• Değişikti evet çok farklı geldi.Korkmayın size çok derin bir inceleme yapmayacağım.
    Kitaptan pek çok şey öğrendim,hatta sayesinde birçok ayeti de aklıma sabitledim(mini bir meal)Din içerikli Bir kitap değil yanlış anlaşılmasın.Türklere gönderilen bir peygamber ama Türk anane ve göreneklerini de asla elden bırakmayıp o kadar güzel bilgiler veriyor ki mesela , şamanizmle gök tanrı dininin (tengricilik) aynı olmadığı. hatta kitap türklerin şamanizmden tengricilik'e geçişini bile anlatıyor ve tamda ben Şamanlık hakkında yeni yeni araştırmalara başlamışken.Hala devam eden bazı geleneklerin ,kullanılan birçok kelimenin nasıl ve nedenini anlatıyor ve öğretiyor çaktırmadan bir öğretmen edasıyla.
    Ve bu kitap en çok satanlar listasindeymiş geçmiş yıllar da , şaşırdım.Yoo kitap kötü,dili anlatımı bozuk,sıkıcı asla diyemem.Birseyler eksikti,kitap alıp beni doruklara çıkarmadı,Hadi şimdi nolacak bakalım deyip de kitabı elimden bıraktığımda bana senaryolar yazdirtmadı.
    Okuduğuma memnun oldum.Bilgilendim fazlasıyla.
  • İlgili makama ithafen; #35161075

    Biraz klişe bir giriş ile başlayayım; 21. yüzyılda dahi olsak, -ez azından bu coğrafyada-
    'sorunlar konuşulmaz çünkü sonuçlar belli'.


    İnsana doğuştan verilmiş hakların kullanılması açısından bir açıklama yapmak benim için her ne kadar saçma olsada, madem bizler buna maruz bırakıldık o halde ben bu açıklamayı kendi idrak edememişlere, ancak şu düzeyde yapabilirim; Ben doğduğumda sıfır yaşındaydım, sıfır yaşında bir bebek, sıfır yaşında bir Kürt bebek, sıfır yaşında bir birey-insan, diğer bir çok şey gibi, annemi, babamı, dinimi, etnik kökenimi, filan fiş mekan benden önce var olan hiçbir olgu benim irademle gerçekleşmedi. Geceler bana da karanlıktı, gündüz güneş benim de üzerime doğuyordu. Ben doğarken Kürtçe konuşulan bir yörede doğmuşum, dolayısıyla anadilim, konuşma dilim Kürtçe. Sen küçük yaştayken, ben de küçük yaştayken, bebeklerin tümü küçük yaşlardayken, tek derdi acıkan karnı olan canlılarken biz, ontolojik olarak hepimiz eşittik. Meskeni evren olan canlılar, doğacak ve ölecek olan canlılar, takım taklavat duygular ile yaşayacak olan canlılar; eğitim yaşına varana kadardı tüm bunlar tabi. Eşitliğin sağlanması için; yani anadili kişinin eğitim dili olursa ve Kürtlere karşı bir kaç algının değişmesi ile eşitliğin sağlanacağı taraftarıyım. Bu o kadar güç bir şey mi sahiden? Hindistan'ın 122 dilin konuşulduğu, 26 resmi ve eğitim dilinin olduğu bir ülke olduğunu bilenlerimiz vardır. Elbette yer yer sorunlar yaşanabilir, tıpkı şu an yaşandıği gibi. Bir kaç hezimeti, eşitliğe yeğ tutacaksak hoo hoo hiç yaşamayalım biz...Şimdi Kürtler de dahil -çünkü Kürt toplulukları arasında yaşamamış Kürt vatandaşlarımız da var- Kürt olmayan arkadaşlar bir sorsun kendisine; eğitim yaşına eriştiğinizde, ortalama 6-7 yaşlarındayken, ilkokul öğretmeniniz sizden farklı bir dil konuşuyor.
    Neler hissedersiniz, ve neler yaşarsınız?
    Bir şeyler eksik ve de yanlış mıdır?


    Bir ideoloji uğruna gerekirse canlar verip, canlar mı almalıyız? Üstelik tüm bunları yaparken vahşileşmeli ve bundan sonrakilere ibret olur diye korkunç bir şekilde mi yapmalıyız? Bir kaç politikacının ekmeğine yağ sürmek için kanlar akıtmalı, kalpler mi kırmalıyız? Bir kaç hastalıklı zihnin komplo teorilerine mi kanmalıyız? Kim bilir belki çoğu kez sofrasını seninle paylaşan, ya da senin paylaştığın insanlarken, farklı düşündüğünüz için düşman mı kesilmeli birbirine?
    Yüzü, kaşı senin estetik anlayışına göre güzel değilken, aşağılamalı, hor mu görmeliyiz?


    Varlığımızın, şayet varlığımızdan söz açılabilirse böylesi bir durumda; yegane yolu insan olabilmekten geçer. Beşeri sınırları aşabilmekten geçer. Sitenin benim için taşıdığı anlam ise; kültür ve sanat açısından 'kendime bir şeyler katabilirim' niteliğinde olması ve bunun ötesine geçirmemem gerektiği kanaatindeyim, malum sanal ortam. Sevgi olmasa da muhatabımın bana ve değerlerime karşı saygıyı yitirmemesini istememin hakkını; ona ve değerlerine karşı saygımı bozmayaraktan ben almış olmalıyım diye düşünüyorum. Çözüm bekleyen bir hayatın sırrı ve kesin yargılara varamayacağımız bir bilinç girdabındayken, bu tür kıytırık nedenler olmamalıydı zihnimizi meşgul eden ve bize sorunlar yaratıp eksik yaşatan... Yeri geldiğinde göğüsler kabartılıp Voltaire'den 'Düşüncene katılmıyorum, ama senin düşüncelerini savunma hakkını sonuna kadar destekliyorum'ları içselleştirmeden bir yere varılamaz. Kim güden insanlar var ki zaten onlar Sarte'ın deyimiyle, öyle bir dünya ister ki orada ötekinin yeri olmasın. Yeryüzü üzerindeki tek fert bile düşüncelerini belirtmekten korktuğu müddetçe bence buradaki hiç kimse tam anlamıyla özgür değildir. Üstelik gelişimini tamamlamış insanlarken; bazı kimselerle konuşurken, ne kadar eksik ve cahil olduğunu hisseden bir ben değilimdir herhalde?


    Okumuşluğun bizlere vermiş olduğu bir olgunluk olmalı. Onca filozof beyni bile karışıklıklar içerisindeyken farklılıklarla yaşabilmeyi öğrenmeliyiz. Zaten Faocault çok güzel demiş: Bir yerde herkes birbirine benziyorsa orada kimse yok demektir. Tabi Kürtçe konuşmanın yasak olduğu dönemler geride kaldı, Kürtçe müzik dinlemenin, ıslık çalmanın yasaklılığı da buna dahil-. Ha bunu bizlere bir lütuf olarak sunan bir kaç kişi çıkacaktır muhakkak, bence asıl onlar bize bir lütuf, sınanıyoruz resmen onlarla, nasıl olmamamız gerektiği doğrultusunda çok iyi örneklik teşkil ediyorlar. Hakkım-ız olan bir şeyi bize lütuf olarak sunan ve üstüne hiç ar bile etmeden, 'bak biz senin bir takım haklarını yemiştik, ama bundan sonra bir kaçını yemeyeceğiz, sende yetinmeyi bil' dercesine, sözgelimi bunun karşılığında susmak, diz kırıp halimize şükretmek, sizin bize borcunuz. Hani şimdi ben bunları yazarken bile, öyle bir tablo oluşuyor ki insanların zihinlerinde, sanırsın ben mutfakta çay içerken değil de, dağ başında yanı başımda silahımla yazıyorum. Bizlere gerekli olan sloganlar ve yaftalamalar değil, sorgulama ve düşünceler olmalıdır. Düşünmenin yolu da soru sormaktan geçer.
  • Kitap arka kapağını okuyan biri için bir ekonomi kitabı gibi dursa da ilk bölümlerinde peygamberler ve kutsal kitaplardaki kölelik ve efendileri kavramların üstünde çok durmuş ve bu açıkçası beni fazlasıyla sıktı. Kitabın son çeyreğinde ise artık tam manasıyla para sistemini anlatmaya geçtiğinde ilk bölümlerin ne anlatmak istediğini daha iyi anladım. Sonuç kısmında kurulan dünya ise bugünün gerçeklerinden tamamen uzak. Bugünün gerçekleri 1984 distopyasına çok daha yakın. Belki olur da ilerde bir gün bu Fiat ekonomi balonu patlar ve yeni bir dünya oluşursa işte o zaman güzel karat fikrini denemek lazım.İşin esprisi bir yana fikir pek de mantıklı gelmedi. Anlaşılan düşünmeyen bir köleye dönüştüm. Ama okuyan bir köleyim. Yakında ben de efendi olacağım. Pardon pardon kimse ne köle olsun ne de efendi.
  • Bu yazı, sevgili Fırat Mişe (Cyrano)'a ithaftır.

    İnsan, bir şeyi seçiyorsa insan, seçmek zorunda kalıyorsa beşerdir. Dil, din, ırk, düşünce seçilmez. Dünyaya geldiğimizde her şeyimiz seçilmiştir, biz zamanla sadece değiştirebiliriz. Ne zaman ki bir şeyleri seçebildik, işte o zaman insan oluruz. Ama öyle şeyler var ki, insan değiştiremez. Coğrafyanı, yani kaderini; dilini, yani anayurdunu; ırkını, yani geçmişini değiştiremezsin.

    İnsan içi boş bir kavanozdur; insanın içini dolduran nefes aldığı çevre, yaşadığı toplumdur. Her ne kadar "bu benim düşüncem" desek de seçtiğimiz düşünce, ya toplumun ya da çevrenin düşüncesidir.
    Seç(e)mediğimiz o kadar çok şey varken, neden bu şeyler için ağır bedeller ödüyoruz?

    Devlet, parayla beslenen bir canavardır; yaptığınız her iş için bir miktar para verirseniz, sizin için her şeyi yasal kılar.
    Böyle bir canavarın sözü, bir öğüt yoksa bir çıkar mı? İyi düşünün. İnsan devlete ihtiyaç duymaz, devlet insana ihtiyaç duyar.

    Bir dili, bir ırkı yok saymak, gökkuşağındaki bir rengi öldürmektir.
    Hiçbir kuş, bir kuş farklı öttü diye o kuşun sesini kısmaz ama insan kısar.
    -------------------------------------------------------------

    İsyan, haksızlığa uğrayan insanın içinde yaşar. O isyanı da insanın içine yerleştiren bir sistem, bir güç vardır. Ve o isyan bir gün eyleme geçerse, bilinmeli ki sistemde düzensizlik var. Ve işlenen tekmil suçlar, sisteme, düzene karşıdır. Bu ülkede içinde isyan olmayan bir insan gösterin, bende size mutlu bir insan göstereyim. Kürtlerin içinde bir isyan var, yıllardır yanar; hangi sistem, hangi güç o isyanı söndürebilir ki? Bir insanın kendi dilinde konuşması, müzik dinlemesi, hikâye yazması gayet normal değil mi? Peki, neden bu durumdan rahatsız olan bazı zihniyetler var? Bugün böyle bir şey yok, o eskidendi, demeyin. Var. Ve var olacak. Çağ değişse de ne yazık ki bazı insanlar değişmiyor. Bu ülkede en iyi Kürt, ölü Kürttür, diyen zihniyet var. Bir Doğu takımı diye ırkçılığa uğrayan takımlar yok mu? Var. Batı'ya gidince,hakarete maruz kalan Doğu'lu yok mu? Var. Ekmek parası için Batı'ya çalışmaya gidip, kaldığı şantiyede bazı zihniyetler tarafında saldırıya uğrayan yok mu? Var. Daha birçok örnek verebilirim. Bu ülkede henüz ırkçılık var.

    Bu ülkede "tek" sistemi var. O tek grubunda değilsen, polis yanında olmaz. Devlet yanında olmaz. Bu ülkenin ekmeğini yiyorsun, neden bu ülkenin devletine karşı geliyorsun, dersen; bu ülkede her vatandaş gibi vergimi ödediğim halde neden her vatandaşın sahip olduğu hakka, ben sahip olamıyorum? Senin devletin benim dilimi, ırkımı, geçmişimi unutturmak istiyorsa, neden senin devletine karşı gelmeyelim ki? Bu ülkede Doğu ve Batı ayırımı var. Batı'ya yapılan yatırım Doğu'ya yapılmıyor. Doğu'da terör var, diyorsunuz, neden bir çözüm üretmiyorsunuz? Doğu insanı, bu ülkenin insanı olarak sayılmıyor. Eğer çözüm istiyorsanız, "neden" sorusuna cevap verin. Doğu çocukları devleti neden sevmiyor? Doğu çocukları neden polise taş atıyor? Doğu çocukları neden hukuk okumak istiyor? Bu soruları kendi kafanızda çoğaltabilirsiniz.

    Bu ülkede kendi dilinde yazdığı için sürgüne yollanan aydınlar var, bu ülkede bazı ırkların haklarını savunduğu için hakkında soruşturma açılan yazarlar var, bu ülkede "Kürtçe ıslık çalmak" yasak diyen bir zihniyet var, bu ülkede bir "ırkı" kabul etmeyen bir zihniyet var, bu ülkede bir "dili" kabul etmeyen zihniyet var, bu ülkede korku, yasak, zulüm var, bu ülkede adaletsizlik var.

    Kendi ırkından başka bir ırka değer vermeyen bir ülke gelişemez! Bir "el" tek başına ses çıkaramaz. Bu ülke, durduğu yerde çırpınıyor ve çırpındıkça da bir çukur kazacak ve bir gün o çukura düşecek.
    ############################
    Kürtlerin bir ülkesi olmasa da, bir tarihi, bir dili vardı. Ve onlar unutulmaya çalıştırıldı. Uzun, ne o tarihi, ne de o dili unutturdu. Uzun, bir yazar değil, bir dava adamıydı. Bir amacı, bir yolu vardı. Ve dava adamı olmak için de birçok acı çekmek gerekirdi. Öyle ki Uzun sürgüne yollanıldı. Bu ülkede sadece Uzun mu sürgüne yollanıldı? Hayır. Ahmet Kaya, Kürtçe bir şarkı söyleyeceğim dedi, o güzel insanı da sürgüne yolladılar. Ya Musa Anter? Seyrantepe'de devlet öldürülmedi mi? Öldürüldü. Suçu neydi? O ıslık vardı ya, hani Kürtçe ıslık. Islığın dili mi var? Devlet varmış, diyor. Kürtçe ıslık çalmak yasak, diyor. Bak, o ıslığı Âpe Musa çaldı. Yaşar Kemal neden o kadar mahkemelik edildi? İnsanların hakkını savunduğu için. Ya bizim Mıgo? O neden kaçtı? Doğru ya, o bir Ermeniydi.
    Bu ülkede Türk olmadın mı, işin yaş. Hem Türk'ün dostu sadece Türk. Bir de Tanrı salt Türk'ü korur. Tanrı'nın gözü, salt Türk'ün üstünde. Bizim Tanrı'mız ile Türk'ün Tanrısı ayrı galiba.

    Hiçbir canlı tehlikeli değildir. Bir canlıyı tehlikeli eden bir güç vardır. Bir köpek karanlıkta kalınca vahşileşir, her gördüğüne saldırır. İnsanların zihni de karanlıkta kalınca her tarafa saldırır. Irkçı insan, karanlıkta yaşar; ne kendini görür ne de bir başkasını. Hayatı karanlık gören bir insana, gökkuşağından bahsetmek, kör olan bir insana denizi anlatmak gibi değil midir? Bir ırkın tarihini de karanlığa götürürseniz, aydınlığa kavuşunca ilk işi, onu karanlığa süren sisteme öfkesini boşaltmaktır.

    En büyük şiddet, kendine "neden" sorusunu sormamaktır. Şiddetle hiçbir problem çözülmez, neden sorusu sorularak çözülür. Dünya, tek bir renkle güzelleşmez, tekmil renklerle güzelleşir.
  • Öylesine derin, öylesine ağır, öylesine acı...

    Kitabı okumadan önce çoğu kişinin bildiği gibi bu kitabın basımından sonra artış gösteren intihar olaylarından ve insanların giyimlerinde yarattığı değişiklikten ben de haberdardım. Ve bunu söylediğimde aldığım "Bi' kitap okuyup intihar mı edilir yeeaa!?" tepkilerinin aksine, şaşırmadım ya da kimseyi yaftalamadım. Çünkü kitapların verdiği hissin diriliğini, bazen bir yumruktan daha fazla hissettiğim olmuştu. Sadece çok meraklanıp hemen okumak istemiştim. Ve şuan... Keşke diyorum. Keşke okumasaydım. Bu acıyı içimden atmak uzun sürecek.

    Okuyun. Ama siz olarak değil. Werther olarak okuyun. Aşkı ve kavuşamamayı, ulaşmak isteyip de ulaşamamayı tadın. Eğer ki bu hisleri daha önce yaşamışsanız, Werther için -kendiniz için de- birkaç damla yaş dökecek ve ağırlığını bir süre daha taşıyacaksınızdır. Eğer ki bu hisleri hiç yaşamadıysanız tahminimce "Çok abartıyor yeeaa!" diyeceksinizdir. Ve eğer bu hisleri yaşıyorsanız, o halde bu kitaba yaklaşmayın derim. Sağlığınız için..
  • ''... Ruhuna ayna olacak insanı; ruhunun gövdesini sana apaçık gösterecek olanı bul. Dünyanın kirli tozlarıyla kaplanmamış bir ayna. Erdemliliğin kibrinden paslanmamış. Dünyanın herhangi bir yerinde böyle bir ruh yaşıyorsa onun senin karşına senin engellerini aşıp kendi olarak çıkması, sana bir mucize gibi görünüyor. Ve sen mucizelere inanacak yaşı çoktan geçtin. Tek umudun, sadece buna inanmayı istemek. Çünkü inanmamak, inanmayı istememek, istemeyi bile istememek; ruhun bu boşluk rengi: İnsana ölümü hatırlatan sonsuz dakikalar gibi geliyor... Kalbinin sırtına yüklediğin bu insan olma, insan olmaya çalışma, tamamlanamama telâşı bütün benliğini hedef alan birer kurşuna dönüşüyor; bekledikçe, düşündükçe, yazdıkça. Kalbinin kamburunu tek başına düzeltmeye çalışmak, dik durmak, yorulmak ve susmak. Gittikçe yok oluyorsun, siliniyorsun haritalardan, kendi haritandan bile. Kayboluyorsun, kayboluyor, kaybolu, kaybol, kayb... Belki de bir ünlü düşmesine uğradın. Orada bekleyip tanımlanmayı bekleyen bir ilim konusu. Ruhunun ilmine vâkıf olan olmadı. Durumunu pek izah edemedin, fakat yazdıkça kendini daha değişik tabirlerle ortaya çıkarıyorsun. Uzun zamandır düşmüş bir 'ı'dasın. Düze çıkmak istiyorsun, düze çıkmak istiyorsun, düze çıkmak i s t i y o r s u n !'' 01:44 *Düşüncelerimin ayak sesi.

    Saat gecenin bilmem kaçı. Bilgisayarımın homurtgan sesinden başka bir ses yok geceyi bölen. Ekranın ışığından başka bir ışık yok defterime düşen. Yazıyorum çünkü düşüncelerimin, zihnimdeki ayak seslerine tahammülüm yok. Susturmak istiyorum onları. Aklıma defalarca okuduğum ve okumaktan hiç bıkmayacağım bir kitap geliyor: Kürk Mantolu Madonna! Kütüphaneme gidiyor ve kitabı elime alıyorum. Sabahattin Ali ile bakışıyorum ve konuşturuyorum onu: ''Ne duruyorsun, okusana yazdıklarımı bir daha ey ruh; okuyup okuyup ruhunu doyur: Giydir onu, üşümesin…'' Olur, diyorum tabii, okurum. Rastgele açıyorum bir sayfasını: Sayfa 64. ''Çok ilginç,'' diyorum içimden ''altını çizdiğim hiçbir yer yok bu sayfada.'' Bilgisayarımın ekranı gidiyor. Ellerimi klavyenin tuşlarına değdiriyorum, karanlıktan öç alırcasına, savurganca. Işığım merhaba. 64. sayfa sana da. Belki seni bir daha bir daha okumak bir kaderdir. -okumak bir kaderdir.- Okuyorum: Altını çizeceğim bir cümle arıyorum... Arıyorum ve buluyorum: ''Hayatımda hiç kimseye mukavemet etmeye alışmamıştım. Elimden gelen ancak kaçmaktı, ...'' Neden, diyorum daha önceden altını çizmemişim bu cümlenin? Belki de önceden insanlardan kaçan bir insan değildim. İnsanlardan kaçan bir insan: Ne tuhaf ve insanlığın kimyasına aykırı bir fiilimsi öbeği?! Sınırlarını bir sihirli lambanın oluşturduğu ruhunu, orada tutmaya mecburmuş gibisin. Öbek öbek yalnızlık kokan bir insan meydanı. Seni belki vitrinlerden izleyen oluyor fakat asla içinin derinliğine dalamıyorlar. İlk görüşün kayıtsızlığıyla geçip gidiyorlar önünden. Ruhun kendi ışığını kendi lambasında tutmak zorunda kalıyor. Sen de bakmıyorsun onlara. Çünkü zaten biliyorsun ruhunun bir sayfasını dahi okuyamayacaklarını; okusalar dahi sıkılıp onu buruşturup bir kenara atacaklarını. Masamda bana bakan kitabın anlatmaya çalıştığı şey zaten şu: Ya ruhunu sihirli lambadan çıkaracak o insanı bulur, etrafına ışık saçarsın ya da onu bulamazsın ve ruhunu ömür boyu bir lambanın içine hapsetmek zorunda kalırsın. Her insanın kıymetli olduğuna inananlardan biriyim, yeter ki o insan kendisi olsun. Elektriğiniz her insanla uyuşmayabilir fakat bu, onu kıymetsiz yapmaz. Herkes kendi dairesini oluşturup o daireyi içindeki ilhamı tetikleyen insanlarla doldurmalı. Mecburi insan ilişkileri bize yapmacıklığı öğretebiliyor bazen. Tabii ben kendi kabuğuna çekilmeyi seçen insanlardanım. Çünkü sadece böyle kendim olabiliyorum. Bir avuç sıkı dost, ruhuma o kadar yeterli geliyor ki. Hem kendi ruhunun farkında olan bir insanı bir başka insan yaralayabilir mi, söndürebilir mi içindeki ışığı? Dışarıdan paslanmış gibi görünen onlarca lamba, yanmayı, dışarıda yayılmayı bekleyen… Okunaksız olmayacaksın artık. Korkmayacaksın, anlaşılmamaktan. Çünkü bir gün mutlaka seni gerçek adınla çağıracak birisi çıkacaktır karşına. Yeter ki her şeyin biraz plastik olduğu bu çağda kendin olmanın imtihanından başarıyla geç; tıpkı Raif Efendi gibi.

    Uyumalıyım fakat bu oyuna devam edeceğim. Kitabımın başka bir sayfasını açıyorum. Bu, insana bir hediye gibi geliyor. Karşıma öyle güzel altı çizili bir paragraf çıkıyor ki içim ferahlıyor okurken. Birden elimde tuttuğum kitabın bir ruh olduğuna inanıyorum ve cümlelerin bana yavaşça sarıldıklarını hissediyorum. ''Üslûp budur,'' diyorum ''İşte samimiyet. İşte güzel Türkçemin beşik kokan öz sıcaklığı. Bir odanın en yerinde sadeliği gibi bir şey. Fazlalık hiçbir şey yok odanın içinde. Her şey olması gerektiği gibi.'' İyi ki de altını çizmişim. Raif Efendi'ye sormak istiyorum. Sizce de bir insanı sevmek, bu soğuk, yabancı, taş kesilmiş bir dünyanın ortasında kendine cennetten bir köşe kapmak gibi değil mi? Sevilen insanları yüzlerindeki ışıltıdan tanıyabilirim. Siz, sevmeden önceki Raif Efendi, -lambasından çıkamayan tuhaf ve sessiz adam- içindeki insanı görüp anlayan Maria Puder'i -namıdiğer Kürk Mantolu Madonna- sevdikten sonra ruhunun ışığını yaymaya başlamıyor muydun? Buradan Maria Puder'e yeryüzünde Leyla'sını ya da Mecnun'unu bulamamış tüm kaybolmuşlar adına teşekkür etmek istiyorum. Böyle güzellikler insanın karşısına hayatta nadiren çıkıyor; kitaplarda pek çok karşılaşsak da. Teşekkürler, teşekkürler... Maria Puder. Raif Efendi'nin içimi sımsıcak eden o cümlelerine gelelim: ''Bu akşam anladım ki bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. Gene bu akşam anladım ki onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi sürüklenebilirim.'' *sayfa: 128. Ha ruhunu bir lambanın içinde tutmuşsun ha bir ceviz tanesi gibi sürüklenmişsin… Biri kaybolmuş bir insanın sıkışmışlığına, diğeri başıboşluğuna ve kayıtsızlığına denk geliyor. İnsan olmak, birisi için bir şey ifade ediyor olmak, hareketlerinin karşındakine bir anlam ifade ediyor olması, çok güzel bir şey değil mi ya? Sen, Raif Efendi’nin Maria Puder’i -bakın Kürk Mantolu Madonna demiyorum- aslında hepimizin, içimizdeki o umut ışığının düğmesine basan kişisi oluyorsun. Nasıl ki Raif Efendi’nin, toplumda yaşayan birçok insanın bir prototipi olduğu gibi.

    Bu, rastgele sayfa açıp okuma işini sevdim. Tamamen doğaçlama, bir tür oyun. Ve uzun zaman oynayacağım gibime geliyor. Zaten herhangi bir kitabı inceleyecek, onu yazıya dökecek kadar disiplinli bir üslûbum yok. Kitabın sonuna hiç değinmek istemiyorum. Mutsuz sonları sevmem: Her şey mutlu sonsuz ve aynı bu cümleler kadar güzel olsun:

    ''Maria Puder bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti ve ben de onun, şimdiye kadar rastladığım insanlar arasında ilk defa olarak, bir ruhu bulunduğunu tespit ediyordum. Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu... Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya, -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk.'' *sayfa:87

    ‘’Teşekkür ederim Sabahattin Ali, ruhumu gecenin soğuğundan koruduğun ve böyle değerli bir kitabı edebiyatımıza kazandırdığın için.’’ diyorum ve kitabımı usulca kütüphanedeki yuvasına bırakıyorum: Görüşmek üzere...
  • "Ben de üzülüyorum bazen, çok üzülüyorum ama sonra biraz zaman geçince, geçiyor işte!"