• KET BUĞA
    Ket Buğa, savaşçı ve kahraman bir Türk kumandanıdır. Tarihimizin Çingizliler çağında yaşamıştır.
    Dünyayı dize getiren o dehşetli Türk akınlarındaki kanlı kavgalarda bulunmuş, şanlı bir hayatı şanlı bir
    son ile bitirmek için ihtiyarlık yaşlarında savaş yerlerine koşmuştur. Ket Buğa'daki kahramanlık
    ruhunu anlamak için hayatının sonunda yaptığı son savaşı bilmek yeter.
    İlhanlar'ın başbuğu Hülagü, Bağdat'ı zapt etmiş, Gürcistan'ı dize getirmiş, Halep ve Şam şehirlerine de
    gücü önünde boyun eğdirmişti. Muzaffer orduları ile yeni zaferlere doğru gitmeye hazırlanıyordu.
    Fakat büyük Kağanın ölümü haberinin gelişi, onu yolundan alıkoydu. Ordunun başlığını ihtiyar Ket
    Buğa'ya bıraktı, kendi geri döndü. Ket Buğa'nın buyruğu ele alışı, onu yeni bir şerefe doğru götüren
    olayın başlangıcı oldu.
    Ket Buğa Mısır'a gitmek, Mısır'ın elinde bulunduran ırkdaşlarına Çingizliler hâkimiyetini tanıttırmak
    isteğinde idi. Bu isteğini önce savaşsız olarak yapmayı diledi, Mısır'a gönderdiği bir elçi Ket Buğa'nın
    teklifini o ülkenin hâkimi olan ırkdaşlarına ulaştırdı. O zaman Mısır'da bir başka kahraman, Kotuz, baş
    bulunuyordu. Bu teklif karşısında beğleri toplayarak fikirlerini sordu. Çoğu savaşmak dileğini ileri
    sürdüler. Kotuz da: "İlhanlılar üzerine yürüyelim. İster yenelim ister yenilelim. Yeter ki vazifemizi
    yapmış olalım. Bizi alçaklıkla suçlandırmasınlar!" dedi. On iki bin kişilik bir ordu ile yürüdü.
    Çingiz ordularının namı o çağlarda bütün dünyaya olduğu gibi, Mısır'a da yayılmıştı. Onun İçin Mısır
    Türkleri'nin ordusu da Ket Buğa'nın savaşçılarından çekiniyorlardı. Onlarla vuruşacak kadar sağlam bir
    manevî güçleri yoktu. Bu yüzden bir aralık daha ileri gitmek bile istemediler. Kotuz, onlara heyecanlı
    sözler söyledi. Ulu Yavuz'un yıllar sonra sızıltı çıkaran ordusuna yapacağı gibi, o da:
    "Sizler savaşmaktan kaçıyorsunuz, ben ise savaş için yürüyorum. Savaş isteyenler arkamdan gelsin,
    istemeyen evine dönsün!" diye bağırdı. Ordu Kotuz'un arkasından yürüdü. Kotuz, yeni heyecanlı
    sözlerle manevî gücünü sağlamlaştırmaya gayret ettiği ordusu ile Ket Buğa'nın karşısına çıktı. 3 Eylül
    1260'da tarihin Türk'ü Türk'le çarpıştıran kavgalarından biri yapıldı.
    Bu çarpışma Ket Buğa'nın son savaşıdır. Yaşlılık çağında bu savaşı kendisi istemiştir. Hülâgü, bu sefere
    çıkarken Ket Buğa'nın yine kumandayı istemesi üzerine kahramanına:
    "Bu zamana kadar çok yararlık gösterdin. Artık yeter. Otur da kocalıkta biraz rahat et!" demişti. Ket Buğa, Hanı'nın bu sözlerine şu yaslı karşılığı verdi:
    "Hanım: beni savaş şanından ayrı bırakma. Savaştan ayrı kalıp da rahatlamak benim için lütuf
    olamaz. Ben artık yaşlıyım, yakında ölürüm. Yatakta miskinler gibi can vermemi mi istiyorsun?
    Senden dileğim şu: Benden savaş alanlarında ölmek şanını esirgeme!"
    İşte bu kahramanca sözler, ordunun kumandasını Ket Buğa'ya kazandırdı. Hülâgu'nın yaşlı arslanı yeni
    ülkeler aşmak için ileri yürüdü.
    Suriye'de ilerleyen Ket Buğa, kendisine karşı durmak isteyenlere ağır yumruklar indiriyordu. Bununla
    beraber askeri durumu iyi değildi. Bu yüzden artık savaşmayı bırakıp çekilmesini söyleyenler bile
    olmuştu. Fakat ihtiyar arslan bu teklifleri dinlemedi. Çekilmeyi kaçmak diye sayıyor, bunu, çarpışma
    gücünü kaybetmiş olan kocamış gönlüne kabul ettiremiyordu. Bu yüzden "çekilelim!" diyenlere
    şunları söyledi:
    "‐Şanlı bir ölüm namussuzca kaçmaktan daha iyidir. Ordudan birisi Hanın katına giderse bu
    sözlerimi götürsün. Ket Buğa çekilmeyi ayıp buldu, hayatını vazifeye kurban etti, desin. Böyle bir
    ordunun yok olması Han için büyük bir kayıp değildir. Bir yıldır çerilerinin karıları gebe kalmadı ve
    haralarının kısrakları doğurmadı saysın!"
    İşte Ket Buğa savaş alanına böyle yürüdü ve kendi soyundan bir başka ordunun karşısına bu
    düşüncelerle çıktı.
    Kotuz'un ordusu Ket Buğa'nın namlı askerlerinden hâlâ korkuyordu. Başlarının bütün gayreti onların
    gönlünden "Çingiz orduları" korkusunu söküp atamamıştı. Bu korku, çarpışma başlar başlamaz
    meyvesini verdi. Mısır Türkleri'nin sol kolu daha ilk vuruşmalarda kaçmaya başladı. Kotuz, bozgunun
    bütün orduya yayılmasını önlemek için ileri atıldı. Üç defa:
    "‐ Tanrı! Kotuz kulunu Tatarlara üstün getir!" diye haykırdı. Bu haykırşla İlhanlılar ordusunun içine dalan Kotuz, büyük kahramanlıklar gösterdi.
    Hem vuruşuyor, hem askerlere cesaret vermeye uğraşıyordu. Bu yiğitlik boşa gitmedi. Kaçan sol kol
    askerleri de dönüp savaşa atıldılar. Beri taraftan Ket Buğa buyruğundaki yenilmez Çingizliler ordusu
    da pek sert vuruşuyordu. İki ordu kahramanlık ve zafer yarışına çıkmış gibiydi. Lakin iki Türk'ün birden
    üstün gelmesi imkânsızdı. Talih güler yüzünü ancak birine gösterebilecekti. Bunu Kotuz kazandı. Ket
    Boğa ordusunun kumandanlarının çoğu şehit düşmüş ve ordu bozulmuştu.
    O ana kadar yalnız zafer görmüş olan Ket Buğa, ömründe ilk defa yeniliyor, bozguna uğramanın
    dehşetli acısı ile karşılaşmış oluyurdu. Ordunun bozulduğu ve artık hiçbir umudun kalmadığı bir sırada
    ona kaçmasını söylediler. Fakat o kaçmak teklifini beğenmedi:
    "‐ Yenilmiş bir kumandan olarak Hanın yüzüne bakamam. Burada ölmeliyim!" dedi. Ve ordusunun
    bozulmuş olmasına rağmen aslanlar gibi savaştı. Toprağa düşmek, yenilmiş olarak yaşamamak
    dileğinde idi. Fakat aslanlar gibi çarpıştığı halde isteği yerine gelmedi. Koca kahraman soydaşlarının
    eline tutsak düştü.
    Savaş yerlerinin kocamış kahramanı Ket Buğa tutsaklıktan sonra elleri bağlı olarak Kotuz'un karşısına
    çıkarılmıştı. Kotuz bu sırada, er meydanında alt ettiği ve din ayrılığından dolayı düşman saydığı
    Buğa'ya hakaretli sözler söyledi. Hülâgü'nün bu namlı bahadırı yenilmiş olmakla beraber yiğitliğinden
    bir şey kaybetmemişti. O imkânsızlık anında bile kahramanlığını göstermekten geri kalmadı. Tuzağa
    düşüp zincire vurulmuş bir aslan heybeti ile sert bir karşılık verdi:
    "‐ Mağrur adam!" diye bağırdı, "bir günlük zaferinle gururlanma. Senin bütün yurdun askerlerimizin
    ayaklarının altında çiğnenecektlr. Benim tutsak düşmemle İlhanlılar bir şey kaybetmez. Hülagü
    Han'ın Ket Buğa gibi daha üç yüz bin kişisi vardır."
    Tarih, sayfalarına türlü türlü kahramanlık vak'aları geçirmiştir. Fakat Ket Buğa gibi gençliğinde de,
    yaşlılığında da, tutsak bulunurken de daima kahraman olanların vakıalarına ve Ket Buğa gibi büyük
    kahramanlara yalnız bizim tarihimizde rastlamak mümkündür.
  • Çıkmaz sokaklara itme beni...

    Nasıl bir çaresizlik istersin. Böyle iyi mi? Çok daha fazla yaşayabilirim. Bu seni mutlu eder mi bilmiyorum ama beni mutlu ediyor. Bedenen çok iyi görünebilirim ama ruhum hasta ve artık bir tedavisinin olacağını düşünmüyorum. Kaybettiğim her şey evet her şey benden küçük de olsa bir şeyler aldı. Tüm bunları inkâr edemem ama ben böyle bir kaybediş bilmiyorum. Yolum diyorum, yolum açık olsun istiyorum ama senin olmadığın herhangi bir yere tek bir adım dahi atmak istemiyorum.
    Tam şu an evet...
    Şu an ölmeliyim hatta belki de öldüm.
    Bir daha kimseye alışamam ki ben.
    Bir daha birine sarılıp da sen benimsin diyemem.
    Anlayamazsın.
    Anlatamadığımdan değil.
    Ve keşke anlatamadığımdan olsaydı...
    Binlerce kez yeniden anlatmayı denerdim seni nasıl sevdiğimi ama anlayamazsın işte...
    Bazen anlatılmaz, yeni bir yol da çizilmez.
    Gördüğün ilk yola sırf bir şeylerden kaçmak için de olsa girilir. Ve o yol dünyanın en güzel denizine de çıksa, yanımda sen olmadıktan sonra çıkmaz bir sokaktan farkı olmaz.
    Dön...
  • Çıkmaz sokaklara itme beni...

    Nasıl bir çaresizlik istersin. Böyle iyi mi? Çok daha fazla yaşayabilirim. Bu seni mutlu eder mi bilmiyorum ama beni mutlu ediyor. Bedenen çok iyi görünebilirim ama ruhum hasta ve artık bir tedavisinin olacağını düşünmüyorum. Kaybettiğim her şey evet her şey benden küçük de olsa bir şeyler aldı. Tüm bunları inkâr edemem ama ben böyle bir kaybediş bilmiyorum. Yolum diyorum, yolum açık olsun istiyorum ama senin olmadığın herhangi bir yere tek bir adım dahi atmak istemiyorum.
    Tam şu an evet...
    Şu an ölmeliyim hatta belki de öldüm.
    Bir daha kimseye alışamam ki ben.
    Bir daha birine sarılıp da sen benimsin diyemem.
    Anlayamazsın.
    Anlatamadığımdan değil.
    Ve keşke anlatamadığımdan olsaydı...
    Binlerce kez yeniden anlatmayı denerdim seni nasıl sevdiğimi ama anlayamazsın işte...
    Bazen anlatılmaz, yeni bir yol da çizilmez.
    Gördüğün ilk yola sırf bir şeylerden kaçmak için de olsa girilir. Ve o yol dünyanın en güzel denizine de çıksa, yanımda sen olmadıktan sonra çıkmaz bir sokaktan farkı olmaz.
    Dön...

    Gökyüzüne Not
    Ahmet Batman
    Sayfa 145 - Destek Yayınları
  • Ben böyle olsun istememiştim
    Ya sana çok yakın
    Ya senden çok uzak olmalıydım
    Aramızda aşılmaz engeller olsun istiyordum
    Büyük dağlar,derin denizler olsun istiyordum.
    Sana gelmeye gücüm yetmemeliydi
    Çaresizliğimin bütün hıncını mesafelere yüklemeliydim
    Dağda yanan bir çoban ateşi gibi
    Gökte bir yıldız gibi
    Seni görmeli
    Seni yaşamalı ve senden çok uzaklarda olmalıydım

    Biliyorum güzelliğin yer altı nehirlerine benzer
    Biliyorum bir sır gibi güzelsin
    Hani anlatılmaz duygular vardır
    Hani şarkılar vardır
    Sevip söyleyemediğimiz
    Şiirler vardır unuttuğumuz
    Aşina çehreler vardır hani
    Zaman zaman hatırlayamadığımız
    İşte sen o kadar güzelsin
    Ve ben o kadar karanlıklar içindeyim ki
    Şunlar ellerindir diyorum,tutamıyorum
    Şunlar gözlerindir diyorum bakamıyorum.
    Düşün kahrımdan ölmeliyim artık
    Ölemiyorum.

    .İnanmak var olmaktır,bilirsin
    İnandığımız şeyler için yaşayalım
    Nice sabahlar,nice aydınlıklar
    Gelecek nice günler için yaşayalım

    Sarı gülleri seversin
    Sarı karanfilleri seversin
    Sarı kasımpatılarını
    Sarı bir dünyayı seversin
    Ben sende olan bütün renkleri seviyorum
    İşte tek farkımız bu
    Yoksa hiçbir şey önemli değil bu dünyada
    Senden başka.
    Ne zulümler
    Ne kavgalar
    Ne günler,ne geceler hiçbiri önemli değil
    Sen yaşadıkça.
    Ve yaşamak hiçbir zaman
    Bunca güzel olmayacak
    Sen yaşadıkça.

    Bir kalbim var et,kan,sinir
    İki gözüm var seni görür
    Ayaklarım sana gelir
    Ellerim seni arar
    Bir dünya ki kocaman
    Bir evren ki sonsuz
    Sen olmasan neye yarar

    Şimdi söyle bana bütün çirkinliğimi
    Yalanlarımı
    Kötülüklerimi yüzüme vur artık
    Utandır beni yaşadığıma
    Çaresizliğimi suratıma bir tokat gibi indir
    Yanağımda beş parmağının izi kalmalı
    Sonra geç karşıma
    Olanları unutalım
    İki eski dost gibi
    Her şeye yeniden başlayalım
    Yeniden yaşayalım geçmiş,gelecek bütün yılları
    Bütün keder ve sevinçleri paylaşalım
    Sana sevinç düşsün,bana keder
    Benim ellerimde kanlı diken yaraları
    Senin ellerinde kanlı güller.

    Bir yere yaklaşıyoruz
    Kulağıma sesler geliyor
    Bir gemi demir alıyor olmalı
    Belki bir adam ölüyor
    Ne biliyorsun
    Belki de bir sona yaklaşıyoruz
    Yum gözlerini her şeyi zamana bırak
    Yum gözlerini nasılsa akşam olacak

    Korkma yaklaş karanlığa
    Orda ben varım
    Çaresizliğimize,zavallılığımıza
    Gel,beraber ağlayalım.
  • 288 syf.
    İki arkadaşın genişçe bir merdivenden indiğini düşünelim. Biri, merdivenlerden düşünce diğer arkadaşı onun için endişelenip "Bir şey söyle, bir şey söyle" diyor. Yere düşüp baygın halde olan kişinin söylediği " şey"dir şiir, diyordu İsmet Özel.

    Özel ağabeyin bu şiir tasviri beni çok etkilemişti. Birkaç konferansında da söylediği "Uyku ile uyanıklık arası bir yerde"diye konuşlandırdığı ve tetikte koyduğu bir şeydi şiir. Uyku ve uyanıklık ancak böyle bir örnek olay senaryosuyla bizim gibi metaperestler için anlaşılır gelebilirdi. Metaperestlerin herbirine teker teker en alımlı çalımlı libası giydiren İsmet Ağabey'in bu enfes kitabında aradığım birçok şey vardı. Başta çok yüzeysel şeylere temas etmesini bekliyordum.

    Şiiri önünde bir tarih kitabı okur gibi okumak, bir felsefe kitabı okur gibi okumaktan söz edecekti, ardından "şiir okumak için tarihi ve felsefi ard alanı bilmek yetmez söz gelim şu şiirimin şu mısrasında aslında şundan söz ettim ama siz basit okurlar beni hiç anlamadığınız gibi mısrayı da hiç ettiniz" diyecek ve kalaylayacaktı. Cila niyetine de birkaç şiiri de şerh edecek bize çok kıymetli bir armağan bırakacaktı.

    Düşündüklerimin hiçbiri olmadı kitapta. Ne beni kalayladı ne de şiirlerini şerh etti. Ben ikisine de taliptim, kabul buyurursa talebesi olma niyetiyle dersini okuyordum. Kitapta anlatılanlar daha çok şiirin geçmişi ve kümülatif sürecindeki isnad noktalarının tenkidi üzerineydi. Bilhassa İkinci Yeni akımı ciddi anlamda İsmet Özel'den paparayı yemişti. Sahiden söz konusu kişi İsmet Özel'se karşı cephe hep müdafaadadır, taarruz yalnız Özel'den gelir ki hepimiz az çok biliriz taarruz güç sahibi olanın elindeki yetkidir. Gücünü kaybeden yahut zaten bir kudret sahibi olmayan daima kendini müdafaa ile yükümlüdür. Garip akımından gelip İkinci Yenicilere katılan Anday, çizgisindeki kıymeti hasebiyle biraz daha az menfi tenkide muhatap oluyor. Öte yandan İkinci Yenicilerin herbiri bu çizginin içinde olmaları sebebiyle zayıf bulunuyorlar Özel tarafından. Bir noktayı sarih hale kavuşturmak lazım geliyor ve hatta belki elzem; onlar bir isnad noktasıdır ve bulunmaları da gerekir fikriyle yazıyor bunları, yahut ben bunları bu şekilde anladım demeliyim.

    Buna bir örnek sunmak istiyorum kitabın yüz yetmişinci sahifesinde şöyle diyor Özel;
    ...1965'te "Partizan"ı yazdım. Görüşüme göre bu hem geçerli ölçülere göre "şiir"di, hem de politik bir tavrı yansıtıyordu. Benim politik yönelimli şiire gidişimde tehlikeler gören Edip Cansever, şiiri kendisine okuduğumda, bendeki önemli bir iş başarmış havalarını küçümseyerek, "Bu şiirde partizan kelimesinin yerine Haziran kelimesini koysan hiçbir şey değişmez" demişti. Yani "ölünce bir Haziran gibi ölmeliyim" diyesiymişim.

    Hatta burada bahsettiği mevzuu Müzikli Hatıralar isimli MFÖ tarafından sunulan TRT programında da üstünkörü konuşuluyor. Bu konu üzerine İsmet ağabeyin açıklaması çok mizana konulmuş ve doğrusu benim hiç beklemediğim kadar sakin bir tavırla söylenmişti kendisi tarafından. Cansever bunu söylemekle hem haklıymış hem de haksızlık ediyormuş. Haklıymış çünkü hakikaten şiir, Partizan yerine Haziran kelimesiyle tebarüz etse de kendinden bir şey kaybetmeyecekmiş. Ancak Halkın Dostları dergisi vasıtasıyla aslında şiirin bir mesele taşıyıcısı olması noktasındaki gayreti göz önüne alınınca Partizan dememek, şiirin aslî görevine aykırı bir noktada bir şiirsel yazıma sebep olabilirmiş. Esasında İsmet Ağabey "şiirsel" kelimesini -aslında burada 'sözcüğü' demek daha çok yakışık alırdı, sözün küçüğü olarak bir istihfaf ile sözcük- istihfaf makasadıyla kullanıyor. Demek ki mesele taşımayan şiir, memuriyetini yerine getirmeyen şiirseldir sadece; uyku ve uyanıklık arası bir yerde değildir.

    Şiir yazmak yerine şiir nasıl yazılır, nasıl okunur meselesi üzerine kafa yorduğu iddiasına yönelik olarak ise İsmet ağabeyin yanıtı kalbimi tam on ikiden vurdu, mealen şöyle diyordu -öyle bir dil ki anlamın da anlamını anlamaya, anlamlandırmaya inhiraf içindeyim- şiirin nasıl olması gerektiğini bilmeden şiir yazmak faidesizdir. Mesele taşımayan şiir, halkın içinden olan birey olan şairden olmamalıdır. Belli kalıplara da sığmamalı diye eklerken Divan edebiyatına da kara libas giydirmeyi unutmamış. Divan şiirine olan menfi tenkidi beni açık ve seçik şaşırttı.

    Ülkenin meseleleriyle yakinen bir ilişki içinde olan ve çağın miratı mübrem şiir için elbette toplum ve ilişkisini de ele alıyor. Bir toplumdaki aydın, meselenin hamilidir, bunu izah etmekle mükelleftir. Filhakika, günümüz aydınlarının sözde aydınlar olduğu için de bunu göğüsleyecek birinin henüz tezahür etmediğini de söylüyordu. Burada -tam burada- izahı mecbur bir mesele daha var, isnad noktası olarak hep bundan evvel yazmış olan şairlerin varlığını gösterir, asla çöpe atmaz. Örneğin Nazım Hikmet için henüz fikren bir inkılap içinde ve hatta devrim hükmünde olan -ihtilal demekten imtina ediyorum, zira çok radikal bir tanım olurdu- çizgiye geçişinden evvel İsmet Ağabey için de çok kıymet verdiği bir isim olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı? Ahmed Arif'le olan münazaralarındaki çatışmada o zamanlar genç yaşına ve tavrına rağmen yüksek perdeden konuşmamış olması beni yine şaşırtan bir başka nokta olmuştur.

    Şiir bir beşer sözüdür, lafın bir üst kademesinde yer alır. Mansab ile ayet, hadis, kelime, söz, laf diye sıralayınca sarih olarak söz mesabesinde bulunduğunu görebiliyoruz şiirin. Fevkalbeşer bir kelime duymak zor, hakikati bilmek zor şiirden. Uyku ve uyanıklık arasında bulunan bir sözün tam idrak ile söylendiğinin teminatını vermek oldukça müşkül bir durum. Hem Gestaltçı bir yaklaşımla ele alan İsmet ağabeyin penceresinden bakınca bir bütünlüğün parçası olan sözün, bütünden iz taşıdığı ve asla ondan ayrı düşünülemeyeceği de göz önüne alınınca hakikatten pay almayan bir sözün şiir olması mümkün değil. Burada bir tenakuz yok mu? Yani hem şiir hakikati barındıracak kadar mansaba sahip değil diyoruz, hem de şiir bir hakikati de duyurmakla mükellef diyoruz.

    Şiir hakikati ancak duyurabilir, şair mucid değildir, kâşiftir bir bakıma. Bu hakikati duyurmayan kişi şair değil, yazdığı da şiir değildir, olsa olsa şiirseldir. " Şiirsel" ifadesi de oysa bir iltifat olarak kullanılır yazılan eserler için ve hatta çizilen tablolar için ve belki bir nisa için, bir nisanın penceresinden
    -Bir de bakalım Leyla köşesinden
    Aşkın kadın adlı penceresinden
    Bırakmıştı kendini yazılmış olana
    Susmak ve konuşmamak denen cana, Karakoç'un Leyla Köşesi şiirinden tedaiden istifade ile- kullanılan bir kelime. Peki neden şiirsel ifadesini kullanıyoruz? Şiirimiz yok da ondan! diyor Özel. Şiirimiz olsa şiir dermişiz, şiirsel değil.

    Kitabın içerisinde esasında iki kitap yer alıyor. İlk kitap Şiir Okuma Kılavuzu, ikinci kitap ise Çenebazlık. Çenebazlık isimli kitabında, uzun uzun sosyal, siyasal ve kültürel zeminde şiir hakikaten ontolojik olarak ele alınıyor. Mutemed ve mevsuk bir eser olarak şiirseverlerin -belki varsa şiirperestlerin- muhakkak okuması/kıraatı lazım bir eser.

    Akla takılan bir şey var bunca muaheze üzerine hala şiir var diyebilir miyiz? Elbette, debdebe içinde olan şiir dünyası şiirin bitmediğinin ve hatta bitmeyeceğinin de şeairidir. Bu sebeple hem şair yaşar hem şiir. Üstelik bu şairler fiziken mevte ulaşmışsa da hala ruhen yaşar manasında da değil, şu an çok canlı bir şair yaşıyor ve daha nice kıymeti bilinmeyen şair de var. Örneğin hala Payidar Zaraman yaşıyor, hala Hüseyin Köse yaşıyor hala Mehmed Said Aydın yaşıyor ve daha nicesi...

    Şairlik kesbi midir vehbi midir? Şairlik kesbidir, gayret üzere ancak şair olunur, şuurundan bağımsız ele alınamayan şiirin vehbi olandan daha fazlasına da ihtiyacı var.

    Şiir ve şair payidardır. İnsan varsa şiir vardır, âdemlikten ademliğe geçtiğimizde ancak bu kavramlar ademabâd olabilir.