• 139 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    İşte bu be! Özlemişim bu seriyi :)

    En son 4. yahut 5. sınıfta okumuştum. İlk 2 kitap kaybolunca bu 3. de raflarda öyle mahzun mahzun duruyordu. En sonunda okuma şevkimi de görece kaybettiğim bu devirde şunu bi baştan döneyim dedim ;)

    Serinin diğer iki kitabını temin etmeğe kalktığımda ise bir de dördüncünün eklendiğini öğrenmiş oldum ve üzerinize afiyet onu da aldım :D Onu da hemen okuyacağım inşallah, e kolay değil 5 senedir merak ediyoruz sonunu :)

    E madem inceleme yazıyoz, inceleyek dee mi?

    Hedef kitlesi tam da benim yaş kitlem (şu anki değil, ilk okuduğum zamanki :) olan yani 9-10 yaş civarı kardeşlerime tavsiye edebileceğim bir seri.

    Açıklamalarda zaten olay yazıyor lakin ben de kısaca özet geçeyim:
    Bilgin, Bilge, Bora IŞIKLI kardeşler Istanbul'a gelir; sonra bunlara bir e-posta gelir. Bunlar kalkıp e-postanın peşine düşünce e bela da bunların peşine düşer :D

    Macera, dedektiflik, tarih ve tabii Istanbul! Böyle bir kombinasyonu bence kaçırmayın, her ne kadar bir "ilk gençlik kitabı"(o da ne demekse artık) olsa da daha büyükler de keyif alacaktır diye düşünüyorum.

    Hayırlı günler efenim, selametle kalınız...
  • 214 syf.
    ·Puan vermedi
    Merhabalar sevgili okurlar ve kendini okur gibi hissedenler;

    3 alıntıyla başlıyoruz:

    1-) Geçen gün, kırlarda dolaşırken ayağım bir konserve kutusuna çarpmıştı. Durup bakmıştım. Bu kutu Amerika'dan gelmiş bir kutu idi ve üzerinde İngilizce bir şeyin adı yazılı idi. Bu kutuyu buraya hangi yolcular bıraktı? Kim bilir ne zamandan beri kaldı, bilmiyorum. Fakat tuhaf bir ilgiyle eğildim, elime aldım, baktım adeta eski bir aşinayı görür gibi oldum.
    Ben, bu topraklarda, işte bu teneke kutunun eşiyim.

    2-)Bir gün de, yolun kenarında eski bir heybe gibi bırakılmış bir ihtiyar kadın buldum. Kupkuru, kapkara bir kocakarı... (Hepsini yazmıyorum çok yorucu, ninenin tasviri işte)
    -Nine, nine hasta mısın?
    -Hasta mı? Ne hastası? Bana yiyecek vermediler. Bana içecek vermediler. Beni yedi gün, yedi gece yürüttüler. O kızım olacak karıya, ''beni biraz sırtına al'' dedim. Kabahatim işte o. Beni şuracığa atıp gidiverdiler. ''Sen şuracıkta biraz bekle. Biz seni gelir alırız,'' dediler. Yalan, yalan, yalan... Ben yalan olduğunu bilirdim ama ne ideceksin, bey!
    (Tasvir paragrafı)
    -Gel, seni bizim köye götüreyim
    -Olmaz, olmaz. Belki döner gelirler. Kim bilir, belki döner gelirler de, beni bıraktıkları yerde bulamazlar

    3-)(Düşman uçakları seyrettikleri sırada bir köylü diyor ki)Sen öyle diyon emme, bunların bize faydası oldu. Görmüyon mu, hiçbir yanda kargalardan iz kalmadı. Harman yerinde, tahılı hep yirlerdi.

    Kitap, sol kolunu savaşta kaybetmiş eski bir subayın terhis olduktan sonra askerlerinden birinin Anadolu'daki köyüne gitmesiyle başlıyor. Kitap, sözde bu subayın yazdığı bir defterden oluşuyor ama sakın buna kanmayın, Yakup Kadri yazmış kitabı, internetten araştırdım kesin bilgi, yayabilirsiniz.
    Şimdi ilk alıntı zaten kahramanımızın köyde ne durumda olduğunu mükemmel şekilde özetliyor. Üçüncü alıntı, köylünün ne durumda olduğunu, memleket meselelerinden nasıl bihaber olduğunu mükemmel şekilde özetliyor. Zaten kitap da baştan sona bu iki alıntıda özetlenen durumun anlatılmasından ibaret. Tabii bunu muhteşem şekilde yapıyor gerçekten.
    2. alıntıya gelince; onu, savaşın acımasızlığını çok güzel özetleyen bir pasaj olduğunu düşündüğüm için buraya koydum.

    Gerçekten harika bir kitap yanlışım yoksa da Yakup Kadri'nin en önemli eseri zaten. Kitabın daha ilk birkaç sayfasından itibaren aklıma takılan bir şey var; neden bir subayın gözünden direkt anlatılmıyor olay da onun defterinin okuyucuya sunulmasından ibaret kitap? Kendimce nedenlerimi sıralıyorum şimdi;

    1- Yakup Kadri şekil yapmış.
    2- Sözde defterde yazanların okuyucuya sunulmaya başlamasından önceki son cümle için bunu yapmış olabilir; ''Dee, sizin gibi yabanın biriydi.'' Yani hala olan biten hiçbir şeyin farkına varamadı diyor köylüye. Eğer bunu yaptıysa muazzam bir hareket yapmış olur yalnız. O kadar laf edip hatayı üzerine alıp(alıntılar bölümünde de göreceğiniz üzere köylünün bu cahilliğinden Türk aydınını sorumlu tutuyor yazar) sonra böyle incede vurulu mu lan?
    3-Bir karakterle aslında Türk aydınını anlatıyor yazar ki bu benim keşfim değil her yerde bu yazıyor zaten ama kitaba bir gerçekçilik, tutarlılık katıyor bu hareket. Neden? Kendimce cevaplayayım sorumu; eğer sözde defterde yazanı okuyucuya sunmak yerine, kahramanın gözünden anlatsaydı olan biteni ''kalktım, elimi yüzümü yıkadım'' modunda bir iki şey zırvalaması lazım gelirdi ki yazarın derdi burada karakteri anlatmak değil, Türk aydını ile Anadolu arasındaki uçurumu anlatmak olduğundan ve bunu bir roman kurgusuna yedirmesi gerektiğinden kendisini, asıl anlatmak istediği şeyleri anlatmaktan uzaklaştıracak her türlü zırvanın önüne geçiyor bence bu hareketiyle.

    Bir de bu kolsuz subayın aşık olduğu bir hatun var kitapta. Yok lan hatun çok ağır oldu, kız var diyelim. İşte ikisi arasındaki ilişkinin durumu, benim aşk teorimin -ki bana göre çoktan kanun o neyse- geçerliliğini ispatlayan bir örnektir. Ne der M. Samsa'nın aşk teorisi: Aşk, karşılıklı bir faydacılık durumudur. Kızın kaşı gözü, gönlü, kalçası, beyni, sesi, düşüncesi vs. için istersin onu. Kız da senin kaşın, gözün, paran, araban, cümlelerin vs vs. için ister seni. Şimdi Ulu Odin'in bile varlığından bihaber olan köyde adam eldeki imkanlar dahilinde en güzel kıza vuruluyor. Sonuçta büyük şehir görmüş bir adam, vizyon sahibi, sevişmişliği var boru değil yani. Kız ise adamı istemiyor zira adam kolsuz en başta. Hem köyde takdir gören popüler bir adam değil, aksine dışlanan bir yaban. Fakat düşman askerleri bu köyü talan edince kız kendisini o ortamdan kurtarabilecek tek kişiye, bizim kolsuz subaya yakınlaşıyor bir anda. Ve ruh eşlerini buluyorlar. Oysaki şehirde olsalar bulamayacaklar. Girmişken bitireceğim konudan saptım devamını okumayın bence; Önceden kimle sevgili olurduk abi, internetten önce? Arkadaşın sevgilisinin arkadaşlarıyla. Neden? E portföy o kadardı. Şimdi internet filan derken dünyanın her yerinden ilik gibi hatunlarla konuşabiliyoruz. Kes interneti; komşu kızı, otobüsteki esmer, okuldaki sarışın ya da o lokasyondan biri hayatının aşkı olur. Ver interneti; gelsin facebook, gitsin twitter, ahan da check in yaptım, Rus sitelerinde daldım derken ruh eşin Ukrayna'dan çıktı. Aşk işte.

    Kitaptaki muazzam noktalama işareti kullanımını övmek gerek aslında ama İletişim Yayınları söz konusu olunca bu övgü çok basit kalır onlar için.
  • Bay Dee durakladı. "Bana gelince, ben bu tür ayrılıkları aşacağımız, gerçeğin kendisiyle yüzleşeceğimiz bir zaman dilimi için dua ediyorum. Bazıları ne Tanrı'nın, ne Allah'ın, ne de Elohim'in var olduğuna inanıyor..."
    Mevcut tek kutsal Tanrı'nın ismini anmasıyla birlikte şaşkınlıkla nefesimi tuttum. "Bay Dee?
    Yoksa siz Seçilmiş İnsanlar'dan biri misiniz?"
    Hayır der gibi başını iki yana salladı. "Bir yaratan olduğuna, dünyanın yüce bir yaratanı olduğuna inanıyorum ama ismini bilmiyorum. Ona insanların taktığı isimleri biliyorum. Neden isimlerden birini seçmeliyim ki? Bilmek istediğim O'nun o Kutsal Doğası, yapmak istediğim O'nun meleklerine yardım etmek, yapmak istediğim O'nun yaptıklarını ilerletmek, bazdan altın yaratmak, basit olanı kutsal olana dönüştürmek." Durakladı. "Bunların hiçbiri sana bir şey ifade ediyor mu?"
    (...)
    "Simya mı?" diye sordum, çok alçak sesle.
    Evet der gibi başını salladı. "Yaratan bize gizemlerle dolu bir dünya vermiş," dedi. "İnanıyorum ki bir gün bunlar açığa çıkacak. Şimdilik çok az şey anlayabiliyoruz ve Pa-pa'nın kilisesi, Kral'ın kilisesi, ülkenin kanunları bize sorgulamamamızı söylüyor. Ama sorgulamamanın Tanrı'nın emirlerinden biri olduğuna inanmıyorum. Bence bu dünyayı kocaman ve muhteşem bir mekanik bahçe olarak, kendi kurallarıyla işleyen, kendi kurallarıyla büyüyen bir bahçe olarak yarattı ve biz bir gün bunu anlayabileceğiz. Etrafımızda-kilerin nasıl yaratıldığını bildiğimizdeyse bunları kendimiz yapabileceğiz, Tanrı'nın bilgisine sahip olacağız, kendimiz biçim değiştireceğiz, melek biz olacağız..."
  • 400 syf.
    ·Puan vermedi
    Serinin 3.kitabı. Yazar bu kitapta asıl çiftin yakın arkadaşlarına değinmiş. Ben diğer kitaplarda da Dee Dee’ye çok ısınamadığım için kitaba hevesli başlayamadım ama yine de hızlı biten bir kitap oldu. Hikayeye girdikten sonra akışına kapılıyorsunuz. Böylece Drew ve Kate’in ilişkisi dışında “Karmakarışık” evreninde başka neler olduğunu öğrenmiş oluyoruz.
  • Uy hawar
    Muhammet, isa aşkına
    Yattığın ranza aşkına
    Dee dağları un eder Ferhadın gürzü
    Benim de boş yanım hançer yalımı
    Ve zulamda kan ter içinde asi
    He desem koparacak dizginlerini
    Yediveren gül kardeşi bir arzu
    Oyy sewmişem ben seni..