum ya! Hani güzellikleri görmek istiyorum ben. Çalışkan insanlarımızı, dürüst insanlarımızı...
    Ama yok.

    Bozkırdaki Çekirdek de bu işte. Çekirdeği mi var şu bozkırın ha?
    İnsanımız hala cahil, hala aptal, hala mağara adamı...
    Yerlere çöp atıyor hala
    Dini çıkarları için kullanıyor hala
    İnsanı insana kırdırıyor hala
    O uçkuruna sahip çıkamıyor hala

    Ama ben, tek başıma da olsa karşı çıkacağım tüm bunlara. Eğitebildiğim kadar insanı eğiteceğim. Geleceğimiz daha da aydınlık olsun diye...
    Birisi illaki elini taşın altına koymalı,birisi kalkıp Bozkırın Çekirdeğini bulmalı. Cevherine ulaşmalı o çekirdeğin.

    Ben hala umutluyum. Burada benim gibi yüzlercesi var ve hepimiz bu ülkeyi aydınlatacağız. Tüm o çevresi için çalışan, gelecek için çabalayan, hiç yüzünü bile görmeyeceği insanlar için gecesini gündüzüne katan, o güzelim, çalışkan insanlara selam olsun.

    ASLA PES ETMEK YOK!

    Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim.
  • Geçenlerde çok beğenerek okuduğum "Gece Kelebeği" kitabının arkasında ki bir yazı dikkatimi çekmişti.
    Gün Zileli şöyle diyordu;
    "Hayatta beni üç roman ağlattı. Biri, 1965 yılında, on dokuz yaşındayken okuduğum, John Steinbeck’in Gazap Üzümleri romanı; ikincisi, dört-beş yıl önce okuduğum ve tanıtımını yaptığım, Robert Sabatier’in İsveç Kibritleri; üçüncüsü ise, şu anda elinizde tuttuğunuz Perperık-a Söe."
    Bahsettiği 3 kitaptan 2 sini okudum ve 3. sü olan bu kitabı da okumasam olmaz diye düşündüm.
    Bir de Gün Zileli'yi bu yorumdan sonra tanıdım dersem yalan olmaz galiba.
    Çocukluk dönemini anlattığı "Ev" kitabını da pdf olarak okudum ve çok beğendim.

    Gelelim kitaba ;
    İsveç Kibritleri, Fransız yazar Robert Sabatier'in çocukluk yıllarını ve o dönemin Paris'ini anlatıyor. Çok yalın ve de çok güzel bir dili var.
    Benim de enlerim arasına girdi diyebilirim.
    Pearl S.Buck'un Ana kitabında aldığım tadı aldım dersem de yalan olmaz galiba.

    Yazar gibi yetim büyüyen Olivier'in, annesini kaybettikten sonra sokaklarda geçen hayatı anlatılıyor kitapta.
    Sokaklar öyle güzel aktarılmış ki yazar tarafından...Sokaktaki arkadaşları, komşuları...
    Belki çok durgun sıradan gelebilir kitap size, fakat ben çok beğendim.
    Yetim bir çocuğun sokaklarda geçen yaşantısını, yalnızlığını iliklerimde hissettim diyebilirim.
    Zaman zaman annesi ile yaşadıklarını hayal meyal aktarmaları, o tuhafiye dükkanı önünden geçerken annesinin orada olduğunu görmesi, onu hayal etmesi, dalıp gitmesi... çok güzel aktarılmış.

    Annesinin ölümünü belki de asla kabullenememiş 10 yaşında bir çocuk,
    ve bu cümle ne kadar güzel özetliyor durumunu:
    "Görünmez, gizli, erişilmez bir Virginie, makasların, çekmecelerin, ipliklerin arasında yaşamakta devam ediyordu hâlâ. Olivier gittiği anda o da gerçekten ölecekti."

    Bir noktaya da değinmek istiyorum. Kitap tanıtımında genelde çocuk ile anarşist olarak belirtilen Bougras'ın dostluğundan bahsedilmiş ama, kitapta o kadar az yerde rastlıyoruz ki Bougras baba'ya, keşke daha çok yerde olsaydı ve daha çok dostluklarına tanık olsaydım demeden geçemedim bazı yerlerde.


    Bu arada ilginçtir, yazar hakkında bilgi edinmeye çalıştım ama çok fazla bilgi bulamadım.
    Sadece 1923 doğumlu Fransız bir şair, romancı ve eleştirmen olduğu, ayrıca da 1971'de goncourt akademisi üyeliğine seçildiği bilgisine ulaşabildim.
    Bugüne kadar 21 roman, 10 şiir, 3 deneme kitabı ve 9 ciltlik anıt eseri (Fransız şiirinin tarihi) yayınlanmış.
    Kitap kimi yerlerde seri olarak görünüyor. Serinin ikincisi "Nane şekerleri", üçüncüsü ise "Yaban Fındıkları"...Baskıları devam etmediği için sahaflardan araştırıp bulunabilir.
  • Merhaba arkadaşlar, umarım iyisinizdirr... Tereddüt ederek yazıyorum. Ya olmadıysa diye diye beynimi yedim. Umarim beğenirsiniz ve okumanız için şevk uyandırır.
    ilk once kitapla tanışmamı anlatmak istiyorum sizlere. Kiminiz bundan bana ne diyebilir ama yazacam bana ne.

    Lisede çok sevdiğim edebiyat öğretmenim beni çağırtmıştı. Yanına gittiğimde bana bu kitabi hediye etti. Hediye etmeden önce de şu sözleri sarf etti: "Selma'cım seninle tanıştığımda her geçen gün senin ideal bir ışığın savaşçısı olduğunu gördüm(...)Sakın hayallerinden vazgeçme. Başarı, mutluluk daima seninle olsun." demişti. Işığın savaşçısı mı, o da kim? diye beynimde deli sorular dolanırken kitabı elime verdi.
    •Burdan sizler aracılığıyla kendisine tekrardan sonsuz tesekkürlerimi sunarım...🤗‍️

    Işığın Savaşçısı nasıl mı ortaya çıkıyor?
    Günün birinde birdenbire karşınıza bi insan çıkıyor ve size bir şeyler söyleyip yine yok oluyor. Ben çok takarım neden, niçin..? Diye düşünmeden edemem.🤷‍️
    Işığın Savaşçısı da bu şekilde ortaya çıkıyor bi kadınla karşılaşıyor ve olay ondan sonra kopuyor.
    Kısaca yaziyim şuraya:
    -"Köyün batısında, kıyının az açığında bir ada var; adada da içinde pek çok çan bulunan kocaman bir tapınak var," dedi kadın.
    "O tapınağa hiç gittin mi?" diye sordu kadın. "Oraya git ve bana tapınak hakkında ne düşündüğünü söyle."
    Kadının güzelliğinin etkisinde kalan çocuk onun gösterdiği yere gitti. Kumsala oturup gözlerini ufka dikti, ama her zaman ne görüyorsa onu gördü: mavi gök ve okyanus.
    (...)
    Etraftakilere tapinaktan heberleri olup olmadığını sordu.
    "Ah yıllar önce varmış," dedi yaşlı bir balıkçı." Dedemin dedesinin zamanında. Bir deprem olmuş ve sular adayı yutmuş. Gerçi adayı artık göremiyoruz ama okyanus tapınağın çanlarını kıpırdattığında onların sesini duyabiliyoruz.
    (...)
    Her gün çocuk çan seslerini duymak için oraya gider ama ses yok! Ailesi, arkadaşları ve balıkçılar ne yaptıysa da çocuk her gün oraya gitmeye devam eder.

    Aradan biraz zaman geçtikten sonra balıkçılar ağız değiştirdiler: "Denizin dibindeki çanları düşünerek boşa zaman harcıyorsun," dediler.
    "Çanları aklından çıkar da gidip arkadaşlarınla oyna. Belki de çan seslerini yalnızca balıkçılar duyabiliyordur."
    Aradan neredeyse bir yıl geçmişti. Çocuk 'Belki de adamlar haklı,' diye düşündü.' Belki de büyümemi beklesem iyi olacak.(...) Diyip eski hayatina geri döner.
    Bu arada bir gün kumsalda yürürken birden kulağina bir çan sesi gelir.
    (...)
    Yıllar sonra oraya(köyüne ve kadını ilk gördüğü yere) uğramak ister ve orada o kadını görür ama kadın hiç değişmemiştir.
    Kadın onu beklediğini söyler ve bunun üzerine ona sayfaları boş bir defter uzatır.
    "Yaz: Işığın savaşçısı için bir çocuğun gözleri çok değerlidir. Çünkü o gözler dünyaya acısız bakabilirler. Işığın Savaşçısı, yanındaki insana güvenip güvenmediğini anlamak isterse o kişiye bir çocuğun gözleriyle bakmaya çalışır."
    •Işığın Savaşçısı ne demek?
    "Ne demek olduğunu sen zaten biliyorsun,"
    dedi kadın gülümseyerek. "Işığın Savaşçısı, hayatın mucizesini anlamayı başaran biridir, inandığı şey için sonuna kadar savaşabilen ve denizin dibinde dalgalarin harekete geçirdiği çanları duyabilen biridir."
    "Hiçbirimiz ışığın savaşçısı olduğumuzu düşünmesek de hepimiz öyleyizdir."
    Işığın savaşçısı bu sekilde başlar...

    Kitap her sayfada bize rehberlik ediyor. Her sayfasında öğütler veriyor.
    Ve insanın kendi kendini keşfetmesine katkıda bulunuyor.
    Ilk okuduğumda bir şeyler şekillenmişti kafamda ve ileride yine okuyacağım diye kendi kendime konuştuğumu hatırlıyorum. Gerçekten de şimdi okuyunca daha bi anladım ne demek istediğini ve daha çok şeyin farkina vardım diyebilirim...
    Her sayfası alıntıya değer o yüzden bi iki tane tek paylaştım.
    Okuyun! Okutturun...
    Ben okudum sıra sizde.
    Bence sizde kendinizden çok şey bulacaksınız. Ve size çok şey katacaktır.
  • Etkinlik için sevgili İnci ablama teşekkür ederim. O bu etkinliği yapmamış olsaydı kim bilir ben ne zaman okurdum)

    Sevgili okur dostlar,
    Ben deniz ilk kez A. Ural okudum ve bu seçimi bir şiir kitabı ile yaptım bu aralar şiir okuyasım var. Bu kitap sevgili Ural’ın dördüncü şiir kitabı olup 2017 de basıldı. İsminde de anlaşıldığı gibi önce MARA adlı bir şiir var ve kitabın en uzun şiiri.

    Mara şiiri normal şiir dörtlükleri ile yazılmamış. Satır başları büyük harfle değil ve çok az noktalama işareti var buda sanırım şiirin okuyuşunu okura bırakmak istemesindendir. Çünkü ben okurken son kelimeyi üst satıra koysam da oluyor bir sonraki satırın başına katsam da oluyordu iki türlü de anlam kazanıyor ve akıyordu kelimeler usul usul. Satırlar düz yazı gibi görünse de gözünüze okumaya başlayınca Mara’nın efsanesini bir şiir dinletisi oluyor. Biraz farklı fakat çok güzeldi. Her kıtadan neredeyse her cümle kendi başına bir çok şey ifade edebiliyor buda sizi Mara’nın bir çello oluşundan notaların bir karakter oluşundan uzağa götürmüyor bilakis müzik ve şiirin hakim olduğu bir ormana davet ediyor. Şiirin sonunda şair Mara kimdir diye soruyor, e o kadar anlattı adam sormasın mı anladınız mı diye. Mara, Stradivari’nin 300 yıl önce yapmış olduğu çellonun adıdır. Şair bu şiiri ile Mara’nın saçlarını okşamaktan bahse ederken tellerine dokunuyordu.


    Şiirde geçen şu cümle ‘’ Yalancılıktır görmediği şeyi anlatmak şairlik yani/ süte su katmak değil hayır’’ Ali Ural’ın şairlik bir yerde yalan söylemektir fakat hile yapmamaktır dediğini anladım. Yani o bize görmediği bir şeyi anlatıyor bu doğru fakat içine gizlediği o cümleler bunlarda hayatımızın ve duygularımızın doğrusu.

    ‘’Bir Ağıdı Şarkı Sanıp Oynamak’’ adlı şiiri biraz türküye benzemiş ki bunu bilerek yapmıştır muhakkak. Türkülerde ki o, mısra aralarında geçen oyyy oyy, ayyy ayy lelee lolooo gibi şeyler bu şiirde hey hey heeeeeey diye geçiyor. ‘’mezarda oynayan dudağa kanma/ ağıtta oynayan şarkı değil’’ diyerek bir ağıdı, yaşanan veya yaşanacak olan bir acıdan dem vuruyor.

    Önce bir ağıt yaktık sonra neye ağıt yaktığımızı dinledik. ‘’ hurmanın içinden mermi çekirdeği çıkıyor/ toprağa gömmesek günah olur mu.’’ Diyor Halep Ordaysa şiirinde aslında bu şiire söylenecek pek bir şey de yok. Yaşananları görmüyor musunuz diyor yazar Halebi, Suriye’yi, Filistin’i. A. Ural’ın elinden şiir yazmak geliyor içinde ki acıyı bu şekilde dile getiriyor. Biz ise bu gün okuyup üzülüyor yarın tekrar gülüyoruz.

    Birde şair, şairleri bir madenci olarak görüp onları maden ocağına çağırıyor şu şiirinde ‘’yerin dibine girmek göğü kazarken/ bir odadan ne kadar gölge çıkar’’ davete icabet edenleri bekliyor bu satırlar. Kendine has şiir anlayışı ile beni kendine hayran bıraktı.

    Kitapta 15 Temmuz şehitleri anısına iki şiir de mevcut bundan söz etmeden geçmek istemedim. Şehitlerimizi rahmetle anıyoruz…

    ÇOCUĞUM BABANI YAKUT MAHFAZASINA KOYDULAR TABUT DEĞİL BU
    NASIL YAŞANACAĞINI ÖĞRETMEK İÇİN ÖLDÜ BABAN HEPSİ BU