• Kur'an Kime Yeter

    Dinî ilimlerde itimad ettiğimiz kaynaklar ne kadar Asr-ı Saadet'e yakın olursa muteber ve mutemed olma ihtimali o kadar yüksektir." Prof. Dr. Salim Öğüt, Modern Düşüncenin İslam Anlayışı kitabından.Bu, Bediüzzaman'ın da metinlerinde dikkat çektiği birşey, ben de mürşidimin ayaz izlerini öperek altını çizeceğim: Doğrudur. Bir sözün değeri anlamıyla yakın ilgilidir. Fakat bu değerin sadece lafızlarla ilgili olduğu söylemek doğru değildir. Sözün kim tarafından söylendiği, kime söylendiği, ne makamda söylendiği de o sözün kıymetini tayinde önemlidir.

    Bir polisin sokakta "Yere yatın!" diye uyarmasıyla bir çocuğun "Yere yatın!" diye bağırması arasında fark vardır. Cümle aynıdır, tamam, ama söyleyenden kaynaklanan bir 'anlam' farkı sözün 'değer'ine de yansır. Birincisinde gayet gerilirken ikincisinde gülümsememiz bundandır. Yine "Filanca seni seviyor!" cümlesinin 'filanca' kısmında yazan isme göre cümlenin 'anlam' boyutu renkten renge girer. Kiminin sevmesi bile rahatsız ederken kiminin sevgisi ayaklarınızı yerden keser.Tersi de mümkün.

    Ağzınızdan çıkan bir sözün kime söylendiği de sözün anlam dünyasını değiştirir. "Seni seviyorum!" dediğiniz evladınızsa cümlenin ederi başkadır, âşık olduğunuz kişiye söylenmişse başkadır, rahmetli babanızın mezarı başında söylenmişse daha da başkadır. Hatta, bir dostunuz düşmanınıza bu sözü söylese, onun anlamı dahi sizin için bambaşkadır. 'Söyleyenler' veya 'söylenenler'den bağımsız olarak söze bir değer biçemezsiniz çoğu zaman. Zaten 'söyleyenler, söylenenler ve söylenildiği şartlar' hep beraber kelamın bağlamını belirlerler.

    Biz de kelamı, sadece lafzıyla değil, bağlamıyla birlikte ele aldıkça 'daha doğru' anlarız. Peki bağlam/makam sözü nasıl etkiler?

    Birinci misalimiz: Diyelim ki annemle mutfaktayız. O bulaşık yıkıyor. Ben de fırsattan istifade tencereden sarma aşırıyorum. Kapağını kapatmayı da unutuyorum. Tam çıkacakken annem sesleniyor: "Ağzını kapa!"

    İkinci misalimiz: Pazardasınız. Anneniz kalitesini anlamak için ürünleri elleriyle de yokluyor. Ürünlerinin yoklanmasına kızgın tezgah sahibi kaba bir söz söylüyor. Siz de ona kaba birşey söylüyorsunuz. Ortam geriliyor. Atışıyorsunuz. Anneniz yaşananlardan endişeli.

    Diyor ki: "Ağzını kapa!"Söylenenler birebir aynıyken ve aynı kişiler tarafından yine aynı kişilere söylemişken bu iki sözü birbirinden tamamen farklı anlamlara getiren nedir? İşte bu da sözün söylendiği makamdır/bağlamdır.

    Devam edelim: Şimdi birisi size gelse ve "Ahmed'in annesi Ahmed'e 'Ağzını kapa!' dedi!" diye nakletse, aklınıza, hakiki bağlamından bağımsız olarak ifadenin sizdeki ilk çağrışımı gelir. Fakat bununla yetinmezsiniz. Ne için söylenildiğini anlamak için nakli yapan şahsa 'yaşananları' da sorarsınız. Bu nakil birinci olaya dair yapılmışsa, o sözle söylenilmek istenen, 'sarma aşırdığım tencerenin kapağını kapatmayı unutmuş olduğum'dur. Fakat ikinci olayda kastedilen 'susmam'dır. Daha bunun gibi pekçok farklı makam vardır ki, sözü söyleyen ve sözün söylendiği kişi aynı olduğu halde, o sözden muradın farklılaşmasını sağlar.

    Binaenaleyh: Bir sözü anlamak sadece lafızlarının sözlük anlamını bilmek değildir bu yönüyle. Söylendiği şartları da anlamak gerekir yorumda isabet edebilmek için. Kimi zaman bağlamın manaya etkisi çok az olabilir. Fakat çoğu zaman o kadar ciddi bir şekilde tesir eder ki anlamı tersyüz bile edebilir. İlk duyduğunuzda anladığınızla bağlamı öğrenince farkettiğiniz tam tersi şeyler olabilir. Kur'an'ı anlamada esbab-ı nüzulün kıymeti bu yüzdendir. Hatta Kur'an dışında edinilen Kur'an'ı anlamaya yardımcı her ilim/bilgi aslında Kur'an'ın bağlamını anlamaya yardımcıdır. Onun için öğrenilir. Hadis ilmi bu ilimlerin başıdır.

    Bu noktada Bediüzzaman'ın (Mustafa Sungur ağabeyden nakledilen) şu sözleri ne kadar anlamlıdır:"Mahfuzatım olan 80-90 kitapları ezberden tekrarlardım. Bunlar Kur'an'ın hakikatlerine çıkmaya basamaklar oldu. Sonra Kur'an'ın hakikatlerine çıktım. Baktım her bir ayetin kainatı ihata ettiğini gördüm. Artık başka şeye ihtiyacım kalmadı. Kur'an bana kâfi geldi."

    Kur'an'ın kâfi geleceği bir noktadan bahsedeceksek, bu, ancak sair İslamî ilimlerde bir yetkinlik elde edip onların vasıtasıyla Kur'an'ın bağlamına ve şümulüne bir yakınlık kesbettiğimiz noktada mümkündür. (Müceddid de zaten bir bağlam hatırlatıcıdır.) Hele hele ayet-i kerimelerin tefsirleri hükmünde olan ehadis-i nebeviyeye ve o ehadisin müfessirleri hükmünde olan selef-i salihînin içtihad ve görüşlerine danışmazsak, ne sözün kendisine ne de bağlamına yeterince yakınlık kesbedemeyiz. (Sarf-nahiv ilmi de böylesi ilimlerden birisidir.)

    Müçtehid imamların aynı zamanda birçok İslamî ilimde yetkin isimler olmaları işte o bütünlüğe vukufiyetin kendilerine kazandıracağı bağlam bilgisi ile açıklanabilir. Yoksa Arapçasının A'sını, hadisin h'sini bile bilmeyen modern zaman işgüzarlarının meallerin karşısına oturup damaklarını şaklatarak "Bize Kur'an yeter!" demelerinin hiçbir anlamı yoktur. Bu aptallıklarını ilandan başka birşey değildir. Bırakın dinî ilimleri, bırakın Kur'an'ı, tarihî bir olayı/sözü anlarken bile o dönemin şartlarına vukufiyetin lazım olduğunu bilen bir ehl-i ilim için bu söz deli saçmasıdır.

    Çocuğun "Ayağa kalkın!" demesi gibi birşeydir.Bu yazıyı yazmama sebep geçenlerde bir mecliste kıymetli kardeşlerimin arasında şahit olduğum bir ihtilaf idi. "Bir saat tefekkür bir sene ibadet-i nafile hükmündedir!" hadisinin Arapça aslında 'nafile' kaydının bulunmayışını, daha sonraları farz ibadetlerin kıymeti tenkis edilmesin diye konulmuş bir kayıt olarak niteleyen bir ağabeyim, aslında farz ibadetlerin de bu hadisin kapsamına dahil olduğunu söyledi. Ben buna katılamadım.

    Öncelikle belirtmeliyim: Ben muhaddis değilim. Bu hadisin üzerine yaşanmış tartışmalar varsa vakıf değilim. Fakat âlimlerin düştükleri kayıtların boşuna olmadıklarını ve genelde de sözün bağlamına dair olduklarını düşünüyorum. O an Aleyhissalatuvesselam 'ibadet' derken hangi ibadetleri kastetmiştir? İşte bu iş annemin bana "Ağzını kapa!" demesi gibidir. Eğer selef-i salihînin nakillerini bir kayıt olarak kabul etmezsek, o söz her anlama gelebilir ve söyleyenin muradı olmayan manaları da kapsayabilir. İbareleri, Umberto Eco’nun tabiriyle, ‘aşırı yorum’dan koruyacak hiçbirşey kalmaz.Selefimiz, hem tarihî anlamda, hem de sözün söylendiği sosyoloji ve dil anlamında Asr-ı Saadet'e daha yakındırlar. Elbette bu onların bağlama, dolayısıyla hakikate, yakınlığı anlamına gelir.

    Misale dönersek: Biz Ahmed'e "Ağzını kapa!" denmesinin sebeplerini ancak nakillerle bilebiliyoruz. Allah hepsinden razı olsun: Sahabe-i güzin, tabiîn ve tebe-i tabiîn de o mübarek sözlerin söylendiği dönemin en yakın şahitleridir. Eğer maksadımız, sözü 'işimize geldiği gibi' değil 'doğru' anlamaksa, bağlama bizden daha yakın olanların sözlerini bağlayıcı kabul etmek zorundayız.Bilmiyoruz, Allah Resulü aleyhissalatuvesselam belki de uzun uzun nafile ibadetlerin faydalarından bahsettiği bir konuşmadan sonra veya arasında o cümleyi söyledi. Bilmiyoruz, belki de konuşmanın öncesinde veya sonrasında meselenin 'nafile ibadetler'den ibaret olduğunu hissettirir bir kayıt vardı.

    Konuşmanın tamamı nafile ibadetler hakkında olduğu için, Aleyhissalatuvesselam, o cümle içinde tekrar 'nafile' diye belirtmemiş de olabilir. Bilemiyoruz. Ama o sohbetin şahitleri biliyorlardı. Sohbetin şahitleri ve o sohbetin şahitlerinin şahitleri veya daha sonraki nesiller bu kaydı gerekli görmüşlerse teslim olmak zorundayız. Yoksa Ahmed'e her "Ağzını kapa!" diyen çenesini kapatmasını istiyor değildir. Bu yazıyı da mürşidimden bir alıntıyla bitirelim:

    "Söylenene bak, söyleyene bakma, söylenilmiştir. Fakat ben derim: Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne içinde söylemiş? Niçin söylemiş? Söylediği sözü gibi dikkat etmek, belâğat nokta-i nazarından lâzımdır, belki elzemdir."

    Risalehaber - Ahmet AY
  • Insanligi hakka ve hakikata sevkedip dünya ve ahiret saadetlerini saglamak üzere Allah Teâlâ tarafindan gönderilen peygamberlerin sonuncusu ve alemlerin rahmeti olan Peygamber Efendimiz, genellikle kabul edildigine göre 2I Nisan (12 Rabiulevvel) 571 Pazartesi günü Mekke'de dogdu. Islâm tarihi kaynaklari, Hz. Peygamber'in nesebi ta Hz. Adem'e kadar siralanan Secere tablolari ile belirlemislerdir.

    Bu kaynaklarda Hz. Peygamber'in yirminci göbekten atasi olan Adnan'a kadar ittifak edilmis, ancak Adnan'dan sonra verilen isimlerde bazi farkliliklar ortaya çikmistir. Ama O'nun Hz. Ibrahim'in oglu Hz. Ismail soyundan oldugunda süphe yoktur. Buna göre Adnan'a kadar Rasûlullah'in seceresi söylece siralanir: Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib b. Hâsim b. Abdümenâf b. Kusayy b. Kilâb b. Mürre b. Ka'b b. Lüeyy b. Gâlib b. Fihr b. Mâlik b. En-Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. Ilyas b. Mudar b. Nizâr b. Me'add b. Adnan.

    Hz. Peygamber'in dogumundan iki ay kadar önce babasi Abdullah, ticarî bir seferden dönüsünde Yesrib (Medine)'de vefat etmisti. Annesi Amine, Kureys Kabilesinin kollarindan Benû Zühre'nin reisi Vehb b. Abdümenaf'in kiz idi. O siralarda Mekke esrafi, çocuklarini çölde bir süt anneye vererek emzirme âdetine sahip olduklari için Hz. Peygamber, kendi annesi Amine tarafindan ancak bir kaç kez emzirilmis, süt anneye verilinceye kadar da amcasi Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe, O'na süt annelik yapmisti.

    Daha sonra Mekke'ye komsu çöllerde yasayan Hevâzin kabilesinin kollarindan Benû Sa'd'a mensup Halîme bint Ebî Züeyb, uzun süre Hz. Peygamber'e süt emzirmistir. Mekke esrafi tarafindan Mekke'nin agir ve sicak havasi çocuklarin gelisimine ve sagliklarina zararli görülüyor; ayrica hac münasebetiyle her kesimden insanla temas halinde bulunan Mekke'de arap dili, yabanci tesirler altinda kalabildiginden, fesahat ve belâgata önem veren Mekkeliler çocuklarinin dili ögrendikleri ilk yillarinin Arapçanin saf ve bozulmamis sekliyle ve olanca fesahat ve belâgatiyla ari duru konusuldugu badiyelerde geçmesini gerekli görüyorlardi. Bu bakimdan Araplar arasinda fasih Arapçalari ile ün yapmis Benû Sa'd kabilesi arasinda yaklasik ilk iki buçuk yilini geçiren Hz. Peygamber, ileride üstlenecegi ilâhî risâlet görevi için hem bedenen, hem de ruhen burada hazirlanmis oluyordu. Hz. Peygamber'in kirk yasindan itibâren yürüttügü Islâm'a davet vazifesi, kabul etmek gerekir ki, aslinda mesakkatli, yorucu, bir takim sikintilari olan mukaddes bir vazifedir.

    Iste bu yorucu ve mesakkatli görevi lâyikiyla yerine getirebilmek için saglam ve sihhatli bir bünyeye sahip olmak gerekiyordu. Hz. Peygamber, böylelikle çocuklugunun ilk yillarinda Mekke'nin bogucu sicak ve sitmali havasindan uzaklasmis, suyu ve havasi güzel bâdiyede saglikli bir sekilde gelisme imkânini bulmus oluyordu. Diger taraftan güzel konusmanin kitleler üzerindeki etkisi malumdur. Ileride muhtelif insan kitlelerine muhâtap olacak bir peygamberin süphesiz iyi bir dil bilgisine sahip olmasi ve dili, davasinin ugrunda en iyi sekilde kullanmasi gerekiyordu. Iste bu yönlerden Hz. Peygamber henüz çocuklugundan itibâren davet faâliyeti için hazirlaniyordu. Yalniz kendisi henüz o siralarda ileride peygamber olacagi konusunda hiç bir bilgiye sahip olmadigindan, bu hazirlanma O'nun bizzat iradesi ile ve bilerek olmayip, Cenâb-i Hakk'in yönlendirmesi, kontrol ve murâkabe altinda tutmasi seklinde cereyan ediyordu. Peygamber Efendimizin süt annesi Halime'nin yaninda iken vukû bulan "Gögsünün yarilmasi" (Serhu's-Sadr veya Sakku's-Sadr) olayini da yine davete hazirlik olarak degerlendirmek gerekir. Bu olayda Hz. Peygamber'in gögsü, görevli iki melek tarafindan yarilmis, kalbi çikarilarak Seytanin ve nefsin tasallut ve saptirmasindan arindirilmis ve Zemzem'le yikanarak tekrar yerine konulmustur. Böylece Hz. Peygamber, rûhen davete hazirlanmis oluyordu.

    Serhu's-sadr olayindan sonra süt anne halime tarafindan Mekke'ye getirilerek öz annesi Amine ve dedesi Abdülmuttalib'e teslim edilen Hz. Muhammed, alti yasina kadar annesi Amine'nin yaninda kaldi. Bu siralarda Amine, Hz. Peygamber'i de yanina alarak Medine'deki akrabalarini ziyarete gitmisti. Bu vesile ile, alti yil kadar önce Medine'de ölen esinin kabrini de ziyaret etmis olacakti. Bir ay süren bir misafirlikten sonra Mekke'ye dönerken henüz Medine'den pek fazla uzaklasmadan Ebvâ denilen köyde Âmine aniden rahatsizlandi ve vefat etti; oraya da defnedildi. Artik hem yetim,

    hem de öksüz kalan çocugu bu yolculukta kendilerine refakat eden dadi Ümmü Eymen Mekke'ye getirip dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti. Yasli dede, kalben büyük bir muhabbet besledigi bu yavruyu sevgi ve rahmetle iki yil bagrina basti. Abdülmuttalib'in temsil ettigi Hâsimogullarinin Mekke'deki itibâri ile Abdülmuttalib'in sahsî özellik, kabiliyet ve ahlâki faziletleri ve özellikle bir zamanlar yeri kaybolan kutsal Zemzem suyunu olgunluk devrelerinden tekrar bulup çikarmis olmasi, onun Mekke'de kendisine son derece saygi duyulan, sözüne itibâr ve itâat edilen bir reis hâline gelmesini saglamisti. Abdülmuttalib, Kâbe duvarina bitisik olarak sirf kendisine mahsus serilen minderde ve Mekke idare meclisi hüviyetini tasiyan Dâru'n-Nedve'de Mekke halkinin çesitli problemlerini dinler ve çözüm yollari arardi. Dedesi Abdülmuttalib'in yanindan hiç ayrilmayan küçük Muhammed, Dâru'n-Nedve'de yapilan idareye ve çesitli problemlere ait müzâkerelerde de dedesinin yaninda bulunuyor ve daha o yaslarindan itibaren zulmün hâkim oldugu Mekke toplumunda ortaya çikan problemleri, insanlarin dinî, idârî, iktisadî, ilmî, ictimâî yönlerden nasil bir batakligin içinde bulunduklarini yakindan görüp idrâk ediyordu.

    Hz. Peygamber sekiz yasina geldigi zaman Abdülmuttalib seksen iki yasina erismisti ve yasli bünye, ugradigi hastaliklara tahammül edemeyerek bu dünyadan ayrildi. Abdülmuttalib vefatindan önce sevgili torununu ogullari arasinda, Hz. Muhammed'in babasi Abdullah'la ana-baba bir kardes olan Ebû Talib'e teslim etmisti. Artik Hz. Muhammed sekiz yasindan yirmibes yasina kadar amcasi Ebu Talib'in yaninda kalmistir.

    Gelecekte peygamber olacagi hakkinda ne kendisinin ne de çevresinin kesin bir bilgisi olmadigindan, tâbiîdir ki Hz. Peygamber'in bu devrelerdeki hayati hakkinda fazla bilgimiz yoktur. Ancak sadece Hz. Peygamber'i degil, ayni zamanda diger Mekkelileri de ilgilendiren bazi olaylarda Hz. Peygamber'in aldigi yer ve oynadigi rol, kaynaklarimizda tespit edilmistir. Bu devreye ait mevcut bilgiler arasinda süphesiz önemli olanlarindan birisi, Hz. Peygamber'in Râhib Bahîrâ ile karsilasmasi meselesidir. Hz. Peygamber on iki yaslarinda iken amcasi Ebû Tâlib ile birlikte Sam'a dogru yol alan ticarî bir kervana katilmis ve kafile Sam yakinlarinda Busrâ adli bir mevkide mola verdigi zaman buradaki manastirda bulunan Bahirâ adli râhib, Islâm kaynaklarina göre Hz. Peygamber'deki özelliklere bakarak O'nun ileride çikmasi beklenilen son peygamber olabilecegi kanâatine varmisti.

    Müstesrikler bu olayi kendi yanli bakis açilari ile ele alarak Islâm'in dogusunda Hristiyan rûhiyâtinin etkileri oldugunu, Râhib Bahîrâ'nin dinî telkinlerinin tesirinde kalan Hz. Muhammed'in bu dinî suuru gelistirerek ileride Islâm'i ortaya attigini iddia ederlerse de, Islâmiyet'in temelini olusturan tevhid akidesi ile Hristiyanligin temeli olan teslis * inancinin aslâ bagdasamaz bir karakterde olusu, Islâm'in Hristiyanlik'da mevcut teslis düsüncesini sirk olarak kabul etmesi, bu iddiânin ne derece asilsiz ve gülünç oldugunun en açik delillerindendir (genis bilgi için bkz. Bahîrâ maddesi).

    Hz. Peygamber, bu ilk seferin ardindan daha sonraki yillarda diger amcalari ile birlikte Mekke. disina yapilan bazi ticari seferlere katilmis, muhtelif bölgelerde yasayan insanlarin farklilik arzeden dinleri, örf ve âdetleri, hal ve vaziyetleri hakkinda bilgi sahibi olmustur. Peygamber Efendimizin daha sonralari Islâm'i teblig ederken bu bilgilerinden istifade etmesi tabiî olduguna göre cereyan eden bu olaylari da O'nun peygamberlige ilmen hazirlanmasi olarak degerlendirmek gerekir.

    Cenâb-i Hakk'in kontrol ve murâkabesi, müstakbel peygamberi rûhen de davete hazirliyor ve cahiliye döneminin her türlü sirk ve sapikligindan, kötülük ve ahlâksizligindan uzak tutuyordu. Mekkelilerin dinî bir âyini ve bayrami olan Büvâne'ye çocukluk yillarinda amca ve halalarinin zorlamalari ile götürülen Hz. Muhammed, âdet üzere diger akrabalarinin yaptigi sekilde burada hazir bulundurulan bir puta tapmak içiri siraya girdiginde, henüz kendisine sira gelmeden ilâhi bir ikaz ile puta tapmaktan alikonulmus ve olayin hasyeti içerisinde Hz. Peygamber kisa bir bayginlik geçirmisti. Bu olaydan sonra artik akrabalari O'na putlara tapmak için her hangi bir israrda bulunmadilar. Tabîidir ki Peygamber Efendimiz çocukluk yillarindan itibâren hayati boyunca aslâ hiç bir puta tapmadigi gibi, onlar adina kurban kesmemis, putlar adina kesilen hayvanlarin etini yememis, onlar adina yemin etmemis, hatta onlarin adini dahi agzina almaktan hoslanmadigini belirtmisti.

    Geçim sikintisi çeken amcasi Ebû Tâlib'e yardimci olmak için gençlik yillarinda Mekkelilere ücretle çobanlik yapan Hz. Muhammed, çobanligi sirasinda Mekke'nin dagdagali, debdebeli, sirkin hâkim oldugu havasindan uzaklasarak tabiatla karsi karsiya gelmis, bu anlarda muhakeme ve idrâk gücü geliserek herseyin yaraticisi olan Cenab-i Allah'in varligi ve birligini, O'na esler kosmanin sapiklik oldugunu iyice kavramis, karsilastigi bir takim sikinti ve mesakkatler O'nu rûhen olgunlastirmisti.

    Çobanlik yaptigi günlerden birisinde sürüsünü bir çoban arkadasina emanet ederek Mekke'de tertiplenen gece eglencelerini seyretmek için kirdan sehire inen Hz. Peygamber, eglence yerine gelip oturur oturmaz Cenâb-i Hakk'in kendisine verdigi bir uyku ile, içkilerin içildigi, oyunlarin oynandigi, ahlâksizliklarin yapildigi bu isret âlemini seyretmekten dahi alikonulmustu. Bir baska sefer yine böyle bir eglenceyi seyretme arzusu ayni sekilde engellenmis; artik bir daha da Hz. Peygamber böyle bir seye tesebbüs etmemis, istek de duymamisti.

    Hz. Peygamber yirmi yaslarinda iken Mekkeliler ile Hevâzin kabilesi arasinda Ficâr Harbi vukû buldu. Aslinda savasabilecek bir yasta ve güçte olmasina ragmen Hz. Peygamber bu harpte sadece savas alaninin gerisine düsen oklari toplayip amcalarina vermekle yetinmisti. Böylece genellikle cephe gerisinde bulunmasina ragmen bu olayin O'nda harp taktik ve teknikleri, sevk ve komuta gibi konularda tecrübeler olusturdugu bir gerçektir. Peygamberliginden sonra dahi hatirladigi zaman bir üye olarak katilmaktan seref ve iftihar duydugunu açikça belirttigi Hilfü'l-Fudûl ise hemen bu savastan sonra gerçeklesmisti. Bu vesile ile Hz. Peygamber, cemiyet meselelerini yakînen tanimis, câhiliye toplumunda güçlünün güçsüzü nasil ezdigini, güç ve kuvvet karsisinda zâlimlerin nasil eriyip titredigini örnekleriyle görmüstü.

    Yirmibes yasinda bizzat kendisinin idare ettigi bir ticaret kervani Hz. Muhammed'i Hz. Hatice ile karsilastirdi ve aralarinda gerçeklesen evlilik, Hz. Muhammed'in amcasi Ebû Tâlib'in yanindan ayrilip yeni bir aile yuvasi kurmasini sagladi. Hz. Peygamber'in bu evlilik dolayisiyla Hz. Hatice'den alti çocugu olmustu. Bunlardan dördü kiz olup Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Külsüm ve Fâtima adlarini almislardi. Bunlarin dördü de babalarinin peygamberligine erismisler ve O'na iman ederek hicret etmislerdir.

    Ogullari ise Kasim ve Abdullah adini tasiyordu. Hz. Peygamber'in ilk oglunun adi Kasim oldugu için kendisine Ebû'l-Kâsim künyesi verilmisti. Bazi kaynaklar bunlardan baska Hz. Peygamber'in Tayyib ve Tâhir adinda iki oglu daha oldugunu zikrederken, diger bazi kaynaklar bu son iki ismin Abdullah'in lâkabi oldugunu belirtmislerdir. Hicretten sonra dogan oglu Ibrahim ise Misirli câriye Mâriye'dendir. Hz. Peygamber'in bütün erkek çocuklari henüz küçük yaslarda vefat etmislerdi.

    Hz. Hatice ile evliliginden sonra Peygamber Efendimiz ailenin geçimini ticaret yoluyla saglamaya çalismis, bazan ortaklik yoluyla, bazan müstakil olarak ticaret yapmisti Hz. Muhammed, bu ticarî muamelelerindeki dürüstlügü, dogru sözlülügü, ahde vefasi, âdil ve âlicenâb davranislari, herkes hakkinda iyimser davranip elinden gelen iyilik ve yardimi yapmasi, yoksulun, muhtacin elinden tutmasi, yakinlarina ve akrabalarina karsi gösterdigi ilgi, ahlâkî olgunluk ve rûhî üstünlükleri ile derhal temâyüz etmis, çevrede herkesin güvenip itibar ettigi, sayip sevdigi bir kisi hâline gelmisti. Bu sebeple Mekkeliler kendisine "el-Emîn = güvenilir kisi" lâkabini vermislerdi.

    Hz. Peygamber'in otuz bes yasinda iken meydana gelen Kâbe tâmiri olayi ve bu olay sirasinda el-Haceru'l-Esved'in* yerine konmasi meselesinde Mekke sülâleleri arasinda çikan ve kanli bir çatismaya dönüsme temâyülü gösteren anlasmazligi herkesi memnun edecek bir tarzda ve âdil bir sekilde çözmesi, O'na duyulan güveni daha da artirmisti.

    Allah'in mukaddes evi Kâbe'nin tâmiri dolayisiyla herkeste oldugu gibi Hz. Muhammed'de de dinî duygu ve heyecanlar süphesiz harekete geçmistir. Bu sebeple O'nda bu yillardan itibâren Rabbi ile basbasa kalma arzusu görülür. Bir de buna toplum içinde islenen haksizliklar, zulümler, ahlâksizliklar, din adina icrâ edilen sapiklik ve akilsizliklar eklenecek olursa, Hz. Muhammed'in böylesi câhilî bir toplumdan kendisini uzak tutarak yalniz, sessiz, sakin bir magarada bir süre uzlete çekilmesinin sebebi daha iyi anlasilir. Artik otuz bes yasindan itibâren Hz. Peygamber, belli zamanlarda özellikle Ramazan ayi boyunca Mekke'den uzaklasiyor, uzlet yeri olarak kendisine seçtigi Hira dagindaki bir magarada günlerini geçirerek Cenâb-i Hakk'in varligini, birligini, kudret ve azametini, O'nun gücü karsisinda mahlûkatin aczini ve zayifligini düsünüyor; Rab Teâlâ'nin insanlara sonsuz nimetlerini, buna karsi insanoglunun nankörlügünü, onlarin dinî, siyasî, ictimâi, ahlâkî vs. yönlerden içerisine düstükleri kötü durumlari hatirliyordu. Iste bu uzlet,günleri Hz. Peygamber'i rûhi, ahlâkî bir olgunluga götürdügü gibi tefekkür ve istidlâl melekelerini gelistirerek aklî ve ilmî bir yücelige de eristirdi.

    Kaynak: Islam tarihi
  • 592 syf.
    ·1/10
    Merhaba :) Yazarın Kitaplarini genel de tavsiye etmiyorum filozof nazarımda açıkçası o konudaki yazılarında iyi ama Islami eserlerle bütünlestirmiyorum yazdıklarının çoğu bu konuda genel de sakıncalı bunu bu eserinde anlatayim.

    Ha uyanıksanız okuyun yok popi guzel twitter sözleriyle okuyacaksanız ve onu pohpohlayan İslamoglu ve destekci zihniyetleriyle yine sonuç farkli gelir önünüze zira yanlışı kitapta görsenizde sallamasınız dikkat etmezsiniz .Çünkü kafanizdaki olumlu önyargılar yerine objektif bir bakış açısı koymanız gerekli.Kitabi yanlış bulmak kusur aramak için açmadım ama yanlışlar doğruları örtüyor.Doğrular da kendi kafasına göre mezhebine göre yorumlamış zaten yazar üzüldüğüm o oldu.Hani arastirmasak gelişigüzel okusak hiç farketmeyiz belki..Neyse.

    Bu kitapla ilgili maceram sahafta görüp aldim bide kiremit gibi :)Cidden güzelce oturup adamakilli okuyacam dedim kızım sen okursun hadi diye diye kendimi galeyana getirip başladım bide objektif okuyacam önyargı yasak kendime söz verdim. Velhasıl öyle başladık üstünde uyuduğum çok oldu bu eserin başim da hep zonkladı okurken kendime ödüller sunduğum oldu sabirlar çekip dualar ettigim kısımlar vs gemileri karadan yürütüp bitirdik en sonda cidden objektif olmaya çalıştım..Neyse anı defterine dönmesin buralar (:

    Şimdi inceleme yorum Manas destanı olabilir kızmayın benim tarzım böyle uzun lafın kısası yok uzunu var efendim istemeyen okumayarak kaybetsin banane :)

    Baktığımizda Alimlerin vaz ettiği menhecten yoksun olmayı tercih eden ya da isteyenler için hakikati arama yolunda bir vadiden diğerine savrulan günümüz gençliğinin bir sığınağı haline geldi Ali Şeriatî artık ya da entellektuel olma kaygısı olabilir. Meşhur deyimle “İslamcı gençliğin” takip odağı haline gelmiş Şeriati, dünden bugüne sorgulanamaz, ölçüye vurulamaz bir tabu olma yolunda da ilerliyor hızlı bir şekilde. İslamîleşme adı altında, gün geçtikçe alternatif gibi duran bir İslam modeline doğru hızla ilerleyen topluma dönüp bir baktığınızda sormadan edemiyorsunuz tabi haliyle: Nedir bu Ali Şeriatî ve ne ihtiyacımız var bu şahsa dini anlamak yolunda?”: Ali Şeriati gibi birazdan serdedeceğim üzere bazıları îmânî esaslarla ilgili olan problemli görüş sahiplerini her şeye rağmen okumamız gerektiğini savunanlar “iyisini alırız, kötüsünü ayıklarız” tarzında yaklaşabiliyorlar meseleye. Başlangıçta gayet masummuş gibi görünen bu tarz iddia ve söylemler belli noktalarda felakete sürüklüyor bizleri. Zira baktığımızda ekseriyetiyle ilmî bir alt yapıya sahip olmayan insanımızın eline bu gibi şahısların eserleri verildiğinde ortaya kötülüğün iyilik ve iyiliğin kötülük olarak algılanması gibi bir hengame çıkıveriyor.

    Bu, varacağı nokta itibarıyla garipsenecek bir durum da değil aslında. Siz doğru ve yanlışı ayırt edecek usulü, ölçüleri ve alt yapıyı vermediğiniz bir insana bu kavramları tarif etmesini, aralarını ayırt etmesini söylediğinizde o bunları sadece kendi aklının yettiğince yapmaya çalışacak. Böylece de ortaya birine göre gayet doğru ve normal olan bir sözün veya fiilin diğerine göre yanlış ve anormal olması gibi çelişik bir durum çıkacak.

    Bu durum tehlikeli olmakla birlikte bundan daha tehlikelisi de var efendim: Doğru ve yanlışın görecelileştiği bir toplumda hakikaten doğru olanın da kabul görmemesi. Bugün yaşadığımız hal de bu maalesef. Ali Şeriatî gibilerinin okunmasını savunan bazı kardeşlerimiz, düştüğü vartaları anlayabilirler umarım okurlar tek istediğim bu doğruyu söylemek ve görmek.

    KİTAP İNCELEMESİ

    Objektif söylüyorum Kitaba ilk baktığımda kapağı ve ismi beni rahatsız etti.Yani Ben bilhassa kim olursa olsun Muhammed kimdir?Gibisinden bir cümlenin kurulmasını doğru bulmuyorum bulmamalıyız da zira
    Ulema siyer ve meğazi kitaplarını yazarken böyle bir başlık değil atmak peygamberin sav ismini dahi yazmaktan çekinirdi.Benim buraya örnek olarak yazmama gerek yok.Oldukca saygısızca ne bir salavat-ı şerife mevcut ne Sahabelere(R.anhum) Ehli beyte dua mevcut kitapta.
    Ömer geldi ,Muhammed gitti ,Aişe konuştu......Ben okurken yaw ne okuyorum diye tekrar baktım masal kitabı mi bu? Masal karakteri felan mi bunlar ?Tövbe Ya Rabbimmm..Saygısızca ve edebe karşı bu durum kim ne derse desin ben peygamberimin sav adı anilinca normal basit biriymiş gibi konuşulmasına yazılmasına karşıyım.Evet bir insandı ama neticede peygamberdi ve bu tür ifadeler doğru değil.

    **Kitap efendimizin hayatından bahsediyor ama nasıl bir hayat?
    _Daha çok Şeriatının baskın olduğu peygamberi kendi kafasına göre yorumladığı Yine fanatık Şiiligini konuşturduğu sahabeyi tekfir edip farklı ithamda bulunduğu ehli beyte yakistirliamayan ifadelerin kullanıldığı bir eser diye özetleyebilirim alıntılarla daha iyi anlaşılır sanırım.Kitabının ön sözünde niyetinin “Bir Müslüman olarak değil tarafsız bir insan olarak Muhammed’in görüntüsünü sergielemek” olduğunu söyleyen İranlı düşünür Ali Şeriati’'nın bu sözüyle çok fazla çeliştiğini gördüm eserinde.Tarafsiz diyor ama Şiilik devrimi mesleki deformasyonunu iyi konuşturmuş açıkçası

    ***Allah Resulü’nü susmakla bir nevi hakkı saklamakla itham ediyor, yetmiyor birde akıl veriyor, oda yetmiyor, Hazreti Ali’nin başına gelenleri Hazreti Resûlullah’a attığı “suskunluk” iftirasına bağlıyor. Şeriati şoyle diyor kitapta;

    “Peygamber’in sorumluluğu çok kritik ve önemlidir. Ümmetin liderliğine en kabiliyetli ve büyük bir şahsiyet olan Ali’nin Peygamber tarafından ilan edilmesi, bedevî toplumun ve Arab kabilelerinin birliği ve genç ümmetin varlığının bekâsı için zaruri olan vahdetin bozulmasına sebeb olacaktır. Öte yandan Muhammed, Ali konusunda susarsa, acaba bir hakikati bir maslahat için feda etmiş olmaz mı? Ali’nin siyasî yalnızlığının, Muhammed’in yolundaki sertlik ve tavizsizliğinden başka bir sebebi mi var? Onun her taifeyi acılara boğan ünlü kılıç darbeleri, Muhammed’in emri ve Allah’ın rızasından başka bir şey için mi indirilmiştir? Ali’ye karşı beslenen kinler, Peygamber’in birkaç gün önce Mekke’de dediği gibi, ‘Allah’ın zatı ve Allah yolundaki sertlik’ten. Başka bir şeyi mi gösteriyor?

    Muhammed’in Ali hakkındaki suskunluğu, Ali’yi tarihte savunmasız hale getirecektir. Toplumun siyasî şartları, toplumsal yapısı, kabilelerin sınıfsal yapısı, çıkar çevrelerinin teşkilâtlanmış olması, şübhesiz Ali’nin mahrum bırakılmasını sağlayacağı gibi, onun İslâm’daki çehresini ters yüz edip değiştirecektir. Nitekim öyle de oldu.” 
    (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.147)

    (Bu konuyla ilgili makale yazmıştım ya keşke burda paylaşabilsem bu olaya ornek olarak KIRTAS HADISESI olur. Şiilerin kendi uydurmalarının olduğu peygamberimiz sav vefat etmeden gerçekleşmiş bir olay bir nevi haşa adaletsiz ve haksızlık yaptıgini öne sürüp suskun oldugunu iddia etmeleri Ömer r.anh ve diğer sahabelerin tekfir edildiği bir hadise
    bkz= (Kırtas/ kagit kalem hadisesi)

    Devam ediyorum aynı eserin diğer sayfalarında:

    “Abdullah’ın oğlu sadece güvenilir kişidir, başka hiçbir şey değil. Ondan öne çıkan şey ne beyin, ne bilim, ne okul eğitimi, ne sanatçı tabiat, ne filozofça mantık, ne de olağanüstü zekâdır. Onda yalnızca koyu bir vicdandır.” 
    (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.473) 

    “Özetle, onda vicdan akıldan daha güçlüdür. Beyni ümmî bir Arab erkeğinin beyni kadar basittir.”
     (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.474)

    Şimdi burada yorum yapmak bile abesle iştigal açıkçası . Allah’ın “Habibim” dediği zata bu kelimeleri kullanan ve bu kelimeleri kullanan zata muhabbet eden her kim varsa Allah onlara adalet etsin yani zira ne kalbim kaldırdı kabul etmeye ne aklım ! 

    devam ediyorum yazmaya:

    “Muhammed şimdi ekonomik hayat bakımından müreffehtir. Çok çocuklu fakir amcasının evinde sıkıntı çeken yoksul genç şimdi Mekke’nin zenginleri arasında yer alır. Sınıf değiştirmiş emburjuvaze olmuştur.” 
    (A.Şeriati, Muhammed Kimdir, s.147) 
    (Yani Şeriati, Allah Resûlü’ne “burjuvalaşmış” diyerek hakaret ediyor birnevi bana öyle geldi.)

    Adam sosyalist olunca, dil ve diyalektik de ona göre, Peygamberi ifade de ona göre. Emburjuvaze sosyalist literatürde şöyle geçiyor ;

     “İşçi sınıflarının sanayileşme süreci içinde faydalandıkları sosyal siyasetin tedbirleri ile yukarı doğru içtimaî hareketliliğe ve orta sınıflaşmaya, orta sınıfların hayat tarzına kavuşmaları.”

    Ve son bir tane… Allah Resulü’ne “Arab padişahı” demekle kalmıyor, Efendimizin hanımlarına, annelerimize de hakaretvarı ifadeler geçiyor yine öyle gördüm :

    “Peygamber hanımlarının hoşnutsuzluğunun diğer nedeni, İran hüsrevlerinin, Roma kayserlerinin ve hatta Yemen, Gassan, Hire ve Mısır padişahlarının karılarının görkemli saraylarda yaşayıp dans, şarap, eğlence ve kumarla iç içe olduklarını duymuş olmalarıydı. Hâlbuki bunlar da Arab padişahının karılarıdır ve aylar geçmesine rağmen mutfaklarının bacasından duman tütmemiştir. 
    (A.Şeriati, Muhammed Kimdir, s.508)

    Benim dikkatimi çok çeken bir alıntıyla devam ediyorum;

    "İslam, tek kelimeyle, dünyanın çok boyutlu olan tek dinidir. Topluma uyguladığı güç tek yönlü değil, çok boyutludur. Hem de birbirine karşıt olan boyutlar. Bireyin ve toplumun duygu ve düşüncesine değişik ve hatta birbirine zıt yönlerde uygulandığı için doğal olarak topluma bu güçlerin geleceği üzerinde daima dengeli bir yön kazandırır. Bunun sonucu olarak saptırıcı bir güce dönüşmesi ve toplumun doğru yönden sapması imkansız hale gelir. Böyle bir ilkeyi nasıl keşfettim? Her dinin tanınması, izlenmesi için gereken yolu takip ettim. Yani Allah, Kur’an, Muhammed, özel olarak eğittiği ashabı ve Muhammed’in Medine’sini tanıyarak ve karşılaştırarak. Çünkü Muhammed, dünyada kendi toplumunu bizzat inşa edip yöneten tek peygamberdir.

    İslam’ın bu beş boyutu ilmî ve mantıkî olarak incelenip mukayese edildiğinde bu hakikat açığa çıkıyor: Allah gerçek bir Janustur. İki çehreli tanrı! Yehova çehresi, Teos çehresi. İki seçkin ve çelişik sıfatı “Kahhar” ve “Rahman”dır. Yahova gibi intikamcı, müstebit, cebbar, mütekebbir ve azabı şiddetli olan, muhteşem arşına yaslanmış, melekût örneklerine bürünmüş, makamı fizikötesidir, onun dışındaki her şey mutlak saltanatının hükmü altındadır. Aynı zamanda Teos gibi “Rahman”, “Rahim”, “Rauf” ve Gafûr” dur. Yeryüzüne inerek insanla, topraktan olan halifesi ve akrabası ile dostluk bağı kuruyor. Onu kendi suretinde yaratıyor. Onu kendisi gibi yapacağı müjdesini veriyor. İnsanla öylesine samimi ve dost oluyor ki ona şah damarından daha yakın olduğunu açıklıyor.”
    (Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir? 573_574)

    Bir Müslüman Yüce Allah’ı nasıl olur da bir puta benzetebilirdi? Üstelik de “gerçek Janus” diyor Yani tevili mevili yok (Janus ifadesi icin bakiniz)


    Azıcık akaid ve ilmihal bilgisi olan bir Müslüman, Allah Azze ve celle sıfatlarından birinin “Muhalefetün lil-havadis” olduğunu bilir Türkçe mânası: “Yüce Allah yaratılmış, sonradan olmuş hiçbir varlığa benzemez” demektir

    Şeriatî’nin dile getirmek istediği maksut mana açık aslinda . Ancak bu manayı dillendirebilmek bir Müslüman şuuruyla temel akidevî esasları yıkmadan olmalı değil midir? Bir yanda Cenab-ı Hakk’a en ufak cisimliği vehmettirecek şeyleri izafe etmekten sakınan bütün bir ümmet, diğer yanda bir noktayı tespit ederken teşbîhî bir üslupla Allah (azze ve celle)’ı çift çehreli roma putuna benzeten(Jasus ifadesi), bu ismi Allah (azze ve celle)’a ıtlak edebilen Ali Şeriatî haydaaa o kelimeye ansiklopediden bakınca çok şaşırdım . Şu sözlerin ucunun küfre kadar varacağını söyleyebiliriz ama kendisini tekfir etmiyorum yanlış anlaşılmasın.Ben derdim yanlışın görülmesi dikkat edilmesi.

    Ne zannediyoruz ya? Allah (azze ve celle) cafcaflı cümleler kurabilme uğruna dileyenin dilediği şekilde istediği şeye benzetebileceği, dilediği ismi ve vasfı kendisine ıtlak edebileceği bir zat mıdır haşa ? Bir Müslümanın böyle bir fecaati savunması mümkün olabilir mi ya? Anne babamız gibi yakınlarımız hakkında azıcık da olsa nahoş bir manayı barındıran bir söz söylendiğinde gücenen bizlerin Allah (azze ve celle) inancı ne zaman bu kadar zayıfladı? Hani biz Allah (azze ve celle)’ımız için yaşıyorduk? Nerede bu dinin namusunu muhafaza etme gayreti? Hani nerede gayret-i imaniyye ve hamiyyet-i İslamiyye? Bu noktalardaki aldırışsızlığımıza bakılacak olursa bu kavramların bizim dünyamızı terk etmesinin ardından hayli uzun yıllar geçmiş gözüküyor ki kimse doğru düzgün takmıyor heryerde destekçileri var.

    Kitapta öyle bisey gördüm ki ben bu kısım da abdest aldığımı hatırlıyorum sinirlendim ve baya üzüldüm ya belki inanmayacaksınız ama cidden kabul edilemez bisey eserden yazıyorum buyrun;

    "İslam ordusu ilk defa en çetin savaşlarından birinden dönüyordu, gururlu ve muzaffer olarak” Gurur!? Bu çok çirkin bir huy ve özelliktir." (S. 42)

    " Uhud Harbini anlatırken şöyle diyor: “Osman firar etmişti, Ömer ve Ebubekir ortalıkta görünmüyordu” (s. 65)

    Burda su kısım önemli okudugum bu kitapta Ebubekir hoca aslında gerçek yüzünü ortaya çıkarıp söylemiş zatın kendini gizlemeyen yüzünü aslında buyrunuz efendim;

    Ali Şeriati’nin kendine özgü bir fars milliyetçiliği görüşü vardır. Sahabeden Hazreti Ebubekir (Radıyallahu anh), hazreti Ömer (Radıyallahu anh) ve hazreti osman (Radıyallahu anh) hakkında kullandığı ifadeler, klasik şii yaklaşımının Şeriati’nin düşüncelerine etkisini bariz bir şekilde yansıtmaktadır.
    (Ebubekir Sifil, Sana Dinden Sorarlar, s. 589)

    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in diliyle övülen ve ashabın en büyüğü olan Hazreti Ebûbekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman (Radıyallahü anhüm) hakkında söyledikleri de şöyle:
    “Ebûbekir… ihtiyar, yumuşak, her işi basite alan birisidir. Tehlike dolu toplumsal, siyasal mesuliyet, böyle bir ruhsal yapıyla bağdaşmaktan daha ciddi ve önemlidir.”

    “Ömer… yenilikçilik özelliği yoktu… düşünce açısından zayıftı… itikadî ve fikrî bir mevzu sözkonusu olduğunda çok güçsüz görülüyordu. Kendisi de devamlı düşünsel alandaki hatalarını itiraf ediyordu.” (s: 317)

    Osman… görüş açısı dünya görüşü dar ve zayıf birisidir. Peygamberle yaptığı işbirliği sırasında kimse onun en ufak bir üstün ve fevkalâde iş yaptığını görmemiştir. İslâm’ın öz ruhunu, derinliğini, sınıfsal yönelimini hissedememiştir. İslâm’ı, “şiarlar” ve İslâm rehberini “şiarları yücelten”den başka bir şey olarak niteleyemiyordu. Servet ve süse, kavmine ve kendine düşkünlüğü, büyüklere ve altına, güç ve kan sahiplerine saygıda bulunma, onun ruhunda o kadar güçlüdür ki, onun ahlâkî bağı, İslâm’dan daha çok cahiliyeye yakın ve iç içedir. En büyük tehlike, tehlikeli ve güçlü Beni Ümeyye hanedanına mensup oluşudur. Kuşkusuz O’nun böyle bir ruhsal yapı ve görüş açısıyla, bu uyanık, layık İslâm maskesi takmış güçlü düşmanların elinde bir “sadık uygulayıcı”dan başka bir konumu olmayacaktır. (s: 318)

    2- Bir gurup ashabı Hazreti Ali (Radıyallahü anh) aleyhinde olmakla suçlayıp sonra Hazreti Ebûbekir (Radıyallahü anh) Efendimiz’e şöyle dil uzatıyor:
    “…bu grupla Ebu Bekir’in cahiliyedeki özel ilişkisi tamamen belirgindir.”
    “… Ebu Bekir bu gizli grubun seçkin şahsiyetidir.”
    Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) güya arap köleleri serbest bırakmak için şöyle bir tavsiyede bulunmuş:
    “Allah bize bir çok acem köle bağışladığı için, arabı köle olarak kullanmak gerekmez.”
    Bu iftiradan sonra lafı dolandırarak, Hazreti Ebûbekir Efendimiz’i câhiliyenin eksik terbiyesiyle suçluyor:
    “…bunlar gibi düşünce ve duygusundaki birçok zaaf noktaları, İslâm’dan öğrendiği üstün faziletlere karşılık, geçmişteki terbiye etkilerini hatırlatıyor.” (s: 321)

    3- Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’a karşı gizli bir grup oluşturulduğunu anlattıktan sonra, bu hareket içinde olanları ki bunlar başta Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) olmak üzere Aşere-i Mübeşşere’den olan zatlar oluyor- bu grubun tavrını şöyle ifade ediyor:
    “Ali’ye karşı beslenen kinler.”
    Ya bu kadar da Hz.Ali üzerinden gidilmez bakılmaz ya bütün sahabelere yüklenme durumu var suçlu bulma.

    4- Sıra geliyor Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e Güya Peygamberimiz Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’ın üstünlüğünü açıklamayıp susmuş:
    “Muhammed’in Ali hakkındaki sükutu, onu tarihte savunmasız bırakacaktır.”
    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i suçlamaya devam ediyor:
    “Acaba Muhammed, ….Ali’yi kollamayacak mıdır? …sükutuyla …o acımasız tarihin eliyle paymal etmiyecek midir?”

    “…nitekim öyle de oldu. Onu tarihte en kötü adam olarak tanıttılar.” (s: 322)
    Bu da tarihe iftira. Tarihte Hz. Ali Efendimiz en kötü adam olarak mı tanıtıldı?

    5- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) cennetlik olduğunu müjdelediği zat hakkında kullandığı ifadeye bakın:
    Abdürrahman bin Avf …mal severliği süse düşkünlük huylarını, câhiliyeden kendisiyle birlikte taşımaktadır. “Menfaat” ile “hakikat” onun gözünde ayrılmaz bileşik ve birbirinden ayırt edilmez bir olgudur.
    (s: 323)
    6- Meşhur Gadir Hum hadisesini anlatırken, tarihe iftira ettiğini düşünüyorum yine
    “ashab Ali’ye biat etti” diyor. (s: 323)
    Bunu söylemekle farkında olmadan öyle bir açık veriyor ki, demeyin gitsin efendim Bi kere Gadir Hum hadisesi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) zamanında olmuştur bütün ehli sünnet kaynaklarında belirgindir. Peygamberimiz hayattayken Hz. Ali’ye biat edilmesi bahis mevzuu olur mu hiç! Yani şaşırdım.

    7- Resulüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in hastalığı anında sefere çıkmak üzere olan Üsâme ordusundan bahsederken şöyle diyor:
    “Ebûbekir ile Ömer sıradan asker idi. Bu mesele onların ağrına gidip, açıkça Üsame’nin komutanlığına itirazda bulundular.” (s: 324)
    Bu söz bir acem yalanı olup gerçek tamamen tersi. Üsâme Hazretleri genç ve tecrübesiz olduğu için başka bir kumandan tayininin daha uygun olacağını söyleyenlere Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh); “Ben, Resûlüllah’ın tayin ettiği kişiyi kumandanlıktan alamam” diye cevap vermiştir. Hatta Hz. Üsâme at üzerinde olduğu halde kendisi yaya olarak onu Hazreti Resûlüllah’in tayin ettiği kumandan olarak uğurlamış, Üsâme (Radıyallahü anh) bundan sıkılıp ata onun binmesini isteyince de; “Allah yolunda birazcık da bizim ayağımız tozlansa ne olur” diye cevap vermiştir.
    (Müslümanların tarihi ihsan süreyya sırma)

    8- Vefatından önce herkese hakkını vermek isteyen Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in şöyle söylediğini yazıyor:
    “Ey halk, kimin sırtına kırbaç vurmuşsam… kime küfür etmişsem…” (s: 329)
    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e olan bu kısmi anlamadım haşa farklı bir itham mı var diye düşündüm.
    9- Hazreti Ömer’in, Ashâb-ı kiramın diğerleri gibi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in yolunda canını feda etmekten çekinmeyeceğini bütün müslümanlar bilir. Ama Ali Şeriatî, Peygamberimiz’in ömrünün son saatlerinde bir şeyler yazmak istemesi üzerine, Hz. Ömer’in Peygamberimiz hakkında şöyle söylediği yazıyor
    “Bu adam savsaklıyor.” (s: 333)
    10- Bütün tarihlerin yazdıklarına göre, Peygamberimiz, başı Hz. Aişe validemiz’in göğsüne yaslanmış olduğu halde vefat etmiştir bildiğiniz gibi. Şeriatî ise tarihe yalan bir not düşerek bu son hali vebyine Siiligi konuşturup şöyle anlatıyor:
    “Ali, Muhammed’in başını göğsü üzerine aldı.” (s: 336)
    (Görüldüğü gibi, kitap boyunca Hazret kelimesini kullanmamakta ısrar ediyor bi ara kalemle başlarına hz. r.anh r.anha yazdigimi hatirliyorum)
    Kitapta cok örnek var bu kısımlari yazabildim şimdi dikkatimi çekti.Zoraki bitirdim velhasıl

    Kitabı Ilminiz yoksa okumayın efendim Tek gayem bu kendisini tekfir ettiğim de yok.Tavsiye etmiyorum.
    Sizlere iyi okumalar selametle :)
  • 325 syf.
    ·41 günde·Beğendi·9/10
    Kitabı ilk gördüğümde hikâyenin bu denli derinlere ineceği hiç aklıma gelmemişti. Açıkçası, kitabın açıklaması bende büyük merak uyandırdı. Ve tabi ki kitabın ismini ben de sorguladım çoğu okur gibi. Neden Algernon’a Çiçekler? Tabi, bu sorunun cevabı kitabın içinde saklı!
    Öncelikle Algernon kobay bir fare ve aslında yapılan testlerde ana karakter Charlie’yi yenen ve ondan zekâ olarak daha üstün olan bir fare. Charlie, zekâ geriliği olan bir birey ama yaşadığı süre boyunca hep akıllı olmayı istiyor. Eh, bunda annesinin çocukken ona yaşattıklarının da büyük payı var. Charlie “normal” olma isteği doğrultusunda Algernon’a yapılan deneyin kendi üzerinde uygulanmasını kabul ediyor ve hikâyemiz başlıyor.
    Hikâye, Charlie’nin “ilerleme raporu” halinde yazdığı notlarla birlikte ilerliyor ve yazar, ilerleme raporlarını zekâ geriliği olan bir bireyin elinden çıkmışçasına tüm yazım ve dil bilgisi hatalarıyla gerçekçi bir şekilde okurla buluşturuyor. Açıkçası, bu özellik bana başta tuhaf gelse de alıştıktan sonra çok hoşuma gitti. Hatta arada ileri sayfalara bakıp Charlie düzeltebilmiş mi yazısını diye baktığım zamanlar oldu. Hikâyenin içeriği ile ilgili olarak ne desem az gelir gibi geliyor. Değinilecek o kadar çok nokta var ki! Okurken bazen içim çok acıdı, bazen kendimi sorguladım, empati kurmaya çalıştım. Çok ilginçtir ki insan zekâ geriliğine sahipken de üstün zekâya sahipken de yalnız kalıyor! Çünkü biz “normal” insanlar kendimiz gibi olmayanı çemberin dışına itiyoruz. Çemberin dışından bir hikâye okumak isterseniz bu kitabı kesinlikle öneriyorum. Keyifli okumalar!
  • 330 syf.
    ·3 günde·8/10
    Çıldırmış gibiyim! Tek kelime ile anlat deseler ne muhteşem tamamlar bu kitabı ne efsane ne de başka bir sıfat. Livaneli'nin dilini seven ve daha önce cinayet vs tarzında pek okumamış biri olarak yazıyorum. Dikkat çekici, kalıplaşmış insanlar gibi olmayan ve hikayeyi anlayan karakter Ahmet.. Yapılan tasvirler o kadar yerindeydi ki üç gün boyunca ordaydım sanki, hatta bir ara ürkütücü bir an bile yaşadım sanki o an orda o sesi duymuş gibi. Katili tahmin edebilirsiniz nitekim ben de ettim lakin yine de sonunda inanılmaz şaşıracak ve bir süre etkisinde kalacaksınız diyebilirim. Livaneli bilinir ki kitaplarında muhteşem bir genel kültür bilgisi verir ve sizi alır götürür, gezdirir. Böyle muhteşem bir dil ve kurgu birleşince kitap dünyadan soyutlanarak okunuyor inanın. Listenizin en başına eklemeli, okumalı ve okutmalısınız!
  • 208 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba:)Finallere çalışırken masamdaki sözünü tekrar okuyup düşündükten sonra kendimi burda buldum. Bahsettigim söz çalışma azmi veriyor bana ;konularımı böyle yetiştiriyorum umudum oluyor :)Söz şu efendim ;

    Eğer arkanızda inancınız varsa o sizi yapıcı olmaya itiyorsa çok şeyler başarırsınız. Benim hayatımın sırrı budur.Bilginin zevkine varıp okumak o kadar güzel ki. Başlayınca sürüklüyor insanı!
    (Bilim Tarihi sohbetleri 89)

    2019 yılı Fuat Sezgin yılı ilan edilmesiyle biliniyor kendisi.Açıkçası bana kalırsa yaşadığımız çağı etkileyen ve sadece bir yıla sığdırilamayan Islam alımı ve bilim adamıdır.Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir derler ya hani hakikatten o vefat edince bunu hissettim geçen sene..
    Allah rahmet eylesin.Vefatinin arkasından insanlar tanimaya başladı ne yazik ki yine de anlatalım okuyalım yaşayalım
    ..
    Ülkenin bütün okullarında Üstadın ortaya çıkardığı gerçeklerin anlatılması lazım.zira İslam medeniyetinin bilim ve felsefe mirasının ortaya konulmasında büyük emekler vermiş,ehl-i himmet bir alimdi.
    Bir insan düşünün ileri düzeyde kutuplaşmış bir toplumda yaşayan herkes sol,sağ ayırmadan onun vefatı nedeniyle derin üzüntü duymuş twitter'da dahi ve diger sosyal mecralarda hakkında tek kötü söz yazılmamış bir alim bildiğim kadarıyla ..
    sadece bunlardan dahi ne kadar ileri düzeyde bir bilim adamı olduğunu anlayabilirsiniz belki de.Ülkemizde değeri anlaşılmasa da sadece Türkiye değil tüm islam dünyası için yaptığı en büyük etki, medeniyetimizin tekrar ayağa kalkabilmesi için tek seçeneğin, bilim ve akıl Islâm yolunu takip etmek olduğunu göstermesidir.yüzyıllardır gerileyen hatta çökmüş olan islam medeniyetini, bir nebze aşağılık kompleksinden arındırmıştır. Gazete sayfalarında sosyal medya da sosyal hayatımızda umarım şeyma subasilar,Magazinsel haberler diziler, Siyasetin gereksiz zırvaları yerine umarım kendisiyle ilgili yapılan çalışmaları kitaplarını ve fikirlerini konusacagimiz yazacagimiz gün gelir.(!)
    yazdıklarına benzer eser yazmak şöyle dursun, okuyup yarısını anlamış olsaydık başka bir dünyaya taşınırdı zihnimiz. dehşet birikimli ve üretkendir.
    **ihsan fazlıoğlu'nun' fuat sezgin ile “bilim tarihi” üzerine' röportajı var. orada ihsan fazlıoğlu diyalektik açıdan güzel noktalara değiniyor.Bakmanizi tavsiye ederim.Şuraya hayatının linkini bırakıyorum ama okuyup bizde hayatımıza işleyelim ve büyük âlimi anlayalım;

    http://m.ibtav.org/sayfa/1/ozgecmisi

    KIYMETLI ESERE GELECEKSEK;

    Bu eser benim icin çok kıymetli başucu kitabım.Eser Üstad Fuat Sezgin ile yapılan röportajların derlendiği bir çalışmadır. Ben bu röportajları okurken Fuat Sezgin’in ne kadar büyük bir ilim adamı olduğunu ve onun bilimler tarihi üzerine düşüncelerini gördüm.
    Sefer Turan’ın söyleşiyle şekillendirdiği Bilim Tarihi Sohbetleri İslam bilimler tarihinin en önemli isimlerinden Üstad Fuat Sezgin’in hayatı, anıları, aynı zamanda bilimler tarihine duyulan tutkunun kitabı… Yaşadıklarını dönemin toplumsal ve siyasal panoramasını çizerek anlatıyor.Üstad Fuat Sezgin, kitaptaki söyleşilerde sadece geçtiği bu yolları anlatmakla kalmıyor, bakış açısına yön veren bilimler tarihi alanındaki gelişmeleri de tüm ayrıntılarıyla sunuyor. Bir yandan icatlar, buluşlar hakkında muazzam bir sohbete şahitlik ederken diğer yandan bilimler tarihine, Hellmut Ritter, Carl Brockelmann, George Sarton, Franz Rosenthal gibi isimlere, oryantalist araştırmalardan İslam aleminin ahvaline, İslam kültür çevresinde Müslüman bilginler tarafından yapılmış aletlerin modellerinin sergilendiği müzelere uzanan kapsamlı bir dökümün sunulmasına da tanık oldum ve siz de okusaniz olursunuz eminim.

    KİTAPTAN ALINTI VE BILGILER

    1)Darbeden sonra Üstad Fuat Sezgin neden Almanya’yı seçtiğini anlatıyor:

    **"Üç üniversiteden cevap geldi: Frankfurt Üniversitesi, Kaliforniya’da Berkeley Üniversitesi ve Yale Üniversitesi. Düşündüm, taşındım daha kitabımın (İslam Bilim Tarihi) bütün malzemelerini toplama işim bitmemişti. İstanbul’dan uzaklaşmak istemiyordum. Doğudan yani Mısır’dan, İran’dan uzaklaşmak istemiyordum. Çünkü daha toplamam gereken bir sürü malzeme vardı. Frankfurt’ta karar kıldım.
    (Hocaya Almanya’da sadece 6 ay kalacağını sonradan söylerler)
    Türkiye’de o ihtilalden sonra ben yeni bir insan olmuştum. O yeni insanın ne olduğunu Willy Hartner’e anlatmaya başladım. O da şuydu: “Hiç üzülmeyin” dedim. “Ben hayatımı daima planladım. Liseyi şu zamanda bitireceğim diye planladım. Üniversiteyi öyle… Şu yaşta doçent olacağım, dedim ve bütün bunlarda muvaffak oldum. Baktım her şeyde muvaffak oluyorum, bende bir şımarma başladı. Ondan sonra bir askeri darbe geldi. Bir balığın üzerine atılan ağ gibi ben de o ağın içinde kaldım. O zaman baktım ki beşer olarak benim irademin bir sınırı varmış. İşte o olaydan sonra ben şuna karar verdim: Hayatımda eğer altı haftalık bir geleceğim garanti edilse, yani o kadar yaşayabilecek kadar maddi imkânım varsa, yedinci haftayı düşünmeyeceğim. Onun için önümde iki ay daha var. Para da biriktirdim. Onları düşünmüyorum” dedim.
    Evet, yapacağım daha çok iş var belki o yüzden Allah bana güç, kuvvet, sıhhat veriyor. Bakın şunu mahsustan söylüyorum, benim ülkemin gençlerine. O günler şöyle bir kararım da vardı: Yarım gün gidip bir yerde inşaat işçisi olarak çalışacaktım. Ondan sonraki yarım gün ve geceyi kitabımı yazarak geçirecektim."

    2)Azim ve kararlılık üzerine bir ders veriyor.Hoca sevdiği işi yapmak için ona önerilen makamı reddedişini anlatır.Kendisinden dinleyelim;

    **"Oraya başladığımın birinci ayı Marburg Üniversitesi’nden geldiler. Dediler ki: “senato sizin ordinaryüs profesörlüğünüzü kabul etti, gelip başlamanız lâzım. Yalnız, Kültür Bakanı’yla bir konuşmanız gerekiyor.” Çünkü ordinaryüs profesör olacak bir insan Kültür Bakanı’yla konuşur, maaşının pazarlığını yapar. “Özür dilerim, ben gelemeyeceğim. Ben burada ilimler tarihi yapmak istiyorum” dedim. Bana, “siz burada doçentlik kadrosuna sahipsiniz.” dedi. “Bunlar benim için hiç mühim değil. Ben bilimler tarihiyle uğraşmak istiyorum” dedim. Adamcağıza çay ısmarlamıştım, onu içmeden ayrıldı yanımdan ve benimle daha hiç konuşmadı. Ondan sonra ne zaman konuştu biliyor musunuz? Kral Faysal Ödülü’nü kazandığım zaman 1978 yılında. Bana telefon etti, yanıma geldi ve beni kucakladı: “Ben odanızdan size kızarak çıkmıştım ama sizin hakkınız varmış” dedi. O zaman ben de profesör olmuştum zaten"

    3)Üstad Fuat Sezgin Hoca günde 17 saat çalıştığını ve Arapça’yı 6 ayda öğrendiğinden söz ediyor.Kendisinden dinleyelim;

    "Evimizde babamdan kalma 30 ciltlik bir Taberî Tefsiri vardı. Onu okumaya başladım. Başlangıçta anlamıyordum. Türkçe tefsirlerle karşılaştırarak, yavaş yavaş tefsirin içine girmeye çalıştım. Günde aşağı yukarı 17 saat çalışıyordum. Erken kalkıyordum, gece geç yatıyordum, evden hemen hemen hiç çıkmıyordum. 6 ay sonra Taberî Tefsiri’nin 30 cildini bitirmiş oldum. Başlangıçta hemen hemen hiç anlayamadığım bu tefsiri 6 ayın sonunda gazete gibi okuyordum. O hızla, yani 17 saatlik bir tempoyla çalışırsanız bunu siz de başarırsınız, bundan eminim."

    4)Kitapta Üstad Fuat Sezginin azmi ve çalışkanlığıyla bir örnek olduğunu görüyoruz Hocasının yazamayacağını düşündüğü, UNESCO tarafından bir heyete yazdırılmak istenen o çalışmayı tek başına yapabileceğini söylüyor ve yapıyor. Kendisinden dinleyelim:

    **Üniversiteyi bitirip, doktoramı yapar yapmaz Brockelmann’ın kitabının noksanlarını gidermeyi kafama koydum ve derhal başladım. Doçent olduktan sonra bu işe daha da yoğunlaştım. İş ilerledi. İlerleyince baktım ki, Brockelmann’ın kitabındaki boşluklar giderilebilecek gibi değil.
    Düşündüm ve Brockelmann’ın kitabını yeni baştan yazma fikrini geliştirmeye başladım. Epeyce mesafe kat ettiğim bir sırada -ki o zamanlar Almanya’dan dönmüştü, 1959 yılıydı zannederim- hocama, “Brockelmann’ın kitabına bir zeyl yazmak değil de, dünyadaki bütün yazmalara bakarak yeni bir kitap yazmak istiyorum” dedim. Bana dedi ki: “Onu yapamazsınız. Bunu hiç kimse yapamaz.” Ben içimden, “hocam bunu yapacağım” dedim ve 1967 yılında kitabımın 1. cildi çıktı.
    Hollanda’ya gittim. Onlarla müzakere ettik. Şu, bu derken bana kitabın finansman meselesini UNESCO’nun halledeceğini söylediler. Bu arada Hollandalı oryantalistler toplanmışlardı, bir sohbet ortamında adeta beni imtihan ettiler. Sonra, “bu adam bunu yapar” diyerek beni desteklediler. Buna rağmen Alman ve Fransız oryantalistler arasında şu kanaat hâsıl olmuştu: “Bunu ancak bir komisyon yapar!” Açıktan, “Bu bir komisyon işidir, bir fert tarafından yapılamaz” diyorlardı.

    5)Müslümanların bilimde ileri olduğu zamandan bahsediyor kendisinden dinleyelim;

    **"Müslümanlar M. 7. yüzyıldan itibaren bilimleri Yunanlılardan, Hintlilerden aldılar. Müslümanların bir meziyeti vardı. O alışlarında Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, ne olursa olsun insanları hoca olarak kabul ettiler. Müslümanlar onlardan süratli bir şekilde öğrendiler. İki yüzyıl sonra Müslümanlar bu ilk merhaleyi, yani başkalarından almayı geride bırakarak yaratıcı olmaya başladılar. Hatta Müslümanlar onlardan bilgiyi alırken, hocalarının faziletlerini hiçbir zaman unutmadılar, onu söyleyeyim.
    Müslümanlar evvela yaratıcı oldular. Bu 800 yıl sürdü. Miladi 850 yılından itibaren, 16. yüzyılın sonuna kadar Müslümanlar ilimde mütemadiyen yeni şeyler keşfettiler. Yeni ilimler kurdular, eski ilimleri geliştirdiler ve ilerde kurulacak bazı bilimlerin temellerini attılar. Ondan sonra ilimler tarihinde önderliklerini yavaş yavaş kaybettiler."

    6)Üstad Fuat Sezgin Hocanın kurduğu İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’nde müslümanlar tarafından geliştirilmiş 800’den fazla çalışma sergilenmekte bundan bahsediyor Bu müzeyi kuruşunun nedenlerinden birisi de Türkler’de ortaya çıkan bu aşağılık duygusunu yok etmek. Türkler geçmişi unutup bugün kendini Batı karşısında aciz hissediyor. Hoca bunu değiştirmek istiyor.kendisinden dinleyelim;


    **"Ben başlangıçta bunları maket halinde, model halinde ortaya koymaya başladım. Acaba 30 aleti bir araya getirebilir miyim? Bir müze olmasa bile, bir odayı doldurabilir miyim diye düşünüyordum, çok mütevazı bir şekilde başladım. Gittikçe iş ilerledi. Bugün aşağı yukarı enstitümüzde yapmış olduğumuz aletlerin sayısı 800’ü geçti."

    Müze gelişiyor, açılırsa, istediğim şekilde kurulursa ki, öncelikle Türkler, mensubu bulundukları medeniyetin ne kadar yüksek olduğunu görecekler; benim ilk hedefim bu. Sonra birçok Müslüman, Arap bunu görecek. Tahmin ediyorum birkaç milyon turist bunu görecek. Müslümanlarda bir aşağılık duygusu var, Avrupa medeniyetini yanlış tanıma var, oradaki yerini bilmeme var. Bu durumu tasfiye etmiş olacağız.

    7)Müslümanların bilimde ileri olduğu zamanlardan bahsediyor şöyle söylüyor;

    **"Müslümanlar M. 7. yüzyıldan itibaren bilimleri Yunanlılardan, Hintlilerden aldılar. Müslümanların bir meziyeti vardı. O alışlarında Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, ne olursa olsun insanları hoca olarak kabul ettiler. Müslümanlar onlardan süratli bir şekilde öğrendiler. İki yüzyıl sonra Müslümanlar bu ilk merhaleyi, yani başkalarından almayı geride bırakarak yaratıcı olmaya başladılar. Hatta Müslümanlar onlardan bilgiyi alırken, hocalarının faziletlerini hiçbir zaman unutmadılar, onu söyleyeyim.
    Müslümanlar evvela yaratıcı oldular. Bu 800 yıl sürdü. Miladi 850 yılından itibaren, 16. yüzyılın sonuna kadar Müslümanlar ilimde mütemadiyen yeni şeyler keşfettiler. Yeni ilimler kurdular, eski ilimleri geliştirdiler ve ilerde kurulacak bazı bilimlerin temellerini attılar. Ondan sonra ilimler tarihinde önderliklerini yavaş yavaş kaybettiler."

    **Müslümanlar, ilimler tarihinde herkesin bildiği büyük matematikçiler yarattılar, yetiştirdiler, astronom yetiştirdiler. Bunları herkes biliyor, ilimler tarihi de bir dereceye kadar kabul ediyor bunu fakat Müslümanların coğrafya sahasında dünya haritasını yapma hususunda bu kadar ileri gittikleri bilgisi maalesef bugüne kadar müdafaa edilmiş değildir.
    Evet, adam diyor ki: “İnsan Avrupa kıtasının coğrafyasını araştırdığı zaman görüyor ki 18. yüzyıla kadar sadece İspanya’nın coğrafyası var. Diğerlerinin; Almanya’nın, Fransa’nın coğrafyası falan yok.” Bunu 1982’de bir Alman bilgini söylüyor. Acaba neden İspanya’nın coğrafyası var da diğerlerinin yok? Çünkü İspanya’da Müslümanlar yaşıyordu da ondan. Evet, gerçekten çok enteresan bir şey. Avrupa kıtasının haritasını yani Fransa’nın, Almanya’nın, İsveç’in gerçek enlem-boylam derecelerine dayanan haritalarını ne zaman yaptılar biliyor musunuz? 1850 senesinden sonra!

    8)Kitapta aynı zamanda dil öğrenmekle ilgili Fuat Sezgin Hoca’dan birkaç açıklama yer alıyor kendisi şöyle söylüyor efendim;

    **Peki hocam kaç dil biliyorsunuz? Bunu şunun için sordum, affınıza sığınarak.,. Hakkınızda okurken 27 dil bildiğinizi… Sezgin: Hayır mübalağa ediyorlar. Bu kitabı yazmak için bilimler tarihinde birçok eski dili bilmem lâzım, Avrupalı etütleri okumam lâzım. Zaruri bulduğum zaman hemen bir dili öğrenmeye çalışıyorum; mesela coğrafya ciltlerini yazmaya başladığımda baktım Rusça’sız olmaz. Rusça öğrenmeye karar verdim, gittim Rusya’ya. Turan: Bir bilim tarihçisinin en az kaç dil bilmesi lâzım? Sezgin: O bir adamın gayretine bağlı, kapasitesine bağlı. Dil öğrenmek bazen zordur bazen kolaydır.
    Türkiye’de bir gelişme var. Türkiye’de üniversitelerin sayısı çoğaldı. Sayı mühim fakat biraz kaliteye, derinliğe dikkat edilmediğine şahit oluyorum ve bunu temenni ediyorum, yani üniversitelerimiz zayıf ve maalesef Türklerde Batı dillerine yani dil öğrenmeye karşı bir kompleks var. Bu yıkılmalı, bunu bertaraf etmek lâzım.
    Türkler bir dil öğreniyorlar… Mesela Almanya’ya giden bir adam konuşmasını öğreniyor. O kadar büyük bir şey bildiğini zannediyor ki nedir yani bir tek dil bilmek. Alman liselerinde 3 dil öğreniliyor. Benim kızım lisedeyken Yunanca öğrendi, Latince öğrendi, hatta biraz da Rusça öğrendi ama sonradan bıraktı, bir de İngilizceyi öğrendi, 3 dil biliyor. Almanya’da lisede 3 dil öğretiliyor.

    9)Bilim insanlığın ortak mirasıdır. Rönesans’ı doğrudan doğruya Antik çağa bağlayan düşünce yanlıştır diyor ve bunu şöyle açıklıyor ;

    **Ben medeniyet tarihini bir bütün olarak kabul ediyorum. Bu, bütün insanlığın müşterek malıdır. Eğer Kongo’daki insanların bugün o medeniyetin gelişmesine katkıları yoksa da, onlar bizim Afrika’nın ücra bir köşesinde kalan kardeşlerimizdir. Bizler, Yunanlılar ve bugünkü modern Avrupalılar modern teknolojiyi geliştirmişlerse, o başka bölgelerde yaşayan insanların da bu süreçte katkısı vardır. Ben bilimler tarihine böyle bakıyorum. Bilimler tarihinin gelişmiş safhalarında, insanlığın büyük ve müşterek tarihinden öğrendiğimize göre Babillileri, Çinlileri, Hintlileri, Mısırlıları da buluyoruz. Yunanlıları da… Bu böylece gelişiyor.
    Biz, İslam kültür çevresinin yaratıcı bilginlerinin, bir alma ve özümleme döneminin ardından 900-1600 yılları arasında gösterdikleri başarılarını ortaya koymak istiyoruz. Bu başarılar 16. yüzyılın ikinci yarısından bu yana Avrupa’daki yaratıcılığın zeminini oluşturdular.

    10)İslam bilime menfaat için değil bilme merakıyla yaklaşmıştır. Biruni gibi çok büyük dehalar yetişmiştir diyor ve bunu da kendisinden dinleyelim efendim;

    **"Düşününüz, öyle tipler yetişmiş ki İslam dünyasında onları tanımıyoruz. Bîrûnî gibi bir insan mesela… George Sarton, Bîrûnî için; “Beşeriyetin tanıdığı en büyük kafalardan biri” diyor. Daha başka neler var… Bakın size şunu anlatacağım: Bîrûnî 27 yaşındayken 18 yaşındaki İbn Sina’yla yazılı bir münakaşaya giriyor. Konu nedir biliyor musunuz? “Işığın sürati ölçüsüz müdür, yani lâ-mütenâhî midir, yoksa ölçülebilir mi? Yani zamanla ölçülebilir mi?” Ne müthiş bir şey değil mi! Böyle bir şey bugünün Türkiye’sinde bile olmaz.

    Hollandalı matematik bilimi tarihiyle uğraşan Hogendijk adlı bir âlimin makalesi vardı. İslam bilimleri tarihiyle bu kadar uğraşan birisi olarak ben onu okuduğum zaman dehşete düştüm. Çünkü adam; 10. yüzyılda küresel trigonometri problemleri münakaşasına dair birtakım dokümanlar veriyor ve onları izah ediyor. Dehşete düştüm ve sonra doçentime gittim. “Gördünüz mü şu seviyeyi?” dedim. Hakikaten 21. asırda bizim Türkiye’de bu yüksek düzeyde tartışmalara, münakaşalara rastlayamazsınız. Böyleşine muhteşem çağları arkasında bırakmış bir medeniyetin mensuplarıyız.

    Bu büyük âlimlerden biri de, 8. yüzyılda yaşamış olan Cabir İbn Hayyan’dır. Esasında kimya bilimiyle başladı, ondan sonra da genişleterek tabiat olaylarıyla ilgilendi. Bu adam diyor ki bize: “Allah insana kâinatın bütün sır perdelerini yırtacak kabiliyeti vermiştir!” Yani beşer bu kâinatta her sırrın çözümüne ulaşabilir. Aristoteles ise tam tersini söylüyor: “Biz bunu yapamayız” diyor. Cabir İbn Hayyan öyle bir adam ki “kâinat, matematiksel ölçüler esasına göre yaratılmıştır” diyor. Yani “hisleri bile ölçebiliriz. Ölçemediğimiz herhangi bir şey, bilimin konusu olamaz!” diyor adamcağız."

    11)Son olarak yazıyı Üstad Fuat Sezgin’in öğretmenlere olan şu tavsiyesiyle bitireyim:

    **Ben burada ilk önce hocalara seslenmek istiyorum. Talebeleri aşağılık duygusundan kurtarmaya çalışsınlar. Türk milletini aşağılık duygusu bir kanser gibi kemiriyor...

    ##Biraz uzun oldu ama kendisiyle ilgili milyonlarca kitap yazılmalı ve anlaşılmalı okunmalıdır.Bu sadece besmele burda olanlar :)

    Kitabın nerdeyse bütün cümlelerin altını çizmişim.Lütfen Rica ediyorum kendisinin ruhlarına bir Fatiha okuyun Allah sizlerden razı olsun dostlarım:)Üstadın ruhuna rahmet ediyor onun yolundan yürümek ve bugünkü Dünya da biz müslümanlar bilim de felsefede teknolojide her alanda ilerlememiz nasip olsun ınşallah ve onların yolundan gitmek nasip olsun.Çok kıymetli bir ilim insanı daha dar’ül bekâ eyledi ,ehl-i himmet bir alim idi.azıB hayatlar ne kadar güzel. bir ömrü dolu dolu yaşamak, ardında dünya döndükçe anılacak eserler bırakmak çok az insana nasip olur. Fuat hoca o azınlığın içindeydi. mekânı cennet olsun.

    NOT===Bilvesile hocanın emekleriyle gülhane parkında tesis edilen 'islam bilim ve teknoloji tarihi müzesi'ni gezmeyi buradan herkese tavsiye ederim ve Üstadın kabri ordadır.

    NOT===SOHBETLERİ İÇİN YOUTUBE LİNKI;

    https://youtu.be/dLCBhgHnyrY

    BU KİTABI ALIN OKUYUN OKUTUN KALBINIZ RUHUNUZ BEYNINIZ AYDINLANIR..
    iyi okumalar selametle..
  • 136 syf.
    ·1/10
    Kitap Yorumu//Güneş Üşüyor Ülkemde-Büşra Demir
    .
    Bu kitap için herhangi bir alıntı ya da konu içeriği girmeyeceğim. Çünkü muhterem yazarımız insanlara din bilgisi vermeye çalışırken kendince hadsizleşip Atatürk'ün harf inkılabına laf atıp Osmanlı kültürünü yabancılaştırdılar, alimleri astılar demiş kendi muhteşem aklıyla! Anladık Atatürk düşmanısınız da dini konuları anlatırken bu Atatürk'e saldırmak da moda oldu sanırım! Yabancılaştı dediği Osmanlı kültürünün de Osmanlıca diye bir dilin olmamasından da karma bir dil olup sarayda kullanıldığından da haberi yok heralde bu şahsiyetin! Aslında Türkçeye olan yabancılığı da kitapta yığınla yer alan yazım yanlışından belli. Tüm ayrı yazılması gereken 'da,de' ekleri bitişik, bitişik yazılması gerekenler ayrı. Onun haricinde yazım yanlışları dolu. Kitabın editörü de acınası bir durum ama bir Türkçe öğretmeni! Her sayfada yığınla bulunan hataları düzeltemeyecek kadar Türkçeye hakim kendileri! Sevgili çok şahsiyetli yazar @yzrbusrademir harf inkılabından ve Atatürk'ümün kurduğu cumhuriyetten memnun değilsen hemen sağdan çıkış yapıp Orta Doğu bölgesine geçebilirsin. Malum orada hala Arapça kullanılıyor!
    .
    Bu arada yazar dediğim şahsiyet 'şizofrenik paranoya' diye bir hastalığı olan karakterine de ruh hastası diyecek kadar psikolojiden ve tabirlerden habersiz. Şu kitabı okuduğum zamana mı acıyayım, yoksa basılırken harcanan kağıda mı bilemedim! Neyse!
    .
    Son cevabı da Neyzen Tevfik versin. Ben susayım.! .
    .
    Esir iken mümkün müdür ibadet?
    Yatıp kalkıp Atatürk'e dua et.
    Senin gibi dürzülerin yüzünden,
    Dininden de soğuyacak bu millet.

    İşgaldeki hali sakın unutma,
    Atatürk'e dil uzatma sebepsiz.
    Sen anandan yine çıkardın amma,
    Baban kimdi bilemezdin şerefsiz...