• 128 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Hediye olarak verilebilecek en güzel kitaplardan. Her bir satırında farklı bir umut ve sevgi cümleleri var. Bir keresinde yanılmıyorsam farklı bir forumda değerlendirme yaparken ''ergen cümleleri var'' demiştim. Kitabın içinde o kadar fazla duygu var ki; insan korktuğu şeyleri kötüleyerek kurtulmaya çalışıyor. Keşke yaşamasaydım keşke hissetmeseydim diye.

    ''İki kirpik üst üste'' hayatının ortasına al, cümleyi sevdiğin kişiye söyle, aranızda oluşabilecek en anlamlı şeyi öğrenmiş olacaksın. Hele bir de yazarın ''Kalbime ayakkabılarımla girdiğin için hiç kızmadım. Bu hayatta seni kim incittiyse hepsi için ben özür dilerim.'' sözü var ki. Tekrar tekrar okuyunca içinde kayboluyorsunuz.

    Kitabın başlangıcı ve sonundaki hikayeler o kadar sürsün istiyorsunuz ki, acaba ne olacak. Şimdi ne yapacaklar? Ben olsam ne yapardım? diye diye kitap bitiyor. Siz de keşke hiç bitmese diyorsunuz.

    Bir kaç saat içinde keyifle okunabilecek açıp açıp tekrar bakılabilecek cümleleri olan güzide bir eser olmuş. Kalemine sağlık diyorum. :)

    Ve Necib Mahfuz'un sözüyle bitiriyorum.

    ''-Bir adam neye gerek bu ülkede Said?
    -Silaha ve kitaba.
    -Silah geçmişini halletmek içindir, kitap ise geleceğini. Bu yüzden kendini eğitmeli kitap okumalısın.''
  • Derler ki insanın kendi yolunu bulabilmesi için dürüstlükten biraz dahala fazlası gerekir. Ben de diyorum ki bir kızı sevmek dürüstlükten biraz daha fazlasını gerektirir. Bu fazlalığa ben sahibim: sahtekârlık.
  • ...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn- cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım? Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör- meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü- şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut- mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi- diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka- tından? Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi- lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö- nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa? Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va- rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya... Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal- gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya- kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım? Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü- reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka- ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko- nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko- nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya- şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz... Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par- çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü- nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy- gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen- cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan... dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de... Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka- lıplarından. Beni duy ve anla. Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa? Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı- maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü- rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki? Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı- rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm. Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so- kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?
  • "Eskiden derdim ki; insanın başına gelebilecek en kötü şey, bir gün yapayalnız kalmasıdır. Öğrendim ki; hayatta insanın başına gelebilecek en kötü şey, yapayalnız hissetmesine neden olan insanlara yaşamasıdır" der goethe. İşte bu yüzden ben de diyorum ki, Kahrolsun anlamsız kalabalıklar yaşasın mutlu yalnızlıklar
  • Savaş gerekli bir şeydir. Moltke’nin dediği gibi, savaş olmazsa dünya kısa zamanda bozulur..
  • 400 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10
    20 Kasım 2003 sizce ne anlama geliyor? Herhangi bir fikriniz var mı? Şimdi size zamanında George Bush’un BABA dediği insanın başlangıç için tek sayfa tek tarih ayırdığı bu tarihi vermek istedim. Bu tarihte -büyüklerimiz daha iyi bilir- İstanbul’da büyük bir terör saldırısı yaşandı. Toplam 4 saldırı oldu ve birçok insanımız hayatını kaybetti. Saldırıyı El Kaide yaptı. O örgütün de kim destekli olduğunu sanırım biliyorsunuz. Durum şu ki tarihin böyle olması ve aradaki bu bağlantı dikkatimi çekince merak ettim. Daha okumaya başlamadan da kafamda birtakım gerçeklerin romanlaştırıldığı ve araya sıkıştırıldığı canlandı. Sadece bir kuruntu muydu yoksa bir gerçek miydi bu düşünce peki. Gerçekten arada bir bağ var mıydı yoksa ben kendi kendime mi böyle düşünüyordum, o da sizin kitabı okuduktan sonraki fikriniz olacak.
    Michael Cantella, kitabımızın baş karakteri, kahramanı ya da her ne sıfat vermek isterseniz o. Daha başta Amerikalılaşmış bir İtalyan soyadı görünce dedim Eyvah! Ya da gençlerin tabiriyle “Felaket Felaket Felaket” ve bir Sicilya klasiği mi geliyor. Anlayacağınız daha okumaya başlamadan yeni nefes almışken bir baktım ki bu kitap beni başlamadan etkilemiş. O zaman dedim ben bunu başlayınca da bırakmam. Hoş, bu zamana kadar neyi bırakmışım ki? Neyse onlar farklı konular, biz kitabımıza dönelim.
    Baş karakterimiz Cantella’nın (kitapta hep Michael deniliyor bende sinir oldum Cantella diyorum) önce sevdiği kadın kayboluyor. Sonra şirket hisseleri çalınıyor, tüm şüpheler onun üzerine yoğunlaşıyor. Kitapta ayrı bir başlıkla açılan Mayıs 2007 bölümünde bunu görmek mümkün. Hoş ülkemizde de o tarihte Galatasaray – Fenerbahçe maçı oynanmış. Aynı anda hem kitabı hem gündemi takip ediyorum tabi ki canım.
    Şaka bir yana kitaba dönelim istiyorum. Kitabın ana teması ne biliyor musunuz? Ezop Masallarını duymuşsunuzdur. Buradaki Karınca ile Çekirge hikayesini de bilirsiniz. Birçok kitapta benzeri yazılmış hatta ülkemizde skeç olarak dahi oynanmış bir olaydır. Burada birçok insanın günümüz yaşam şartlarında hemen zengin olmaya çalışması, hemen ünlü olma telaşı içine girmesi, yani başarının hemen gelmesi için elinden geleni yapması üzerine bazı vurgular mevcut. Üzülerek bildirmek isterim ki Zengin Olmak ve Zengin Görünmek arasındaki kavrayamayan birçok kardeşimizi de internet ortamında görmek mümkün. Bu da beni oldukça üzen bir durum aslında.
    Wall Street denilince aklımıza birçok film gelir. İşte Aksiyon olur, Dram olur farklı türler olur ama benim için her zaman aslında tek bir durum vardır. GİRİŞİM. Çünkü birçok film vardır bu konuda ve aslında bu mesajı verirler. Kitapta da aslında bunun merkeze alındığı, kovalamacası bol, sizi sürükleyici bir yazıyı okuyorsunuz. Bu gerçekten çok harika, bunu belirtmek isterim. Çünkü bir kitap beni tatmin edemedikten sonra ne işe yarar ki, ben ona asla geri gelmeyecek ve sahip olduğum tek şeyi “ZAMAN” ayırıyorsam. Bu yüzden bunlar önemli konular benim için. Son olarak hepimize mutlu bir Pazar günü geçirmesini şimdiden dileyerek; keyifli okumalar ve iyi geceler dilerim..
  • İnan bana, cesaret, dayanıklılık falan değil. Düşüne düşüne düşünemez oldum ölümü. Düşünemez de değil, bu kadar yakınıma gelince, gösterince bana kendini, alıştım, sizler gibi ürkütücü görmemeye başladım ölümü. Dedim: nesi var ürkülecek? Bir gün ölmeyecek olan kim? Başkalarından ayrılığın ne senin? Sen biliyorsun çok geçmeden öleceğini, başkaları henüz bilmiyor! Bak şu sokaklara, sağından solundan geçenlere, içlerinde kimin ne gün öleceği belli mi? Allah herkese gecinden versin, ama şu alanda gördüğün üç yüz kişi içinde, senden önce ölecek en az üç kişi dolaşıyor belki de... Yani ölüme git demek, bekle demek, elinde değil kimsenin... Sonra, dedim: nesi var ürkülecek ölümün? Bu can benim değil ki! Ben vermedim, ben karmadım ki çamurunu! Ben bağışlamadım ki kendime! Veren verdi, şimdi geri istiyor, alacak! Alamazsın diyemem! Can onun! Ne zaman isterse alır, o bilir orasını. Dünyaya gelirken niye, neden geldim diye sormuyor insanlar da giderken niye gidiyorum diye kahroluyor? Var üzülecek bir şey ortada ama, çok düşününce de yok. Yaşadığın kadar yaşamak, hiç yaşamamaktan iyi diyorum kendime. Altmış üç yaşındayım. Dönüp bakınca geriye altmış üç dakika kadar kısa gelir insana. Saatler dakikalar yaşarken uzun. Geçtikten sonra kayıptır zaman. Az yaşasan da çok yaşasan da silinip gider ardından. Şu dünyanın binlerce yüzbinlerce yılı arasında, bir insanın ömrü altmış üç olmuş, doksan üç olmuş ne değişir? İş yaşarken, öleceğini değil, yaşadığını bilmekte. Ölümün saatini, sırasını kendin seçemeyeceğini bir kez düşündün mü, artık düşünmez olursun ölümü...
    Necati Cumalı
    Sayfa 246 - E Yayınları