• 385 syf.
    ·Puan vermedi
    Saramoga bir iddia ile kitabını yazıyor.
    İncil'i okuyun ve inancınızı kaybedeceksiniz” diyor.
    Saramoga İnsanlara “İncil'de tasvir edilen Tanrı'ya güvenmemelerini Tanrının sadece aklımızda var olduğunu söyleyebilir. Karşı çıkabilir, Red edebilir, Eleştirebilir.

    ANCAK;
    Saramoga İsa’ya göre İncil’i yazarken ; Bel altı bir dil kullanarak, dalga geçerek değersizleşen Tanrı algısı yaratarak aslında “tüm dinlere karşı” yazmıştır.
    Aşağıda maddeler halinde kitaptan alıntı ve yorumlarımı detaylandırıyorum ki Saramoga’ya haksızlık etmediğimi düşünün.:)
    Bu bel altı dil deyip küçümsemeyelim. İnsanlarda oluşturulan algı önemli. Bu dili kullanarak Saramoga beyinlere çakıyor. En en basitinden tıpkı İsa’nın babası kim diye sorsak kitabı okuyan herkes YUSUF der. Kafalara Saramoga YUSUF diye çaktı!!
    *****
    Google’da Mit/ Söylence :nedir diye sorduğumda; kuşaktan kuşağa yayılan, toplumun düş gücü etkisiyle zamanla biçim değiştiren, tanrılar, tanrıçalar, evrenin doğuşu vb.yle ilgili, imgesel, alegorik bir anlatımı olan halk öyküleridir.
    Mitoloji kelimesi sözlükte; Bir din veya bir halkın kültüründe tanrılar, kahramanlar, evren ve insanın yaratılışına dair tüm sözlü ve yazılı efsane/söylencedir. Der.
    Siz hiç bugüne kadar, mitolojik (Yunan ,Mısır gibi) söylencelerin bu denli değersizleştirilmiş basitleştirilmiş, bel altı yapılmış, istediği yer alınıp istemediği yerle dalga geçilmiş,( Nobel ödülü almış bir roman demiyorum ) bir metin bir yazı okudunuz mu merak ediyorum
    Aksine ciddiyetle konuşulup, değer atfedip mitoloji yani söylence gerçek gibi değerlendirilip felsefedeki karşılığı aranmıştır.
    Örneğin Yunanlı yazar Kazancacis /Zorba romanında da kahramanımız Allah’a inanmayan ateist biri idi. Ancak romandaki dil tarz hiçbir zaman Saramoga kadar basit saldırgan düzeysiz bütünlüksüz ahlaksız bel altı değil idi. O nedenle okurken hiçbir rahatsızlık duymadan hatta keyifle okuduk.Kısaca yazarın inançlı inançsız olması önemli değildir.

    İncelediğim 4 İncil’den (Matta, Luka, Markos ve Yuhanna) Saramoga İncil Luka üzerinden Hıristiyan Teolojisinin işine geldiği yerini almış, işine gelmeyen yerinde dalga geçmiştir.
    Saramoga kısaca şunu diyorum
    Ya topyekun al.. Ya da topyekun dalga geç!
    Karşı çıkabilirsin, reddebilirsin, eleştirebilirsin ancak
    Basitleştiremezsin, Dalga geçemezsin , Bel altı yapamazsın!

    ***********
    Saramoga’ya İncil’i dert ettiysen bir inceleme nasıl yapılır sorusuna;
    Ünlü Arkeolog Shimon Gibson’un ‘İSA’nın son günleri ‘kitabı incelemede çok iyi cevap vermiştir. Söz konusu kitaptan alıntılarla ilginizi çekmek isterim.
    ‘’…..Kudüs’te yaşayan İsa ile ilgili anlatıları desteklemek veya yalanlamak için veya bu anlatıların tarihselliğini reddetmek amacıyla kullanılmamalıdır. İncil anlatılarını ‘sınamak’ bunları tarih çalışmalarıyla karşılaştırmak ve farklılıklarını saptamak üzere kullanılan bağımsız bir araç olmalıdır.Arkeoloji İsa’nın yargılanması gibi belirli olaylar hakkında yapısal açıklamalar ve yorumlar yapabilir, ancak bu açıklama ve yorumların sonradan sınanması ve tarihsel perspektif içine yerleştirilmesi gerekir…
    ..Metinsel anlatılar gibi arkeoloji de çok katmanlıdır. Her ikisi de açımlanmaya geçmisin ‘gerçekleri’nin ortaya çıkarılması için derinlemesine incelenmeye muhtaçtır. Herkesin kabul edeceği gibi bu son derece zor ve karmaşık bir iştir…
    …İlk üç İncil (Matta, Markos ve Luka) İsa’nın ölümünden yaklaşık 40 ila 60 yıl sonra kaleme alınmıştır. Bu durumda İncil’lerin hiçbirinin görgü tanığı anlatılarına dayanmadığı, sadece Yuhanna İncili diğer üçünün erişemediği birçok tarihsel veriden yararlanmıştır. Tartışmalar sonucunda gerçekte ne olduğu konusunda belirli bir doğruluk derecesine ulaşmanın en iyi yolunun İncilleri ve olası kaynaklarını tarihsel ve edebi açıdan dikkatle incelemekten geçtiğine hükmedilmiştir….. ‘’


    ********
    Aşağıda Saramoga’dan alıntılarım ve parantez içinde yorumlarımı bulacaksınız.
    1- ...Tanrı, her zaman hazır ve nazır olduğundan, oradaydı, ama malum, kendisi saf ruhtur ve bu sebeple Yusuf’un etinin Meryem’inkine değdiğini, etin nasıl ete girdiğini, etin nasıl etle birleştiğini göremedi, ve belki o an orada değildi, Yusuf’un kutsal dölü Meryem’in kutsal rahmine düştü, hayat pınarı ve hayatın beşiği, ikisi de kutsaldı. Çünkü aslında, her şeyi bizzat kendisi yaratmış olsa da, Tanrı’nın da anlayamadığı bazı şeyler vardır. Tanrı bahçede, ne Yusuf’un boşalırken attığı çığlığı ne de Meryem’in bastıramadığı iniltiyi duyabildi. Yusuf karısının üzerinde bir dakikadan fazla kalmadı….

    ((kısaca Allah’a senin oğlunun annesini düdüklerken sen neredesin der ? ve Mahremiyeti ahlakı alaşağı yaparak kutsallığı yerle bir eder.
    İlişkilerde bile mahremiyetimiz açık edilmemeli derken iki kisi arasındaki kutsallıktır deriz. Ki bu kutsal Hz. İsa’nın kıssası ‘dır))
    2-…dilenci kardeşimiz yoksul bir evin önünde olduğunun farkına varmamış olamaz…
    ((dili tarzı çok göze sokar gibi alaycı ve saygısız))

    3-…Bir gün bir adam çıkıp gelecek ve insanı göbek bağına, düşünceyi ise kaynağına bağlayan kordonun nereden kesilmesi gerektiğini söyleyecek…
    ((bebeğin annenin memesini emmesine genetik diyen zihniyet işlerine gelince genetik diyorlar. işlerine gelmeyince göbek bağını kesmeyi nerden ögrendin sorusunu soruyor))

    4-…bir düşün, onu dünyaya getiren baba tarafından öldürülecekti,…
    ((Hikayenin bütünü üzerinden değil part part kelime kelime Allahı yok saymak icin saramoga nın tarzı))

    5-….Tanrı insana sizinle düzüşmeyi yasak etmiş, öyleyse artık korkmayın, ama sizi kırkmakta, yok saymada, kesip yemekte özgürmüşüz, çünkü Rabbin yasasıyla bunun için yaratılmışsınız,canlarınız sizlere bunun için bağışlanmış…..

    ((Saramoga hangi düzdüğü hayvanı yiyor merak ettim. Sadece inançlı insanı değil inançsız insan içinde hakarettir. Saramoga sadece insanların zihnini bulandırıyor. ))

    6-…Bunlar İsa’nın, çobanı imansızlığı, ve hatırlatmamı mazur görün ama cinsel meselelerdeki zayıflığı sebebiyle azarladığı o ilk tartışmalarına yakın bir zamanda olmuştu. İsa bu dünyada, terk edip unuttuğu ailesiyle bu çobandan başka kimsesi olmadığını anlamıştı. Ama herkesi unutsa da ona can veren anasını unutamazdı, dünyaya geldiğine pişmandı ama yine de unutamazdı, aslında kız kardeşi Lisya’yı da unutamamıştı,neden, o da bilmiyor, hafıza böyledir, olayları ve insanları deftere işlemesinin veya defterden silmesinin kendince sebepleri vardır…..

    ((önce karpuz kabuğunu aklına sok sonra arkadan kardeşini annesini konuş ,cinsel meselelerin zayıflığndan bahsedip anne ve kızkardeş lisa’dan bahsediyor. arkadan neden hatırladı bilmiyoruz ama kendince bizim bilmedigimiz sebebi vardır-- direk ensest algısı yaratmak))

    7-….Meryem, dönüp yanı başında yatan Lisya’ya baktığında kızın çıplak olduğunu gördü ve dehşete düştü, tuniği göğüslerini açıkta bırakacak şekilde yukarı sıyrılmıştı ve yüzü gülüyordu, nemli alnı ve üst dudağı öpücüklerden kızarmış parlıyordu. Meryem eve bir tek meleğin girdiğinden emin olmasaydı, konuşmaya daldığı sırada, uyuyan kızların ırzına geçmekle ünlü inkubilerden birinin fırsattan istifade genç kıza yanaştığını düşünecekti. Biz fark etmeyiz ama
    bu her zaman her yerde olur, bu melekler çoğunlukla çiftler halinde gönüllerince gezer ve biri peri masalları anlatıp dikkat dağıtırken diğeri kötü emellerine ulaşır, Lisya’yı baştan çıkaran melek geri döndü mü dönmedi mi kimse
    asla öğrenemedi…..
    ((Melekler İsa’nın kız kardeşi ile …))

    8- …Bu duyu ne görme duyuşuydu ne koku ne de tat duyusu, Tanrı yardımcısı olsun, bir şekilde bütün duyuların bir arada bulunduğu başka bir duyunun uyandırdığı bu heyecanı her şeyiyle hissediyordu. Kadın onu avluya götürdü ve oturttu…..
    ((Saramoga elinde…geziyor..başka bir şey diyemeyecegim.))

    9-… bir duman bulutu gördü diye vakit tamamlandığında Tanrı’yla olmanın
    neye benzeyeceğini hayal edebiliyorsa, çıplak bir kadını da,söylediği şarkıyı dinleyerek hayalinde canlandırabilir.İsa irkildi, böyle anlarda her
    insanda ve hayvanda olduğu gibi, kan bacaklarının arasına hücum etti ve orası şişerken, acıları diniverdi. Tanrım, bu beden çok güçlü, yine de İsa gidip kadını aramadı, elleri etin vahşi arzularına direndi, Kendini sevmediğin sürece hiç kimse değilsin, bedenini sevmediğin sürece Tanrı’ya ulaşamazsın,…..
    /((Saramoga elinde…geziyor..başka bir şey diyemeyecegim.))

    10-..…bir kadının ifadesine benziyordu, iyi dinleyin sözümü, kadının,özellikle de masum görüneninin ikiyüzlülüğü sınır tanımaz….
    ((meryem kimin torunu iffetsizlik yapılması mümkün değil . O dönemde dedesi zekeriya peygamber ..mümkün mü yapması))

    11-…Zakay cevap verdi, kâse buraya gömülsün ama önce kâsenin üzeri örtülsün, o toprak gerçek toprakla bir araya gelmesin, zira Tanrı’nın lütfü, gömülse de kaybedilmiş sayılmaz,ama şeytanın gücü toprağın altında, gözden uzakta azalacaktır….

    ((Bütün dinlerde şeytanın insana herhangi bir eylem gücü yoktur. sadece insana fısıldar yoldan çıkarır. Bunuda gerçek papazlar zaten bilir. şeytan kaseyi veremez. Gerçek papaz şeytanın insana müdahalesini bilir. Ancak sistemde ki ayakta kalmak için din otoriterileri şeytan argumanına ihtiyaçları vardır ve bunu kullanırlar.))

    12-….Çok şey beklememek gerek, ne de olsa Tanrı’nın gücünün bir sınırı olduğu gibi meleğin gücünün de bir sınırı var Yusuf uzun uzun düşündükten sonra şöyle bir sonuca varırdı, Mağarada görünen melek şeytanın uşağı olmalı, daha önce çoban kılığına girmiş olan iblis, bunlar en fazla kadının zaafını ve safdilliğini
    kanıtlayan deliller olabilir, düşmüş bir meleğin kadını kolayca baştan çıkardığının delilleri…..

    ((Meleği Allah ile denkliğini eşliğini kurup, Allahın kulu ile aynı değere indirip melekle Allah’ı eşleştirdikten sonra iblis şeytan kadını baştan çıkaran gibi cümlelerle Allah’ı basit diliyle aşağılıyor.) )
    13-...Rab lejyonların Tanrı’sıdır…
    ((Rab iaşe eden doyuran demektir. Çocugun Rabbı annesi babasıdır. Allahı ihtiyaç üzerinden tanımlıyor. o nedenle insanın çıkarları üzerinden Allahı değerlendirmek insanlaştırmak bizi yanlış sorulara götürür.
    Biz KULUZ. Bunu kabul edip ordan başlarsak Allahı anlatabiliiriz. Biz insanı sorgularlarla onu aşağı cekip yanlış yorumlarız.))

    14-….Rab neden seçilmiş halkıyla yüzleşip cezamızı kendisi vermiyor da Roma ordusunu üzerimize salıyor…..
    ((Kuranda Allah belayı bela ile def eder. Roma’da Allahın kulu Allah sahaya inmesine gerek yoktur))

    15-..…biz sonsuz ruhlarının huzuru demeyeceğiz, ruhlarının huzuru demekle yetineceğiz…..
    (insan için sonsuzluk yoktur. Allahtan gayri hiçbir şey ebedi değildir. Allah için ezeli ve ebedi değil der Kuran-ı Kerim.. yani başlangıç ve sonu yoktur)
    16-….Tanrı’nın aksine şeytan, erkek ve kadına hiçbir şeyi yasak etmemiş, bu sebeple de şeytanın dünyasında ilk günah diye bir şey asla olmamıştı…..

    ((Saramoga İncilinde şeytanı kabul ediyor)
    şeytanı kabul ediyorsan Allah’ıda kabul ediyor anlamına gelir ))

    17-..…Öyleyse Tanrı her şeyi sahiplenip bacaklarının arasındakini inkâr edecek değildir….
    ((saramoga edep yok ahlak yok diyor.Allah edebide ahlakıda öğretti. Allah edebi ve örtünmeyi de o gösterdi . Yasak elma adem ile hava birleşince safiyet bozuldu. ve incir yaprağı ile edebi örtüldü) )

    18-…Bu Rabbin sözüdür, Hayvanla cima eden adam ölümle cezalandırılacak, hayvan da kesilecektir, ve Rab dedi ki,Hayvanla günaha giren adamın vay haline, o artık lanetlidir.Bunların hepsini Rabbin mi dedi……

    ((bütün evrenin bütünlüğünü ayırıp dogayı evrimi insan için bozuyor. Bütün bu kurallar doğum ölüm enerjı ahlak bunları insan için bozuyor sırf Allahı yok saymak için))

    19-….Tapınaktan çıkan duman bulutu, tapınağa kurban kesmeye gelen herkesin uzaktan ya da yakından, sürünün ilk doğanlarını ve onların yağlarını Rabbe sunan, Âdem ve Havva’dan olma Habil’le bir akrabalığı olduğunu kanıtlıyor, Rab bu adağı memnuniyetle kabul etmiş, öte yandan yapabileceği tek şey toprağın semeresinden takdimde bulunmak olan Kabil, çabasının Rabbi memnun etmediğini görmüştü. Kabil, Habil’i bu sebeple öldürdüyse, rahat bir nefes alabiliriz, çünkü öyleyse, hepsi aynı adaktan takdimde bulunan bu imanlıların birbirlerini öldürmeleri için bir sebep yok, şişlere dizilen taze etin yağı mangallarda yanarken çıkan koku tapınaktan çıkan dumana karışıp göğe yükselirken, yüce gökte bunları soluyan Tanrı memnun oluyor. Kuzuyu göğsüne bastıran İsa, Tanrı’nın neden, sunağa dökülen bir tas sütle, ya da bir avuç buğdayla tatmin olmadığını anlayamıyor, bir canlıdan diğerine aktarılan özsuyunun ya da ebedi ekmeğin ham maddesi olan buğdayın neden değersiz olduğuna akıl erdiremiyor. Cömert ihtiyarın ona hediye ettiği, kısa bir süre için onun kurusu olan ve bugün güneşin battığını örmeyecek olan kurbanlığından çok yakında ayrılmak zorunda kalacak, çünkü tapınağın merdivenlerini tırmanmanın, zavallı küçük kuzuyu sanki artık var olmaya hakkı yokmuş, hayat pınarından içtiği için masallarla efsanelerin ebedi gardiyanı tarafından cezalandırılıyormuş gibi bıçağa ve ateşe teslim etmenin vakti
    geldi. Sonra İsa sinagogun yasasını ve Tanrı’nın sözünü karşısına alarak, bu kuzuyu kesmemeye, tapınağa adaması için ona verilen bu canı bağışlamaya, dolayısıyla aklanmaya geldiği Kudüs’ü, daha günahkâr bir kimse olarak terk etmeye karar verdi. Önceki günahları yetmezmiş gibi, bir de bu günahı işliyordu, ama vakti gelince günahlarının cezasını çekecekti, çünkü Tanrı asla unutmaz…..

    ((saramoga Habil ile Kabil meselesinde de yanıltıyor.
    Habil kendi yetiştirdigi sürünün icindeki en iyisini Allah’a sunuyor.
    Kabil ise kendi yetiştirdiğinin ortancalarını Alllah’a sunuyor.Büyüğünü kendine saklıyor. Allah Kabilin verdigini kabul etmeyince Kabil kıskanıyor. ve Habili öldürüyor.Kıssas bu.
    Saramoga sunulanın iyi ve kötü olan değil sanki nevi için yani Allah kuzu yu seviyorda bugdayı sevmiyor gibi yanlış yorum var))

    20-…Anam, ben tapınağa gitmiyorum. Neden, hak kuzunu bile almışsın. Kuzu da tapınağa gitmiyor. Bir sakatlığı mı var.Hayır, ama vakti gelince, eceliyle ölecek. Oğlum, anlamıyorum. Anlaman gerekmiyor, ben bu kuzuyu kurtarıyorsam, biri de beni Kurtaracaktır..
    ((saramoga sen kuzuyu kurtariyorsunda senin tanrın seni niye kurtarmadı. sorgulamasını alttan veriyor.))

    SARAMOGA’YA SONSÖZ;

    Kutsal kitap ile dini hikayeler arasındaki uyumsuzlukları yaparak bir tür Şatiye yaparak insanların gerçek dini aramasına yardımcı oluyor. Burada da Saramogo’ya gerçekten teşekur ediyorum.
    Tarih söylencesine göre Allah’a varılmaz insanın girdiği her yerde yalan vardır .
  • MİLLI İSTİKLAL MARŞI NASIL YAZILDI? NASIL KABUL EDİLDİ?
    Milli İstiklalimizin güzel ve uyar bir marşını yazmak üzere Maarif
    vekaleti şairlerimize müracaat etmişti, bir müsabaka açmıştı. Birinciliği
    kazanan şaire (500) lira mükâfat verecekti. Aradan kısa bir zaman geçtikten
    sonra Vekalete bir çok marşlar gelmeye başladı.
    Bu marşın — İstiklal mücadelesinin içinde, Büyük Millet Meclisinin
    sakf-ı hamiyyeti altında bulunan— Mehmet Akif tarafından yazılmasını
    kendisine söylediğimiz zaman o :
    — Ben ne müsabakaya girerim, ne de ≪caize≫ alırım!., cevabını vermişti.
    Ben ricalarımı tekrar ettikçe o da aynı sözünü soyluyor ve ;
    — Bırak yazsınlar. Ben bu yaştan sonra yarışa mı çıkacağım, ayıp değil mi? diyordu.
    Bir gün Maarif vekili bay Hamdullah Suphi Mecliste beni gördü, dedi ki :
    — Şimdiye kadar (500) den fazla marş geldi. Ben hiç birini beğenmedim.
    Üstadı ikna edemez misin?

    Cevap verdim:
    — AkifBeymüsabaka şeklini ve ikramiyeyi kabul etmiyor, eğer
    buna bir çare ve bir şekil bulursanız yazdırmaya çalışırım.
    Düşündü, ≪dur, dedi, ben kendisine bir tezkire yazayım. Arzusuna
    tabi’ olacağımızı bildireyim. Fakat, tezkireyi kendisine siz veriniz...≫
    Ben de muvafık gördüm. Yarım saat sonra şu tezkireyi getirip bana
    verdi:
    ≪Pek aziz ve muhterem efendim,
    İstiklal marşı için acılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki
    sebebin izalesi için pek çok tedbirler vardır. Zati üstadanelerinin matlup
    şiiri vücuda getirmeleri maksadın husulü için son çare olarak kalmıştır.
    Asil endişenizin icap ettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir
    telkin ve tehyiç vasıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu
    vesile ile en derin hürmet ve muhabbetimi arz ve tekrar eylerim efendim.≫
    5 Şubat 1337 Umun Maarif Vekili
    Hamdullah Suphi

    Mecliste Akif’le yan yana oturuyoruz. Çantamdan bir kâğıda parçası çıkardım. Ciddi ve düşünceli bir tavır ile sıranın üstüne kapandım, güya
    bir şey yazmaya hazırlanmıştım. Üstat ile konuşuyoruz ;
    — Neye düşünüyorsun, Basri?
    — Mani’ olma, işim var!
    — Peki. Bir şey mi yazacaksın?
    — Evet.
    — Ben mani’ olacaksam kalkayım.
    — Hayır, hiç olmazsa ilhamından ruhuma bir şey sıcrar!
    — Anlamadım.
    — Şiir yazacağım da..
    — Ne şiiri?
    — No şiiri olacak. İstiklal şiiri! Artık onu yazmak bize duştu!
    — Gelen şiirler ne olmuş?
    — Beğenilimemiş.
    — (Kemali teessurle:) Ya!
    — Üstat, bu marşı biz yazacağız!
    — Yazalım, amma, şeraiti berbad!
    — Hayır, şerait filan yok. Siz yazarsanız müsabaka şekli kalkacak.
    — Olmaz, kaldırılamaz, i’lanedildi.
    — Canım, Vekalet buna bir şekil bulacak. Sizin marşınız yine resmen
    Mecliste kabul edilecek, güneş varken yıldızı kim arar?
    — Peki, bir de ikramiyye vardı?
    — Tabii alacaksınız!
    — Vallahi almam!
    — Yahu, latife ediyorum, onu da bir hayır muessesesine veririz. Siz
    bunları duşunmeyin!
    — Vekalet kabul edecek mi ya?
    — Ben Hamdullah Suphi beyle goruştum. Mutaabık kaldık. Hatta
    sizin namınıza söz bile verdim!
    — Söz mu verdiniz, söz mu verdiniz?
    — Evet!
    — Peki ne yapacağız?
    — Yazacağız!
    Tekrar tekrar (söz verdin mi?) diye sorduktan ve benden ayni kat’i
    cevapları aldıktan sonra, elimdeki kağıda sarıldı, kalemini eline aldı, benim
    daldığım yapma hayale şimdi gerçekten o dalmıştı...
    Meclis müzakere ile meşgul, Akif marş yazmakla. Ben müddeti kendisine
    kısaca göstermiştim. Birkaç gün sonra marşı vermiş olacağız! Müzakere
    bitti, Akif te engin hayalinden uyandı. Böyle gürültü içinde dalışa geçenlere AkifBey≪değirmenci uykusu≫ derdi. Çünkü değirmenci; uykusundan ancak gürültü kesilince uyanır!
    Aradan iki gün geçti, sabahleyin erken üstat bizim evde, marşı yazmış,
    bitirmiş. Fakat, vaktin darlığından müşteki...
    ≪Yarına kadar sizde kalsın, göstermeyin, belki tadilat yaparsmız≫
    dedim.
    Artık (Milli İstiklal marşı) yazılmıştı! Şimdi bunu — üstadı rencide
    etmeden— Meclisten nasıl geçirebiliriz?
    Ben ve — Marşı çok beğenen— Hamdullah SuphiBey, hayli günler
    bu gizli endişe ile yaşadık.
    Marş yazıldıktan sonra tezkireyi de göstermiştim.
    20 Mart 1337 günü... Marş Büyük Millet Meclisinde. Mehmet Akif de sırasında. Marşı daha evvel gören ve Sebîlürreşâd’ta okuyan bir çok arkadaşlar onu zaten beğenmişlerdi. O günün ilk tarihi müzakeresini aynen yazıyorum :
    ≪Reis paşa — Efendim, iki takrir vardır. Arkadaşlardan Basri beyin,
    Hamdullah SuphiBeyefendinin İstiklal marşının kürsüden okunmasına
    dair teklifleri var.
    Muhiddin BahaBey— Hangi İstiklal marşı, BasriBeysöylerler mi?
    Besim AtalayBey— Daha kabul edilmedi efendim. Bir encümen teşekkül
    edecekti.
    BasriBey— Maarif vekâletince yedi tanesi intihap edilmiş. Bunlardan
    herhangi biri okunsun.
    Reis paşa — Maarif vekaletince intihap edilmiş olanlardan birisinin
    kıraati tensip ediliyor.
    Muhiddin BahaBey— Hamdullah Suphi bey, BasriBeyhangisini
    isterlerse okusunlar.
    Reis paşa — Efendim, Basri beyin bu teklifini kabul buyuranlar lütfen
    ellerini kaldırsın, (kabul olunmuştur efendim)
    Reis paşa — Hamdullah SuphiBeyefendi buyurun, (şimdi gelir sesleri)
    Maatteessüf bu dakika için tehir ediyoruz.
    Reis paşa — İstiklal marşlarından bir tanesinin kürsüden okunmasına
    Heyeti celile karar vermişti.
    Hamdullah SuphiBey— Arkadaşlar, hatırlarsınız, Maarif vekaleti
    son mücadelemizin ruhunu terennüm edecek bir marş için şairlerimize
    müracaat etmiştir. Bir çok şiirler geldi. Arada yedi tanesi en fazla evsafı
    haiz olarak görülmüş ve ayrılmıştır.
    Salih efendi — İsimleri nedir?
    Hamdullah SuphiBey— Ayrıca arz edilecektir. Yalnız Vekalet yapmış
    olduğu tetkik atta fevkalade kuvvetli bir şiir aramak lüzumunu hissettiği
    için ben şahsan Mehmet Akif beyefendiye müracaat ettim ve kendilerinin
    de bir şiir yazmalarını rica ettim. Kendileri çok asil bir endişe
    ile tereddüt gösterdiler. Bilirsiniz ki bu şiirler için bir ikramiye vaat edilmiştir.
    Halbuki bunu kendi isimlerine takrip etmek arzusunda bulunmadıklarını
    ve bundan çekindiklerini izhar ettiler. Ben şahsan müracaat
    ettim. Lazım gelen tedbiri alırız ve icap eden i’lam yaparım dedim. Bu
    şart ile büyük dini şairimiz bize fevkalade nefis bir şiir gönderdiler. Diğer
    altı şiirle beraber nazarı tetkikinize arz edeceğiz. İntihap size aittir.
    Arkadaşlar, reyimi ihsas ediyorum. Beğenmek, takdir etmek hususunda
    haiz-i hürriyetim. İntihabımı yapmışım. Fakat, sizin intihabınız
    benim 'intihabımı nakzedebilir. Arkadaşlar bu, size aittir efendim.≫
    (Bundan sonra Hamdullah SuphiBeyçok güzel bir inşat ile kürsüde
    İstiklal marşını okudu, Meclis alkış tufanları arasında çalkandı.)
    Bu müzakere bir başlangıçtı. Marşın asıl intihabı ve kabulü merasimi
    (12 Mart 1337) tarihinin ikinci celsesinde ikmal edildi. Riyaset mevkiinde
    doktor AdnanBeyvardı. O celsenin buna ait müzakeresini aynen
    yazıyorum:
    ≪Hamdullah SuphiBey(Maarif vekili) — Arkadaşlar, İstiklal marşları
    hakkında Vekalet tarafından vaki’ olan davet üzerine ne kadar marş
    elimize gelmiş ise bunları bir encümen marifetiyle tetkik ettik, neticeyi
    Heyeti celilenize arz ettik. Bunları görmek arzu buyurdunuz, matbu, olarak
    tevzi’ edildi efendim. Bir nokta üzerine nazarı dikkatinizi celp etmek
    isterim. Bu İstiklal marşları tarafı alinizden tetkik edildikten sonra intihabınız
    hangi şiir üzerinde temerküz ederse ikinci bir muamele daha
    yapılacaktır: Bestekarlara yollayacağız, bestekarlar dahi bize muhtelif
    besteler yollayacaklardır. Onlar arasında bir intihap daha yapılacaktır.
    Anadolu mücadelesi uzun müddetten beri devam ediyor. Bunu ifade etmek,
    bunun ruhunu söyletmek üzere yazılmış olan bu şiirler ne kadar evvel
    bir karara iktiran ederse şüphesiz daha fazla müstefit oluruz. Heyeti
    celilenizden istirham ediyorum. Şiirler mütalaa edilmiştir. Bunu bir
    Heyete, bir encümene mi verirsiniz, Heyeti umumiyece bir karara mı
    rabtedersiniz, ne arzu buyurursanız yapınız.

    Reis — Maarif vekaleti bu İstiklal marşının bugün ruznameye alınarak
    müzakeresini arzu ediyor. Bugün müzakeresini kabul edenler lütfen
    el kaldırsın (kabul edildi).

    Muhiddin BahaBey(Bursa) — Muhterem efendiler, söyleyeceğim
    sözler in yanlış anlaşılmamasını, bir maksadı mahsusa hamledilmemesini
    te’minen iptida bir hakikatten bahsedeceğim. Bu milli marş müsabakası
    i’lan edildiği zaman müsabakaya ben de iştirak etmek istedim. Fakat bu
    mesele öyle bir cereyan almıştır ki bendeniz bu müsabaka işinden sarfı
    nazar ediyorum. ≪M≫ imzalı şiir bendenizindir. Bunu idhal buyurmayınız.
    Yine ≪Kemaleddin Kamu≫ namında biri vardır ki aynı sebepten dolayı
    gazetemizde kendi şiirini geriye almıştır. Bunun üzerine mütalaanızı beyan
    buyurursunuz. Bir encümeni edebi mi teşkil edersiniz, ne yapılacaktır,
    ona göre.
    Reis — Burada bir mesele var. İstiklal marşlarını doğrudan doğruya
    Heyeti umumiyete müzakere ederek bir karar mı vereceksiniz, yoksa
    bir encümene mi havale edeceksiniz?
    Besim AtalayBey(Kütahya) — Efendim, şiirler iki türlüdür: Ya
    hislerin maksidir, yahut derin veyahut ağlatıcı bir ruhun, ağlatıcı bir
    galeyanın aksidir. Şiir bu iki şekil üzerine doğarsa makbul ve muteberdir.
    Dünyada o şiirlerdir ki halk arasında yaşar. Ya yüksek ve bedii bir
    histen doğar, yahut bir helecandan doğar. Böyle olmayıp da ısmarlama
    tarikiyle yazılırsa bu şiirler yaşamaz. Bizim Cezair marşımız vardır. Bu,
    halk arasında yaşıyor. Bu, müsabaka ile yazılmamıştır. Bu, ağlayan bir
    ruhun eline silahını alarak düşmana koşan, vatanına koşan bir ruhun hissiyatına
    terennüm eder. Marsiyez’in nasıl söylendiğini bilirsiniz. İnkılabı
    kebir esnasında silahını almış koşan bir gencin söylediği şiir birdenbire
    taammüm etmiştir. Evvela bu gibi şiirlerin memleketin maruz kaldığı
    felaketlere ağlayarak, titreyerek evvela güftesi değil, bestesi söylenir.
    Ismarlama şiirlere verilecek memleketin parası yoktur.

    Hamdullah Suphi Bey(Antalya) — Arkadaşlar, bir hata üzerine, bir
    galatı ru’yet üzerine dikkati alinizi celp etmek isterim. Bilhassa para
    meselesi ile bu şiirler arasında bir münasebet bulmak gayet yanlış bir
    nokta-i nazardır. Memleketin Kuvayı maddiye ve maneviyesi vardır.
    İstihlası vatan mücadelesini yapan milletin vekilleri, onun vekillerinin
    vekilleri halkın heyecanını ifade etmek üzere memleketin şairlerine müracaat
    etmiştir. Bu şairler ilk defa şiirlerini yazmamıştır. Arkadaşlar,
    bize şiirlerini yollayan şairler, seneler arasında bütün memleketin kederlerini,
    ıstıraplarını, bütün mefahirini söyleyen şiirler yazmışlardır.
    Demek para mukabilinde şiir mevzuu bahis değildir. Biz halkın ruhunu,
    heyecanım ifade eden şiirler yazmak için şairlerimize müracaat ettik.
    Hiç biri para hakkında bir şey söylememiştir. Gecen defa işaret ettiğim
    üzere nazarı dikkatinizi celbediyorum: Mehmet Akif bey
    ki bu şairler arasında para meselesinden kaçınan arkadaşlarımızdan
    birisidir. Zaten senelerden beri en yüksek ve en İlahi bir belagatle
    yazmıştır. Yeniden yazmaktan çekinmesi bazılarının hatırına para
    gelir diye korkmasındandır ve ona binaen yazmamıştır. Ben gelen
    şiirleri okuduktan sonra bu işte vazifedar ettiğiniz bir arkadaşınız sıfatıyla
    arzu ettim ki bir kuvvetli şiir daha bulunsun ve kendilerine müracaat
    ettim. Bunun üzerine kendileri de bir şiir yazdılar, gönderdiler. Besim Atalay beyin halk şiirlerinin — bilhassa büyük vakayı millîye taalluk eden şiirlerin— bir siparişi mahsus üzerine doğmadığı sözü gayet varittir. Yalınız bizim şimdiye kadar mevcut olan şiirlerimiz bugünkü
    mücadelemizi ifade etmiyorsa, şairlerimizin kendi duygularını ifade etmeleri
    katiyen doğru değildir. Kendileri şu noktada haklıdırlar: Bütün
    şiirler ve milli şiirler cihanın en maruf olan şiirleri halk hareketleri arasından
    doğmuş olan şiirlerdir. Fakat itiraf ederim ki bu şiirler aramızda
    daha doğmamıştır. Doğmasını arzu etmek bizim için bir vazifedir. Şairlerimize
    müracaat ettik ve bize çok güzel şiirler yazdılar. Bu şiirler arasında
    intihap hakkı Heyeti aliyenize aittir. Şiirleri okuyunuz. Ben istirham
    ediyorum ki bir an evvel bu şiirlerin bestelenmesi için bir karar
    ittihaz ediniz ve bütün milletin lisanına geçmesi için istical buyurunuz.
    Bir karar veriniz, tebliğ ediniz. Ben de mesaimin ikinci kısmına geceyim.
    Doktor Suad Bey(Kastamonu) — Beyler, esasen meslekim şiirle, Edebiyatla
    iştigale müsait değildir. Bu itibarla arz edeceğim izahatı şiir ve
    Edebiyat tenkidatı gibi arz etmeyeceğim. Ancak Hamdullah Suphi bey
    efendi geçenlerde bu kürsüde, bu şiirleri inşat ettiği vakit, Mecliste büyük
    bir gürültü olmuştu. Ondan anlaşılıyordu ki bu İstiklal marşı olarak,
    bu şiirlerden birisinin intihap edilmesini teklif ederlerse çok güzel bir şey
    olacak. Bendeniz Akif beyin diğer eserlerini de okumuşum. Esasen bir marş
    bir milletin heyecanlarını, tahassüsatını terennüm etmek itibariyle kıymetli
    ise Akif beyin son yaptığı İstiklal marşından evvel inşat etmiş olduğu
    şiirler zaten bidayeti inşadından çok evvel bizim hissiyatımızı, tahassüsatımızı
    ifade etmiştir. Kendisinin memleketin tahassüsatına karşı
    ne kadar bir kudreti şiiriyyesi olduğunu ve garp ve şark alemi-hakkındaki tahassusatının en güzel numunelerini ≪Safahat≫ ismindeki eserleri
    gösterir. Bu itibar ile bu kahramanı edebi tebcil etmemek elden gelmez.
    Bendeniz kendi namıma Mehmet Akif beyin büyük bir unvan ile tertiplediği
    eseri tetkik etmek istemem. Tahsissen bu meselede bunların
    içinde yazmış olduğu marşların en güzel i İstiklal marşıdır ve bundan evvel
    de Mecliste büyük bir vecd uyandırmıştır. Onun için duru diraz mütalaa
    etmeksizin bunun tasvip edilmesini teklif ederim.

    Hacı Tevfik efendi (Kengiri / Çankırı) — Efendiler, bendeniz bu şiirin şu hakikat
    kürsülerine nasıl çıktığına tehayyur ediyorum. Bunu Meclisi Mearif
    kendisi intihap eder, kendisi tercih eder, kendisi yapar. Gerçi şiir bir
    meziyettir, gerçi şiir bir ziverdir. Lakin bir hayaldir. Bu kursu hakikate
    çıkması doğru değildir. Eğer tercih lazım geliyorsa Akif beyin şiiri
    gayet güzel yazılmıştır. Lakin biz aşiyanda değiliz. Millet Meclisinin
    kürsüsünde olduğumuzu unutmayalım, bunu Maarif Encümeni kendisi
    mütalaa etsin, kendisi takdir etsin, kendisi tercih etsin (doğru sesleri).

    Tunalı Hilmi Bey(Bolu) — Arkadaşlar, mesele gayet mühimdir.
    Eğer bu marş milletin ruhunu kavrayabilecek bir marş ise onda ufacık
    bir yakışıksızlık diyelim, sonra o marş için pek büyük düşüklük verir.
    Biraz serbest söyleyemiyorum, kusura bakmayınız. Burada edebi tenkidata
    girişecek değilim. Binaenaleyh yalınız fikrimi kısaca arz edeceğim.
    Katiyen Hamdullah Suphi beyin isticaline iştirak edemem (biz ederiz
    sesleri), edemem. Bir kere bu marş milletin ruhundan doğma bir marş
    değildir. Besim Atalay beyin hakkı vardır. Milletin ruhuna tercüman
    olacak bir marş olmalı (gürültüler).

    Reis — Kesmeyelim, böyle müzakere edemeyiz ki...
    Tunalı Hilmi Bey(devamla) — Bu, o kadar müzakereye layıktır ki
    siz takdir edemezsiniz,

    Refik Şevket Bey(Saruhan) — Reis bey, usulü müzakere hakkında
    söz isterim. Müsaade buyurur musunuz? Şiirler sahihlerinin malıdır. Beğenirsek
    rey veririz, beğenmezsek rey vermeyiz. Herkesin muhterem
    şahsiyatına tecavüz etmeyerek kabul edelim veyahut etmeyelim, rica
    ederim.

    Tunalı Hilmi Bey(Bolu) — Gerek şu şiire ve gerek şu manzumelere
    karşı bir şey söyledim mi ki böyle söylüyorsunuz? İsim zikretmedim, iyi
    dinleyiniz, kulaklarınızı acınız. Arkadaşlar, istirham ederim, bunu bir encümeni
    mahsus teşkil edelim, oraya havale edelim, bu manzumelerin birini
    intihap etsin. Asıl mesele buradadır. O encümeni mahsus intihap
    ettiği manzumenin sahibini çağırır, der ki ona, şu mısraı terk ederseniz
    veya şu mealde tebdil ederseniz ve şu kelimenin bununla tebdili elzemdir,
    o zaman o manzume daha parlak olur. Sahibi muvafakat eder ve
    manzume daha iyi olur, istirham ederim, bu noktaya dikkat buyurunuz.
    Arkadaşlar, manzumenin baştan başa iyi olmasını bütün samimiyetimle
    arzu ediyorum ve bu teklifte bulunuyorum (gürültüler). Müsaade buyurunuz,
    bana biri imzalı, biri imzasız iki mektup geldi. Bu mektupta deniliyor
    ki: diğer verilmiş olan manzumeleri de okuyunuz, onların içinde
    intihap edilmiş olanlardan daha muvafığı vardır (Handeler — ≪Memiş
    Cavuş≫ sesleri). Sahibi mektup garp ordusuna gitti, imzasıyla gösterebilirim.
    Arkadaşlar, tekrar ısrar ediyorum, bir encümeni mahsusi edebi
    teşkil edilmelidir ve intihap onun reyine bırakılmalıdır (hayır sesleri —
    gürültüler).
    Reis — Efendim, müsaade buyurunuz. Trabzon mebusu Celal beyin
    İstiklal marşı ile bir takriri var :
    Riyaseti Celileye Min gayri haddim karaladığım gayri matbu’ İstiklal marşının Meclisi
    ali huzurunda kıraat olunmasını teklif eylerim.
    Trabzon meb’usu Celal Reis — Müsaade buyurunuz, rica ederim. Zannediyorum ki bu Heyeti
    celilelerine dağıtılan manzumeler müddeti muayyene zarfında toplanıp da şimdi intihap edilenlerdir. Bunun müsabakaya idhali kabil midir? (hayır, hayır sesleri).
    İhsan Bey(Cebeli Bereket) — Şekil aramıyoruz, iyi ise dinleyelim
    (muvafık sesler).
    Reis — Efendim, müsaade buyurunuz. Tekrar ediyorum: Muayyen
    bir zaman zarfında marş müsabakası ilan edildi. Onlardan Maarif Vekaleti
    intihap etmiş, göndermiş. Şimdi bu gönderdiği marşlardan birinin
    intihabını Heyeti umumiyete kendisi takip ediyor ve müzakere ediyoruz.
    Bu meyanda birisi bir marş gönderiyor. Bunu kabul ettikten sonra
    yarın vaki olacak müracaatları da reddedemeyeceğiz.

    Refik Bey(Konya) — Nasıl reddedeceksiniz? İlanihaye devam edecektir
    .
    İhsan Bey(Cebeli Bereket) — Marş lazımdır. Hangisi güzel olursa
    o lazımdır.
    Reis — Bu marşın okunmasını kabul buyuranlar lütfen el kaldırsın
    (kabul edilmedi efendim).

    Hamdi Namık Bey(İzmit) — Efendiler, milli bir marş yapmak ihtiyacı
    hasıl olmuş, Maarif Vekili şairleri müsabakaya davet etmiş, birçok
    şiirler içerisinden birkaç parça intihap ve tabedilirmiş.
    • Bendeniz anlamıyorum, bu, bir Meclisi Milli işi midir, bir Encümeni Edebi işi midir? (millet
    işidir sesleri). Millet işidir şüphesiz efendiler. Fakat malumı aliniz
    şiir meselesi bir sanat meselesidir. Eğer bunu tercih etmek hakkını biz
    deruhte ediyorsak, aramızda şiirle tevagğul etmiş arkadaşlarımızdan bir
    Encümeni Edebi teşkil edelim, onlar tetkik etsinler. Gecen gün bu maksatla
    söylediğim bir söz sui telakkiye uğramıştır. Binaenaleyh eğer bunun
    tetkiki için içimizden bir encümen teşkil etmeyecek olursak o hak
    doğrudan doğruya Maarif Vekaletine aittir. Nokta-i nazarını izah etsin,
    ya kabul edersiniz, yahut kabul etmezsiniz. Bunun uzun uzadıya sürünmesine
    hacet yoktur (gürültüler).

    Hüseyin Bey(Mamure-i Piraziz) — Maarif Vekaletine ne kadar şiir
    verilmiş ise yeniden bir encümene verilsin ve orada tetkik edilsin.

    Hamdullah Suphi Bey(Maarif Vekili) — Arkadaşlar, Refik Şevket
    beyin sözünü tekrar ediyorum. Bu şiirler mevzuu bahis olduğu vakit lüzumsuz
    yere, hatta arzumuz hilafında şiirler yazmış olan arkadaşlarımız
    için böyle bir söz buradan çıkmamalıdır. Bahusus ki, arkadaşlar, ısmarlama
    sözü ve halkın tercümanı olmaz sözü yanlıştır. Çünkü halkın mümessilleri
    olan sizlerin huzurunda okunan şiirin Heyeti aliyeniz üzerindeki
    azami tesirine bendeniz de şahit oldum. Eğer halkın tesirini anlamak
    için kendi kalbimizden başka miyarımız varsa o başkadır. Eğer halkın
    tesirini kendimiz anlayacak olursak halkın kalbini de anlamış oluruz.
    Şimdi, arkadaşlar, bendeniz diyeceğim ki yeni bir Encümeni Edebiye
    havale edersek bir faide mutasavver olabilir, eğer encümen kararını
    verip bitirecek ise. Fakat zannediyorum Meclisinizin verdiği karar ve
    ısrar ettiği nokta kendisi bu işi halletmektir. O halde Encümenden çıkıp
    yine Heyetinize gelecektir, yine bu vaziyet hasıl olacaktır. O halde
    burada yedi tane şiir vardır. Riyaset bunları ayrı ayrı reye vazetsin.
    Hangisi tarafınızdan mazharı takdir olursa onu kabul edersiniz (doğru
    sesleri).
    Reis — Efendim, müzakerenin kifayetine dair takrirler var. Müzakerenin
    kifayetini reye koyacağım. Müzakereyi kafi görenler lütfen el kaldırsın
    (kabul edildi). Kırşehir mebusu Yahya Galip beyin bir takriri
    var :
    Riyaseti Celileye
    Muhiddin beyin inşat ettikleri marşın kürsüde taraflarından okunmasını
    teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Kırşehir meb’usu
    Yahya Galib

    Reis — Kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın (kabul edilmedi).
    Reis — Efendim, Muş mebusu Abdülgani beyin bir takriri var :
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşı Maarif Vekaletince müsabakaya vaz edilmiş ve intihabı
    Vekaleti Mezbureye ait bulunmuş olduğundan ve Meclisi ali bir Meclisi
    Edebi olmadığından intihabın dahi Maarif Vekaletine ait olduğunu
    arz ve teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Muş mebusu
    Abdülgani
    Reis — Kabul edenler lütfen el kaldırsın (kabul edilmedi efendim).
    Reis — Efendim, Saruhan mebusu Avni beyin takriri var :
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşı vatani bir parça olmakla beraber her halde şayanı teslimdir
    ki şiir, musiki, vatani olması lazım gelen bu marşın tetkik i her
    halde bir ihtisas ve ehli hibre meselesidir. Binaenaleyh bu marşın tefrik
    ve kabulü için erbabı ihtisastan mürekkep bir encümene tevdiini ve ba’dehu bestelenmesini teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Saruhan meb’usu
    Avni
    Reis — Efendim, bu teklifi kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın
    (kabul edilmedi).
    Reis — Şimdi, efendim, müzakerenin kifayetine dair muhtelif takrirler
    var. Yahut her marşı Heyeti aliyyenizin reyine koyalım.
    Basri Bey(Karesi) — Reis bey, bizim bir takririmiz vardır. Suad beyin de bir takriri var.
    Reis — Meclisi ali reyini ne suretle izhar ederse, ondan sonra anlaşılacaktır.
    Riyaseti Celileye
    Müzakerenin kifayetini ve Mehmet Akif beyin İstiklal marşının kabulünü
    teklif ederim. 12 Mart 1337
    Kastamonu meb’usu
    Doktor Suad
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşının şubelerce teşkil edilecek bir encümeni mahsus tarafından
    tetkik ve tasdik olunmasını teklif ederim. 12 Mart 1337
    Bolu mebusu
    Tunalı Hilmi
    Reis — Bu takriri kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın (ret olundu).
    Riyaseti Celileye
    Şiirin besteye gelip gelmemesi meselesi vardır. Şuara ve bestekârlardan
    mürekkep bir encümen teşkilini teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Ertuğrul meb’usu
    Necib
    Reis — Ayni mealde birçok takrirler vardır. Necip beyin takririni
    kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın (reddedildi).
    Riyaseti Celileye
    Bütün Meclisin ve halkın takdiratını celbeden Mehmet Akif bey
    efendinin şiirinin tercihan kabulünü teklif ederim. 12 Mart 1337
    Karesi meb’usu
    H. Basri
    Riyaseti Celileye
    Müzakerenin kifayetiyle Mehmet Akif beyin marşının kabul edilmesini
    teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Ankara mebusu
    Şemseddin
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşlarını matbu’ varakalarda hepimiz ayrı ayrı tetkik ettiğimiz
    için encümene havalesine lüzum yoktur. Mehmet Akif beye ait
    olanının Milli marş olarak kabulünü teklif ederim. 12 Mart 1337
    Bursa meb’usu
    Operator Emin
    Riyaseti Celileye
    Kaffei ervahı İslam üzerine kıraati heyecanlar tevhit edecek derecede
    icazkar olan büyük İslam şairi Mehmet Akif beyin marşının takdiren
    kabulünü teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Bitlis meb’usu
    Yusuf Ziya
    Riyaseti Celileye
    Oteden beri İslam’ın ruhnevaz şairi Akif beyin - İstiklal marşı her
    vech ile müreccah ve Meclisi alinin ruhi manevisine evfak olmakla kabul
    edilmesini teklif ederim. 12 Mart 1337
    Isparta meb’usu
    İbrahim
    Riyaseti Celileye
    Mehmet Akif Bey tarafından inşat edilen marşın kendi tarafından
    kürsüde kıraat edilmesini teklif eylerim.
    Kırşehir meb’usu
    Yahya Galib

    Reis — Bu takrirlerin hepsi Mehmet Akif beyin şiirinin kabulünü
    mutezammmdır (reye sesleri) müsaade buyurunuz, rica ederim, müsaade
    buyurunuz efendiler.

    Tunalı HilimiBey(Bolu) — Reis bey, müsaade buyurursanız Mehmet
    Akif beyin marşının reye vaazından evvel bendeniz ufacık bir rica
    edeceğim. Tebdil edilmesi ihtimali vardır.
    Reis — müzakere bitmiştir efendim, rica ederim.
    Salih efendi (Erzurum) — Bendeniz bir şey arz edeceğim.
    Reis — müzakere bitmiştir. Maarif Vekaletinin teklifi vardır. Her
    marşı ayrı ayrı reye koyunuz diye teklif etmişlerdi. Her marşın ayrı
    ayrı reye vaazını kabul buyuranlar lütfen el kaldırsın (kabul edilmedi).
    O halde bu takrirleri reye koyacağız. Basri beyin takririni reye koyuyorum
    (Basri beyin takriri tekrar okundu).
    Reis — Basri beyin takririni kabul buyuranlar lütfen el kaldırsın
    (kabul edildi efendim). (Gürültüler ve ret sedaları).

    Refik Şevket Bey(Saruhan) — Mehmet Akif beyin şiirinin aleyhinde
    bulunanlar da ellerini kaldırsın ki ona göre muhaliflerin miktarı anlaşılsın
    (muvafıktır, anlaşılsın sedaları).
    Reis — Bu takriri kabul edenler, yani Mehmet Akif Beyefendi tarafından
    yazılan marşın, İstiklal marşı olmak üzere tanınmasını kabul
    edenler lütfen el kaldırsın (ekseriyeti azime ile kabul edildi).
    Müfit efendi (Kırşehir) — Reis bey, yalınız bir şey arz edeceğim.
    Hamdullah Suphi beyin, bu marşı, bu kürsüden bir daha okumasını rica
    ediyorum (gürültüler).
    Refik Bey(Konya) — Milletin ruhuna tercüman olan işbu İstiklal
    marşının ayakta okunmasını teklif ediyorum.
    Reis Bey— Müsaade buyurunuz efendim. Heyeti muhtereme bu
    marşı kabul ettiğinden tabii resmi bir İstiklal marşı olarak tanınmıştır.
    Binaenaleyh ayakta dinlememiz icap eder. Buyurunuz efendiler (Hamdullah
    Suphi Bey İstiklal marşını kürsüde okudu. A’zaayi kiram kaaimen
    sürekli alkışlar arasında dinlediler)
    Zabıtname de bundan sonra İstiklal marşı yazılmıştır. ≪Mustafa Kemal≫ paşa
    marş okunurken sıralarının önünde onu ayakta dinliyor ve mütemadiyen alkışlıyordu. Müzakerenin
    hitamında ≪Tunalı Hilmi≫ beyle konuştum, itirazlarının sebebini sordum. Dedi
    ki: ≪Bu ezanlar —ki şehadetleri dinin temeli—; Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli≫
    beytindeki ≪inlemeli≫ kelimesinin ≪gürlemeli≫ şekline çevrilmesini isteyecektim≫. Güldük.
    Bu Müzakereler başlarken —yukarıda işaret ettiğimiz gibi— üstat sıkılarak salondan
    dışarı fırlamış, cümle kapısından çıkmış, hatta caddeyi boylamıştı! O, ikramiyeyi almadı,
    yoksul kadınlara ve çocuklara örme işleri öğretmek üzere acılan ≪Dürülmesai≫ ye
    tahsis ve ciro etti.


    Bugün İstiklal marşımızı beğenmeyenler, istemeyenler var. Fakat
    şunu düşünmelidirler ki o marş — Hamdullah Suphi Beyefendinin de
    dediği gibi— ≪Son mücadelemizin ruhunu terennüm≫ eden ≪bir marştır≫ ve o marşı alkışlarla ve ≪ekseriyeti azime ile≫ kabul eden de İstiklal
    savaşının tarihi ve milli kahramanı' Büyük Millet Meclisidir. O günlerin
    icap ve şartlarını unutanlar, o günün içinde yaşamayanlar için bu
    cin-i cebin ne kadar yersiz ve ne kadar çirkindir! İstiklal marşı o günlerde
    hâkim olan kutsal zihniyyetin tam ifadesi ve tarihidir. Tarihi gerçekler
    ve hadiseler nasıl değiştirilemezse İstiklal marşımız da değiştirilemez.
    Birinci Büyük Millet Meclisinin ilk açılış merasimini ve o meclisteki
    muhtelif kanaat zümrelerini bir nokta-i vahdette birleştiren ve onları
    yekpare bir kuvvet macunu haline getiren gerçek amilleri burada izah
    etmek istemiyorum.
  • 240 syf.
    ·1 günde·10/10
    Hasan Ali Toptaş'ın süslü cümlelere hiç ihtiyacı olmadı. Kitapta sevgisini tanımlarken bile Halil karakteri ile gayet sade ama bir o kadar kurulan süslü cümlelerden daha ağırdı
    "bir insan bir insanı ne kadar çok sevebilirse, işte o kadar çok sevmiştim."
    Ne kadar saf, ne kadar güzel...
    Yalansız, dolansız...

    Öncelikle kitaba başlarken isimden yola çıkarak biraz daha farklı bir roman beklerken okuduklarım karşısında küçük dilim tutuldu. İnanın okuduğum 3.kitabı yazarın ama hala şaşırmamayı beklerken nasıl şaşırıyorum anlamıyorum. İnanılmaz bir kalemi var Hasan abinin. Daha önce hiçbir kitabını okumadıysanız, başlamak için güzel bir eser ama ben yine de ilk önce gölgesizleri okumanızı tavsiye ediyorum. İkisi arasında seçim yapamam ama gölgesizleri ilk okumanızı tavsiye etmek isterim, niye ben de bilmiyorum...
    Hasan Ali Toptaş çok farklı bir yazar. Size boş öğütler, nasihatlar vermiyor; hikayesini anlatıp çekiliyor.
    Siz ne yapmak isterseniz onu yapıyor ve ne isterseniz onu düşünüyorsunuz.
    Kitabı okurken aklıma sık sık bir zamanlar okuduğum "kitle pskolojisi" kitabı aklıma geldi. Tekrar okumayı düşünüyorum açıkçası. Kitapta sık sık insanların nasıl kitleler halinde vahşi ve kötü olduğunu görüyoruz. Kitleden sıyrılmayı başaran ise amansız bir ölüme sürükleniyordu. Güçlü, güçsüzü eziyor; güç sürekli el değiştiriyordu.

    Kitap Bahriye'nin Güldiyar isimli kızını, babasına azık götürmesi için yola göndermesiyle başlıyor.
    Gönderirken de :
    - git, ama dikkatli ol tamam mı? Televizyon haberlerinde görüyorsun, her gün oğlan çocukları, kız çocukları kayboluyor. Sonra da tecavüze uğrayan bu körpecik çocukların parçalanıyor cesetleri bulunuyor sağda solda.
    Diye telkinde bulunuyor.
    Güldiyar eve döndüğünde ise taş ağlamaya başlıyor. Sürekli anmesinin sorduğu gibi kitap bitene kadar bizde sorup duruyoruz "Güldiyar ne yaşadı babasına giderken ? "
    Hasan Ali Toptaş bunu her kitabında yapardı ama bu sefer gerçekten sırf kız neden taş ağlıyor diye düşünmekten bir günde kitabı bitirdim.
    En başta Bahriye'nin verdiği öğütte mi gizli acaba diye de düşündüm ama hala tam olarak çözemedim.
    Zaten önemli olan Güldiyar ne yaşadı değil, sonrasında neler olduğu...
    İşte acı gerçekler oradan başladı.
    İnsanlar akın akın, Güldiyar taş ağlıyor diye eve gelmeye başladı ve acıyı mı izliyorlar, merak mı ediyorlar anlayamıyoruz...
    Güldiyar'a geçmiş olsun dahi demeden, hal hatır sormadan sadece karşısına geçip izliyorlardı. Bu durum bana biraz televizyon karşısında izlediğimiz olayları anımsattı. Bizler de her gün binlerce acıyı, olayı, yaşamı bu şekilde izlemiyor muyduk?
    Tabii bu izleme olayı sonradan birtakım kirli adamların işin içine girmesiyle para karşılığı olmaya başladı.
    Tam olarak burda kendimi sorguladım... Müge Anlı'da, haberlerde, Esra Erol' da kaç olayı izledim böyle, sırf zevkine, sırf ne olacak merakından! Kendime o kadar çok kızdım, o kadar çok kızdım ki!

    İnsanlar bir acıyı iyileştirmek, yardımcı olmak yerine artık sadece üstüne parasını, zamanını vere vere izliyordu. Sadece izliyordu. Duygusuzca, merhametsizce...
    Sadece tek bir yerde Güldiyar ve babasına yapılan bu işkenceye karşı çıkan biri vardı, Halit. O saf sevgisinin kurbanı olan, Halit şöyle diyordu :
    - Ben kötülük edenle kötülüğe maruz kalana aynı yüz ifadesiyle bakamam, her ikisine de gülümseyemem diyorum size. Bunu yaparsam da o zaman kendi yüzüme bakamam diyorum. "
    Yine de anlamıyor insanlar onu." "Ben seni anladıysam ne olayım "diyor içlerinden biri ve anlamıyorlar. Oysa Halit açıklıyor bu yapılan zulümlere el birliğiyle karşı koyabilecek güçte oldukları halde, bu kadar kişi iki adamın hakkından gelemediklerini . O sırada,içerde zulüm görenlerin köylüsü olan, yaşlı bir adam polisin dahi olaya el atmadığını söyleyerek vicdanını rahatlatmaya çalışıyor oluşu beni çok üzdü. Günlük hayatta hep karşılaştığımız bir durum değil mi?
    En çok yakınlarımız kurtarmaz bizi...
    Hikaye hakkında, çok şöyle oldu böyle oldu demek istemiyorum. Zaten yeterince spoiler verdim diye düşünüyorum
    ama daha çok anlamlar gizli içinde emin olun.
    Okurken, kendiniz bulabilirsiniz ancak ne kimse anlatabilir, ne de kimse okumadan anlayabilir. Çark dönmeye devam ediyor kitabın sonunda, yani böyle gelmiş böyle gidecek demek istiyor sanırım yazar. Bizler hep korkup, haklı olanları zulüm karşısında savunmadıkça hep devam edecek. Ve her bir gün bir başkası kurban olacak içimizden. Ta ki, bizler izlemeyi bırakıp insan olduğumuzu hatırlayana kadar. Bu kitap beni derinden yaraladı gece gece. Ne kadar anlatabildim bilmiyorum ama kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum.
  • Bugün size karşıma çıkan bir mucizeyi anlatmak istiyorum. 12 Kasım 2019 salı günü okul kütüphanesinde hocamızın verdiği görevi yapıyorduk. Masada oturup kitapları düzenlerken bir arkadaşım "aaa elimde doksanlarda yazılmış kitap var" dedi. Göz ucuyla baktım ki kitabın en baş sayfasından uzanan, tükenmez kalemle yazılmış bir yazı duruyordu. Çok merak ettim, elime aldım ve okumaya başladım:
    .
    24.12.1990
    Allah'ım ne yapacağımı bilemiyorum. Korkuyorum ve hergün biraz daha insanlardan uzaklaştığımı, kendimi yalnızlığa doğru sürüklediğimi hissediyorum.

    İnsanlar bana o kadar yabancı ki, sanki onlarla hiç bir ortak noktam yok. Konuşmaları beni ilgilendirmiyor, beni onlara çeken bir şey yok. Şu iki hafta nasıl geçecek? Sınıftan, her şeyden, herkesten nefret ediyorum.

    Yalnızlığıma, yalnız kalışıma ağlıyorum, üzülüyorum. Ama neye yarar ki zaten insanlardan ben kaçıyorum. Aslında şu bir gerçek ki onlarla konuşunca içine düştüğüm yalnızlığa konuşmadan yalnız başıma yaşadığım yalnızlığı tercih etmem. Çünkü kalabalık içinde yalnızlık, konuşmak ama boşluğa gitmek, gülmek ama içi kararmak, ağlamamak ama hüsran içinde kıvranmak! Allah'ım ben neden böyleyim?

    İçimde birbirine zıt yönlerden esen fırtınalar kopuyor. Beni anlayan, bana ben olarak bakan bir arkadaş bulamadım. Kalbim sıkışıyor, nefes alırken boğulacak gibi oluyorum. Artık her şey beni sıkıyor. Geçirdiğim veya geçirmekte olduğum günlerden bir tat alamıyorum.

    Her şey herkes o kadar yapmacık ve sahte geliyor ki, bunu kelimelerle ifade edemiyorum.

    Şu kalan iki hafta nasıl geçecek? Sınıfın kapısından dahi ayağımı atmak istemiyorum. Sınıf beni boğuyor.

    Gitmek, kurtulmak uzaklaşmak istiyorum. Belki ben bu bendeki yalnızlıktan kurtulmayacağım ama en azından insanlarla uzun süreli bir arada bulunmayacağım.

    Issız bir dağın başında yalnız başıma yaşamak istiyorum. İnsanlardan, onların sahte yüz ifadelerinden, yapmacık bakış ve aldatıcı sevgilerinden uzaklaşmak, kaçmak, kurtulmak istiyorum. Kurtulduğumu ıssız dağlara, sessiz taşlara, akan billur nehirlere, fırtınanın elinde oyuncak olup çırpınan dalgalara, insanın ruhuna ilham veren dallarına, yapraklarına, kuşa, kurda her şeye haykırmak istiyorum.

    Bundan sonra kendime söz veriyorum. Medeti insanlardan değil kitaplardan umacağım. Dünyamı kitapların çerçeveleyeceği kadar dar kuracağım. Hayal benim işim değil. Çünkü hayallerim hep hüsranla bitti. Meğer insanın hayal dünyası yıkılınca ümit de, sevgi de yok olurmuş. Sevenin halini sevenler, sevgiyi tanıyanlar anlarmış. Ya diğerleri... Aman boş ver. İnsanların sevgisi de kendileri gibidir. Sahte ve yapmacık.

    Allah'ım yalnız senin rahmetini, bereketini, sevgini, aşkını ümit ediyorum. Yalvarırım Allah'ım beni bundan mahrum eyleme.

    Kader beyaz kağıda sütle yazılmış yazı
    Elindeyse beyazı sende kazı...

    Çoğu şey mümkün olmuyor. Hele her şeyi unutup, her şeye yeni baştan başlamak, hayata yeni bir düzen kurup bu düzende ilerlemek taa... sonsuza kadar. Ecel bu dünyada bir sonsa varsın bu düzen ecele kadar sürsün. Zaten dünyadan beklediğim yok. Yeter ki beni isyana sürüklemesin. Yeter ki beni doğru bildiğim ve yapmak istediğim şeylerden uzaklaştırmasın.

    Şu anda gözlerimdeki yaşlar nerdeyse dökülmek üzere. Beni böyle dolduracak, içime kapatacak ne oldu anlamıyorum. Kendim hakkında karar veremiyorum. Sanki gerçekleri görmüyor, hayal aleminde yaşıyor gibiyim. Ama hayallerin hep güzel şeyler olacağını sanıyordum, benimki yalnızlığa mahkum, sevgiden uzak, bakınca bakana hüzün veren, duyguları içinde boğulan, bir kurtuluş yolu arayan zavallı ve garip bir hayal dünyası. Böyle olmasına razıyım da tuttuğum dallar kırılmasa, gördüğüm manzara serap, sevdiğim insanlar muamma olmasa. Kim bilir belkide ben muammayım. Kendi kendini anlamayan, zavallı, yalnız ve çaresiz biri.

    Dünyamı o kadar küçültmek istiyorum ki kimseyi içine alamasın. Kimsenin bakışları beni rahatsız etmesin. Kimseye ihtiyaç duymadan ömür boyu sürsün.

    Aslında her şeyin sonu DEĞMEZMİŞ oluyor. Evet, hiçbir şeye, hiçbir kimseye verilen değer, çekilen sıkıntı ve geride kalan buruk bir kalp! Demek ki hayat boş, her şey boş. Çekilen her şeye sonuçta değmezmiş denebiliyorsa bu dünyada yaşamaya da DEĞMEZMİŞ.
    .
    Fatma Bindal
    89315
    03.01.1991
    .
    Evet bu yazıyı okuduğumda şoka uğradım. Çünkü tamamen benim duygularımı anlatıyordu. Rabbimin bana bir mesajıydı, buna inanıyorum. O zamanlarda zaten burada yalnızlık temalı şiirler paylaşıyordum. Bu hayatta karşıma çıkan sembollere, işaretlere, olaylardan çıkardığım derslere bakıp Rabbimden gelmiş olduğuna inanıyorum. Bu yazıda apaçık bir işaretti bana. Yalnız olmadığıma bi işaretti. O dönemlerde o kadar kötüydüm ki sadece kaçıp kurtulmak istiyordum. Ağlayacak bir omuz arıyordum, ancak kendi içimde eriyordum. Neyse. Bu yazıyı yazan kişiyi çok merak ediyorum. Şuan ne yapıyor, kaç yaşında ya da öldü mü? Aynı döneme denk gelseydik keşke. Ama illaki karşıma biri çıkacak. Belki de çıkmıştır. Kim bilebilir? Şimdi bunu yazarken aklıma şu söz geldi; "Birbirine ihtiyacı olanlar özenle uzak duruyor birbirinden."