• 147 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Yine her zamanki klişemle başlıyorum: bu bir incelemeden çok kendi düşüncelerimi başkalarına yansıtabileceğim şekilde çözümleyip bir düzene sokma çabasıdır benim için. Elimden geldiğince kısa yazmaya çalışacağım. Her bölümden dikkatimi çeken 1-2 noktayı yorumlayıp buraya not olarak bırakmak istiyorum.

    Kitabı almaktaki asıl amacım Foucault'ya başlangıç yapmaktı. Okuduğum ilk ve tek kitabı henüz ama yanılmıyorsam dili diğer kitaplarına göre daha hafif ve anlaşılır düzeyde. Bu yüzden iyi bir başlangıç kitabı oldu benim için, iyi ki bununla başlamışım.

    Aldığım gibi okumadım elbette kenara bıraktım, hazır hissettiğimde okuyacaktım. Bir akşam yakın arkadaşımla konuşurken onun 'ben yalan söyleyemiyorum, insanların yüzlerine onların söylemekten kaçındığı veya sakladığı gerçekleri dürüstçe söylemek, beni de diğer insanları da rahatsız eden doğruları söylemek, bana daha muazzam geliyor' deyişi aklıma bu kitabı getirdi, zaten o günlerde benim de dürüstlükle ilgili sorguladığım, anlamaya çalıştığım noktalar vardı. İşte dürüstlük bana bir şey katmak yerine benim elimden bir şeyleri alıp götürüyorsa neden dürüst olmalıyım, pohpohçu olmak yerine vs. tarzı düşünceler gelip duruyordu aklıma. Ayrıca bir başka arkadaşıma da bu konuyu açınca, gülerek dalga geçip 'siktir et neyini düşünüyorsun bunun, yaşa gitsin' demişti. Haklı olduğunu biliyordum ama düşünmeyi de engelleyemiyordum tabi. Ben de düşüncelerime dayanak olur diye başladım kitaba.

    Foucault ilk bölümde hakikati söylemek yani 'parrhesia' kelimesinin kökenine ve anlamına değiniyor. Bu bölümde dikkatimi en çok çeken ve hoşuma giden cümle şu:
    "Eğer parrhesiastes'in dürüstlüğü konusunda herhangi bir "ispat" varsa, bu 'cesaretten' başkası olamaz. Bir konuşmacının tehlikeli -çoğunluğun inandığından farklı- bir şey söylemesi, o kişinin parrhesiastes olduğunun güçlü bir işaretidir." [s.13]
    Hoşuma gitmesinin sebebi çoğunluğun olduğu her yere şüpheyle yaklaşmış olması. Kitlenin içinde olduğu hiçbir nokta şu ana kadar bana kabul edilebilir gelmedi. Ne zaman kendimi bir kitle ile ortak paydada bulsam hemen orayı sorgular ve uzaklaşırım o noktadan. Yanlış veya doğru bilemiyorum ama hayatımı çok büyük ölçüde belirledi bu. Belki de şu an hiçbir fikre veya yere ait olamayışımın sebebidir bu.

    Sonraki bölümde yunan mitolojisinde genelde Oedipus ve Apollon [ölümlülere hakikati söyleyen tanrı, Delphoi'deki kehanet mabedinde.] üzerinden giderek parrhesia'yı yunan-roma geleneğinde incelemeye devam etmiş. Burada üzerinde durmak istediğim nokta Apollon ve Kreusa arasında geçen hakikat mücadelesi hakkında -ironik olarak Apollon burada hakikati gizleyen bir Tanrıdır ve Kreusa bir ölümlü olarak Tanrı'nın sakladığı hakikati ortaya çıkarmaya çalışan bir parrhesiastes'tir. Kitapta geçen güzel bir cümle bunu özetliyor: 'İnsanlar kendi başlarına hakikati söylemeyi ve keşfetmeyi başarmalıdırlar.[s.38]'- Foucault'un söylediği bir cümle var: "Böylece hakikat tanrının adaletsizliğine ve yalanlarına duyulan duygusal bir tepki olarak belirir.[s.45]" Yukarıda kendim için herhangi bir fikre ait olmadığımı belirtmiştim. Ancak bu tüm fikirler yanlıştır gibi ilkel bir düşünce değil tabi. Sadece hiçbir şeyi büsbütün kabul edip benimseyemiyorum. İşte benim çoğu duygumun, düşüncelerimin temelini oluşturan şeylerden biri de bir tanrının varlığı konusunda emin olamayıp, var olduğuna inandığım bir tanrının adaletsizliğine ve yalanlarına duyduğum duygusal tepkim. Karışık oldu farkındayım ama belirttiğim gibi burada kendimi çözümlemeye çalışıyorum sadece.

    "O halde parrhesiastes karakterinin çözmesi gereken sorunlardan biri, söylenmesi gerekenin söylenmemesi gerekenden ayırt edilmesidir.[s.55]" Hakikati söylemek her şeyi söylemek değildir diyor kısaca. Yunan tarihinden verdiği örneklerle neyi kast ettiğini de açıklıyor Foucault. Benim de aklıma herkesin bildiği Galile'yi getirdi. Tam olarak kast ettiği bu. Galile'nin kilise mahkemesi karşısında hakikati söylemekten vazgeçip 'yine de dönüyor' deyişi hakikati söylememek değil tam aksine gerçek bir parrhesiastes'te bulunması gereken özelliklerden biridir.

    "...Lysimakhos ile Melesias, akıllarından geçenleri özgürce söyleyeceklerini belirtir ve parrhesia kullanarak, hayatlarında çok önemli, onur verici ya da özel hiçbir şeyi başaramadıklarını itiraf ederler.[s.77]" Yakın arkadaşımla olan sohbetimizde de geçmişti bu, bugüne dek hakikati söylemiş veya düşünmüş olmak bana hiçbir şey katmadı hatta tam aksine sosyal, psikolojik ve ekonomik anlamda benden çoğu şeyi alıp götürdü. Hala da öyle. Türkiye'nin içinde bulunduğu durum da tam olarak buna işaret ediyor zaten. Tüm dünyada bu böyle. O halde neden hâlâ dürüstçe yașayayım ki? Bu benden çok șeyi alıp götürüyor madem, bir șeyler kazanabileceğim șekilde yașamak isterim ben de diğer insanların çoğu gibi.

    Henüz kitabı bitirmedim az kaldı fakat inceleme yazma konusunda kendime hiç güvenmiyordum ve kitabın etkisindeyken yazmak istedim. Daha incelemek istediğim birçok yer vardı ama yoruldum ve tüm kitabı yorumlamak da istemiyorum, not almak istediğim diğer yerleri alıntı olarak ekliyorum zaten.

    Kitap için bir yorum yapmam gerekirse de kesinlikle muazzam bir çalışmanın ürünü. Bu kadar incelikli bir araştırmanın yapılması beni Foucault'ya hayran bırakıyor. Tam ergenlikten yetişkinliğe geçiş dönemimde bunu okumuş olmam büyük şans benim için ve ileride de iyi ki o zamanlardan okumuşum diyeceğim kitaplardan olacağına eminim. Muhtemelen birkaç yıla tekrar okurum zaten. (22.04.2019)
  • 228 syf.
    ·3 günde
    ! Bu inceleme Otostopçunun Galaksi Rehberi serisinin tamamına yapılmıştır !
    İnternette bilim-kurgu kitap önerileri aradığınız zaman beş listenin yedisinde görebileceğiniz bir seri: Otostopçunun Galaksi Rehberi.
    Ben de bu seriyi iki kez okumuş biri olarak 'Otostopçunun Galaksi Rehberi'ni neden okumalısınız?' sorusunu yanıtlayacağım.
    Çünkü Galaksimi keşfetmemi sağladı. İçimdeki Evreni. Kısaca kendimi.
    Hepimizin içinde bir Ford Prefect vardır. İçten içe size keşfetmeyi, maceraya atılmayı öğütleyen birisi. Onu bulun ve dediğini yapın. Gerekirse ardınızda Yerküre'yı bırakmanız gerekse bile. Ford Prefect, galaksiyi keşfederken aslında kendinizi keşfetmenizi sağlayacaktır. Gerçekte kim olduğunuzu, neyi sevip neyden nefret ettiğinizi, ilgi alanınızın ne olduğunu... Ve bunun için yapmanız gereken iki şey var:
    1- Ford Prefect'i bul.
    2- Ne diyorsa yap.
    Bu basit gibi görülebilir, ama neden onca insan neyi sevdiğini, aslında kim olduğunu bilmiyor ve 'hangi mesleği seçmeliyim' tarzı sorularla boğuşup cevaplarını internete soruyor. İçlerindeki Ford Prefect'i bulamadıklarından mı? Hayır. Ki zaten böyle bir ihtimal söz konusu bile olamaz çünkü siz Ford Prefect'i bulmamış olsanız dahi o sizi bulacaktır merak etmeyin. Asıl sorun çoğu kişinin Ford Prefect'in sunduğu maceraya atılacak kadar cesur olmamasında. Bir şeylere sahip olmaya çalışırken şu anda sahip olduğu şeyleri kaybetmek istememesinde. Bu mantıklı bir bakış açısı gibi görülebilir, ama kim bütün hayatını evinde oturup çay içerek geçirebilir ki? Eğer gerçekten bir şeyleri başarmak istiyorsak, sahip olduklarımızdan fedakârlık edebilmeliyiz.
    Ford Prefect ile maceraya çıkarken yanınıza almanız gereken üç şey var:
    1- Havlunuz.
    Havlu bir otostopçu için vazgeçilmez bir eşyadır. Gerektiğinde otostop çekerken sallarsınız, gerektiğinde zehirli gazlardan korunmak için yüzünüzü örtersiniz, gerektiğinde ise yalnızca elinizi silersiniz. Bazıları havlularına yararlı modifikasyonlar yaparken ben de Ford gibi sadelikten yanayım. Sonuçta havlu havludur ilk yardım çantası değil.
    2- Otostopçunun Galaksi Rehberi.
    Tabi ki bu maceraya öyle paldır küldür dalmayacağız elimizin altında her zaman bir rehber olacak ve edindiğimiz bilgileri de bu rehbere ekleyeceğiz. Ziyaret ettiğimiz yere geri dönerken veya bir kez daha ziyaret ederken bu bilgiler hayatımızı kurtarabilir. Veya karnımızı doyurabilir.
    3- Cesaretiniz.
    Sonsuz bir evrende çok fazla bir tehlikeyle karşılaşacağınızı düşünmeyebilirsiniz (sonuçta birim başına tehlike = tehlike/sonsuz = ~0) ama yine de siz yanınıza alın. Arada lazım olabilir.
    Ve bunların dışında en önemlisi ASLA PANİĞE KAPILMAYIN.
    Bol maceralı ve otostoplu Yerküre günleri dilerim :)
  • 199 syf.
    Sevgili Tamer Demirdelen, bize deneyimledigi birçok konuda argüman dizisi sunmuştur. Seçtiği başlıklar altında konuların özüne inmesi, anlattıklarını örnekler ile desteklemesi, kitabın okunmasına akıcı bir üslup kazandırmıştır.
    En sevdiğim kısım ise, ara ara okuru teste tâbi tutmasıdır. İtiraf ediyorum; çaktım hepsinden.Ne kadar dikkatsiz olduğumu ve algılarımı daha açık tutmam gerektiğini anladım.
    (Kandırıkçı ya, kandırdı beni! Yoksa... ^¡^ )

    Bana yeni şeyler öğreten, algılarımı açan, "Hadi canım, ben hiç böyle düşünmemiştim" dedirten kitaplar önceliğimdir. Bu kitap onlardan biri.

    Kitaptan birkaç örnek vermek gerekirse:

    ● Dokunduğumuz her şeye daha fazla bağlandığımız için ( yani direk bir sahiplenme içgüdüsü oluşuyor), alışverişte satıcının ikna etmek için " Dokunun lütfen ya da bir deneyin almak zorunda degilsiniz." taktigini uyguladığını ve bunun çogu zaman işe yaradığı gerçeği.
    ● Dünyanın en bilinen 25 logosunun yuvarlak olması ve sebebinin yuvarlak yüzeylerin dokunmaya teşvik etmesi ve bizde güzellik algısını bunun oluşturması.
    ● Karşımızdaki insanın beden diline, hareketlerine, ses tonuna, seçtiği kelimelere dikkat etmemiz gerektiğine ve aynı şekilde hareket etmemiz sonucunda doğru iletişime geçebilecegimiz gerçeği.
    ● Her seyin ve herkesin bir hikâyesi olduğunu biliriz. İyi bir hikaye anlatıcısı olmanın, insanları ikna etmekte ne kadar çok işe yaradığını yaşanmış örneklerle açıklaması.

    Ve böyle sayısız örneklerler verebilirim. Çünkü dolu dolu bir kitap okudum ben. Bir ay sonra kitabı tekrar okumayı düşünüyorum. Öğrendiklerimi pekiştirmek ve bu defa hangi cümlelerin altını çizeceğimi görmek için.

    Ben satış ve pazarlama ile ilgili fazlaca örnek verilmesini sevdim.Tabii ki bunun yanında, kendimizi ve iletişime geçtiğimiz insanları tanımamızı, anlamamızı sağlayacak, göremediğimiz detayların farkındalığını yaratacak, yaşamı kolaylaştıracak, bir birey olarak her alanda fazlaca işimize yarayacak bilgiler ve taktikler bulunmaktadır.Sahi kendinizi keşfetmek istemez misiniz? Belki de içinizdeki gücü farketme zamanınız gelmiştir. İyi bir rehber daha bırakıyorum size.
    Çünkü yaşam, her hatayı yapmamızı bekleyecek kadar uzun degil.

    Keyifli okumalar.
  • Mahomet/ Hz. Muhammed

    Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu

    Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu

    Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu

    Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu

    Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında

    Durup su içen develeri izliyordu arada sırada

    Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.

    Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu

    Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu

    Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi

    Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi

    Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.

    Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.

    Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı

    Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi

    Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi

    Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı

    Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.

    Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı

    Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı

    Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı

    Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı

    Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu

    Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu

    Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.

    Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi

    Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.

    Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki

    Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki

    Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,

    Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu

    Ve, kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.

    Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi

    "Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici

    Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur

    Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur

    Onsuz bir değerim olmazdı."

    Bir zat ona: "Ey müminlerin gerçek Sultanı!

    Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne

    Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne

    Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.

    O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;

    Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize

    Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde

    Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;

    Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.

    Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.

    Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte

    Ona: "Tanrı yardımcın olsun!" diye seslendi.

    Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi

    Dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun!

    Allah benim adımı andı! Bundan emin olun

    Topraktan insan, nurdan bir peygamberim

    İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.

    Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.

    Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi

    İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu

    O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.

    Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim

    Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;

    Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;

    Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı

    Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;

    Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli

    Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı

    Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.

    Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli

    Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini

    Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir

    Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.

    Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım

    Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim

    Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir

    Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;

    Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!

    Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete

    Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri

    Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini

    Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde

    Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;

    Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi

    Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi

    Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim

    Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim

    Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar!" diyordum

    Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum

    Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki

    Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi

    Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla

    Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta

    Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım

    Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım

    İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım

    Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.

    Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi

    Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni

    Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak

    Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak

    Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan

    Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,

    Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla

    Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

    Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi

    İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri

    Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri

    Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;

    Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki

    Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi

    Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere

    Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece

    O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar

    O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;

    Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin

    Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için

    Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,

    Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar

    Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli

    İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri

    Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!

    Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,

    Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak

    Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."

    Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi

    Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti

    Ardından: "Ey insanlar! Size sesleniyorum

    Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum

    Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin

    Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin

    Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.

    Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi

    Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı

    Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi

    "Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.

    Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri

    Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,

    Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona

    Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi

    Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi

    Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince

    "Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e

    Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."

    Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı

    Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu

    Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu

    O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu

    Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru

    "İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi

    "Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi

    Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,

    Ve, Melek ona: "Allah seni bekliyor" dedi

    Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi

    Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti.

    Victor Hugo/La Legande des Siecle/ Yüzyılların Efsanesi

    CÜMLEDEN CÜMLEYE....
  • Victor Hugo'nun Hz. Muhammed başlıklı şiirinin Yakup Yaşa tarafından yıllar süren çalışmanın ardından ortaya çıkan çevirisi:

    Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu
    Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu
    Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu
    Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu

    Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında
    Durup su içen develeri izliyordu arada sırada
    Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.
    Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştur

    Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu
    Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi
    Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi
    Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.

    Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.
    Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı
    Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi
    Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi


    Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı
    Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.
    Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı
    Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı


    Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı
    Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı
    Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu
    Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu

    Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.
    Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi
    Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.
    Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki


    Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki
    Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,
    Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu
    Ve kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.

    Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi
    "Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici
    Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur
    Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur
    Onsuz bir değerim olmazdı."

    Bir zat ona : "Ey müminlerin gerçek Sultanı!
    Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne
    Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne
    Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.

    O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;
    Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize
    Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde
    Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;
    Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.
    Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.


    Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte
    Ona: "Tanrı yardımcın olsun!" diye seslendi.
    Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi
    Dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun!

    Allah benim adımı andı! Bundan emin olun
    Topraktan insan, nurdan bir peygamberim
    İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.
    Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.


    Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi
    İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu
    O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.


    Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim
    Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;
    Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;
    Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı


    Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;
    Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli
    Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı
    Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.


    Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli
    Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini
    Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir
    Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.

    Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım
    Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim
    Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir
    Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;
    Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!

    Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete
    Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri
    Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini
    Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde
    Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;
    Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi
    Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi
    Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim
    Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim
    Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar!" diyordum
    Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum
    Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki
    Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi
    Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla
    Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta
    Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım
    Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım
    İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım
    Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.

    Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi
    Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni
    Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak
    Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak
    Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan
    Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,
    Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla
    Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

    Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi
    İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri
    Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri
    Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;
    Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki
    Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi


    Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere
    Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece
    O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar
    O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;
    Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin


    Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için
    Yedi göğü geçmek için altın eyerli atlar,
    Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar
    Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli
    İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri


    Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!
    Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,
    Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak
    Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak.

    Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi
    Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti
    Ardından : "Ey insanlar! Size sesleniyorum
    Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum
    Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin
    Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin
    Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.


    Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi
    Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı
    Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi
    "Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.
    Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri
    Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,
    Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona
    Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi
    Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi


    Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince
    "Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e
    Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."
    Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı
    Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu
    Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu
    O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu
    Ve Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru
    "İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi
    "Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi
    Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,
    Ve, Melek ona : "Allah seni bekliyor" dedi
    Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi
    Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti.

    (Derlenmiştir.)
  • 200 syf.
    ·Beğendi·10/10
    I. Bölüm

    Dünyanın herkesçe adı bilinen, ancak kimilerinin dikkatini cezbedemeyen, kimilerinin gözlerini üzerine çevirtse de güzelliğinin sadece bakabilen gözleri etkileyemeyeceği, kimilerinin görebilse de o hissi ayrılınca unutacağı ve o tadı ömrü boyunca bir noksanlık-hatta özlem-olarak adlandırmasına sebep olacak kadar güzel, insan elinin ve aklının henüz eziyet etmemiş olduğunu hemen kavratacak kadar gamsız doğallığa sahip olan yerler vardır. Buradaki, birbiriyle aynılıkları sadece biyolojik kategorileri olan, gerçekte ise birisi birisine benzemeyen, kokularının tek tek de güzel olsalar da birlikte oluşturdukları harmoninin kıyas kabul etmeyeceği bitkiler sadece gözlere değil, tüm duyulara ışıldarlar. Granit gecelerin bile ışıltısını söndüremeyeceği bu büyülü alemin insanlıktan uzak oluşu gidemeyen, göremeyenlerde yarattığı efsane hissinin tek sebebi değildir. Sarp bir kayalığın zirvesi oluşu, bu kocaman taş bloklarının okyanus ile buluştuğu noktayı dalgaların dövüşleri manzaranın büyülü güzelliğinin en büyük bir diğer etkeni olsa da efsaneleşmesi tamamen insan algısının bozukluğuydu. Elde edemediğini tahrip, anlayamadığını inkar eden insanoğlundan tam tersini beklemek ne kadar doğru olurdu zaten? Buraya ulaşamayanların, ulaşsa da daha önce doğayı sadece alelade bir araç, nesne görmekten ve canlılardaki sadece üç beş benzerliği bulup ortaya mesnetsiz iddialar atmaktan öteye götürememiş kişilerin asla hissedemediği, dolayısıyla bu güzelliği de göremeyecek olanların başkalarının da bunu beceremeyeceklerini düşünmelerinin önyargısıdır efsaneliğinin başlıca nedeni. Yöre halkı tarafından kabul edilmiş bu önyargıların anlamsızlığını ortaya koymak için kucağında oraya çıkartmıştı Mine’yi Nuri.

    Daha önce burada bulunmamış olduğunu sadece yüz çizgileriyle değil, ellerini nereye koyacağını bilemediğinden sürekli hareket ettirişiyle, manzaranın oluşturduğu görüntüyü herhangi bir landscape fotoğrafında bile görmemiş olan gözlerinin son raddesine kadar açılışıyla da belli ediyordu Mine. Böyle bir manzarayı görmekle beraber bir şeyi ilk kez yapan birisinin tüm heyecanının sebep olduğu seratonin, bu kadar yüksekte bir uçurumun kenarında bulunmasının salgılattırdığı adrenalin ve Nuri’nin yanında kendisine bir zarar gelmeyeceğine emin olmasını sağlayan güvenin ürettirdiği oksitosin ile neredeyse aşk kaçınılmazdı. Nuri aşkı işte tamda bu şekilde tarif ederdi. Mine tüm şaheserlerden yüz çevirip Nuri’ye döndürdüğünde cemalini, güneşin ışınlarının onun üzerinde daha da anlamlı olduğunu görüyor ve buradan yaptığı istemsiz tümevarımla sanki tüm güzelliğin sebebi aslında Nuri’ymiş gibi hissediyordu. İçindeki aşk, sevgi tüm kontrolünü ele geçiriyordu. Nuri’ye onu ne kadar sevdiğini bir kez daha itiraf etmek istese- hatta bunun için daha uygun bir an olamayacağını bilse- dahi Nuri’nin ona tüm mantıklı açıklamaları - daha önce yaptığı gibi- tekrar yapacağını ve yine kendisiyle olamayacağını açıklamaktan üşenmeyeceğini bildiğinden, “duymazsam, sorun yokmuş gibi yapmam daha kolay olur,” iç sesinin iknasına boyun eğerek susmuştu. Her ne kadar kalbi ve gözleri bu susuşu beceremese de...

    Sevgisinin sınır tanımamazlığı bir tek Nuri’yi aşamıyordu. En çok seven ne kadar hissedebilmişse kalbinin derinliklerinde, o da o kadarını hissediyordu ancak Nuri’nin hissizliği onu her seferinde daha sert çarpıyordu. Sessizlik konuşmasını bitirdiğinde eve dönmek üzere Nuri’nin kollarında yerini aldı.

    II. Bölüm

    Ferit, artık onu daha fazla göremeden duramacağını gerçeğini fark etmesiyle birlikte, Nuriye’den ayrı geçirdiği her an daha da ışığını kaybettiğini anlamıştı. Nuriye’nin yanındaki kendisini hatırlamaya çalıştı. Kendisinde güneşin bir bahar gününde içi huzur doldurması gibi bir his yaratıyor ve onun tarafından sevilebileceği, kendisinin olabileceği günü bekliyordu. Bu bekleyişi sonunda onunla yan yana geçireceği günlerin geleceği kesinliğiliyle -ki tek bir mantıklı sebep bulamıyordu aksi için- şiddetini azaltıyor, daha katlanılabilir oluyordu. Bu yüzden, şimdi, kendinden eminlik ve daha öncesinde tattığı lezzetleri bir daha tatmak isteğiyle Nuriye’nin evinin kapısındaydı. İçeri girdi.
    (...)
    Salona geçtiğinde Nuriye’nin koltukta uzanmakta olduğunu gördü. Her adımda teninin solgunluğu, çektiği acının yüzüne yansımasının kırıntıları daha hissedilir hale geliyordu. Ferit, Nuriye’ye: “ Sizi özledim. Zira sizi göremediğim her an kötüleşmemem işten değil. Sanki sizin yanınızdaki ve uzağınızdaki ben iki farklı kişiyiz. İyi olabilmek için sizin yanınızda nefes almaya muhtaç gibiyim. Sizi gördüğümde nasıl cennette hissediyorsam kendimi, göremediğimde de bir o kadar dipsiz kuyulara düşüyor ışıksız kalıyorum. Artık ne zaman tamamen benim olacaksınız?” dedi sesinde sevgiden çok eminlik, kibir ve hırs vardı. Özlem ve sevgi ise bunların ardından ancak hissedilebilirdi. Nuriye fiziksel güzelliğine vurulmuş bu adamın sevgiden önce bencillik taşımasının sinir bozuculuğunu kaldırmak istemedi. Çektiği acılardan kurtulmak istemiyordu keza Ferit’in sözleri veya ilgisi bu acıyı bir nebze olsa bile hafifletemezdi ancak bir kalbin hükümsüzlüğüne karşı isyan etmekten de geri kalamadı. Çünkü anlayamıyordu; karşısında sevdiği kişi acı çekerken onun hala kendisinin mutluluğunu düşünmesini...Nuriye dayanamadığı için “Git Ferit, senin aşkın benim için fazla kaba” demenin yanısıra bir kaç cümle daha söylese de konuşmanın tüm özetini bir cümle anlatabiliyordu. Ferit ise kafasında ona nasıl sahip olabileceğiyle ilgili planlar ile oradan gitmeye hazırlanıyordu.

    III. Bölüm

    Ertesi gün Ferit, Mine ve Mine’nin imam babası bu efsanelere konu olan yere tırmanan kadının gerçekte ne olduğunu öğrenmek üzere kapının önüne geldiler. Ferit daha önceki anılarını hatırladı. Bir önceki gelişinde Nuriye’nin tepkisini aklı alamıyordu. Deniyor ama bir sebep bulamıyordu. Bir başkası da olamazdı hayatında çünkü evinden çok nadir anlarda dışarıya çıkardı. Ve başkasına ihtimal veremiyordu. Kendisini reddederken başkası nasıl olsundu? Mine heyecandan bir kuşun çırpınan kanatları misali çarpan kalbi dayanamayacak gibi hissediyordu. Yalnızca kalbine sığacak kadar çok sevdiği Nuri’nin olmak istiyordu. Tüm kalbi buna odaklanmıştı, Nuriye’yi yalnız kendisi için elde etmeyi amaçlayan Ferit’in beyninin aksine!

    Uşak kapıyı açıp misafirleri içeri aldığında Ferit Nuriye’nin geçen seferki görüşmelerinden daha güçsüz göründüğünü fark etse de avına yaklaşan bir avcı gibiydi. Kayalıklardaki son ışıltılı görüşmelerinden bu yana geçen zamandan sonra tekrar Nuri’yi acı çeker bir yüz ifadesiyle görmenin hüznü çöktü Mine’nin yüreğine, bir de onu görmenin saadeti dolmuştu içine. İmam baba sadece bu kadının mucizelere nasıl konu olabildiğini anlamlandırmaya çalışan bakışlarıyla ilerliyordu. Evi gözden geçiren kısa bakışları olsa da acı çekmesine rağmen saçtığı ışığın huzuru içlere dolan bu kadının güzelliğinin üzerindeki bakışları uzun sürüyordu. Nuri “Hoş geldin Minik’im” dedi Mine’ye ve “neden burada olduğunuzu, neyi öğrenmek istediğinizi ve bu kızı buraya peşinizden sürüklediğinizi biliyorum” edası taşıyan surat ifadesiyle dolu birer “hoş geldiniz” de diğerlerine. Oda da 4 kişi hararetli bir sohbete koyuldular.....

    IV. Bölüm
    (...)

    V. Bölüm
    (...)


    Tüm soruların cevabı bir kısa cümleyle anlatılabilirdi ancak Balzac bunu yapmazdı. O yüzden bu şaheseri, bu ustalık eserini yazdı. Goriot Baba her gün yazılabilir bir kitap gibi kalıyordu Seraphita’nın yanında çünkü Seraphita bir ömür gerektiriyordu. Sadece Balzac’ın değil bir çok eserin şahlığını aşağı çeker bir kitap...

    O kısa cümle mi ?

    “Size dünyevi şeyler söylediğim halde beni anlamıyorsunuz; göklerin dilini kullansaydım nasıl anlardınız?” ( Yuhanna, 3, 12 ) ( Seraphita, 74 )

    Keyifli okumalar....

    ****************************************
    (edit)

    Zodiac konuşuyor :

    — Balzac, kadın- erkek(Mine-Ferit) ilişkisinin alt metninde madde-mana ilişkisini işlemektedir. Erkek kahraman akılcı, bilgiye- genellikle duyu organlarının sağladığı bilgiye- dayalı bir yaklaşımla maddeciliği sembolize etmektedir. Kadın kahraman ise daha çok hisselerine yoğunlaşan, kalbini dinlemeye odaklı, samimi bir sevgi ile görünmeyen ancak hissedilebilen mana alemine vurgu yapmaktadır. Kadın ve erkek eşit değildirler. Kadının üstün olduğu yanları olduğu gibi erkeğin de üstün yanları vardır. Ancak ikisinin birleşiminde, ki gerçekte evliliğe tekabül eder, yani madde ve mana birleştiğinde ancak tamamlanabilirler. Birbirleriyle bir kıyasın yapılamayacağı gibi her birisi kendi içinde tam ancak bütünsel bazda eksiktir. Ve bu eksiklik ancak birleşmeleriyle tamamlanır. Yani kadın ve erkek birbirlerini tamamlayan ve bir bütünü oluşturan iki yarımdır.

    —Henry Miller’ın da söylediği gibi ( #42962634 ) Balzac’ın işlediği insan melek sorununu fark eden az kişi vardır ve bu çoğu zaman yaratıcı bir insanın, sanatçının ilgilendiği konudur. Bu sorununa bu kitapta birinci elden değinen Balzac, başkahramanını metafizik bir canlı olarak belirlemiştir ki bu da benim yazdığım hikayede Nuri/Nuriye olarak beliren cinsiyetsiz melektir. Kadınlara karşı erkek, erkeklere karşı kadın kimliği ağır basmakta ve konuşmaları bile değişmektedir. Ayrıca nuri, ışık demektir.

    — İmam kitaptaki Rahip’e denk düşer ki kendisi bir yaratıcıya sadece sözleriyle inanan, maddi alemden fazlasını anlamaya yeterliliği olmayan, bu yüzden de kimi zaman şüpheye düşen ve anlayamadığı olaylara mucize adını veren kuşkucu bir yaklaşımı savunmaktadır. Günümüzde de bunun benzerleri çoktur. Ülkenin halini düşündüğümüzde bu kitabın 10 sayfasıyla tarikat kurmak zor değildir. Hem en azından sevgi hüküm sürer.

    — Kitap metafizik, kadın, erkek, aşk ve okuyanlar çok rahat farkedecektir ki tasavvuf içermektedir. Kimilerine sıkıcı, hayal gücü gelebilse de bilenler benzerlikleri çok rahat fark edecektir.

    —Yukarıda yazdığım kısımın anlaşılmaması kitabın veya Balzac’ın değil, incelemeyi yazan kişi olarak benim problemimdir. O yüzden kitapla ilgili önyargılarınızın olmaması adına Zodiac’ı konuşturmaya ve incelemeye sonradan eklemeye karar verdim.

    Tekrar keyifli okumalar...
  • *Çeviri bir şiir nasıl bu kadar güzel ve etkileyici olabilir!...*

    Notre Dame Katedrali yanmış.
    Fransa’nın Paris Kentinde bulunan tarihi binanın göklere yükselen kan kırmızısı/simsiyah alevleri, adeta, benim de içimde bir yerleri tutuşturdu.

    Hatırladım.
    *Norte Dame benim* için, Victor Hugo demek.
    Ve *Victor Hugo* da, Peygamberimize yazdığı o meşhur şiir demek: *Mahomet/Hz. Muhammed* başlığı ile sürgünde iken yazdığı o şiiri Ağrı, İbrahim Çeçen Üniversitesinden değerli Hocamız Yakup Yaşa Türkçeye çevirmiş, ne iyi etmiş emeğine teşekkür, sesine, soluğuna sağlık hocam.

    Bir de şunu hatırladım; Victor Hugo, bir gün, tarihi Notre Dame’ı gezerken, Katedralin kule duvarlarından birinin üzerinde biraz silikçe bir yazı görür: Fatalis/Kader.
    Kim bilir, belki de, ondan sonradır ki Victor Hugo’nun kaderi bambaşka bir çizgiye doğru evrilmiştir ve bir torunu ile iki oğlunu vaftiz yaptırmayınca, ayrıca, Allah (cc), İslam ve Kur’an Ayetleri üzerine bir hayli şiirler yazdığı için onun, Müslüman olduğu konusunda yorumlar yapılmasına sebep olmuştur.

    Romantizmin öncüsü, meşhur düşünür, şair ve yazar Victor Hugo; " _Kim olduğumu ve adımın ne olduğunu yalnız Allah bilir_ " demişti.

    Gerçekten Müslüman oldu mu, bunu da yalnız Allah biliyor fakat, onun, Peygamberimiz (as) için yazdığı aşağıdaki uzun ve yetkince şiirinden İslam’ı, Peygamberimizi derinlemesine incelediğini çok iyi biliyoruz:

    *Victor Hugo*
    *La Legande des Siecle*
    ( *_Yüzyılların Efsanesi_* )

    Mahomet/ Hz. Muhammed
    Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu
    Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu
    Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu
    Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu
    Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında

    Durup su içen develeri izliyordu arada sırada
    Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.
    Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu
    Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu

    Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi
    Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi
    Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.
    Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.
    Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı

    Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi
    Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi
    Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı
    Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.
    Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı
    Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı

    Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı
    Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı
    Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu
    Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu
    Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.
    Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi
    Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.
    Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki
    Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki

    Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,
    Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu
    Ve, kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.
    Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi

    "Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici
    Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur
    Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur
    Onsuz bir değerim olmazdı."

    Bir zat ona: "Ey müminlerin gerçek Sultanı!
    Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne
    Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne
    Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.
    O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;
    Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize
    Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde
    Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;
    Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.
    Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.

    Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte
    Ona: "Tanrı yardımcın olsun!" diye seslendi.
    Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi
    Dalgındı; birden, şöyle dedi:

    "Herkes duysun!
    Allah benim adımı andı! Bundan emin olun
    Topraktan insan, nurdan bir peygamberim
    İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.
    Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.
    Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi
    İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu
    O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.
    Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim
    Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;
    Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;
    Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı
    Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;
    Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli
    Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı
    Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.
    Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli
    Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini
    Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir
    Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.
    Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım
    Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim
    Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir
    Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;
    Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!
    Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete
    Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri
    Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini
    Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde
    Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;
    Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi
    Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi
    Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim
    Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim
    Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar!" diyordum
    Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum
    Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki
    Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi
    Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla
    Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta
    Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım
    Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım
    İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım
    Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.
    Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi
    Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni
    Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak
    Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak
    Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan
    Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,
    Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla
    Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

    Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi
    İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri
    Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri
    Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;
    Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki
    Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi
    Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere
    Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece
    O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar
    O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;
    Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin
    Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için
    Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,
    Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar
    Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli
    İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri
    Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!
    Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,
    Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak
    Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."

    Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi
    Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti
    Ardından:

    "Ey insanlar! Size sesleniyorum
    Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum
    Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin
    Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin
    Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.

    Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi
    Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı
    Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi
    "Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.
    Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri
    Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,

    Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona
    Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi
    Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi
    Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince
    "Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e
    Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."
    Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı
    Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu
    Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu
    O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu

    Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru
    "İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi
    "Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi
    Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,
    Ve, Melek ona: "Allah seni bekliyor" dedi
    Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi
    Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti.

    *Victor Hugo*
    *La Legande des Siecle*
    ( *_Yüzyılların Efsanesi_* )