• Turfan Gökalp anlatıyor:
    Sanırım 1959 yılıydı. Teğmen olarak Diyarbakır'da görevliyim. Üs komutanımız Kıdemli Hava Kurmay Albay Cevat Tunalı beni çağırttı. Gittim. Makamında bir Fransız karacı albayla birlikteydi. Misafiri Fransa'nın Türkiye nezdinde 'ataşerniliteri' imiş. 'Sen Diyarbakırlı'sın. Arabanı al ve misafirimi gezdir . . .' dedi. Ben şoförün yanına oturdum. Fransız albayı arka koltuğa buyur ettik. Surlar, Gazi Köşkü, Urfa Kapı vb kentin tarihi ve önemli yerlerini gezdirdim.
    Bir saat olmadan hepsi bitmişti. Kendisine, Diyarbakırlı bir düşünürün müze evini görmek isteyip istemeyeceğini sordum. 'İsterim.. .' dedi. Ziya Gökalp'in evine gittik. Burada doğduğunu söyledim ve kuzeye bakan, 'ayvan' diye bilinen bölümü gösterdim. Balkonumsu bir yer. Çalışma odası, kütüphane. Her taraf kitaplarla bezenmiş, bir bölüme de kendi yapıtları konulmuştu... Fransız ataşe kitaplara şöyle ilgisizce yaklaşıp sırtlarındaki yazar isimlerine bir göz atınca, 'Mon Dieu (Allahım)!.. Bunlar benim babamın okuduğu kitaplar.. .' diye bağırmaz mı? Meğer babası
    önemli bir bilim insanı imiş ve aynı kitapları okurmuş. Birden havası
    değişti ve şaşkınlıkla, 'Sözünü ettiğiniz zat bunları gerçekten
    burada, Diyarbakır'da mı okumuş? . .' diye sordu. 'Evet' dedim,
    'kesinlikle öyle'. Bu kez ciddileşerek, 'Bakın' dedi, 'ikimiz de subayız.
    Burada yaşadıklarım, benim için, önemli bir deneyim. Çoğu
    en ünlü Fransız düşünürlere ait bu önemli yapıtların Fransızca
    asıllarının burada, sözünü ettiğiniz Türk düşünür tarafından
    okunduğundan emin misiniz? . .' Hiç duraksamadan 'Evet' diye cevapladım
    sorusunu... 'Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? . .' diye
    üsteledi. 'Çünkü' dedim, 'o benim amcam. Kendisi de bir Türk
    subayı olan babamın iki yaş büyük ağabeyi!

    Aramızdaki rütbe farkı birden kalkmış, gözünde adeta terfi etmiştim.
    içtenlikle koluna girerek Fransızların o bol aksanlı İngilizcesiyle
    'Sizden özür dilemeliyim!' dedi. Diyarbakır gibi gözlerden
    uzak bir Anadolu kentinde 1800'lü yılların sonlarıyla 1900'lü
    yılların başlarında Voltaire gibi, Durkheim gibi, Gustave Le Bon
    gibi, Jean-Jacques Rousseau ve benzerleri gibi ünlü Fransız düşünürlerin
    yapıtlarının üstelik de kendi dillerinde okunabileceğini
    doğrusu düşünemezdim.. .' Gülümseyerek 'Ama burası Mezopotamya,
    sayın konuğumuz' dedim. 'Yüzlerce, hatta binlerce yılın
    bir kültür merkezi... Amcam, bu kentin ve bölgenin yetiştirdiği
    sayısız bilim insanından, şair ve edebiyatçıdan yalnızca biri. Belki en çok tanınıp sevileni, ama gene de yalnızca biri. Başkentinde
    Fransa'yı temsil ettiğiniz ülkenin yeniden kuruluşunda Büyük
    Atatürk'e fikir babalığı yapan bir yüce kişilik.' Adeta utanarak
    önüne baktı: 'Diyarbakır'a geliyorum ve bu kentin yetiştirdiği bir
    Ziya Gökalp'ten haberim bile yok. Böyle bir amcanız olduğu için
    de sizi kıskanıyorum. Onu araştırıp tanımaya çalışacağım.. .'
    Dönüşte de Fransız ataşeyi arka koltuğa buyur edip ben şoförün
    yanına oturmak istiyordum ki 'olmaz' dedi. 'Sakıncası yoksa
    lütfen beraber oturalım.' İtiraz etmedim. Cevat Albay'ımın odasına
    birkaç saat sonra iki eski arkadaş gibi girmemiz herkesi şaşırtmıştı.
    Komutanım 'Ne bu samimiyet teğmen?' der gibi gözlerimin
    içine bakıyordu. Ben, 'Görev yerine getirilmiştir, komutamım.. .'
    diyerek dışarı çıkarken Fransız ataşe yaşadıklarını albayıma anlatmaya
    hazırlanır gibiydi...

    Heykelini depoya attılar!..
    Üniversiteden adını sildiler!
    Kardeşi Turfan Gökalp gibi ağabey Mete Gökalp de başta amcaları
    olmak üzere ailelerinin Kürt kökenli gibi gösterilmek istenmesinden
    ve bunun ne yazık ki yaygın bir inanç haline gelmiş olmasından
    rahatsızlar. Kürtlerle bir alıp veremedikleri olduğu için
    değil, bu yakıştırmanın yanlış, kanıtsız ve temelsiz olmasına karşılık
    değişik çevreler tarafından sürdürülmek istendiği için.
    Nereden ve nasıl varmışlar bu sonuca? diye adeta isyan ediyorlar:
    Başta amcamız olmak üzere köklerimizi araştırmış ve
    Buhara Türklerinden olduğumuz sonucuna varmışız... Kürt olduğumuza
    inansak hiç gocunmadan 'Kürt'üz' derdik Neden gocunacaktık
    ki? Kürt olmak kötü bir şey mi? Ayıp mı? Bu konuyu
    gündemde tutmak isteyenler, yoksa, amcamızın 'Türklük' bilincini
    ortaya atmış ve yerleştirmiş olmasından rahatsızlık mı duyuyorlar?
    Osmanlı'nın çözülme ve dağılma sürecinde, tam da Anadolu
    bölünmeye (!) hazır hale gelmişken unutulmuş Türklüğün
    anımsanmış ve can havliyle buna sanlınmış olması birtakım ham
    hayalleri yoksa boşa mı çıkardı? Bölücülükle hiç ilgisi olmayan,
    aydın ve ulusalcı kimi yazar ve aydınlarımızın bile Ziya Gökalp'i, dolayısıyla bizleri hala Kürt kökenli gibi görüp göstermeleri inanılmaz
    bir aymazlık değil midir? Yoksa Gökalp'e duyulan bir kızgınlık
    mı söz konusu olan?

    Özellikle Mete Bey'in başka üzüntüleri de var: Diyarbakır'ın en
    uygun bir yerine dikilmek üzere yapıtırılan Ziya Gökalp heykelinin,
    bazı kesimlerin ve özellikle belediye başkanlarının karşı çık2ması yüzünden değerlendirilemediğinden yakınıyor. Üstelik bu çok başarılı heykelin yeri bilinmeyen bir depoya atılıp unutulmaya terk edildiğini söylüyor.
    Diyarbakırlılar, en ünlü ve değerli bir evlatlarına bunu nasıl
    layık görüyorlar, neden kimse bu konuyu gündeme getirmiyor,
    diye soruyor. Mete Gökalp'in bir başka üzüntüsü de Diyarbakır'daki, benim
    de hayranlıkla gezip gördüğüm Dicle Üniversitesi'yle ilgili:
    Kentteki üniversitenin adı “27 Mayıs 1960 Devrimi'nin lideri Cemal Gürsel ve daha sonra Süleyman Demirel dönemlerinde 'Ziya Gökalp Üniversitesi'
    olarak belirlenmişti. 12 Eylül'den sonra, Kenan Evren'in devlet başkanlığı günlerinde de
    (Kurucu) Meclis'ten bu yolda çıkan karar Konsey'de nedense benimsenmedi.
    Bu arada, Türkiye'deki üniversitelere Atatürk ve
    İnönü dışında şahıs adı verilmeyeceği belirtildi... Bir de bugünlere
    bakın. Şahıs adından bol bir şey var mı?..

    Mete Bey 1982 yılı Haziran ayında Devlet Başkanı Kenan Evren'e
    bir mektup yazarak Diyarbakır Tanıtma ve Kültür Derneği
    tarafından açılan yarışma sonucunda yaptırılan heykelin belirlenen
    yere dikilmesi konusunda yetkililerin idareimaslahatçı davranmaları
    ve oy avcılığı peşinde olmaları yüzünden sonuç alınamadığını
    açıkça belirterek duruma müdahale etmesini ister, ama bugüne kadar ne üniversitenin Ziya Gökalp olması gereken adı ne de Gökalp'in heykeli konusunda kimse tarafından herhangi bir girişimde bulunulmuş değildir.


    Kürt ya da Türk...
    İlerlemiş yaşına karşın güçlü belleği, sağlam yapısı, aydın kişiliği ve sürekli yeni eserler vermesiyle bütün Diyarbakırlıların ağabeyi gözüyle gördüğüm Reşid İskenderoğlu, Ziya Gökalp sizce Kürt müydü? Biçimindeki sorumu Yok efendim diye cevaplayıp ekliyor: Evren Paşa'lar, Alparslan Türkeş'ler öyle düşünseler de!.. Memleketin coğrafyasını, tarihini, bilmeden, aramadan, sormadan Batı Anadolu'da Doğulu kim varsa Kürt derler! . . Size bir
    anımı anlatayım. Ben lisede okuyordum. İstanbul'da Nişantaşı'nda bir yakınından dinlemiştim: Kazım Karabekir Paşa 'Sen Kürt müsün yoksa Türk müsün?' diye sormuş. O da biraz şaşırmış olacak ki 'Paşam ben Müslüman'ım' diye cevap vermiş. Paşa gülümsemiş ve adamın yanağını okşayarak şunu söylemiş: 'Kürt de olsan, Türk de olsan her şeyden önce adam olmalısın. . . '

    Başlı başına bir tarih olan Sayın İskenderoğlu, sonrası biraz tartışmalı olsa da Kafkas Cephesi'nde ve Kurtuluş Savaşımızda unutulmaz hizmetleri geçen Kazım Karabekir'den (1882-1948) bu derslerle dolu anekdotu aktarırken endişelerini de saklamıyordu. Ta Şeyh Said isyanından beri sürüp gelen bazı yetersizliklerin de sonucu olarak ülkemiz halen çok ürkütücü bir noktaya sürüklenmişti. Ona göre, çok güçlü ve kararlı bir irade ortaya konulmazsa
    Türkiye'nin bütünlüğü bile tehlikeye girebilirdi.


    Kayan yıldızların parıltısı devam eder . . .
    Kitabın sonuna gelirken, rahmetli Dr. Orhan Asena'nın Diyarbakır'da, adı bir gün belki Ziya Gökalp Üniversitesi diye bilinecek olan yükseköğrenim kurumunda yaptığı Atatürk ve Ziya Gökalp başlıklı konuşmanın özetine geldi sıra. Yıl 1981’dir. İlginç bir saptamayla başlar sözlerine Atatürk ve Ziya Gökalp (1991) oyununun da yazarı olan Asena: Bir ulusun en gereksinim duyduğu insanı en gereksinim duyduğu anda çıkarabilmesi, o ulusun, ne kadar yaşlanmış olursa olsun canlılığını, diriliğini gösterir... Ve devam eder: Böyle bir insanın doğuşu bir rastlantı (veya) mucize değildir. Böyle bir insan yüzyıllarca süren biri kimlerden, çok acılı ve sancılı değişimlerden çıkıp gelir... Osmanlı Devleti'nin çöküşünü izlerken Mithat Paşa'ların, Namık Kemal'lerin; tüm hatalarına ve yanlışlıklarına karşın bir İttihat ve Terakki hareketinin, bir Ziya Gökalp'in çıkışı
    da rastlantı değildir... Hem Osmanlı'yı, hem Türk'ü kurtarmanın olanaksızlığını
    gören Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'nin körpe ve yeşil dalını yedi yüzyıllık gövdeye aşılayabilmiştir. İşte burada Ziya Gökalp'i anımsamak gerekir... (Aynı dönemde dünyaya gelen) Atatürk ile Ziya Gökalp arasındaki etkileşim kaçınılmazdı. Önce Ziya Gökalp Mustafa Kemal'i, sonra da Mustafa Kemal Ziya Gökalp'i etkiledi... Ziya Gökalp, dünyadaki milliyetçilik akımının tüm ulus ve halkları etkilediği bir çağda imparatorluğun artık yaşamını tamamladığının farkına varmıştır... Bu gözlem onu Türkçülüğe iter. Onun Türkçülük ve milliyetçiliğinin kafatasçılıkla bir ilgisi yoktur. Hatta karşısındadır ırkçı milliyetçiliğin...

    Ziya Gökalp'in en çok eleştirilen yanı Turancılığıdır. Bugün hepimize ters gelen bu tez, bir düşten başka bir şey değildi ve Gökalp bu düşü Hazreti Muhammed'in cenneti gibi ne zaman, nerede ulaşılacağı belli olmayan bir hayal gibi sunuyordu. Asıl amaç, bu hayalin büyüsüyle Türkçülüğü yaymaktı. Günümüzde bu düş de Osmanlıcılık ve İslamcılık düşleriyle birlikte silinip gitmiş ve Gökalp'in Türkçülüğü Atatürk milliyetçiliği doğrultusunda ve Misak-ı Milli sınırları içinde doğru anlamını bulmuştur...
    Atatürk'ü anlamak Ziya Gökalp'i anlamaktan geçer. Nitekim, sonradan Atatürk'ün gerçekleştirdiği tek devrim yoktur ki, Gökalp'in düşüncesinden
    ya da düşünden geçmemiş olsun... Sosyal kurumların düzenleyicisi ve denetçisi olarak ilk plana alır Gökalp devleti. Böylece, liberal görüşlü Prens Sabahaddin'in ademimerkeziyet ilkesine de karşı çıkmış olur... En eski yazılarında bile laikliğin izlerine rastlarız. Henüz padişahın aynı zamanda halife olduğu bir ortamda, dinin devletten ayrılması ve hilafetin kaldırılması gibi kesin bir tavırla çıkmaz ortaya, ama yaşadığı günler düşünüldüğünde yürek isteyen bir önerisi vardır. Şer'i (şeriata, Kuran'a uygun) mahkemenin Şeyhülislamlık kurumundan ayrılarak Adliye Vekâlet’ine bağlanması. Bunun anlamı adaleti dinin sultasından kurtarmaktı.. . (Nitekim) Birinci Dünya Savaşı sırasında yazılıp
    da Enver Paşa tarafından yayını yasaklanan Meşihat (Şeyhülislamlık) şiirinin altı dörtlüğünden biri şöyledir.

    Hakim olan millet midir? Meşihat mıdır?
    Milli Meclis: Mebusan mı, Bab-ı Fetva mı?
    Meşrutiyet, bir hile-i şeriat mıdır?
    Hür bir millet olduğumuz yoksa rüya mı?

    Bu, aynı zamanda İttihat ve Terakki yönetimiyle ters düşmeye başladığının
    ilk kanıtıdır Gökalp'in... Devrimciliğine gelince. Dilde, dinde, hukukta, kadın haklarında, sanatta, iktisatta ve hemen bütün kurumlarda Batılılaşma yollarını arar... Halkçılığı demokrasinin karşılığı olarak almış ve benimsemiştir. Fatih
    Rıfkı Atay'a göre Atatürk, yeni kuracağı partinin ilkelerini onun belirlemesini
    isteyecek kadar önemsemiştir bu düşün adamını...

    İnanılana, bekleyerek de ulaşabilir, arayarak da beklemek karakterine uymadığından o hep aramıştır. Bu yolda, çok çetin sınavlar vermiş, hapislere girmiş, öğrenimini yarıda bırakarak kendi kendini yetiştirmek
    zorunda kalmıştır. Bu sırada aradığı kahramanı genç ve yurtsever bir askerde, Enver Paşa'da bulduğunu sanmış, ama yanıldığını çabuk anlamıştır... İşte o günlerde, savaştaki başarısız sonuçlara halkın dinsel duygularındaki zayıflamanın sebep olduğunu (!) ileri sürerek kadınların uzun etekle dolaşmasını zorunlu kılan Enver Paşa - Şeyhülislam (Ürgüplü) Hayri Efendi ikilisine karşı sesini yükseltmekte gecikmemiştir: Kadınların eteğine devlet karışmaz. Karışsa karışsa doktorla, moda karışır... demiştir.

    Talat Paşa'nın birlikte yurtdışına kaçma teklifini “ben milletimi,
    memleketimi kendi kaderine terk edemem” diyerek reddettiğinden
    tutuklanıp idam istemiyle Divan-ı Harpte yargılanır ama Darülfünun
    gençliğinin hakkındaki coşkun gösterisini gören İngilizler, ölümünün
    ciddi kargaşalığa neden olabileceği endişesiyle onu da Malta'ya sürmekle
    yetinirler... Gökalp'in felsefesi bir kahraman aramaya, onu bir kez bulunca da bağlanmaya yatkındır. Aradığı kahramanı Atatürk'te bulmuştur. (Gene) Falih Rıfkı Atay'a göre Mustafa Kemal'in bilincindeki birikimlerin belli başlı iki kaynağı Namık Kemal ve Ziya Gökalp'ti. Mustafa Kemal'in ilk nutuklarında Namık Kemal, belagatinden esintiler varken, sonrakilerde Ziya Gökalp'in eski bir sadeleştirme cereyanını Türkçeleştirme kurallarının etkisi fark edilir... (Denilebilir ki) bir Atatürk'ten önceki Gökalp vardır, bir de sonraki. Atatürk'ten önceki Gökalp, günün koşulları nedeniyle ve bilim adamı kişiliğinin yaralanması pahasına içindeki hızlı atın gemlerini durmadan kasarak beklemeye çalışırken Atatürk'ten sonraki Gökalp bir yarıştadır adeta Atatürk'ün köktenciliği, gözü pekliği ve ödün tanımaz büyük soluğu artık onu koşturmaktadır. Falih Rıfkı'nın dediği gibi Heyecan ve düşüncelerini Namık Kemal- Ziya Gökalp ikilisinin Türk düşünce ve duygu dünyasına yaymış olduğu havadan alıp buna kendi büyük prestij ve gücünü katan Atatürk yalnız köktenci değil sabırsızdır da... (O, yapacaklarını gerçekleştirirken) Ziya Gökalp bir yandan ona yetişmeye çalışmakta, bir yandan da (devrimlerin) felsefesini yapmak, sistemini oluşturmak, tarihsel, sosyal ve ekonomik temellerini hazırlamak, bağlantılarını
    kurmak ve hepsini birden tarihsel bir perspektif içine oturtmak için didinmekteydi... Bir bilim adamı için genç sayılacak yaşta ve Atatürk'ün daha sonra gerçekleştirdiklerini göremeden ölmesi onun için büyük bir bahtsızlık,
    Atatürk için de şanssızlık olmuştur... Atatürk ve Ziya Gökalp çağlarını aydınlatan iki ışıktılar... Kayıp giden yıldızlar ışıklarının parıltısını yüz binlerce yıl sonra bile yitirmiyorlar. Gökbilimciler bunu çoktan kanıtladılar__
  • Hadi gel, tut ellerimi, benimle yan
    Benimle meydan oku her çaresizliğe
    Benimle uyu, benimle uyan
    Birlikte varalım on üçüncü aylara
    Ben bir eylül, sen haziran...
    Ümit Yaşar Oğuzcan
    Sayfa 420 - Özgür Yayınları
  • Benimle uyu, benimle uyan Birlikte varalım onüçüncü aylara Ben bir eylül, sen haziran.
    Ümit Yaşar Oğuzcan
  • Benimle meydan oku her çaresizliğe,
    Benimle uyu, benimle uyan..
    Birlikte varalım onüçüncü aylara
    Ben bir Eylül, sen Haziran.

    -Ümit Yaşar Oğuzcan
  • "Hadi gel, tut ellerimi, benimle yan Benimle meydan oku her çaresizliğe Benimle uyu, benimle uyan
    Birlikte varalım onüçüncü aylara
    Ben bir eylül, sen haziran."
  • Bir eylüldü başlayan içimde
    Ağaçlar dökmüştü yapraklarını
    Çimenler sararmıştı
    Rengi solmuştu tüm çiçeklerin
    Gökyüzünü kara bulutlar sarmıştı
    Katar katar gidiyordu kuşlar uzaklara
    Deli deli esiyordu rüzgar
    Dağılmıştı yazdan kalan ne varsa
    Yaşanmamış bir mevsim gibiydi bahar
    Neydi o bir zamanlar
    Sevmişliğim, sevilmişliğim
    O heyheyler, o delişmenlikler neydi
    Ne bu kadere boyun eğmişliğim
    Ne bu acıdan korlaşan yürek
    Ne bu kurumuş nehir; gözyaşım
    Önümdeki dizboyu karanlıklar da ne
    Ne bu ardımdaki kül yığını; elli yaşım
    Beni kötü yakaladın haziran
    Gamlı, yıkık eylül sonuma
    Bir ilkyaz tazeliği getirdin
    Masmavi göğünle
    Cana can katan güneşinle
    Pırıl pırıl engin denizinle girdin içime
    Çiçekler açtı dokunduğun
    Çimler büyüdü yürüdüğün
    Ve güller katmer katmer oldu güldüğün yerde
    Başımda senin kuşların kanat çırpıyor şimdi
    Oldurduğun yemişlerin ağırlığından
    Dallarım yere değiyor
    Güneşi batmadan saçlarının
    Bir dolunay doğuyor bakışlarından
    Gün boyu senden bir meltem esiyor yanan alnıma
    Uykusuz gecelerim seninle apaydınlık
    Başım dönüyor, off başım dönüyor yaşamaktan
    Ölebilirim artık
    Ölme diyorsan; gitme kal öyleyse
    Sarıl sımsıkı, tenim ol, beni bırakma
    Baksana; parmak uçlarım ateş
    Lavlar fışkırıyor gözbebeklerimden
    Hadi gel, tut ellerimi, benimle yan
    Benimle meydan oku her çaresizliğe
    Benimle uyu, benimle uyan
    Birlikte varalım onüçüncü aylara
    Ben bir eylül, sen haziran.
    -Ümit Yaşar Oğuzcan