• DENİZ VE BİZ
    Hayat dalgalı bir deniz…

    Tutunmaya çalışıyoruz…

    Dalgalar arasında küçük bir tekneyiz…

    Gelgitler içindeyiz…

    Sahile yakın duran, güven içinde…

    Her yer deniz…

    En başta içimiz…

    Kılavuzsuz, kaptansız ve pusulasız yol almak zor bu denizlerde…

    Gittin mi gittin…

    Rüzgâra, akıntıya kapılmak da var…

    İçinin denizlerinden ne haber…

    Dalgaları say say bitmiyor…

    Eline aldığın sular durmuyor, akıp gidiyor…

    Elini mekân ittihaz etmiyor…

    Şu bardaktaki sakin duran suya bak; sonra da şu sahilleri döven çılgın haline bak…

    Şairin dediği gibi tam da:

    “Nerede o sahildeki azgın vuruşun?

    Nerede bir bardaktaki sakin duruşun”

    Akıl alacak gibi değil…

    İnsanın kalbi de sanki bir deniz…

    Bu sakin mahlûkun içinde acayip bir dünya var…

    Deniz ve biz…

    Birbirimize çok benzeriz…

    Denizde bir koca dünya gizli…

    Görene bilene…

    ***

    Kaynayan, kabaran, taşıyan, dökmeyen, buharlaşan ama zerresi kaybolmayan acayip bir dünya…

    Rızık desen orada, sayısız deniz mahlûkatı orada…

    Tuzlu denizden tuzsuz balıkları çıkaran var…

    İnci mercanı, süs eşyalarını severiz…

    Bizim için onları orada muhafaza eden var…

    Bizim için, istifademiz için denizleri terzi dükkânı yapan var…

    Ey dostum bilesin, göresin…

    Deniz dersini veriyor alana, hayatını düzgün yaşayana, bir yudum nasibi olana…

    Damlalar sayısında nasip var…

    Her zerrede bir imza var…

    Her rızkın üstünde bir yazı var…

    Okuyana, anlayana…

    Kimsenin nasibi kimseye kalmaz…

    Nasipten fazlası da olmaz…

    Yazılan başa gelir…

    Takdir bozulmaz…

    Tedbiri elden bırakma...

    Takdiri de unutma…

    ***

    Ecel geldi mi bir yudum suda da bulur seni…

    Denizin içinde de…

    Kendine güvenen, efelik taslayanın akıbetini gör…

    Kırık tahta parçasına tutunanın samimi duası kurtuluşuna vesile olur…

    Denizin hiddeti, şiddeti değişir, çöl gibi sakin olur…

    Emir geldi mi Yaradandan, böyle olur…

    Ol deyince çöller göl olur…

    Olmazlar olur…

    Şevk ile her zerre Onun emrine emirber nefer olur…

    Titanikler batar da küçük bir sandal kurtulur…

    ***

    Sahilde duran küçük bir sandal vardı…

    Üzerinde şöyle yazılıydı:

    “Allah’ım denizlerin ne kadar büyük, ben ise ne kadar küçüğüm”

    Bu dua hürmetine ayakta kalır o küçük kayık…

    Dualar, dilekler ona ulaşır…

    Mahrum olmak Allah diyen…

    Nasipsiz kalmaz ona sığınan…

    ***

    Hayat dalgalı bir deniz…

    Deniz gibi dalgalı içimiz…

    Bizi bu dalgalardan sen koru Ya Rab!

    Engin denizlerde kayığımızı batırma, kılavuzsuz kaptansız yol aldırma…

    Bir ayağı denizde olsa da bir gözü hep sahilde olmalı insanın…

    Batmak da, kaybolmak da var bu denizlerde…

    Denizler kimin ise içindekilerde onun…

    Allah’ım ben de senin aciz bir kulunum…

    Kaybolup gitmekten, boğulup gitmekten sen muhafaza eyle..

    Her şey senin, her yer senin…

    Ben de senin bir aciz kulunum…

    Batmaktan, içimin denizlerinde boğulmaktan beni muhafaza eyle…

    Denizin üstünden uçup giden kuşlar gibi emniyet içinde dünyadan göçmeyi nasip eyle…

    Nasipten öteye yol yok…

    Her şey kader ile takdir edilmiştir bilirim…

    Son nefesi almadan, son yudumu içmeden, son lokmayı yemeden gitmem bilirim…

    Sana bir çocuğun safiyeti, bir mübarek ihtiyarın acziyeti ile iman ederim…

    Arzularım çok, hayatım kısa…

    Teknem küçük, denizin büyük…

    Sen yarattığın her şeyden büyüksün…

    Dualarımı kabul eyle…

    Denizlerinde batmadan, dünya sularında boğulmadan, ebediyet sahillerine güven içinde ulaşmayı nasip eyle…
  • Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra, pazar sabahı kalkar
    ve keyifle eline gazetesini alır. Gün boyunca dinlenmeyi hayal
    eder. Tam bunları hayal ederken oğlu koşarak gelir ve parka
    ne zaman gideceklerini sorar. Baba, oğluna söz vermişti;
    bu hafta sonu parka götürecekti onu ama hiç dışarıya çıkmak
    istemediğinden bir bahane uydurur.
    Büyük bir kağıda basılmış dünya haritasını küçük parçalara
    ayırır ve oğluna uzatır:
    Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim!
    der. Sonra düşünür: "Coğrafya profesörünü bile
    getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez, ben de akşama
    kadar dinlerim...
    Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının
    yanına koşarak gelir:
    Babacığım, haritayı düzelttim. Artık parka gidebiliriz! der.
    Adam önce inanamaz ve görmek ister. Gördüğünde de
    hayretler içindedir ve oğluna bunu nasıl yaptığını sorar.
    Çocuk şu açıklamayı yapar:
    -Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı.
    İnsanı düzettiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti!
  • O zaman, neden bilmem, içimde bir şey delinir, yırtılır gibi oldu. Avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım, ona küfür ettim, dua filan etmemesini söyledim. Cüppesinin yakasını sımsıkı kavramıştım. Yüreğimin içinde ne varsa hepsini sevinç ve öfke patlamalarıyla karışık bir halde onun yüzüne haykırıyordum. Kendinden ne kadar da emin görünüyordu, değil mi? Hâlbuki onun bu güvenli edalarının bir kadın saçı kadar bile değeri yoktu. Yaşadığına bile emin değildi, bir ölü gibi yaşıyordu çünkü. Bense ellerim boş gibi duruyordum ama kendimden de, her şeyden de emindim, ondan daha emindim, hayatımdan da, gelmek üzere olan şu ölümden de emindim. Evet, bundan başka şeyim yoktu. Ama hiç değilse, bu gerçek beni nasıl kavramışsa ben de onu öylece kavramış bulunuyordum. Önceden de haklıydım, şimdi de haklıydım, hep haklı olacaktım.
    Yabancı/Albert Camus
  • Basit bi’ yaratığım ben; ama senin bana dokunman sayesinde, ve sende güzel olan şeyleri senden alarak, aklım gelişti; ve seninle konuşabiliyorum işte. Seni uçurumdan çekip almak için sana geldim.
  • Bir yazar düşünün ki çocukluğunun geçtiği sokaklarda, köşe başlarında hatta evlerden birinde sizin de çocukluğunuz dolaşmış olsun. Tarık Tufan benim için tam olarak bu anlamı taşıyan biri. Bu nedenle tanıyıp okumaya başladığım günden beri kaleminden, anlattıklarından oldukça etkileniyorum ve büyük ihtimalle okudukça daha da çok etkileneceğim.

    “Kekeme Çocuklar Korosu” okuduğum üçüncü Tarık Tufan kitabı ve bir sonrakini okuyana kadar da en çok etkilendiğim kitap olarak kalacak. Bu durum sadece yazara olan hayranlık ya da anlatılanların derinliğinden kaynaklanmıyor. Ben bu kitapta babamın çocuk işçiliğini, annemin bir odaya gelin gelip üç çocuk büyütmesini, amcalarımın konfeksiyon anılarını, ailemi, yakın çevremi, onların bana anlattıklarını, çocuk hafızamda kalanları, kaçak kılınan namazları ve üniversiteye perukla girdiğim zamanı buldum, hem de aynı mekanlar ile.

    Bir radyo sunucusunun kendi iç sesine ama aslında bizlerin vicdanlarına seslenişini işitiyoruz. Tarık Tufan benim sonradan öğrendiğim ve maalesef yetişemediğim radyoculuğu ile birer birer anlatıyor gerçekleri, görmezden geldiklerimizi, sıkıştırılmış ve bastırılmış hayatları.

    Çocuk işçilerin, taciz-tecavüze uğrayanların, dayak yiyenlerin, ezilmiş-bastırılmış koca bir kesimin, kendini arayanların, muğlakta kalanların, konfeksiyon işçilerinin kekeme seslerini duyuyoruz. Kitap bitince kesilmiyor sesler, devam ediyor. Kitabın kapağını kapatınca da duymaya devam ediyoruz. Sonuç olarak o kekeme sesler, aslında dünyada en gür çıkması gereken o bastırılmış sesler susmuyor. Tarık Tufan’ın da kitapta ifade ettiği gibi o sesler susmaz, fakat biz insanlar içimizdeki vicdanlarımızı kovmayı artık çok iyi biliyoruz.

    Hala duyulmaya devam eden o kekeme seslere dikkat kesilerek okumanız tavsiyesi ile…


    ---BU KISIM KİTAPTAN BAĞIMSIZ YAZAR İLE İLGİLİDİR---

    Ben Tarık Tufan'ı ilk defa kardeşimin ısrarı ile gittiğim bir söyleşisinde dinledim. Söyleşide Tarık Tufan’la beraber bir yazar daha vardı, o da aynı şekilde daha önceden takip etmediğim ama ismen tanıdığım biriydi. İkisi için “aynı camia”dan denilebilir. Fakat benim gözümde –bahsi geçen söyleşiden beri- Tarık Tufan yani Tarık abi kendi camiasına ya da artık nasıl etiketleniyorsa o kısma birkaç beden büyük gelir. Aslında düşünceleri ile etiketlerin hepsini yırtıyor da diyebilirim.

    Söyleşiye katılım orta yoğunlukta olunca, soru-cevap olarak sohbet havasında konuşmaya başladı ikisi de. Hem soruları yanıtlıyorlar hem de kendi hayatlarından, okul dönemi, ilk yazarlık gibi anılar anlatıyorlar. Derken konu benim normalde konuşmasını sevdiğim ama edebi bir ortamda uzak durulması gerektiğine inandığım “siyaset” konusuna geldi. Elbette her yazarın bir siyasi duruşu olur ki olmalıdır da, apolitik bir yazar düşünemiyorum. Fakat bu tür toplantılarda katılımın geneline hitaben apolitik olunması taraftarıyım.

    Konu ikinci konuk yazar çevresinde olunca konuşmayı o ele aldı. Düzeyli giden konu birden siyasi güzellemeye dönünce ortam biraz önceki hafif mizah kokan anılardan yavaş yavaş çıkmaya başladı. Konuşma öyle bir yolda ilerlemeye başladı ki, salonda konuşan yazarla aynı düşüncede olduğunu belli eden insanlar bile sonu nereye bağlanacak acaba merakı içerisindeydi. Bu süre zarfında Tarık Tufan salonu izledi, masadaki notlarına baktı, bir ara yanındaki arkadaşına döndü – bence kesinlikle “Abartmadın mı?” bakışı attı ama neyse.

    Sonunda konuşan yazar konuyu bir yere bağladı. Tam konuşma bitti, konu değişti sanıyorken “Tarık abi, sen ne düşünüyorsun?” demez mi? Ben o anda ikinci bir siyasi güzellemeye kendimi hazırlarken Tarık abi sadece bir cümle söyledi: “Ben bu konuda sana katılmıyorum.” Ve konuyu orada noktalayıp konuklarla sohbete devam etti.

    Elbette anlatacağı bir düşüncesi, görüşü mutlaka vardı. Böyle olduğunu kitaplarını okudukça daha iyi anlıyorum. Fakat o ortamda konuyu kapatarak salondakileri rahatlatmasını bugün hala örnek bir davranış olarak görüyorum. Kendisinin kitaplarını okumama biraz da bu olay sebep olmuştur.

    Bu anı belki birinin Tarık Tufan okumasına vesile olur…
  • https://youtu.be/eYpMqhQt9kU

    "Peki şimdiki mutluluğunuzun kaynağı nedir?"
    "Öyle zengindik ki, sohbet etmek için bir saatimiz bile olmazdı, ruhumuzu düşünemezdik, Tanrı'ya dua edemezdik. Hep işimiz olurdu. Bazen konuklarımız olurdu, arkamızdan kötü düşünmesinler diye, onlara ne ikram edeceğimizi nasıl ağırlayacağımızı düşünürdük. Misafirler gider, bu sefer de hizmetçileri düşünürdük; onlar da işten kaytarmak için fırsat kollarlardı, tek dertleri lezzetli yemekler yemekti, bir şey çalmasınlar diye gözlerdik onları; günah işlerdik. Bazen kurtların danayı ve tayı helak etmemesi derdine düşüyor, bazen de hırsızlar atlarımızı çalar diye endişeleniyorduk; yatardık ama koyunlar kuzulara zarar verecek diye evhamdan uyku tutmazdı. Gecenin köründe kalkıp kontrol edince ancak içimiz rahat ederdi. Sonra yine bir evham, kışın hayvanları besleyeceğimiz derdine düşerdik. O da yetmezdi, ihtiyarla hiç anlaşamazdık. O, şöyle yapalım dese, ben tersini söylerdim; yine birbirimize düşüp günaha girerdik. İşte böyle telaştan telaşa, günahtan günaha sürüklenirdik, bir gün olsun mutluluk yüzü görmedik."
    "Peki ya şimdi?"
    "Şimdi sabahları ihtiyarla birlikte uyanıyoruz, sevgi ve anlayışla sohbet ediyoruz, kavga etmiyoruz, telaş yapmıyoruz; tek işimiz beyimize hizmet etmek. Gücümüz el verdiğince, zevkle çalışıyoruz, beyimiz kayba uğramasın, kâr etsin diye çabalıyoruz. Eve geliyoruz -öğlen yemeği var, akşam yemeği var, kımız var- soğuksa, ısınmak için tezek var, kürk var. Sohbet etmek, Tanrı'ya dua etmek ve ruhumuzu düşünmek için vaktimiz de var. Elli yıl aradık durduk mutluluğu, ancak bulabildik."
    Lev Nikolayeviç Tolstoy
    Sayfa 112 - Koridor Yayıncılık