• Bugün ne oldu biliyor musun? Annemle bırlıkte hastaneye gittim. Annem babamın kucağına vermıştı de, babam bana köşeden simit almıştı ya hani. O zamandan beri ilk çıktım dışarıya.

    Dışarısı ne kadar büyükmüş! Dışarısının gökyüzu de kocaman. Annemi üç tane ağabey götürdü hastaneye. Tüfekleri var hepsinin. Annem kaçarsa annemi vururlarmış. Ama annem kaçmadı.

    Ağabeylerden biri hastanenin bahçesinde dolaştırdı beni. Sonra ne gördüm bil bakalım! Bir uçurtma!

    İlk kez senle birlikte görmüştüm geçen yıl. Ben ne olduğunu bilememiştim de sen demiştin uçurtma diye. Kocamandı senle gördüğümüz. Bizim göğümüzdeydi hem. Bu seferki o kadar büyük değildi. Ama maviydi onun gibi. Ağabeye dedim ki:

    “Bak, uçurtma kaçmış!”

    “Hani bakayım! Nereden kaçmış?”

    “Bizim göğümüzden kaçmış. Ama sakın onu vurma!”

    Ağabeyin gözleri doldu ben böyle deyince. Bana simit aldı. Babam gibi.

    Ağabey uçurtmayı vurmadı. Belki annemi de vurmazdı. O uçurtma nasıl kaçmış İnci?
  • Adını duyunca aklıma gelen sahne hep aynı. 
    Tarih: 2 Temmuz 1993
    Yer: Sivas, Madımak Oteli
    Kişiler: Ölenleri sayayım da onlar için bir kez de biz mi yanalım, yoksa otelden itfaiye aracının üstüne kendini atıp da kendisi hakkında söylenen "Asıl öldürülecek hayvan burada" sözünü işitip, "Tam kurtuluyorum derken artık Sırat Köprüsü'nde gibiydim. Devam etsem linç, geri dönsem cehennem vardı." diyen Aziz Nesin gibi bir değil binlerce kez öldürülenleri sayayım, onlara mı yanalım?

    Cayır cayır yanan bir otel, otelin önünde insanlıktan çıkmış azgın bir kalabalık, kalabalıktan yükselen "Aziz Nesin içeride mi, yansın kafirler" türünden yükselen kin kokulu çirkin naralar, düşündükçe hissettiğim ve burnumu sızlatan o yanık kokusu ve koca oteli küle çeviren yangından canını kurtarmaya çalışan bir avuç "insan." O kalabalıktaki herkesten daha insan olan, biri dışarıdakilerin bininden daha fazlasına bedel bir avuç can. Ve en acısı da hüznümüze sebep olan yeri asla doldurulamayacak 35 güzel insanımızın, kalmak isterken, gitmeye henüz hiç hazır değilken, ansızın korku ve gördükleri vefasızlığın acısı ile, benzin ateşinin ciğerleri yakan kokusu belki de ateşin acımasız sıcaklığı ile aramızdan zamansız ayrılışı...

    Benim canımı daha da çok acıtan bir sahne var ki üstad Aziz Nesin'in adını her duyduğumda gözümde canlanır. İçim bir kez daha yanar, insanlıktan utanırım. Yangını "sözde" söndürmeye çalışan itfaiye ekipleri otelin önünde beklemektedir. Nesin bir yolunu bulup can havliyle kendini itfaiye aracının üstüne atmıştır. Kurtulmuştur sözde... Bileğinden tutan itfaiye görevlisi tek bir hareketle onu aracın üzerinden kalabalığın ortasına fırlatır. Düşmüştür yere, 77 yaşında ölümünden 2 sene evvel itfaiye aracının dibinde diğer görevliler tarafından darb edilmektedir. İşte bu millet seni bu kadar anlamadı üstad! Yazık ki halimize binlerce kez yazık... Sürüklenerek yanlarına ulaştığı polisler tarafından yaralı bir şekilde kurtarılmışsa da ne fayda. O gün bir otel ve 35 insan yakılmadı, kendini kendi eliyle rezil bir şekilde yakan bir topluma şahit olundu. Ve bu ayıbın üstü hiç bir zaman kapatılamayacak...

    Asıl konu bu değildi, böylesine keyifli bir kitaba böyle duygusal bir inceleme yazılmaz ancak Aziz Nesin'e yaptığım ilk incelememde onunla ilgili duygularıma, hüznüme yer vermeden edemedim. 

    Kütüphane rafları arasında gezinirken "Sizin Memlekette Eşek Yok mu?" kitabının başlığını görür görmez yine Nesin'den taşlama ve mizah dolu, güldürürken onu anlayabilenler için düşündüren ama her halükarda bol kahkahayla dolu bir kitap olduğunu hissedip aldım elime. Haklıymışım da. Sabah başlayıp akşam bitirdim ama bir haftalık gülme kotamı da bu kitap sayesinde tamamlamışım gibi hissediyorum. :) Günümüzün mizah anlayışından pek hoşlanmadığım ve çoğu mizahşörün de küfür ve argo kullanmayı mizah zannettiğini düşündüğüm için mizahtan hoşlanmadığım bile söylenebilir. Ancak Aziz Nesin benim mizah konusunda ki tek istisnamdır.
    Ayrıca Türkçeyi bu denli etkili kullanabilmekte ki gücüne hayranım. Yerine göre konuşmayı öyle güzel başarıyor ki, kelimelerini kısıtlamadan, kendini kasmadan yazdığı çok belli, su gibi akıp gidiyor cümleleri. Hele ki bu eserindeki öykülerinde kullandığı yöresel ağızı okurken öyle keyif aldım ki dışımdan okuma ihtiyacı hissettim bazı yerlerde, o kadar hoşuma gitti seçtiği kelimeler.

    İçinde 28 kısa öyküyü barındıran ve ismini de bir öykünün başlığından alan bu kitapta beni en derinden etkileyen kısmı da paylaşmadan edemeyeceğim. Önsözden hemen sonra gelen ve "bu yazı bir öykü değildir" diyerek başladığı anısında Nesin Vakfı'nda her yılbaşı gecesi çocuklara kendi elleriyle hediyeler hazırladığından bahsediyor. Ve hediyelerin paketlerinden kısaca şöyle bahsetmiş. "Armağanların paketlenmesi için bütün yıl boy boy kutular, zarflar, güzel torbalar, renk renk çiçekli kağıtlar, yaldızlı kağıtlar, süslü püslü ipler, cicili bicili ve parlak bağlar biriktiririm. Bunların hiçbiri yeni değildir. Hepsi ya bana ya Vakf'a gönderilmiş şeylerin paketleme gereçleri olduğu için önceden kullanılmıştır. Biz onları atmayız. Üçüncü, dördüncü beşinci kez kullanılmak, sonunda kalorifer ocağında yakılmak üzere saklarız. Doğrusunu söylememiz gerekirse, bizim elimize geçen her hangi bir şeyin bizden çekeceği vardır ve elimizden kurtulması hiç de kolay değildir."

    Bu sözler sizin için bir anlam ifade etti mi bilmem ama ben basit bir şeyin bile mahvolana kadar kullanıldığı zamanlar gördüğüm için beni derinden etkiledi ve bir Vakf kurucusu, idarecisi değil de bir aile babası gördüm sanki bu sözlerde ve bu yaşam şeklinde. 

    Ön yargısız, anlayarak, anlamlandırarak yaşamanız, okumanız dileklerimle, keyifli okumalar...
  • Benim için değerli bir kadınsın, seni gördüğümden beri böyleydi, benim bir hikayem var. Sana yazdıklarım, hiç bitmeyecek. Sadece benim bildiğim. Belki de; bundan sonraki hayatım da sen olmayacaksın, hayal görüyorum ama nedense görmediğim bir şeye inanıyorum.
    Sen isteğin gibi yorumlayabilirsin.
    Seni ruhumun en derin yerine koydum. Bunu sen yapmadın ama kendim yaptım. Aşka hiç inanan değilim tutkuya inanıyorum.
    Bunun ne olduğunu senin anlamanı beklemiyorum karşılığında da hiç bir şey istemiyorum.
    Hikayemin sonu sensin, ben de boşluklarla uğraşıp duruyordum, fakat gözlerine baktığım da sorularım gün yüzene çıktı, kendimi buldum. Çünkü artık üç gözle hissediyorum seni. Yani hiç oldum....
    Kelimelerim hep suskun oluyor, rüyam da gördüm, düşünsene, kimse kimsenin rüyasına boşu boşuna girmez.
    Biliyorsan buna bana açıkla, oturup konuşmadan, yüzündeki çizgileri ezberledim, gülüşünü, mimiklerini, ve sen hiç farkında değilsin, ruhuna girdim çıktım ruhun duymadı. Ben seni yaşıyorum, kanın damarına nasıl nüfus ettiğini kalp ritmini nasıl çarptığını, yürüyüşünü bunların hepsini yaşıyorum. Bir şeyi tutarken parmaklarının nasıl onu kavradığını, içerken bir şey çenenin nasıl gökyüzüne bir ritim oluşturduğunu, konuşurken gırtlağının ses tonuna nasıl hükmettiğini bunların hepsini yaşıyorum, ve unutuyorum söylemek istediğim her şeyi, bunları yazarken düşünmek gibi.
    Bu insanların hep ağzında olan bir şey değil, bunu toprağın ateşin havanın ve suyun bahşettiği bir tutku.
    sen bir ufak gülümsemeyen sonsuz bir enerji veriyor gibisin ve bu şehrin enerjisi nasıl çoğu şeyi için de barındırıyorsa, sen de çok şey barındırıyorsun ruhum da.
    Ve ben üstüne bunlar yaşerken de hiç bir şey olmamış gibi devam ediyorum hikayeme, hayatında hiç bir şeyi değiştiremem, böyle bir yeteneğim olsa bile de yapmam, fakat olur da yaşamak istersen, kafayı kaldır gökyüzüne bak, yağmurun toprağa düştüğün de çıkarttığı sese bak, güneşin verdiği umutlara bak görürsün....
    Şu an diyeceklerim bu kadar....
  • Öyle gözler gördüm ki
    Kimi mavi kimi yesil
    Kimi kan kirmizi kimi bembeyaz
    Kimi ölü kimi büsbütün yaşayan ve anlatan
    Ve yalan konusamayan,
    Masum.

    Nefretle ve aciyla,
    koskocaman yuvalarindan tasan ,
    feryat figan
    Zelzele kopartan ve dağlari deviren gozler.


    Sabir ve sukunetle
    Namutenahi dalip gitmekte uzaklara daha uzaklara
    Islak bakislar ve en nihayetinde zamani durduran bir özlemek vardi o gözlerde



    Gozlerini yumsan ya , bakmasan öyle
    Ruhumu en şatafatli aninda yakalayip
    Zindan zindan mahser mahser tutsak etmesen ya

    Ben böyle bir bakmak görmedim arkadas.
  • Listemde olmamasına rağmen gördüğüm gibi okumaya karar verdiğim bir kitap.. Bir ders saati içerisinde hocanın tam da "depresyon" konusunu anlatırken özellikle Irvin D. Yalom'un Aşkın Celladı adlı kitabını okumamız da fayda olabileceğini söylemesiyle, bir önümde oturan arkadaşımın masasında kitabı görmem ve okumak için kendisinden rica etmem bir oldu.
    Kitap özet olarak, psikoterapist Yalom'un terapileri esnasında ilginç bulduğu hastalarından 10 tanesinin öyküsünü içermektedir. Tabi öykülerin gerçekten yaşanmış olduğu, sadece okurların okur iken hastaların kimliğini tanımamaları adına yer yer değişiklikler yaptığını ve hastalardan özellikle izin alarak böyle bir çalışmada bulunduğunu yazar önsözde belirtmiştir.
    Öyküleri okuyup bütün olarak ele aldığım da, aslında hayatlarında belli sorunlarla mücadele etmeye çalışan hastalarla çok da bir farkımızın olmadığını gördüm. Sadece arada çok ince bir çizgi var. Kimimiz yaşadıklarımızı, hissettiklerimizi çok fazla içselleştirip hayatlarımıza mal ediyoruz, kimimiz ise bunların yanından kıl payı geçiyor ve her şeye rağmen hayatlarımıza devam ediyoruz. Yalom'un hastalarında da yalnızlık, ölüm korkusu, tüm hayatını birine atfetme, yaşım amacını yitirme gibi aslında çoğumuzun hayatına hiç de uzak olmayan sorunları ne denli yaşadıklarını görmekteyiz. Bazısı bu sorunları o kadar derin yaşamakta ki depresyon boyutuna varmış veya varmaya ramak bırakmıştır. Bu hastalarda göz ardı edilemeyecek belirtiler çok açık..Hastanın fiziksel görünümünü ve bakımını ihmal etmesi, bitkinlik, yorgunluk, hayatı boşvermişlik, çok/az uyuma(uyku bozuklukları), çok/az yeme(yeme bozuklukları),cinsel isteksizlik vb. belirtiler görülmektedir.
    Bu öyküler ile beraber Yalom terapi süreçlerinde ne gibi zorluklarla karşılaşmış,neler hissetmiş ve neler deneyimlemiş sıkça değinmektedir. Bu deneyimlerine değinirken terapi merkezli mesleklere (psikiyatr,psikolog,psikolojik danışman vb.) de belli başlı tüyolar verdiğini düşünmekteyim. Bunlar;
    •Bir hasta ile sağlıklı ilişki kurma yolunun hastayı koşulsuz,yargılamadan kabul, içten ve hastayı anlamaya dayalı anlayıştan oluştuğu.
    •Hasta temel sorunları terapi esnasında terapistten gizlerse hiçbir terapinin şansı olmadığı.
    •Terapinin, terapist merkezli değil terapist ile hastanın ortak çabası ile bir yere gelebileceği.
    •Terapistin faydalı olabileceğini düşündüğü zamanlarda hastaları ile belli sorunlarını paylaşabileceği. Böylece hastanın terapistinin de hayatında benzer sorunlar olduğu düşüncesiyle kendini daha rahat hissetmesi.
    •Hastanın terapide sorununun sorumluluğunu üstlenmesi ve bu doğrultuda olumlu sonuçlar için çabalaması gerektiği.
    •Terapistlerin hastaları ile duygusal ilişkiye girmemesi gerektiği (aşk, yakınlaşma vs ) aksi takdirde terapinin düşeceği. Ki böyle bir durumun yardım amacı taşıyan her mesleğin esas kuralının çiğnendiği anlamına gelmesi.
    •Terapinin sihirli bir değnek olmadığı ve bir anda sonuçlanamayacağı, hastada süreç içerisinde değişimlerin meydana gelebileceği.

    Son olarak Yalom'un terapileri esnasında hastalarından terapiden önceki gece gördükleri rüyaları anlatmalarını istemesi gözümden kaçmayan bir detay idi. Hastalar düşlerini anlattıktan sonra Yalom düşler ile hastaların asıl sorunlarını bağdaşlaştırıp ona göre terapiye yön veriyor ve belli sonuçlara varıyordu. Bu durumda aklıma ilk gelen şey psikanalizin babası,derslerimizin olmazsa olmazı Sigmund Freud'un, düşlerin bir hekime vücutta meydana gelen birtakım değişikliklerin ve hastalıkların ilk sinyalini verebildiği fikri geldi..

    Kitapta sevdiğim küçük bir alıntı bırakıyor ,keyifli okumalar diliyor ve kapanış diyorum.

    "Âşık olan hastalarla çalışmaktan hoşlanmam. Bu belki kıskançlıktandır; çünkü ben de aşkın büyüsüne kapılmayı çok isterim. Belki de aşk ve psikoterapi temelde uyuşmadığından. İyi bir terapist karanlıkta savaşır ve aydınlanmayı arar, oysa romantik aşk gizemli beslenir ve incelendiğinde ufalanıp dağılır. Aşkın celladı olmaktan nefret ederim."(s:23)
  • “Çeşmek Be-zen Sitare
    Ezmen Mekon Kenâre”Nerden çıktın karşıma böyle Sitare
    Efsaneler dökülüyor gülüşlerinde
    Kirpiklerin yüreğime batıyor
    Telaşlı bir kalabalığın ortasında
    Ayaküstü konuşuyoruz
    Nedimin nigehban nergisleri gibi
    Üstümüzde bütün nazarlar
    Çok utanıyorum Sitare
    Dün oturup hesap ettim
    Sen doğduğun zaman
    Ben bir askeri mektepte talebeymişim
    Sen bilmezsin Sitare
    Burada gündüzler çekip durduğumuz bir mercan tespih
    Geceler içinde uyuduğumuz birer siyah buluttu
    Her akşam dokuzda yat borusu çalardı
    Yat borusu baştan aşağı hüzün çalardı
    Bir derin uykuya atardım kendimi
    Siyah benli bir kız düşlerime kaçardı
    Bende onu alır anamın düşlerine kaçardımBu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
    Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
    Yoksa dudakların mı anlayamıyorumSeninle konuşurken Sitare
    Aklıma yıldızlar dökülüyor
    Bir çaresiz Zühre oluyorsun Babil caddelerinde
    Ateş gözlü kahinler koşuyorlar arkandan
    Binlerce meşalenin ışığı kımıldıyor saçlarında
    Gökyüzü salkım salkım
    Zigguratlar tıklım tıklım
    Dönüp dolaşıp dudaklarına takılıyor aklım
    Ah benim bu akıldan sıyrılmış aklım
    Kimi gün boşlukta konacak yer bulamayan
    Kimi gün inatçı yosunlar gibi kepez diplerine yapışan aklım
    Gözlerine baktığım zaman Sitare
    Bütün çöllere ay doğuyor
    Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays’ı Antere’yi A’şa’yı
    En kuytu vahaları dolaşıyorum
    Hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş Sitare
    Çadırla su arasında bir cılga var
    O cılgada narin ayak izlerin var
    Durgun suya düşüp kalmış gözlerin varBu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
    Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
    Yoksa dudakların mı anlayamıyorumBazan sapsarı bir benizle geliyorsun
    Yorgun çizgileri alnında uykusuzluğun
    Biliyorum içinde bir sızı var
    Bıçak ağzı gibi bir sızı var
    Bu sızıdır işte seni verimsiz kılan
    Züheyr’in Suad’ı gibi keremsiz kılan
    Kuzeyden güneye
    Güneyden kuzeye
    Heyy! Gidip geliyorum bu çöllerde
    Kureyş’in heybetli ve inatçı develeri
    Hiç aldırmadan benim esmer sevdama
    Geviş getiriyorlar ufka bakarak
    Ben kaçıp Yesrib’e sığınıyorum
    Yesrib bahane, bir kitaba sığınıyorum
    Dağda, ovada, badiyede okuduğum hep elif
    Elif diyorum Sitare, sineme elif çekiyorum
    “Ah minel aşk-ı ve halatihi..”
    Çok eski bir gerçektir bu biliyorumBu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
    Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
    Yoksa dudakların mı anlayamıyorumSinsi bir yağmur altında beraber yürüyoruz
    Ve ikimizde ıslanıyoruz
    Ben ne yağmurlar gördüm Sitare
    Ben kaç kez iliklerime kadar ıslandım
    Bilmiyorum sen kaç yaşındaydın
    Ben göğü hep bir kurşun gibi ağır
    O şehirde sırılsıklam gezerdim
    Bölük bölük insanlar boşanırdı tapınaklardan
    Tapınaklar insanları safra gibi atardı
    Sonra hepsi bir yere toplanıp bana bakarlardı
    Bir gün bu şehrin kirli yağmurları alıp götürdü beni
    Gidip bir Uygur çadırında göğü dinledim
    Kara bulutlar kükrerken bir Kaşkar sabahında
    Oturup Aprunçur Tigin ile seni konuştuk
    Bakışlarımı sunuyorum, tereddütsüz alıyorsun
    Gizli bir tebessümle çağırıyorum, geliyorsun
    Kaşı karam, gözü karam, saçı karam
    Umay gibi yumuşak huylum
    Nerden çıktın karşıma böyle
    Sesin ılık bir bahar güneşi gibi ığıl ığıl akıyor içime
    Asya’nın bozkırlarında ordular düşüyor peşime
    Yığılıp kalmışım bu Anadolu toprağına Sitare
    Adam akıllı yorulmuşum
    Ellerin böyle olmamalıydı
    Ellerine acıyorum
    Ve kim bilir kaç zamandan beridir kalbimi öğütlüyorum
    Durup durup ıssız yerlerde
    “güçlü ol ey kalbim, güçlü ol
    Daha çok işimiz var” diyorumBu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
    Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
    Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

    https://youtu.be/ZNLA4EDbKCE
  • Anlamını çıkarmak istediği bir yazıyı okuyan biri, işaretleri ve harfleri küçümsemez; yanılsama, rastlandı ve değersiz bir kabuk diye bakmayıp okur, inceler ve sever onları, her harf karşısında böyle davranır. Oysa dünya kitabını ve kendi varlığımın kitabını okumak isteyen ben ne yaptım, önceden varsaydığım bir anlam uğruna işaretleri ve harfleri hor gördüm, görüngüler dünyasına yanılsama, dedim; kendi gözümü ve kendi dilimi nasılsa var olmuş değersiz nesneler saydım.
    Hermann Hesse
    Sayfa 48 - Can - 46. Baskı